30 Ekim 2026 Cuma

VİTAMİN ALALIM DA!

 


   VİTAMİN ALALIM DA, BU KADAR REKLÂM FAZLA DEĞİL Mİ?

   Bir vitamin meselesidir gidiyor… Hangi mekâna girsem, kiminle konuşsam bir vitamin tavsiyesi…

 “Ben şunu kullanıyorum…”

 “Bunu dene, bana çok iyi geldi…”

 “Şunu iç, bak nasıl toparlanacaksın…”

   Sanki herkesin evinde küçük bir muayenehane, herkesin cebinde de bir reçete var! Geçenlerde kardiyoloji doktorum bana D vitamini önerdi. Tavsiyesini aldıktan sonra vitamini de aldım.

  İşin doğrusu, daha ikinci gün bedenimde ne değişti bilmiyorum ama doktorumun bunu önermesi ruhumu biraz canlandırdı.

  İnsanın güvendiği bir doktorun “Bunu kullan” demesi başka bir şey! Çay bahçesinde otururken yan masadan birisinin sesini duyduğumda, arkadaşlarına ballandıra ballandıra anlatan duyduğum “Filancaya iyi gelmiş, sen de al” demesi ise çok başak bir şey…

 

  Geçenlerde Özkan öğretmen ile bir çay bahçesinde oturuyorduk. Arka masada dört kişi kendi aralarında sohbet ediyordu. Masada sazı eline almış bir kişi vardı. Hep onun sesi ve önerileri duyuluyordu.

  Güya bir meyveden özel bir ilaç yapmış. Kime iyi gelmiş? Filancaya… Kim iyileşmiş? Filanca…

  Övgüler öyle bir yükseldi ki bir ara anlatılan şeyin ilaç mı, mucize mi, yoksa ölümsüzlük şurubu mu olduğunu anlamakta zorlandım. Sonunda masadakilerden birisi dayanamayıp,

“Bana da biraz getirebilir misin?” dedi.

   O ses; bir yalvarışın, bir mucize arayışın sesiydi…

   İster istemez daha orada bu konuyu kendimce eşelemeye başladım. Şifa aramak başka şey, şifayı kulaktan kulağa dağıtmak ise çok başka bir şey. Hele insanın kendi hastalığını,kendi bedenini,kendi yaşını,kullandığı ilaçları,geçirdiği rahatsızlıkları hiç hesaba katmadan başkasının ilacını kendisine reçete etmesi:

 Orası tehlikeli…

  İnsan bedeni pazardan alınan domates mi? Herkesin kilosu, yaşı, hastalığı aynı olmuyor. Birkaç yıl önce buna benzer bir olaya şahit olmuştum. Bu kez bir vitamin övgüsüydü.

“Filancayı iyileştirdi; ölümden kurtardı.” , “Bunu almayan aklını kullanamayandır.” , “Ben herkese söylüyorum; bunları alın! “

  Öyle bir anlatıyordu ki sanki o vitamini alan herkes hastalık nedir bilmiyor. Almayan da hayatı boyunca pişman olacak…

  Sonra ne oldu biliyor musunuz?

 “Filancayı iyileştirdi “dediği kişi, tedavi gördüğü hastalıktan hayatını kaybetti. Bir kez daha vurgulamak istiyorum: Mesele vitamin değil.

  Asıl mesele, insanın şifa ararken ne kadar çok savunmasız kaldığıdır. Hatırlarsınız; denize düşen yılana sarılır, sözünü!

   Olur, olmaz şifa arayan insanlarımızın yıllarca kendine önem vermediklerine tanılık ediyoruz. Doktora gitmeyi erteliyorlar. Kontrolünü yaptırmıyorlar. Beslenmelerine dikkat etmiyorlar. Hareketten uzak, düzenli uyku da uyumuyorlar.

   Sonra ne oluyor? Bir gün geliyor ve beden ses veriyor; “ Ben de buradayım ve bir sorunum var!”

  Hep alışıldığı gibi; en hızlı, en kolay, en ucuz, mümkünse bir tanıdığın tavsiye ettiği yoldan şifa aranmaya başlanıyor.

  Ne hazin bir şifa arayışı…

  Hele, günümüzde vitamin ve takviye ürünleri konusunda gerçek ile reklâm birbirine öyle karışmış ki…

  Doktorun tavsiye ettiği vitamin ile çay bahçesinde tavsiye edilen vitamin aynı şey değildir.”Bana iyi geldi” sözü elbette önemlidir. Ama bilim değildir…

  Bugün gözümüzü açtığımız anda sosyal dünyada her şey satılıyor:

Gençlik satılıyor. Güzellik satılıyor. Zindelik satılıyor. Unutkanlığa çare aranıyor. Uyku satılıyor, bağışıklık satılıyor…

  Reklâmlar tam da buradan içeriye giriyor. Yaşı ilerlemiş insanların korkusunun arttığı zamanlarda neredeyse kapıyı çalmadan doluveriyorlar içeri…

  Doğrusu; bir doktor, bir tavsiye, bir tahlil ve bir yorum ve bir hareket aynı zamanda “kendime değer veriyorum” felsefesiyle başlama imkânı yaratabilir.

  Biraz akıl, biraz ölçü, biraz da kendimize zamanında değer vermek; bütün mesele bu…

Güven SERİN 

 

 

  


23 Ekim 2026 Cuma

KIZ NEŞESİ

 


İNTERNET

                                               KIZ NEŞESİ

  Halkın kim bilir kaç yüzyıldır zihin zembilinde taşıdığı sözcüklerden birisi de “Kız neşesi…”, dir. Bu sözcüklere yüklenen anlam çok büyüktür. Son günlerde karşıma çıkan, en son Prof.Dr. Üstün Dökmen ve Buket Uzuner’in bir çalışmalarından esinlenerek ben de bu konuda düşüncelerimi yazıya taşıma kararı verdim.

  Dilimiz, bazı duyguları öyle uzun uzun anlatmıyor. Birkaç sözcük söyleyip gerisini de hayatın tamamlamasına alışmış bir milletin evladı olarak; “ana sıcaklığı,” , “baba ocağı” , “çocuk sevinci”  ve “ Kız neşesi” sözlerini sıralayabiliriz…

  Bunlar bilimsel kavramlar ve anlamlar içermezler. Ama kültürümüzün ve diğer kültürlerin ürettiği çok değerli ve derin kavramlardır. Buket Uzuner bu kavrama en fazla eğilenlerden ve bir eser ortaya çıkaran yazarımız olarak:

“ Kış neşesi, sadece kızlarda vardır.” Sözünü de sıklıkla tekrarlıyor. Sözlerine devam eden Uzuner; “ Dünyada sadece kızlara ait kız neşesi, dünyanın ateşini, enerjisini, cevherini” sağladığını savunuyor.

  Kız neşesi dendiğinde akla sadece genç kız mı gelir? Hayır:

Hareket gelir, canlılık gelir ve bir umut gelir…

  Bir yerde kız neşesi, bulunduğu yere bir ışık taşıyan bir duruşa dönüşüyor. O yoksa o yerin ışığı da azalıyor, körleniyor. Belki söylediklerimiz soyut anlamlar taşıyor görünse de, bu konuda kapsamlı bir çalışma yapılırsa, kızların olmadığı yaşam alanlarına gidilip detaylı gözlemler sonucunda oradaki neşesizliği de gözlerimizle görür, bilimsel bir not da düşebiliriz.

  Anadolu’nun bahar türkülerini bir hatırlayalım! Kız neşesini hatırlatan umutlar yok mudur? Her daim yeşeren, yeşillenen, kıpırtılar saçan; Hıdırellez ateşi ve üzerinden atlayan çocuklar… Köy meydanlarında davul sesini duyar duymaz yerinde duramayan gençler… Doğal olarak bahar, tam bir “kız neşesi” ruh âlemi içinde her daim bir yenilenme heyecanıyla birlikte doğmuştur.

  Belki de “kız neşesi” insanın içindeki baharın ta kendisidir. O dişil enerjinin, o yeniden doğuşların nesiller boyu soluklanmaya yelken açan, daha anne olmadan ninniler söyleyen “kız neşesi” türküleri…

   Carl Gustav, insan ruhunun sadece akıldan ibaret olmadığını savunanların başında geliyor. Her insanın içinde sezgiyi, canlılığı, üretkenliği ve duyguyu besleyen bir yön bulunduğunu anlatıyor. Belki de bizi zaman zaman heyecanlandıran, yeni başlangıçlara cesaret veren taraf-dem de böyle bir şeydir.

   Bir yerde bu değerli duygu, sadece kadın olmakla tam olarak izah da edilemez. İnsan içinde hâla hayatı kucaklayacak bir enerji bırakabiliyorsa, yaşamın tadı da tuzu da, neşesi de devam ediyor alacaktır.

  Mahalle kültürlerinde insan bu neşeyi yaratmış, yaratmakla kalmamış yeşertmiş ve yüzyıllar boyunca nesilden nesle aktarmıştır.

  Kapı önlerinde edilen sohbetlerin yüksek duygusunu hangi zenginlik üretebilir? Ya pencereden uzatılan bir tabak yemeğin tadı ve varlığı? Bir çocuğun doğumuna ve kahkahasına bütün sokağın, mahallenin dönüp bakmasını nasıl izah edebiliriz?

   Akşam serinliğinde çekirdek çitleyen, mısır patlatan, mısır soyan komşuların neşesi, hangi yaşla izah edilebilinir? Kimse bu duygular için “ pozitif enerji “demezdi. Ama herkes onun iyi geldiğini bilirdi.

   Bugüne gelindiğinde sadece şehirler büyümedi; yalnızlıklar da büyüdü ve doğal yaşamın yerini hızla alan asfalt, beton ormanları da büyüdü… Belki de bu yüzden “kız neşesi” sözünü duyduğumuzda çok eski bir türküyü duymuş gibi heyecanlanıyoruz.

  Bize tanıdık, sıcak ve içten gelen iki sözcük…”Kız neşesi” kavramını tama olarak izah edemesem de şöyle açıklayabilirim: İçindeki baharı bütün mevsimlere rağmen koruyabilmiş bir insan…

Güven SERİN 

 

 

  



14 Ekim 2026 Çarşamba

BİR ANA DEĞİŞİRSE...

 

İNTERNET

                 BİR ANA DEĞİŞİRSE… DÜNYA DA DEĞİŞEBİLİR

  Maksim Gorki’nin Ana romanını yüzeysel de olsa okuyup bitirdim. Kitabın sayfaları arasında dolaşırken içime ağır duygular çöktü. Fabrikalarda sabahın karanlığında çalışıp akşam eve yine yoksul dönen işçiler… Sadece emeğiyle yaşayan ama emeğinin karşılığını almayan insanların sıradanlaşmış öyküsü… Yoksulluk sadece ceplerde değil, yüzlerde de, zihinlerde de dolaşıyor.

  Aradan yüz yılı aşkın zaman geçmiş. Fabrikalar değişmiş, makineler değişmiş; ama insanın alın teri, adalet arayışı, ekmek kavgası hiç değişmemiş… Ankara’da bulunan, günlerdir hakkını arayan maden işçilerinin de seslerini duyurmak istediği yine aynı şey; Gorki’nin tüm dünyaya, klasik edebiyatın anlattığı o yüce şey: emek, alın teri…

  Koca kitaptan aklımda bir tek cümle kaldı:

“Doğru söylüyorsun Nataşa; insan ancak iyi bir umut besliyorsa ancak yaşıyor demektir.”

  Sanki bütün kitabı, kitaptan ruhuma binen yükü, hüznü o aklımda kalan bir tek cümle anlattı. Bir yerde, insanın sadece nefes alması yaşadığını tam olarak izah etmiyor; edemiyor. Ama umutları varsa, yeşertiyorsa, bütün çelişkilere, yaşadığı kaosa rağmen; o insan diri kalmaya, eninde sonunda kendi düşüne kavuşmaya yazgılıdır…

 Sokağa bir çıkın ve sağda solda durup insanların birbiriyle konuşmalarını bir dinleyin. Hepsi, daha doğrusu büyük çoğunluğu umut içindedir. Maaşı yetmese de onu bekleyen yaşlı birisi, dükkânını erkenden açan bir esnaf, sahilde yürüyen birisi…

  Aslında herkes, istisnalar hariç yarınlara dair bir umut taşır. Belki de hayatı ayakta tutan o görünmeyen umuttur. Ana romanında da beni en çok etkileyen, romanın adını taşıyan Ana oldu.

  Pelageya ismindeki ana… Sessiz, çekingen, yıllarca korkuyla yaşamış ve eşi tarafından ezilmiş bir kadın…

  Romanın başında sadece oğlunu kaybetmekten korkan yoksul bir anaydı. Sonunda ise sadece kendi oğlunu değil, bütün gençleri düşünen bir insana dönüştü. İnanılmaz bir dönüşüm; Maksim Gorki’nin ana karakterine verdiği ve belki üflediği o büyük cesaret, kuvvet…

  Bağırarak değil, kavga ederek değil, yüreğiyle; zihniyle büyüyerek… Gorki’nin büyük başarısı da burada gizli; sıradan bir kadının içinde yeşerttiği umudu daha öte taşıyarak, kendi içinde yapmış olduğu devrimi çıkarır gün yüzüne.

  Zannederiz ki toplumlar sadece meydanlarda yapılan büyük konuşmalarda dönüşür ve değişir. Tam tersine, kendi evlerinde sessizce değişen, dönüşen insanlar tarafından toplum da dönüşür…

  Benim felsefeme göre de umut; en değerli insanların en büyük zenginliğidir. Çünkü onlar bu zenginliğin mineralleri, vitaminleriyle kendi yaralarını tamir etmeyi bilirler…

  Bir insan kırılanı tamir etmeye başladıysa:

Bir gönlü, bir dostluğu, bir umudu, bir insanın kendine olan inancını; o insanın sıradan görünen sıra dışı dönüşümü de başlamıştır.

  Kırmak en kolayıdır. Tamir etmek ise sabır ve zaman ister. Emek ister, sevgi ister.

  Bir annenin, bir ananın yüreğinde başlayan değişim, koskoca toplumun geleceğine umut olabilir…

  Aeneas Destanı, Dede Korkut Destanı gibi; yaşama tutunmak isteyenlerin peşinden gittiği o yürekli zamanların büyük hatıraları…

 Güven SERİN