29 Temmuz 2021 Perşembe

CAMDAKİ KIZ

 

İnternet

                                          CAMDAKİ KIZ

 

  Bir işim nedeniyle Yavuz Mahallesi’nden dönüyordum Ertuğrul Mahallesi yönüne doğru. İç içe geçmiş evlerin yeşil denen şeyleri camlardaki saksılardan ibaretti. Çocukların oynayacağı alanlar ancak kapı önleri…

  Düşününce insan kendi çocukluğunu, uzanınca birkaç dönüm bahçeli evden hemen yakınındaki uçsuz bucaksız kırlara, yürüyünce “Yama” denen yüksek tepeye, duyunca meşelerin kokularını, bakınca Paşaköy ovasından çok ötelere, duyumsarsın Balkanlardan gelen soğuk, sıcak ve serin bütün havaları…

  Yavuz Mahallesi’nin en sıkışık sokaklarından geçerken gördüm camdaki o küçük kızı. Bembeyaz yüzü ve bakışı vardı. Yaşı,6–7 civarı olmalıydı. Yarı bodrum sayılan evlerinin camından bakıyordu sokaktan geçenlere. O an bir ben geçiyordum sokaklarından.

   İster istemez Nazım’ın Karlı Kayın Ormanı şiirine uzandım;

 “ Ben oradan geçerken biri/ ‘Amca dese gir içeri’ Girip selamlasam hane içindekileri.”  

   Sokağın tek hareketi ben olduğum için yüz yüze geldik. Bakışında, ne çok şeyler gördüm; o birkaç saniyelik çocuk bakışta; kör beton ormanlara sıkışmış, Kırmızı Başlıklı kızın, kötü kurttan kurtulma çabalarını ve sessiz çığlıklarını bile…

  Kız çocuğu belki de her gün baktığı gibi bakıyordu; ağaçları, çiçekleri, kuşları olmayan sokağına. Niçin; o, ak bakışta derin hüznü, altın kafese kapatılmış bülbülü gördüm? Neden ezildi içimin içi; vurgun yiyen dalgıçların derinlik ezilmesi gibi…

  Duyar gibi oldum bir şarkıyı-seslenişi;

“ Şekerler ezeyim şirin dillere

Kâtip arzuhalım yaz yâre böyle

Güzelim emey,birtanem emey,güzelim emey hey.”

  Gönlüm yaslı ayrıldım, yeşili, kuşları ve oyun oynayan çocukları olmayan o dar sokaktan. Hiçbir mimari özellik taşımayan, öyküsü bile olmayan, şiire, romana, resme, heykele dönüşmeyecek olan sokağın yarı bodrum katı olan evin camından bakan ak yüzlü çocuğun bakışlarıyla birlikte ayrıldım…

  Durup ona bir merhaba demeyi, bir anının fotoğrafını çekmeyi o kadar çok istedim ki; o kadar olur…

  Duramadım, bunca eziyetin, suçun işlendiği, küçük kızların büyük eller tarafından horlandığı bu soylu, garip dünyanın bir ferdi olarak, onca düşünceyi üreten bir insan kılığında, zavallı bir korkağın ihtişamı içinde yürüdüm ayrıldım; Yavuz Mahallesinin ak yüzlü çocuğunun bakışlarıyla birlikte…

  Bu hüznü, bu yası ancak edebi dünyanın söz sanatıyla teselli edebilme gayretiyle sarıldım kaleme kâğıda, dokundum bilgisayarın tuşlarına; Sait Faik gibi, yaşamak için mi yazıyorum, yoksa yaşamak için mi yazıyorum; bilemeden yazdım, CAMDAKİ KÜÇÜK KIZI;

Seni satmam çocuğum

Dörtyüz bin tekliğe,

Ne güzel kaşların var

Ne güzel bileklerin

Hele ne ellerin var, ne ellerin.”

Güven SERİN 


16 Temmuz 2021 Cuma

SOKAKTAN GELEN SESLER

 


İnternet


                                       SOKAKTAN GELEN SESLER

 

   Gün henüz yükselmeye başlamış, insan telaşları sokak ve caddelere taşmıştı. Dışarıdan gelen tuhaf sesler, açık cam ve kapılardan evin içine kadar doluyordu. Sabah sabah bir kavganın başlangıcı mı diye irkiliyor insanın beyni…

   Covit–19 süreci, sosyal, kültürel sıkıntıların üstüne birde yaşanan ekonomik sıkıntılar birçok insan için, taşma ve taşırma noktasına gelmiş olabilir! Hızla fırladım balkona. Sesin sahibi kimdir diye merakımı giderdim…

   Meğer kavga sandığım o yüksek, o kaba seslerin sahibi bir adam-mış! Kocaman, sırım gibi bir adam, el kadar köpeğine sesleniyor;

   “ Dur… Dön… Gel…” Hayvanın tüylerini saymazsanız yarım kilo ye gelir ya gelmez. Kucakta taşınan cinsten…

     İnsana, kendini mutlu ettirecek türden genleriyle oynanmış oyuncak bir köpekçik.Yeri bırakmış sırım gibi sahibi olan adam.Ama öyle bir kaba-saba sesleniyor ki köpek şaşırıyor ne yapacağını.Bir de etraftan duyduğu kedilerin,başka köpeklerin kokusu var.İçinde kalan birkaç gen-yabanıl çağırı,koku olma duyusunu tetikleyip gezinmek istiyor.

   Gezdirir, izin verir mi sırım gibi sahibi olan adam! Onun mülkiyetinde, onun kucağında, belki de yatağında, kanepesinde yaşayan ve neredeyse onun bir parçası olan küçük süs köpekçiği, köpek duyguları peşinde gitmek istiyor sağa sola…

    Sırım gibi adam ise insan kılığında, köpeğe yön vermeye çalışıyor. Kendi belirlediği yerde, ayaklarının dibinde olmasını istiyor güya. Bütün sokağı yerinden kaldıran tuhaf-bed sesiyle söylenip-seslenip, emirler verip duruyor…

   Hayvan beslemek, hayvan bakmak insanın en büyük çelişkisidir. Hiçbir tür diğer türleri bu kadar mülkiyeti altına almamıştır. Doğanın milyonlarca yıldır içinde barındırdığı sırlara uygun değildir, bir türün bir başka türü bu kadar eziyet edişi. İnsan türü hariç… İnsan denen canavar tür, kocaman dünyanın altını üstüne getirmek üzere…

   Atalarımız binlerce yıllık deneyimleri sayesinde hayvanın ne olduğunu, nerede durması-yaşaması ve beslenmesi gerektiğini öğrendikleri için; köpeklerin, kedilerin bahçelerde yaşamasını isterlerdi. Evin içine girdiklerinde;

   “ Bu evde bet-bereket kalmaz!” derlerdi…

   Günümüzün insan türleri hayvan besleme yarışına girdiler. Hayvanın genleriyle ne kadar oynanır, ne kadar şirin veya absürt görünürse o kadar çok ilgi-alaka ve talep görüyorlar…

   Dikkatimi çeken bir insan evirilmesi var bu hayvan sevgilerinin altında. Hızla insandan uzaklaşan insan türlerinin hayvanlara sığınması da söz konusu… Hayvanı güzel gıdalar, huzurlu, konforlu bir hayatla kendine bağımlı hale getirerek, gönüllü bir sevgi sahiplenmesi içinde hızla kendi türünden uzaklaşan insan türleri nasıl bir insanlık oluşturacak merak konusu…

   Geçenlerde köpek besleyen bir arkadaşımız ziyaret ettim. Herkesin beslemek isteyeceği köpek cinsinden… Oldukça bakımlı, neredeyse her gün yıkanan, çok iyi beslenen ve oldukça sevimli, sıcakkanlı bir hayvan… Biraz yakınına gidince acayip bir koku yaydığını duyunca kendimi dış bahçeye zor attım.

   Hayvanların farklı zamanlarda farklı fiziksel özellikleri, farklı salgılar, kokular yaymalarına neden oluyor. Kısacası, hayvanların doğası, insan doğasından çok ötedir. İnsana bağımlı olmadan yaşadıkları yerlerde milyonlarca yıl yaşadılar. Nesillerini bugüne taşıdılar taşımasına ama insan, insanlar, onların yaşamlarını; altın kafeslerde, ipek yorganlarda, kuştüyü yataklarda kendileri belirliyor…

   İnsan denen acayip varlık; beslediği kuzuyu; “ Kınalı kuzum” diye ortaya koyduğu samimi seslenişi; “ kuzu şiş, kuzu kebap” lezzetiyle yer değiştirmeyi ne güzel beceriyor; velhasıl insan; bir acayip mahluk…

Güven SERİN 


9 Temmuz 2021 Cuma

ARGADİNİ-ÇOK GEÇ!

 


İnternet


                                             ARGADİNİ-ÇOK GEÇ!

 

   Bu sözcüğün peşine düşerseniz varacağınız liman, yaklaşacağınız vicdan, sahip çıkacağınız irade nasıl olur bilemem? Bildiğim bir şey var; bu sözcük sizi Theo Angelopolulos’un başyapıtı olan Sonsuzluk ve Bir Gün filmine kadar getirecektir.

  Bu tür filmlerle yüzleşmek ayrı bir cesaret ve altyapı ister. Eğlence olsun diye seyredilecek, izlenecek vakit geçirilecek eserler değildir. Sizde, ruhunuzu taşıdığınız bedeninizde “Derinlik Ezilmesi” gibi bir ezilme de oluşturursa şaşmayın, şaşırmayın…

  Yıllar önce, köy yollarının henüz asfaltlanmadığı bir günün içinde, temiz ve yeni bir minibüse binmiş, Tekirdağ'ın merkez köylerinden birine yol alıyorduk. Tozlu, sarsıntılı ve bol muhabbetli bir yolculuktu; bütün koltukları dolu olan minibüs içinde.

  Sırasıyla bir sürü köy geçtik. Yeşili, tek katlı evi, avlusu, bağı ve bahçesi bol; bonkörlüğü henüz sona ermemiş insanların yaşadığı ve geçmişi; 150,300 yıl ötelere giden köy kültürlerini bir film izler gibi izleyerek geleceğim köyün yakınına gelmiştik.

  Virajlı ve yokuşlu bir süreçten sonra kuzey rüzgârının bol olduğu yere yaklaşmıştı minibüs. Köy mezarlığının yakınlarında “ İnecek var “ diye seslendi ön koltukta oturan karı-koca. Her ikisinin de boyu boyuma, huyu huyuma denecek cinsten, kısa boylu, tıknaz ve beyaz tenli iki insan indir mezarlığın hemen yakınlarında.

  Bayram arifesi olduğu için, anne ve babalarının mezarlarını ziyarete gelmişlerdi. Kendilerince ve birçok insanın yaptığı şeyi yapıyorlardı; taşın, toprağın ve hüzün kokan servi ağaçlarının olduğu yerde MANEVİ beslenme peşindeydiler.

  Mezarlık yolcuları karı-koca indikten sonra köy insanının sözcükleri de saçıldı minibüsün içerisine; “ Sağlığında gelemediniz annenizin, babanızın! Şimdi geliyorsunuz; çok geç!”

  Konu-komşu birbirinin durumunu bilir ve belki de kendi durumunu, kendi yazgısını örtmek için böyle söyler insanın arkasından.

  “ Çok Geç” sözcüğü neredeyse beyin nöronlarıma kazınmış vaziyette, o yolculuğun tozunu, dumanını, yeşilliklerini, köy insanlarının sosyolojik durumlarını bayram harçlığı gibi alıp bir kenara koydum.

  Komşumuzun sineması, Theo Angelopoulos felsefesi ve sinemasıyla tanışınca sayısını unuttuğum bir filmin peşinde gittim; o günden bugüne değin… Ölmekte olan bir şairin son gün ve gecesi yaşadıkları, Balkanlardaki bitip tükenmeyen insan manzaraları-göç trajedileri ve insanın her daim yaşadığı koca bir ömrün sonunda bir şey anlamadığı bir yaşamın öyküsü…

  Bu filmin de en önemli bir yerinde; bitiş zamanı, hüznün ve Eleni Karaindrou’nun çağlar öncesi tınıları ve insan ruhunun en hüzünlü zamanının son çığlığı gibi zamana yayılan müziği son görevini yapıyordu; insan ağlıyordu; Argadini denen sözcüğün hakkını veremeyen insan ve yaşamının son gününde arkadaş olduğu Arnavut bir çocuğun ona hediye ettiği sözü tekrarlıyordu;

  “ Argadini-Çok geç!”

  Yüzleşebilir miyiz bu sözün özüyle? Kendimizi kandırmadan nice görüşlerin sığ haklı taraflarıyla. Cesaret edebilir miyiz? Bizim haklılığımızın hiçbir anlam ifade etmediğini kabul ederek!

  İnsanın bir defa geldiği ve bu gezegenin öz çocuğu olduğu gerçeği ile buluşabilir ve Eleni’nin o gözyaşı yüklü, evrensel müziğiyle kendimizi avutmak yerine, henüz yarının çok geç olmadığını ve son günümüz-gecemiz gelmemişken; bir yudum yaşamın içerisinde kalp atışlarımızla ayaklarımızı aynı yöne:

 Sevgiye, barışa, hoşgörüye, bilgiye, bilime, sanata doğru taşıyabilir miyiz acaba? 

Güven SERİN 

6 Temmuz 2021 Salı

OLDU MU BE HATUN?

 

İnternet

                                             OLDU MU BE HATUN?

 

  Bu tür manzaralar karşısında içim eziliyor, bir yerlerim burguluyor, dersem inanın lütfen! Yaşadığımız yerleri, memleket, yurt-vatan kabul etmeden hiç kimsenin huzur bulacağına da inanmıyorum.

  Canlıların dili varsa, eşyanın, mekânların, dağların, ormanların, kentlerin, vadilerin de ayrı bir hissedişi var. Siz, bütün bunlara yabancı ve hilebazsanız, onlar da size hiçbir zaman kucak açmayacaktır…

  Kibele-Kybele,Anadalo kökenli ana tanrıçaların başında gelir.Sümer medeniyetinde kadın ayrı bir baş tacıdır.Zeus’un asil kızı Athena,apayrı bir ustalık zanaatı ve sanatı bırakmak-yaymak için kim bilir ne çabalar harcadı.Amazonlar deyince sadece bir efsane gelmez akla; kadın ile erkeğin şanlı savaşı ve yol ayrımı da gizlidir bu tür efsanelerde…

  Bana,”KADIN” nedir diye soracak olsanız; “ Katı yürekli, yontulmamış erkekleri ve tam manasıyla arınmamış yürekleri-bedenleri izaha ya sokacak, nezakete ve estetiğe davet edecek; zanaatkâr ve sanatkâr insan!” demek isterim…

  Hafta başı, yepyeni bir pazartesi günü, henüz günün ilk saatleri, sevdiğim mahallenin dar kaldırımları olan caddenin sokaklarından sahile doğru ilerliyordum. Peştemalcı Caddesi her zamanki gibi kendi hareketini oluşturmuştu. Upuzun bir cadde; neredeyse, gençlik yıllarımın büyük çoğunluğunun geçtiği, cumbalı ahşap evlerinin henüz yıkılmadığı zamanlarda gezdiğim gibi yürüyordum sahile inen caddesinin kaldırımında.

  Esnaflar dükkânlarını çoktan açmışlar, müşteri beklemenin heyecanı içinde güne umutla koyulmuşlardı. Hasan Çizen Aile Sağlık Merkezi’ni geçtikten sonra küçük bir dükkânın önünden geçerken oldu ne olduysa…

  Güzel giyimli, 35 yaşlarında bir kadın, belli ki saçlarını yeni taramış. Tarakta biriken  saçlarını bir güzel top yaptıktan sonra, ben oradan geçiyorken dışarı fırlattı.35 yaşında,şık giyimli kadına ait saç öbeği neredeyse üzerime düşecekti…

  Beni görünce, aniden içeriye çekti kendini. Oysa giyimi, kuşamı pek de temiz görünüyordu. Ayağındaki pantolon, çiçek desenleriyle donanmış, üzerine sürdüğü parfüm dışarıya kadar taşmıştı. Fakat kadının görmediğim; görmek istemediğim yüzüne renk katan ruhunda temizlik olmadığı gibi, kirli de olmalıydı…

  Ruhları kirli olan insanlar yaşadıkları yerleri önemsemez, kirletir ve başka temiz yerler ararlar. Hâlbuki o yer de onu istemez, gitmesi için her türlü manzarayı yükler, temiz görünen, laf açılınca, temizlik, onur, vatanperverlik konusunda bizlere söz vermeyecek olan bu kişilere…

  Günün ilk saatlerinde, Peştemalcı Caddesi’nde tanık olduğum bu olayı, oldukça temiz ve güzel, bakımlı bir kadının-hatunun, saçlarını taradıktan sonra, tarakta kalan saçları çöp olarak dışarı, tam da kendi işyerinin önüne atmasını arkadaşlarımla paylaştım. Nasıl bur ruh âlemidir bu diye?

  Cevap aradık bulamadık!21.yüzyılın kentli insanı mıdır bu kadın? Ninemin çalı süpürgesiyle yarım dönümlük ev önünü her sabah süpürüşünü düşününce, onun nasırlı ellerinden bir kez daha öptüm, öptüm ve hiçbir zaman parfüm, kolonya dahi sürünmeyen kokusunu hissettim; görmediğim, bilmediğim ana tanrıça Kibele veya Athena gibi, selam ettim, ruhlarıyla birlikte eylemleri de temiz olan bütün kadınlara…

  Bu yüzden şehirlerimiz ŞEHİR olmuyor. Olamıyor… Kişioğlu veya kızı, yaşadığı yeri sevmediği, benimsemediği, o yer için üzülüp sevinmediği zaman, o yer de yeşermiyor, kişioğlu veya kızının gözünde…

  Ne diyelim, dükkânın önünü, balkonunu süpürüp de yola, caddeye, kaldırıma atan o kadar çok insan varken, haklıyken haksız dahi olabiliriz pekâlâ… En iyisi, sessizce sevelim, şehirlerimizi, kasabalarımızı ve köylerimizi; sessizce çekelim içimize, oralara ait her türlü anıya sımsıkı yapışarak; ninelerimizin, dedelerimizin sevdiği gibi, sevelim…

 Güven SERİN


 

 

 

 




27 Haziran 2021 Pazar

BÜYÜKADALI İKİ KOMŞU KADIN

 


İnternet

                                   BÜYÜKADALI İKİ KOMŞU KADIN

 

   Her ikisi de doğma büyüme İstanbullu; birisi Türk, diğeri Rum iki komşu kadın, biraz ötemdeki masada, öğle güneşinin tadına varmaktan çok öteler; uzun ömürlerinin, yaşadıkları deneyimlerin ve çocukluktaki gibi bir arada olmanın farkına varmış, mutluluğu süzerek, damlatarak içiyorlardı.

  Yazgısı yazmak olanlar için bir servet değerinde, bilinmezliklerle, gizemlerle, serüvenlerle dolu bir geçmişin iki duruşu-insanı; doğal bir akış-tanış içerisinde olmaya, komşunun sapsarı ayvalarına, kıpkırmızı eriklerine özenen bir çocuk gibi dinliyordum sözcüklerin kıt olanlarından söz eden iki kadını.

  Aysel’di Türk kadınının ismi. Sonradan öğrendim yaşının 75 olduğunu. İstanbul’daki geçmişleri üç yüzyıl öteye uzanıyor. Maria idi, 80 yaşında olan Rum kadının ismi. Her ikisi de zenginliği, babalarından, analarından kalan serveti bir lütuf gibi görmeyip, neredeyse yarım yüz yıl çalışmışlar; var olanın kıymetini bilip, hazıra dağ dayanmayacağının da tecrübeleri içinde.

  Onları rahatsız edeceğim diye neredeyse soluk almıyordum. Kolay beri rahatsız olacak da değillerdi. Bu sohbetleri her gün yaptıkları, derinlikler ile sığlar arasında gezinen sözcüklerinden belliydi. Sözünü ettikleri konular insanlığı yakından ilgilendiren şeylerdi; sinemadan, tiyatrodan, operadan, resimden, siyasetten, spordan konuşuyorlardı. Öylesine, laf ola beri gel, cinsinden de değil; bilgi, görgü içerisinde öyle bir yoğuruyorlardı ki, onlarla konuşan birinin kendi cehaleti içerisinde kaybolup gitmesi çok normaldi…

  Yaşlarını göstermeyen iki yaşlı insan… Onlara yaşlı demek bile uygun olmasa da, konunun daha iyi anlaşılması için kullanıyorum bu sözleri. Çok şey görmüşler, okumuşlar ve dinlemişler. Bütün bu öğretilerin yanında, yaşamı, yaşayarak bir güzel yoğurmuşlardı.

  Neredeyse dünyanın yarısını gezmişler, birçok ülkenin insan yapılarını, davranış biçimlerini, sadece görünen yüzünü değil, görünmeyen yüzleri içerisinde sosyologlar gibi gezinmişler, inceleme yapmışlar.

  Gözü tok oluşları, rahat ve huzurlu halleri; insan denen canlının, topluluklar halinde ortaya koyduğu bütün zaaflardan haberdar olmalarından ötürüydü. Bunca yılın ardından korkularından çok yaşama sapa sağlam sarılmaları, her esintinin tadını çıkarmaları, zaman denen şeyin hiçbir ömre acımayacağını, yaşam denen şeyin bir YUDUM olduğunun farkına varmalarıydı…

  Kullandıkları Türkçe dili,tertemiz,neredeyse kusursuzdu.Kendilerini ifade etmek için hiçbir yan yola,tekrara düşmedikleri gibi sözcükleri ezmiyor,canından bezdirmiyorlardı.Net,anlaşılır ve güvenilir iki kadim dost,arkadaş…

  İmrenmemek elde miydi bu arkadaşlığa! Bütün yaşamım, böyle ilişkileri anlama çabalarıyla geçmemiş miydi?

  Aylardan sonbahar ayı olsa bile yaz, olduğu gibi hükmünü sürdürüyordu. Belki de otuz derece civarı bir sıcaklık ve Heybeliada tarafından hafif, çok hafif bir esinti yayılıyordu bulunduğumuz kır lokantasının kır kokan bahçesine.

  Maria, mavi renkli rahat ve ince bluzunun üzerine düşen uzun kumral saçlarını geriye itti. Aysel’e;

“ Aysel, etrafımızdaki insanlar ne kadar çok mutsuzlar değil mi? Eğleniyor görünen, lüks içinde yaşayan insanlar daha da mutsuz! Yaşamın değerli sırları bir yana, kırgınlıkları, şanssızlıkları diğer yana koyup, diğer tarafta insanların huzur bulacağı ne kadar çok şey var.”

  Aysel, çocukluktan beri tanıdığı arkadaşının ne dediğini çok iyi anlamış ki, huzurlu bir tebessüm ve sıranın ona gelmesini bekleyen bir sanatçı rahatlığı içinde konuşmaya başladı;

  “ Örneğin sinema sanatı arkadaşım. Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür filmi, yaşamda biraz daha kalabilmek için Azrail ile satranç oynayıp, onu oyalayan, kandıran şövalye karakterinin anlattığı ip üzerine duran yaşam, herkesin bildiği ölüm gerçeği yanı başımızda duruyorken; neden bunca kargaşa?

  Oysa sanatın kendisi büsbütün anlam arayışının bir ürünü değil midir?”

  Maria, arkadaşının ifadeleri karşısında şu sözleri söyledi;

 “ Fazlasıyla arayıştır insanın sanatçı eliyle yarattığı sanat ürünleri. Bu yüzden; sinema, edebiyat, tiyatro, opera, şiir, resim ve bunları anlayacak sağduyunun olgunlaşması adına felsefe…

Sonbahar filmini kaç kez konuştuk, irdeledik; Özcan Alper’in filmi, çekildiği yerlerdeki doğallık, kaderine razı olmuş insan yapıları; Hopa, Hemşin yöreleri ve bu yöreye gelmiş olan sanatçıların bulmaya çalıştıkları bir şey var; sanatın diliyle insanı anlatmak; sadece bir yudum yaşama sahip olan insanın en özgün halini; ölümü beklerken dahi…

   Aysel, yeniden doğmuş bir insan kılığına bürünmüş bir çocuk gibi derin derin çekti adanın soluğunu akciğerlerinin en derin köşesine. Arkadaşı Maria ile yaptıkları bu sohbetin basitliği, besleyici ve onarıcı tarafına iyice yaslanarak konuşmasına devam etti; 

  “ Theo Angelopulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün filmi, sanatın mucizevî tarafını gösteren bir başka eser. Sadece bir güne ne çok şeyler sığıyor… Oysa insan denen canlının ortalama 25–30 Bin gün ve gecesi var! Geriye baktığında büyük çoğunluğun büyük bir hiçlik içerisinde yarattıkları büyük kargaşa, tarihe hiçbir iz bırakmadan silinip gidiyor ve gidecek…”

  Bu konuşmalara uzun uzun kulak misafiri oldum. Yaşamın kıyıcığında bir adada, kendi sırlarını ortaya koyan, biri 75,diğeri 80 yaşında iki komşu kadın; yaşamın, yüksek becerisinin, marifetinin çok pahalı bir şey olmadığının altını çiziyorlar; kendi ektikleri bahçeden, yaşam mineralleri, vitaminleri yiyip içerek, kimselerin rızkına dokunmadan, eğlenceli bir yaşam serüvenine yeni başlamışlar gibi…

 Güven SERİN 




22 Haziran 2021 Salı

57.ALAY MÜZELERİ İÇİN DAHA NE BEKLİYORUZ?

 


Kamera; Güven   TEKİRDAĞ


Kamera; Güven TEKİRDAĞ


Kamera; Güven TEKİRDAĞ


Kamera; Güven TEKİRDAĞ



                           57.ALAY MÜZELERİ İÇİN NELERİ BEKLİYORUZ?

 

  Tarihine, milli duygulara bu kadar duyarlı görünüp de TARİHİNİ bu kadar mesafe koyan bir başka millet var mıdır acaba? Yeni Zelandalı ve Avustralyalılar-Anzaklar, on bin kilometre öteden gelip, ait olmadıkları vatan topraklarını, kaybettikleri, utandıkları bir savaş bölgesini dahi ataları için kutsal kabul edip, en görkemli ve istikrarlı geçmiş, bir anma şölenine dönüştürüyorlar…

  Ya bizler? Tekirdağ Süleymanpaşa merkezinde şehrimizin en güzel yerlerinden birisi olan 57.Alay Binaları olarak bilinen eski Göğüs Hastanesi, daha sonra Devlet Hastanesi 3.Kısım olarak kurulan yerde, Alman mimarisiyle yapılmış 5 tane bina var. Birisi viran vaziyette olsa bile, orjinallikleri bozulmadan titiz bir çalışma ile burası; 57.Alay-Gelibolu Müzeler topluluğu olabilir.

    Şehrimize onlarca fabrika yapmaktan çok daha fazla kazancı da olabilir; hem maddi, hem manevi açıdan; çok önemli bir dönüşüm-yenilenme; tarih bilinci, usta işi müzeler topluluğu ve yönetimiyle Çanakkale ile Tekirdağ arasında capcanlı bir turizm, kültür ve sosyal akış başlayacaktır…

  Yöneticilerimiz niçin sağır? Niçin kör? Neden tarih bilinci ile şehir bilinçleri öne çıkmıyor? Sadece yol, kanalizasyon, park ve bahçe yaparak durumu çözeceğinizi sanıyorsanız aldanıyorsunuz.Şehir insanını bile sahaya,çarşı ve meydanlara çıkaramıyorsanız,sizlerin becerisinden,samimiyetinden şüphelenirim; halkımızın şüphelenip artık istemekten vazgeçtiği gibi…

  Duyarlı halkımızın bazıları sürekli gazetemiz Habertrak’ı arıyor. Yolda rast geldiklerinde önümü kesip; 57.Alay Müzesi veya müzelerini soruyor. Alman mimarisiyle yapılmış binaları bilenler ise acı bir tebessüm içinde sesleniyor;

  “ Ne olur daha fazla yaz, anlat yetkililere! Burası ölmeden, elden kaybedilmeden 57. Alay Müzeleri, sosyal, kültürel alanlarla şehrimize, ülkemize ve dünya turizmine, kültürel yaşamına kazandırılsın!” diyorlar. Duyarlılık böyle bir şey; hiç ummadığın, hiçbir koltuk, güç yetkisi olmadığı halde perişan olur; gören gözlere, gören vicdanlara ve bilince sahip insanlarımız…

  Yılda bir kez; kuru kuruya 57.Alay kutlamaları yapılır mı hiç? Böyle tarih bilinci yerleşir, oluşur mu? Y ve Z kuşaklarının tarih bilincini yeterince oluşturduk mu? Niçin elin milleti on binlerce kilometre öteden gençlerini taşıyor buraya, Gelibolu ve Çanakkale’ye? Tarih bilincini yerleştirirken, seyahat ve eğlence ile birlikte milli duyguları gönüllü bir şekilde ekiyor; yarınlarda biçmek için…

  Ya bizler? Ey, lacivert ve siyah takım elbiselere, içi görünmez arabalara düşkün, koltuğunu kaybetmekten korkan yöneticilerim; en güzel anılma-lık, en güzel saygınlık, öldükten sonra da anılmak, hatırlanmak değil midir?

  Bu şehre yapılacak en güzel yatırımlardan birisi; 57.Alay Müzeler topluluğunu çok önemli proje mühendisleri, mimarları ve müzecileri ile birlikte çalışarak bu şehre, bu bölgeye ve ülkemize hediye etmektir…

  İsterseniz başarabilirsiniz… Bu bezgin, bu sessiz insanlar iyi projeyi, samimiyeti canı gönülden anlar ve algılar. Bir deneyin; bir milyonu geçmiş bu şehrin değerli insanları, diğer şehirlerden göç etmişler dahi; 57.Alay Müzeler topluluğunu, kültür ve sosyal alanını bir anlatın; karşı çıkacak bir tek kişi bulamazsınız…

   Niçin bunca insanın gönlünü kazanmak varken, neredeyse yüz yaşını aşmış, artık viran duruma düşmüş bu binaları kurtarıp kayıp hafızamızı, tarihimizi, milli duygularımızı yeniden yeşertmiyorsunuz?

  Böyle büyük ve anlamlı projeler, şehrimize-Tekirdağ'a saygınlık, istihdam katacağı gibi gençlerimizi dışarıya kaçmak, bir an önce ülkeyi terk etmek telaşından da kurtaracaktır. Turizm, planlı şehirler, sığınılacak, gezilecek, insan ruhunun, sosyal yaşamının onarılacağı yerlerdir; gelin hep birlikte aşalım bu soruları ve 57.ALAY MÜZELERİ şehri olarak Gelibolu, Çanakkale ve Tekirdağ hep birlikte yürüyelim 21.Yüzyıl yolunu…

 Güven SERİN 

 








18 Haziran 2021 Cuma

SÜLEYMANPAŞALI AHMET AĞA'NIN VİCDANİ HAYKIRIŞI

 

İnternet


                 SÜLEYMANPAŞALI AHMET AĞA’NIN VİCDANİ HAYKIRIŞI

 

  Çoktandır uğramıyordu Ahmet Ağa atölyeme. Covid–19 korkusu, herkesi sardığı gibi Ahmet Ağa’yı daha çok geri çekilip yalnızlığa itmişti. Öteden beri tanışır, birbirimize güvenir, gerçek arkadaşların dokunabileceği konulara, sohbetlere dokunuruz…

  Epeydir yanıma uğramayan Ahmet Ağa bu sürede vicdanıyla daha fazla baş başa kalmış olacak ki, pek dokunmadığı ama onu oldukça rahatsız eden bir konuya; çocuklarıyla olan ilişkilerine yer verdi.

  Özel konular; özellikle aile meseleleri, özenle dinlemek, üzerine vazife olmayan yerlerde ise hiç konuşmamak anlamını taşır… Ahmet Ağa’nın altı çocuğu var. Beş kızı, bir erkek evladı… Bütün mesele de bu,çocuklarına bakış açısı; “Erkek Evlat “ ile ayrı bir yöne kaymış…

  Birçok insanın yaptığı hatayı bunca deneyim, mal-mülk sahibi Ahmet Ağa da yapmış; “ Beni erkek evladı bakar!” diye, malının, mülkünün büyük çoğunluğunu, sağken erkek çocuğunun üzerine vermiş… Bizim buralarda neredeyse olağan şeyler; nazikçe veya barbarca yapılan kayırmalar; kim bilir kaç ailede; Ahmet Ağa sancıları, küskünlükleri vardır…

  Ahmet Ağa’nın sevdiği sade Türk kahvesini söyledim. Biraz üfledi. Biraz püfledi ve ; “ Ahmet Ağa, sende bir şeyler var; seni dinliyorum.” Dediğimde, neredeyse kanayan vicdanını atölyeme döktü. Ağlamaklı anlattı bütün yaşadıklarını.

 ( Önce yutkundu, kapıya baktı bir başka gelen giden var mı diye. Ve gözleri dolu dolu haykırdı yüreğini yakan vicdan haykırışını: - Hata yaptım çocuk! Hastalığımızda bizi erek evlat bakar diye elimdekilerin-malımın-mülkümün büyük kısmını ona devrettim. Kızlarıma ise çok az, neredeyse sembolik bir şeyler verdim.

   Devrettim de ne oldu; malları alır almaz oğlumun istekleri bitmedi. Ve kendince mazeret bulup bana küstü. Konuşmuyor şimdi. Birkaç kez hastaneye düştüm. Günlerce yattım. Yanıma uğramadı bile. Üzerime titreyenler yine kızlarım oldu. Üstelik benim hatalarımı, günahlarımı yüzüme bile vurmadan gönüllü-severek, isteyerek yanımda oldular; baba sevgisiyle kuşattılar vicdanımın her yerini. Onlar, koşulsuz sevgi gösterdikçe vicdanım daha çok kanadı; için için…)

  Ne büyük bir haykırış! Ne korkunç hatalar…21.yüzyılın ilk çeyreği biterken dahi, insan denen canlı, alışkanlıklarından, içgüdülerinden vazgeçemiyor. Oysa akıl denen şey; bilimle, sanatla, edebiyatla bir yoğrulmuş olsa nasıl da kedi doğrusuna, vicdani adalete kavuşuyor…

  Ahmet Ağa, bir kahve iki çay içti. Derdini döktükçe döktü;

“Bu herkese ibret olsun diye anlatmak isterim çocuk! Fakat kimseye de ibret olmayacağını biliyorum. Bizim toplumumuz bildiğini okur; iş işten geçince pişmanlık duyar. Tavşan çoktan bayırı aşmış olur. Gece uykularım kaçıyor. Kızlarıma yaptığım haksızlığı bana bir kere söylememeleri, bana kızmamaları ise bu acıyı daha da katmerli hale getiriyor.”

  Bir saatlik dertleşme Ahmet Ağa’nın gözyaşlarıyla; “ Sağlıcakla kal çocuk” demesiyle son buldu. Onu dış kapıya kadar uğurladım. Ardından baktım; bastonuna yaslanan sadece bedeni değil; ruhu da, hatalarının, günahlarının ağırlığı içinde eziliyor; adeta, Ertuğrul Mahallesi, Demir Sokak, Ahmet Ağa’nın hüznüyle boğuluyordu…

  Bunca insan tanımanın, bunca deneyimden sonra geriye kalan kıssadan hisse olan bir şeyi de söylemeden, yazmadan geçemeyeceğim. Adalet denen şey bütün alanlarda gerekli. Mutluluğun gizemli anahtarı bu adaletin ellerinde…

  Maddiyat her çağda önemli olmuştur olmasına ama çağımız daha da zirve maddiyat zamanıdır. Bunu çözemeyen, çevresindeki insanlarla maddi hürriyeti, dengeyi sağlayamayan insanların ne iniltisi… Ne vicdani haykırışı bitecek, son bulacaktır dişe düşünmeden edemiyorum…

Güven SERİN



15 Haziran 2021 Salı

GANOS-IŞIKLAR DAĞLARINA YAZ GELMİŞ

 


Kamera; Güven Ganoslar...


                              GANOS-IŞIKLAR DAĞLARINA YAZ GELMİŞ

 

   Şehrimizin denize paralel uzanan Ganoslar diyarı her mevsim ayrı gösteri içindedir. İnsanla oyun oynar görünür; vaktini yakaladığınızda, uzaktan bakıp, gölgeler, bulutlar ve güneş, el ele tutuştuğunda Kaf Daları masalları gelir aklınıza…

   Derin siluetleri-karaltıları gizemlidir. Hele bir de şafak vakti bakıyorsanız, daha gizemli bir hal içindedir. Tıpkı, gün batımında, gecenin saf ve koyu karanlığına karışıyorken görünen manzaraları gibi…

   Ganos Dağları’nın henüz kıymeti anlaşılmamış, eşsiz güzelliğini turizmle buluşturamamışız… Aklı başında yöneticilere burasının Nevşehir ile yarışacağını söylediğimde, gözlerindeki uzaklık, Ağrı Dağı efsanesinin uzaklığından bile öte gidiyor.

   Tekirdağ Kumbağ’dan Ganoslar üzerinden Gelibolu’na kadar akıp giden coğrafya, tam manasıyla balon turizmine, at, yürüyüş, gemi turizmine çok uygunken, bunu halen anlayamayanlar, buranın turizmini;  “Gözleme satışı!” sananlar, baştan beri aldanışın en soylu hallerini yaşamaktadırlar…

   Ganos-Işıklar Dağları ile neredeyse 16 yıl önce tanıştım. Yunus Usta sayesinde başlayan bu yolculuk, hiç ara vermeden devam etti. Fikir sanatı ve yazı dünyasının bileşenleriyle gittiğim, gördüğüm yerlere dikkat çekmeyi, en değerli bir anlatı, duyuru olarak kabul ettim…

   Haziran’ın ikinci haftası aradığım arkadaşlarım; Yunus Usta, Lokman Bey ve Bülent Yorulmaz, üç bölüme ayırdığımız Ganoslar yolculuğunu ( Şafak Yürüyüş, Gece Kampı, Gündüz Kampı) gündüz kampı fikrini kabul ettiler.

   Köylerimizi, kasabalarımızı ve şehirlerimizi, bu yerleşim alanlarının yakınında bulunan dağları, ormanları, vadileri ve tarihi alanları görme bilincim şu sözcük ile her daim kesişmiş vaziyettedir; “ Kültür”

   Kültür denen şey sadece geçmişe ait bir oluşum-varlık değil; tüm zamanlara ait, canlıyı özel kılan, onun özgün yapısına ait çok değerli bir enerji, yaşama ve yaşatma biçimidir… Hal böyle olunca, yalnız yaptığım geziler, yürüyüşler hariç, arkadaşlarımla çıkacağım her türlü kamp, yürüyüş, yolculuk, daima “Gönüllülük” esasları içinde başlar ve biter…

   Neden gönüllük? Derseniz söyleyeyim atalarımızın söylediği bir sözü; “ Zorla koyunlara giden köpek, kurt getirir.” Böyledir, gönülsüz olan yolculuğa çıkarılması. Gereksiz, tehlikeli ve yok edicidir…

  Sırf bu yüzden, Dağlara olan yolculuğumuz 16 yıl önce başladığı vakit Yunus Usta ile şu sözlü kararı aldık; “ Çekirdek kadromuzu her daim küçük tutup koruyalım.” Kısacası, hiç kimse bile gelmediği vakitler, Yunus Usta ve ben, Şafak yürüyüşlerinden tutun da gece kamplarına kadar bir sürü yolculuk yaptık…

  Yolculuklar değerlidir. Buda, yolculuğa çıkmadan önce neleri feda ettiğini bir bilsek, bazılarımız ona öfke duyacaktır. Buda, kendi aydınlanmasının, yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgiyi kavrama iradesinin yolculuklardan geçeceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, dünyevi olanın ötesine, bugün 500 milyon insanın inandığı Budizm yolculuğuna yürüdü…

  Sokrates’in yolculuğu başkadır; söz sanatına, gençlere bağımlı ve iç içe geçmiş eşsiz bir felsefedir. O’nun felsefesini bugüne taşıyan, öğrencisi olan Platon tutunduğu şey ise yine yazı sanatından başka bir şey değildir…

   Ganos-Işıklar Dağlarına yaz gelmiş. Genelde yaz kamplarını tercih etmesek de, covid–19 yüzünden aksayan gece kapları, şafak yürüyüşleri nedeniyle beş-altı saati geçmeyen gündüz kampına razı olduk; gönüllü bir şekilde…

   Kumbağ ili Yeniköy arası, beş-altı yıl önce gece kampı yaptığımız yere geldikten sonra, yolun sağ tarafında bulunan orman-tarla yoluna saptık. Sadece manzara izleme, küçük yürüyüş ve yemek üzerine kurulacak kamp ateşi ve meşe ağacı gölgesi; denize, adalara ve Şarköy açıklarına uzanan derin bir manzara ile çevrelenmiş yerdeydik…

   Çiçekler, bitkiler yakın zamanda düşen yağmurların ve güneşin yardımıyla, yaşama renk, kokuların şöleni sunmaktaydılar. Katırtırnakları, ardıçlar, kantaronlar, kekikler ve karşı dağlarda kendi yeşilliği, topluluğu içinde çok özel görünen ıhlamur ağaçları…

   Ganoslar-Işıklar Dağlarına veya Istranca-Yıldız Dağları olsun; ateşin, sofranın, sohbetin veya yürüyüşlerdeki manzaranın karşısında hissettiklerim şunlardır;

   “ Yaşam denen kutsiyet, sadece bir yudum kadar zaman dilimi içinde geçen bir ömür, bizden öncekilerin yaptığı gibi, var ile yok arasında gidip gelmelerden başka bir şey değil… Bilincimiz, irademiz, içgüdülerin baskısı altında çırpınırken, durdurulamayan zamanın en büyük eksiği; yepyeni anılar yapamamak…

    En basit hareket ve gezi; yeni doğacak bir anı, akış, değişim, dönüşümdür… Hele bir de yakınınızda arkadaşlarınız, yaşadıklarınızı anlatacağınız bir gazeteniz, gazete köşeniz varsa; değmen benim gamlı keyfime…”

  Laf aramızda dostlarım; Ganos Dağları’na yaz gelmiş… Ardıçların, meşelerin, ıhlamurların, fıstık çamlarının, göknarların kekiklerin, adaçaylarının, her saat farklı görünen dağ tepelerin, vadilerin olduğu diyara yaz, yeniden gelmiş…

Güven SERİN  

 



4 Haziran 2021 Cuma

BURASI TEVFİK ESENÇ'İN MEZARI

 

İnternet

                                BURASI, TEVFİK ESENÇ’İN MEZARIDIR!


 (  Son Sesler; Anadilimle Anlatmak İstiyorum; Unutmayı ve Unutulmayı  )

  Şehrimizin komşu şehri, denizin tam da karşısında Güney Marmara Bandırma’nın Hacı Osman köyü mezarlığında Ubıhça konuşan son Ubıh: Tevfik ESENÇ yatıyor.

   UNESCO’nun belirlemelerine göre, dünyada birçok DİL için tehlike çanları çalıyor. Ölüm meleği, belki de evrimden aldığı cesaret ve emirle ölmekte olan dilleri sırasıyla ölüme davet ediyor.

  Yeryüzünde konuşulan 6912 dilden 2511’i can çekişmekte…1992 yılında ise Bandırma Hacı Osman Köyü’nde yaşayan son Ubıhça konuşan Tevfik Esenç’in ölümüyle Ubıhça konuşan son kişide ölmüş oldu. Bir dil daha tarihin sayfalarında yerini aldı…

  Atatürk’ün çağrısıyla 1925 yılında ülkemize gelen,Avrupa’nın en önemli tarihçilerinden birisi kabul edilen Georges Dumezil,ülkemize kattıklarının yanında,bir tesadüf eseri konuşulan Ubuhça’dan haberdar olup,bu dili konuşan son kişi Tevfik Esenç’i ,Bandırma’nın Hacı Osman Köyü’nde bulup onunla birlikte yaptıkları kurtarma çalışmaları,Ubıhça’nın sözlüğünün oluşturulması,bir parça teselli sayılıyor…

  Georges Dumezil,1954–1972 yılları arasında her yıl ülkemize gelerek, Ubıh dilini konuşan son kişi Tevfik Esenç ile kafa kafaya verip bu dilin; alfabesinden, gramerine, sözlü kültürüne, varlığını sürdüren masal ve efsanelerine, toplanabilecek malzemelerin neredeyse tamamına ulaşmışlar ve kayıt altına alıp arşivlemişler.

  Tevfik Esenç sıklıkla Paris’e getirilmiş ve orada Çerkes dil uzmanıyla son, canalıcı düzenlemeler yapılmıştır. Ubıh dili 83 sessiz,2 sesli harften oluşmakta, dünyanın en zengin dillerinden birisi kabul edilmektedir.

  Tevfik Esenç 1992 yılına gelmeden, ölümünden sekiz yıl önce mezar taşını yaptırmış ve şu sözleri yazdırmıştır;

  “ Burası Tevfik Esenç’in mezarıdır. Kendisi, Ubıhça adı verilen dili konuşanların sonuncusuydu…”

    Bu sözcükleri sadece vedasal bir söylem kabul etmek bana yetersiz geliyor. Şölensi bir ağıt gizli burada; yüzyıllar, belki binlerce yılda doğan bir dilin, yüz binlerce insanın ortak kültürünü ve onların atalarının ruhlarının da teselli olacağı, sessiz ve gözyaşları içerisinde, selama duracakları bir an: Kutsal bir toplanma alanı…

  Niye üzülüyorum biliyor musunuz; içimizde barındırdığımız zenginlikleri, doğup ve ölümlerini, ülkemize ait dil bilimcilerinin, tarihçilerinin, sinema, belgesel yapımcılarının fark etmesi yerine Fransız bir tarihçinin anlayıp,bütün zenginliği,insanlık mirası olarak Paris’e getirmesine…

  Bunca kargaşa, korkunç ve basit hesaplar, hileli korku ve tuzaklar, bizleri, bu değerli, duyarlı ve zengin MİLLETİ, neredeyse duygusuz ve duyarsı hale getirmiş...

  Tevfik Esenç bir gün bir rüya görmüş. Yaşlılığın da verdiği, geçmişe, anılarına duyduğu özlemle gördüğü rüyanın derin tesiri altındaymış. O anda yakınında bulunan çocukları, torunları niçin hüzünlü olduğunu sorduklarında, görmüş olduğu rüyanın Ubıh dili, yani anadilinde olduğunu ama onu anlatacak hiç kimsesi bulunmadığını anlatmış. Çünkü ondan başka Ubıhça konuşan, anlayan bir tek kişi dahi yokmuş çevresinde…

  1992 yılında Tevfik Esenç öldüğünde sadece Kafkasya kökenli bir insan ölmedi. Bir milletin aynı zamanda anadili de öldü; ölen diller arasında, son sözünü söyledi; “ Burası, Tevfik Esenç’in mezarıdır…”

  Cehaletimin bir tarafına daha tanıklı ettim. Ubıhça’dan yeni haberdar oldum. Çok yeni. Enis Batur gibi bilgi canavarı, kültür avcısı bir insan olmasaydı, onun büyük eserine ulaşmamış olsaydım; - Ubıhça nedir? Kimdir? Yenilir mi içilir mi? Cehaletiyle karşı karşıya kalacaktım.

  Ubıhlar,1864 yılına kadar anayurtları Kafkasya’da yaşayan savaşçı bir dağ halkıydı. Yurtlarını terk edip Anadolu’ya geldiklerinde sayıları 30 Bin kişiydi…

Artık anadillerini konuşmuyorlar. Ubıhçayı konuşan son Ubıh’ın 1992 yılında Hacı Osman Köyü’nde öldüğünü biliyoruz artık.

  Müşfik Kenter’in sesiyle anlatılan yorumların bir bölümüyle bitirmek isterim çalışmamı;

“ 81 yaşında Tevfik Esenç, ürpertici bir yalnızlık. Ömrünün sonu anadilinin ÖLÜM tarihi olacak! Ubıhça’dan geriye ne kaldı, onları arıyorum. Ve bir dilin ölümü yalnız gitmediğini düşünüyorum. Ubıhlar ağaçları kutsal sayarlardı. Bir meşe tanrıları vardı…

  Çok ölüm gördüm. Uzun bir ömrüm oldu. Takatim kalmadı. Yüreğim fazla dayanmaz biliyorum. İçime atsam; olmuyor. Dilime vuruyor; ANADİLİMDE anlatmak istiyorum; unutmayı ve unutulmayı… Daralmayı, yalnızlığı, akla sığmaz kayıtsızlıkları, akıl sır almaz masalları, efsaneleri… Kime kalacak yıllardır tuttuğum bu Eski Türkçe notlar?” 

 Güven SERİN



1 Haziran 2021 Salı

TEKİRDAĞ'IN EN ÇALIŞKAN KADINI

 


Kamera; Güven 

Tekirdağ

                                         TEKİRDAĞ’IN EN ÇALIŞKAN KADINI

           ( Suskun Yüreği, Nasırlı Elleri ve Ardında Sürüklediği Yükleri )

   Bazen bir söz, bir küçük ödül dünyalara bedeldir. Yetir ki içten, en samimi bir dille söylensin; duyurulsun…

   Kim bilir kaç yıldır kâğıt toplayıcılık yapıyor; yüreğinde kocaman bir suskunluk, ayağında siyah terlikleri, pazen dokumalı koyu renk giysileri ve nasır tutmuş elleriyle, her daim topladığı kâğıtlardan oluşmuş bir tepe taşıyor ardında; bazen sürükleyerek, bazen tekerlekli arabasını çekerek…

  Yine gördüm onu bayramdan iki gün önce. Onun bayramı, kıyıdan köşeden topladığı kâğıt ve plastik atıklardır. Yine bir yığın ve her zaman çektiği tekerlekli aracı yoktu. Çok büyük bir naylon torba, içine bir kulübe sığacak büyüklükte; çektikçe ağırlaşıyordu, şehrin en suskun, en çalışkan kadınının ellerindeki derman…

  Onun yönü belli idi akşam vakti olunca. Muratlı Caddesi geçtiği son cadde oluyor. Her gün, diğer bir günün tekrarını yaşıyor, bıkmadan usanmadan. Oradan Zafer Mahallesine çıkan en keskin yokuşu, sürüklediği kâğıt, plastik ağırlığın dışarıdan görüntüsü ne kadar zorlandığını da gösteriyordu. Yaşı birçok insanın çoktan emeklilik, yaşlılık, dinlenme denen yaşta.

  Görünen o ki, onun her gün topladığı, taşıdığı-sürüklediği, ekmek parasını kazandığı yüklerden çok yüreğindeki yükleriydi. Belki de suskunluğu, her daim bir ağırlığı sürüklemesi ondandı…

  Biraz mitolojiye merakınız varsa, Tekirdağ’ın en çalışkan kadınının büyük bir sükûnet içerisinde gün ile başlayan onurlu ekmek mücadelesinin tanrılar tarafından bir ceza verildiğini sanırsınız.

  Zeus’un sırlarını açığa çıkardı diye Kral Sisifos’a ( Bilge ) verdiği ceza çok büyüktür. Sonsuza kadar yeraltı krallığında en yüksek dağa, her gün sırtında bir kaya taşıyacak ve o kaya tekrar aşağı yuvarlanacak…

   Kral Sisifos’un bitmeyen eziyeti-cezası böyle başlamıştır. Homeros tarafından “ Bilge insan” olarak ifade edilen Sisifos’un bugünkü hali, şehrimizin en çalışkan kadınının suskun yolculuğunda ortaya çıkmış gibi…

  Neredeyse hep aynı giyiniş, sağlam duruş ve onurlu bir suskunluk içerisinde, ardında taşıdığı büyük çoğunluk sürüklediği büyük yükü, her günün akşamı, en keskin tepeden yukarıya çıkarışı; bu şehrin anlı sanlı yöneticileri, çokbilmiş aydınları tarafından hiç mi fark edilmez?

  Kadınlar gününde bir ödül verilecekse bu emekçiye niçin verilmez? Fark edilmesi; emek, çalışmak, kendi kendine yetmek, onuruyla yaşamak denen kavramların; gençlerimize daha saygın bir şey olduğu öğretilecekse bu insan-bu çalışkan kadın niçin fark edilmez?

  Kuru, kupkuru törenlerle hiçbir zaman gençliğin taze heyecanları yeşertilemez. Değişim, nasıl yaşamın kendisi, kaçınılmaz olanıysa, insanlarımızın değişime katkı verdiği bu tür yüce çalışkanlıklar, yüce suskunluklar, bilge kral gibi neredeyse her gün o büyük ağırlık şehrin en tepesine çıkartılıyorsa, her gün aynı çalışma zorluğu hiçbir zaman şikâyet etmeden yaşatılıyorsa; bu kadının yaşarken onurlandırılması, hatta seçilecek en iyi hediyelerle ödüllendirilmesi; şehrimize ayrıcalık katacağı gibi; gençlerimize çalışan insanın değeri, kıymeti, sadece tüketimin var oluşu değil, asıl olan çalışan insanın kıymeti de ortaya çıkmaz mı?

  Z Kuşağı’nın en sevdiğim yanlarındandır; çok tüketiyor görünen bu gençler o kadar ciddi algı ve anlayış içerisinde ki yeter ki samimiyetle onlara verilmek isten şey iyi anlatılsın. Onların vicdanları, onların algıları tertemiz ve SAMİMİYETE aç…

  Tekirdağ’ın en çalışkan kadını ilerliyordu en geniş caddemizin yukarısına doğru. Ardında büyük bir yük; Zeus’un verdiği ceza gibi… Yükü, gün boyu topladığı kâğıt ve plastik atıklarla dopdolu… Günün yorgunluğuyla birlikte bedenine binen yaşlılığın yükü de sürüklediği yüke tutunmuş. Kimi zorlanıyor. Kimi duraksayıp, ardından sürüklediği yükün üzerine oturup, terleri korumadan tekrar kazandığı enerjiyi birkaç atıp için harcıyor.

  O anı, neredeyse her gün tanıklık ettiğim zamanı fotoğraflamak ve videoya almak istedim. Bir parça utanç, bir parça mahcubiyet ve her gün taşıdığı yükü yardım edememiş olmanın acısı içinde…

  Birkaç fotoğraf çekerken, caddenin yukarısından gelen bir kamyonet tam da yanımda durdu. Şoför koltuğunda oturan kırk beş yaşlarındaki kişi;

  “ Ağabey, kadını niçin çekiyorsun?” Sorusu karşısında verdiğim cevap;

“ Tekirdağ’ın en büyük emekçisini yazıya dökeceğim. Ondan…”

  Bana niçin fotoğraf çektiğimi soran, neredeyse kızma, kavga içine girecek olan şoför, bu cevap karşısında en az o emekçi, o pazen basmadan giysileriyle suskun yüreği çalışkan kadının duruşu içinde gülümseyerek;

  “ Anladım ağabey” diyerek, sanırsınız ki onun da büyük emeği, büyük suskunluğu ve ardında taşıdığı o büyük yük de hafifleyecek…

Güven SERİN




27 Mayıs 2021 Perşembe

İNSANIN KAÇ HALİ VARDIR?

 


                                              İNSAN-IN KAÇ HALİ VAR?

 

                 ( Tekirdağlı Yakup… )

 

   Kimya derslerinde suyun üç halini öğrenmiştik; sıvı, katı ve gaz hali. Bilimin ışığında ve öncülüğünde bugün geldiğimiz noktada maddenin dört hali olduğunu biliyoruz; sıvı, katı, gaz ve plazma…

  Asıl düşüncem şudur: İnsanın kaç hali var? Hangi sosyolog, psikolog bu cevabı verebilir? İnsan denen canlı, kendi icat ettiği, sosyal ve kültürel yaşama kattığı kavramlarla kendisini tanımlamaya ve tanıtmaya doyamaz.

  “ İyi, kötü, kahraman, efendi, hanım hanımcık, yiğit, şövalye, pısırık, namusuz, namuslu, âlicenap, hain, vefalı, değerli, değersiz “ diye binlerce kavram içinde yüzer; insan ve insanlık… Sadece Akdeniz ve Ege’de boğulan göçmenlerin-MÜLTECİLERİN varlığı ise kıpırtısız oracıkta durur; balık ve deniz yemi-yemeği olarak…

  Bu sabah Muratlı caddesinden inerken şehrin merkezine, atölyeye doğru, karşı kaldırımda Yakup’u gördüm. Yakup’u ünlü olmadığı, bir koltuğu bulunmadığı için çok az kişi tanır ama ben yine tanıdım ağır aksak yürüyen Yakup’u. Sağ bacağında bir sorun vardı. Ayakkabılarının üzerine basmış, üzerinde emanet bir devetüyü renginde kaban; hem battaniyesi, hem kabanı. Başında da siyah bir bere vardı Yakup’un.

  Farklı kaldırımlarda ama aynı yöne birlikte yürüdük. Elli metre sonra Zafer mahallesine çıkan merdivenlere yöneldi. Aksıyordu sağ bacağı. Zorlanıyordu ama yinede seviyordu yaşamın içinde olmayı; yabanıl bir canlı gibi, yaşamın içinde gün ışığı gibi süzülmeyi biliyordu.

  Tekirdağlı Yakup’un Edip Cansever’in şiirindeki Yakup’dan haberi var mıdır yok mudur bilinmez! Günümüzden 55 yıl önce yazmış şiirini sanatçı. Öyle bir şiir ki; uçsuz bucaksız insan, sosyoloji ve psikoloji kokuyor;

“ Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup

Bunu kendine üç kez söyledi

Ben, yani ‘Yakup!’ her türlü çağırılmanın olağan şekli

Daha hiç çağırılmadım

Biri olsun ‘ Yakup!’ diye seslemedi hiç

Yakup! “

  Şiire konu olan Yakup’un bilinci fazlasıyla açık! İstekleri sosyolojik sınırları zorlayan derecede büyük ve önemli!

  Ya Tekirdağlı Yakup? Üzerinde uydurma bir kaban, başında siyah bere ve elinde her daim bir poşet! İçinde kim bilir neler var? Belki de kurumuş bir ekmek dünden kalan. Atamayacağı kadar değerli, bir kediye, köpeğe ve kuşlara ayırdığı kırıntılar…

  Yakup için büyük insanlık şunları düşünecektir; “ Kendi halinde bir insan! Zavallı! Şekerlinin birisi!” Daha kim bilir kaç insan hali savuracaktır ortaya. Her savurma söz, kendimizi büyük insanlığın-sürünün içinde daim, anlaşılır ve kabul edilir kılmaktan başka nedir?

   Maddenin dört hali var. Ya insanın? Öfkelenen, sabır çeken, kimi derviş kılığında, kimi kahraman, kimi hırsız ve kimi vahşet saçan insanın kim bilir kaç hali dolaşıyor şehirlerin, kasabaların, köylerin içlerinde.

  Tekirdağlı Yakup da insanın hallerinden başka bir şey değil. Biraz, kılığına kıyafetine, söz sanatına değer verse bir derviş veya bilge gibi dolaşacak; üzerine bastığı ayakkabılarıyla sürüklemeye çalıştığı ağır aksak bedeniyle…

  Yakup, bildik insan manzaralarından çok öte bir Yakup. Şiire yansıyan Yakup gibi kimse tarafından “Yakup” diye seslenilmediği için şikâyetçi de değil. Acaba, kendi kendine sesleniyor mudur şairin arkadaşı olan Yakup gibi;

“ Ben, yani Yakup, her türlü çağırılmalın olağan şekli

Daha hiç çağırılmadım.

Biri olsun ‘Yakup’ diye seslenmedi hiç

Yakup!”

 Güven SERİN



22 Mayıs 2021 Cumartesi

YÜKSEK TOPUKLU KÖY ÖĞRETMENLERİ

 


İnternet

                              YÜKSEK TOPUKLU KÖY ÖĞRETMENLERİ

 

  Sanırım 1970’li yılların ortasındaydık. Türkiye nüfusunun 40 milyon olduğu ve Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin kurulduğu yıllar… İlkokul üç veya dördüncü sınıf öğrencisi olmalıydım. Tahta tabanlı sınıftan beton tabanlı sınıfa geçtiğimiz zamanlar yaşanıyordu.

   Paşaköy’ün yaz günü, çocuklar için, özelikle haylazlık zamanları; çocuk krallığı yaşanmaktaydı. Severdik yaşadığımız yerin kırlarındaki sınırları arasında devriye gezmeyi; tıpkı yabanıl canlılar gibi…

  O günün akşam vakti, günün geceye doğru ilerlediği zamanlar köy içi devriyesindeydik. Kapısı sağlam olmayan, çocuklara düşmanlığı olmayan her avluya girip çıkardık.

  Bizim mahalleye ait olmayan yerde, Süleyman ağabeylerin avlusunda geziniyorduk.(Namlı) Hemen okulumuzun kuzeydoğu yönünde bulunan, Hasan Efendilerin evinin arkasına kalan, köy öğretmenlerine kiraya verilen evin yanından geçiyorduk.

  İlk dikkatimi çeken, genç kız-kadın öğretmenlerin yaşadığı evin küçük sundurması ayakkabılarla doluydu. Genç kız ayakkabıları, annelerimizin, ninelerimizin, yenge ve teyzelerimizin ayakkabılarından çok farklıydılar: Yüksek topukluydular…

  O an, saygı ile hayranlık arası ve aynı zamanda bir baskın içgüdüsel otokontrol içinde izledim; zarif, bakımlı ve yüksek topuklu köy öğretmenlerinin ayakkabılarını. Renk renktiler. Bildiğim kadarıyla iki öğretmen kaldığı halde, ayakkabılar daha fazla insanın olduğunu gösteriyordu. Belki de diğer köylerden onları ziyarete gelen öğretmen arkadaşlarının ayakkabılarıydılar…

  O günler, şehir ekmeği moda idi. Bugün kaçınılan beyaz ekmek… Yüksek topuklu ayakkabılar da şehri anlatıyordu. Uzaktan baktığımız şehirler; insanın, beton barınakların bol olduğu dünya…

  Bilemezdim o zamanlar, o ayakkabıların sahibi öğretmenlerin de yüksek heyecanlarının köy ile şehir arası yeşeren bir yolculukta olduğunu…

  Büyük, gösterişli manzaralar; dağlar ve ormanlar uzaktan bakınca çok gösterişli ve zariftirler. Tıpkı yüksek topuklu köy öğretmenlerinin, Köy Enstitüleri’nden kalan ayrı bir savaşın içinde olacağını, aydınlanma ile duraksama-direnme arasında bir bariyer ve aynı zamanda öncü birer fert olacaklarını bilmiyordum…

  Bildiğim tek öğretmen; Nermin, Recep, Tuncay ve diğer birkaç öğretmen; kararlı, yorgun ve ciddi bir yaşam yükü içindeydiler. Onlarda bilemezdiler; şehirlerin ve yüksek topukların da çok daha fazla büyüyeceğini ve “köy” denen yerin bir gün KIT hale geleceğini…

  O yıl Semiha Yankı, Eurovision şarkı yarışmasında Türkiye’yi temsil ediyordu.”Seninle Bir Dakika” diye şarkıyı seslendiren buğulu bir ses…

  O günün akşamüstü, günün geceye süzüldüğü vakitler, yüksek topuklu köy öğretmenlerinin ayakkabıları bir dönüm noktası gibiydi. Köy ile şehrin arasında duran ince bir çizgi. Tıpkı, Yunanistan ile Paşaköy arasındaki ince çizgi; Meriç Nehri gibi; akmaya, dönüşüme ve kavuşuma mecburduk…

  O şarkı, yani bizi-ülkemizi temsil eden şarkı birinci olmaktan çok uzaktı; 13.olmuştu olmasına ama sözlerini 45 yıl sonra tekrar dinlediğimde, insanın, hatta insanlığı aradığı şeyi anlatıyor; SEVMEYİ…

  Sevmenin bir ömür sürdüğünü, sevişmenin ise bir dakika sürdüğünü anlatan sımsıkı bir söz; insan ruhundan, belki de çok ötelerden süzülmüş bir sosyolojik haykırışı, buğulu ve yüksek topuklu köy öğretmeni zarafeti içinde haykıran bir sanatçı…

  Ne diyordu Semiha Yankı;

“ Seninle bir dakika umutlandırıyor beni

Bir dakika, siliyor canım yılların özlemini

Seninle bir dakika umutlandırıyor beni

Bir dakika, siliyor canım yılların özlemini

Hasret tükenmez gibi, kavuşmak bir dakika

Sevmek bir ömür sürer, sevişmek bir dakika”

Güven SERİN

 


25 Nisan 2021 Pazar

BİR ESERİ KALICI KILAN,ZAMANA KARŞI DAYANIKLI KILAN NEDİR?

 




   BİR ESERİ KALICI KILAN, ZAMANA KARŞI 

   DAYANIKLI KILAN NEDİR?

        İoanna Kuçuradi ( Filozof) edebiyat alanındaki bir soruyu şu düşünceyle sorgulamak istiyor;

“ Edebiyat alanında bir yazarın eserini önemli kılan nedir sorusuna sık sık verilen bir cevap; o eserin kalıcılığı, zamana karşı dayanıklılığı olduğudur. Ne var ki bu kalıcılık sonuçtur. Asıl sorulacak soru: Bir eseri kalıcı kılan, zamana karşı dayanıklı kılan nedir?”

  Eser deyince akla resim, heykel, kitap geliyor ilk bakışta. Neredeyse yüz yıl önce kurulan Türkiye Cumhuriyeti de bir eserdir. Filozofun edebiyat sorgulamasında yaptığı sorgulamayı Türkiye Cumhuriyeti için yapabilir ve şu soruyu pekâlâ sorabiliriz;

   “ Türkiye Cumhuriyetini dayanıklı ve kalıcı kılan nedir?” Cumhuriyet kurulur kurulmaz yapılan devrimlere biraz eğilirsek, bunca hırpalanma, kemirilme karşısında yüz yıldır dimdik niçin, nasıl kaldığını, felsefe serüvenindeki Andronikos’un kendisiyle karşı karşıya geldiği iç hesaplaşma gibi hesaplaşabilir, özümüze daha büyük özgüven, bilgi ve görgü katabiliriz…

  Keşiş Andronikos kimdir? Bu yazıma ilam kaynağı olan kişidir. Bizans İmparatorluğu, İmparator III. Leon ( M.S.717–741 ) zamanları yaşamış bir din adamının içsel yolculuğu; Kuçuradi’nin ifadesiyle; “ Değer, değersizlik, değer ile değersizlik çatışmaları”

  İonna Kuçuradi bu yolculuğa Bilge Karasu’nun en eski eserlerinden birisinden destek alarak çıkıyor. Bilge Karasu’ya ait olan öykü; “ Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”

  Neyi anlatıyor bizlere? Filozofun beslendiği besinler, mineraller bu öyküde. Arkadaşı Bilge Karasu’nun ölüm yıl döneminde, bu eserini kendi derslerine kadar taşımasının önemini tane tane anlatıyor.

  Oldukça zor olan bu çalışmayı yapmanın iç heyecanını vurgulamak isterim.1300 yıllık bir öyküye getirilen felsefik ve edebi bakışı, günümüze taşıyıp yorumlamak, yazı yaşamım için ayrı bir gayret ve ilerleme anlamı taşıyor…

  Andronikos 18 yaşında bir manastıra girip keşiş olmuştur. Bu yolculukta, aldığı eğitimlerde başköşeye koyduğu tek şey vardır; sevgi ve alçak gönüllü olmak… Sahiplendiği sevgi katıksız haldedir. Koşulsuz bir şekilde kucaklamıştır Andronikos.

  III. Leon İmparator olduğunda yaptığı ilk işlerden birisi dini resimleri-ikonaları kaldırmak olmuştur. İmparatorun kilise ve manastırlara giden emri üzerine, sevginin bütün evreni hayatta tuttuğuna inanan Keşiş Andronikos da hiç düşünmeden bu emri uygulamıştır.

  Keşiş Andronikos’in kendisiyle çatışmaları da burada başlar. Sorgulamadan, saf sevgiye hizmet etme amacıyla vermiş olduğu karar, başına dert olmuştur. Günün birinde Andronikos artan çelişkileri karşısında yeni bir inanç kabul etme aşamasına gelmiştir. Aynı zamanda da kabul etmeme şartları onu iyice köşeye sıkıştırmıştır.

  Andronikos 33 yaşındadır. İmparator III. Leon’un verdiği emirler üzerine koşulsuz boyun eğişi, ikonaları-dini resimleri kaldır emrini uygulaması, onu ilk kez kendisiyle tartışmaya, çatışmaya itmiş ve soru sormasına neden olmuştur.

  Bu sorgulamada, kendi düşüncesine haykırı bir Andronikos bulur. Bir keşiş olarak resimleri kaldırma kararına; “Hayır!” demesi gerekiyordu. Hayır, deseydi bir kahraman olacaktı. Ama keşiş inancına göre ise; “ Bir keşiş alçak gönüllü olmalı!” O,kahraman olmak istemiyordu. Öyleyse, resimleri kaldırılmasına “Hayır” dememeliydi.

  Andronikos bir ikilem yaşamaktadır. Keşişlik inancıyla kahramanlık arasında bir çatışma… Filozof ve yazarın tespitine göre, bu ikilem keşişi çıkmaza götürüyor. Çıkar yolu kaçmakta buluyor. Hiç kimsenin yaşamadığı bir adaya gider. Kaçtığı şey, yine kendi imgesi-düşünceleridir…

  Fakat Kuçuradi’nin bakış açısıyla; “ Kişinin kaçamayacağını, ancak kaçaduracağını henüz öğrenmemiştir.” Farkına vardığında tekrar kaçmış olduğu manastıra geri döner. Yaptığının doğruluğuna inanmadan dini resimlerin kaldırılmasına; “ Hayır” der. Ve bunun cezasını çeker. Cezası da, gece gündüz hiç durmadan konuşmak konuşmak; hiç ara vermeden tükeninceye kadar konuşmaktır.

  Gelelim bu öykünün yazarı Bilge Karasu’ya. Kuçuradi’nin tespitine göre günümüzdeki kahramanlığı yeniden değerlendirme düşüncesi içindedir; ”Herkesin gözünde kahraman olan Andronikos aslında bir kahraman değildir. Kendi imgesiyle kendisini çakıştırmaya çalışan ama bunu bir türlü başaramayan bir insandır.”

  Çok yakın zamanda iki aydınımızın, sanatçımızın ulusal medyaya yansıyan konuşmalarını dinledim. Yetmiş dört yaşındaki aydınımızın bir arkadaşı ölmüş, cenazede uzatılan mikrofonlara arkadaşı hakkında konuşuyordu. Son sözleri ise; “ Nur içinde yatsın, ışıklar içinde uyusun, iyi bir insandı.” Oldu.

  Şaşırdım önce. Bildik, klasik halk söylemiydi aydınımızın sözleri. Oysa o güne kadar hiç bu tür klasik sözleri almamıştı ağzına. Dindar olmaktan öteydi yaşamı… Acaba, keşiş Andronikos gibi kendisiyle bir çatışma halinde miydi? Baskı altında yaşayan toplumların, sanatçısına oynadığı bir oyunun eseri miydi bu açıklama ve ortaya konuşma, bilemiyorum…

  Seksen üç yaşında bir başka sanatçımız ise Cumhurbaşkanı’na hakaretten yargılanmıştı. Basına verdiği cevaplar capcanlı ve şöyleydi;

  “ Hiçbirinde Cumhurbaşkanına hakaret diye bir şey yok. Zaten olamazda. Onlara, benim işimin politik tiyatro yapmak olduğunu, altmış yıldır bu işi yaptığımı ve dünyanın her yerinde haksızlıklara, baskılara, adaletsizliklere, bağnazlığa karşı olduğumu, bu düşüncelerimi açıkladığımı, hem sahneden hem de sosyal medyadan bunları anlattım. Başkanlık sistemine karşıyım dedim. İfade özgürlüğünün kısıtlanmasına karşıyım dedim. İnsanların düşünceleri yüzünden hapis yatmalarına karşıyım dedim. Doğanın katledilmesine, betonlaşmasına karşıyım dedim.”

  Sözlerimi İoanna Kuçuradi’nin insanlığa sorduğu soruya bırakıyorum;

“ Acaba günümüzde kahraman, kendi imgesini kendisiyle çakıştıran insan ya da kendi imgesine gerek duymayan insandır…” ,

“ Diyebilir miyiz?”

 Güven SERİN 





22 Nisan 2021 Perşembe

BENİM VEFALI TÜRK ANAM

 

İnternet

İnternet


                                      BENİM VEFALI TÜRK ANAM!!!  

                                     ( Bayramınız, Bayramımız Kutlu Olsun)

    Sanırım 1935’li yıllarda Mustafa Kemal manevi kızlarından Sabiha Gökçen ile bir tatil gününde gezintiye çıkmışlardı. Sabiha Gökçen berrak hafızası ve onu oldukça etkileyen anısını anlatırken dahi duygularına engel olamıyor, buğulanıyor gözleri, aydınlanıyor yüreği tekrar tekrar…

   Bu gezi esnasında oldukça yıpranmış, beli bükümlü, yüzü güneşten, rüzgârdan kavrulmuş bir kadına rastladılar. Mustafa Kemal atından aşağı inerek kadına sordu; “ Merhaba nine? Nereden gelip nereye gidiyorsun? “ deyince yaşlı kadın cevap verdi; “ Merhaba. Neden sordun ki? Yoksa buraların saabısı mısın, bekçisi misin? “

   Atatürk ihtiyar kadının iyice yanına sokuldu ve gülümseyerek cevap verdi; “ Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine… Bu topraklar Türk milletinin malıdır, buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? “

   Yaşlı kadın başını ve yorgun bedenini iyice doğrultarak cevap verdi; “ Tabi söyleyeceğim. Ben Sincan’ın köylerindenim bey. Otun güç bittiği, atın geç yetiştiği kavruk köylerinden birindenim. Bizim muhtar bana bir bilet aldı. Trene bindirdi. Kodum Angara’ya geldim...”

    “ Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni? “

  “ Gazi Paşamızı görmek için… Benim iki torunum gâvur harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Angara’ya geceleyin geldimdi… Yolu neyi bilmediğimden, işte akşamdan beri böle kendimi oradan oraya vurup duruyorum bey…”

    “ Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı? “

    Kadının yüzü birden değişti; “ Töbe de bey, tebe de. Daha ne isteye bilirim ki. O bizim vatanımızı kurtardı. Bizi düşman elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi. Daha ne isteye bilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşayıp gidiyoruz. Şunun, bunun gâvur dölünün köpeği olmadan onun sayesinde kurtulduk. Buralara bir defa onun yüzünü görmek, ona sağ ol paşam demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyorsun, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa’yı nerede bulacağımı deyiver…”

   Atatürk’ün gözleri dolu dolu, manevi kızına dönerek; “ Görüyorsun ya Gökçen; işte bu bizim insanımızdır. Benim köylüm, benim vefalı anamdır bu…”

   Sabiha Gökçen yaşlı kadının yanına sokuldu ve ellerini tuttu; “ Anacağım, senin rüyalarını süsleyen Gazi Paşa, işte karşında duruyor.”

   Sincan’ın otun güç bittiği, atın geç yetiştiği köyünden olan yaşlı kadın şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı…”

   ANADOLU, insanı her yerde hep aynıdır. Binlerce yıllık kadim geçmişin ruhu bu toprakların içine süzülmüş. Bu toprakları her kim işlerse mayasında bu ruh biter, bu ruh tüter; bu ülkenin her neresine giderseniz gidin; Urfa’ya, Kars’a, Erzurum’a, Edirne, Tekirdağ, Aydın, Adana, Konya, Kayseri, “Anadolu anası”nı bulursunuz. Gözlerindeki yaşlar çoktan kurumuş, yüzündeki deri kavrulmuş ama umutları o kadar taze, inancı o kadar saf ki; o kavruk yüzün kuru elleri bir dokunsun size; nice makyaj, nice hile, gurur, safdillik kendiliğinden mum gibi eriyiverir; eğer bir parça vicdan, bir parça kültür, bir parça insan tarafınız kalmışsa…

   Yaşlı kadının sonrası ne mi oldu? Mustafa Kemal Atatürk iki gün ağırlanmasını, hoş tutulmasını ve yanına üç inek verilerek köyüne getirilmesini emretti.

   “ Benim armağanım olsun “ dedi, ellerine sarılan, ellerini öpen yaşlı kadınla sarılıp ağladığı Anadolu insanı, Anadolu anası için…

   Herkes kendi doğrusu peşinde koşsun koşmasına ama milletleri millet yapan ortak özellikler, sağlam karakter, ortak anılar, hatıralar, hüzün ve sevinçlerdir… Sosyolojinin özünü kaçırırsanız Milleti, coşkuyu, çocukları da kaçırırsınız;

   23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için hazırlanmıştır: KUTLU OLSUN…

 Güven SERİN 

 

 

 

 



19 Nisan 2021 Pazartesi

KÖY ÖĞRETMENİ,İNSANI; KISKANÇLIĞI ANLATIYOR

 




                KÖY ÖĞRETMENİ, İNSANI; KISKANÇLIĞI ANLATIYOR

     Köy deyince “Köy Enstitüleri” tadı geliyor akla ama artık bir efsane olarak anacağımızı da herkes gibi bende biliyorum. Yıkmanın, yapmaktan daha zor olduğunu uygar dünyanın milletleri gibi bizde öğreneceğiz bir gün; başaracağız (!)

   Çok değerli bulduğum köy öğretmeninin anısını, hikâye lezzetindeki tadını burada paylaşmak istiyorum. Otuz beş yaşında bir köy öğretmeni. İdealizmi başköşesine, edebiyatı, öğretileri ise heybesine koyup da inmiş köy denen bahar sevinci yaşayan, etrafında şeftali çiçeklerinin bol olduğu yere.

   Dersten sonra köyün dışına gezintiye çıkmış. Üstelik de bahar güneşine sarılarak yürümüş köyün yakınlarındaki bayırlarda, tepelerde. Dağlara türkü söyleyen küçük çobana rastlamış:

    Karnım aç, deyince küçük çoban kadim zamanlardan beri yapılan şeyi yapmış:

-        Dağarcığından kumlu köy ekmeği ve suyu seli kaçmış Mihaliç peyniri çıkarıp verdi. Pınar buldum su içtim.

    Köy öğretmeni bir güzel doyurmuş karnını, baharın ıslık çalıp, küçük çobanın dağlara türkü söylediği yerde…

   Uzun uzun dolaştıktan sonra evinin yolunu tutmuş. Onu bekleyen on yedi yaşındaki karısı Fadime’yi sevmiyordu ama hoşuna gidiyordu; her kapıyı açışta tatlı tatlı gülen Fadime.

   Otuz beş yayındaki öğretmenin anlatmasına göre, elin fakir çocuğunu-kızını köy ağaları zorla vermişler öğretmene;

   “ – Kızın sende gözü var. Eh diyiver işte.

Bir gün diyiverdim. Akşam Fadime geliverdi. Bir kuzu, bir bakır mangal, dört tencere, bir sini, iki şilte, beş altı yastık ve yorgan yüzü de getirdi. Konu komşu:

 -        Muallimin evi tamtakırdı, dediler. Bereket Fadime’ye şanlı şerefli oldu.

   Fadime’ye gel dedim, geldi. Git dedim, gitti. Ne yalan söyleyeyim beni hiç rahatsız etmedi. Bazı korkunç geceler, insanlığımın bütün iştahsıyla ona sarıldım da… Öptüm de…

  Fakat sonraları düşünüp taşındım. Fadime’yi kendime eş bulamadım. Kendi kendime sana arkadaş lazım, karının ne lüzumu var ki. Başkalarının çocuklarını sevmesini bildikten sonra kendi çocuğun olsun diye heveslenmekliğin budalalığından geliyor.

  Mesela, her akşam dağdan kuzuları otlatmaktan gelen güzel delikanlı çoban Fadime için ne biçilmiş kaftandı. Ne güzel eş olurlardı. Onları bir şair görse, ne şiirler yazmazdı.”

  Köy öğretmenimiz böyle konuşa dursun,bir gün kahvede konu komşuyla biraz sohbet ettikten sonra evine doğru yürüyormuş.Fındıkların dibinden gelen sesleri dinlemiş.On yedi yaşında ağaların zoruyla öğretmene verilen Fadime ile on yedi yaşındaki delikanlı çoban konuşuyorlarmış:

 “ - Yaprakları aralayarak yavaş yavaş yanlarına yaklaştım. Delikanlı çoban Hüsref Fadime’nin elini tutmuştu. Beni görünce elini çekmedi. Filozoflaşarak içimden:

   On yedi yaşında bir erkek çocuğu on yedi yaşında bir kız çocuğunun elini tutarsa, otuz beş yaşındaki erkek on yedi yaşında bir kızın kocası da olsa şaşmamalıdır, dedim.

-        Merhaba oğul, Fadime nasılsın? Dedim. Sonra, yürüdüm. İçim ezikti, yüreğimde bir bulantı vardı. Buna rağmen yaprakların arasında konuşmalarına devam eden iki mahlûkun cümbüşünden aldığım bir buruk lezzetle, ıslık çalarak kitaplarımın arasına atıldım.”

    Bir köy öğretmeni, bir yazara, sanatçıya dönüşürse; Mahmut Makal, Fakir Baykurt, biraz Bedri Rahmi Eyüboğlu, Fikret Otyam, biraz da Sait Faik olur…

     Bütün bunları nereden mi öğrendim; aylaklığı kendine iş edinmiş, özgün yazı dilini sosyoloji, psikoloji ve merhamet ile dengelemiş Sait Faik’in “Kıskançlık” hikâyesinden… Sait Faik’in bu hikâyesi, bir köy türküsü gibi; yakılarak yaşanmıştır, düşünülüp kurku yapılmamıştır…

   Bedri Rahmi Eyüboğlu Çorum ve İskilip’e gittiğinde tanıyacaktır Anadolu kültürünü. Köy yaşamını, farklı olan ilmik ilmik işlenen kültürün yaşama ait olan parçalarını. Ve seslenecektir:

 " Ne zaman bir köy türküsü duysam, şairliğimden utanırım” diyecektir, tıpkı otuz beş yaşındaki öğretmenin, zorla evlendirilen on yedi yaşındaki Fadime’nin on yedi yaşındaki delikanlı çobanın elini tuttuğunda duyacağı utanma, iç bulantısı ve acı gerçeğin türküsü gibi…

 Güven SERİN