25 Mart 2021 Perşembe

AYIPTIR SÖYLEMESİ HAMSİ YEDİM

 

İnternet


                           AYIPTIR SÖYLEMESİ HAMSİ YEDİM!

  

   Günlük yürüyüşe çıktığımda, köşe başında ayakta sohbet eden iki kişinin yanından geçerken daha genç olanı diğerine;

   “ Ayıptır söylemesi hamsi yedim! Küçüktüler zaten, kılçıklarıyla yedim…” diyordu. Yürüyüş boyunca “ AYIPTIR” sözüne takıldım durdum. Daha önce buna benzer defalarca duyduğum halde bugün bir acayip geldi neredeyse sıradan herkesin alacağı bir yiyeceğin dahi yenmesi…

 

  Taklit ve alışkanlık yapmış sözcüklere tutunma arayışları bir parça mütevazı davranış olarak düşünülebilinir. Ama aynı şahsiyetin bir başka konuşmasında şöyle bir şey de duyarsanız şaşırmayın o zaman;

   “ Geçen gece arkadaşlarla bir araya geldik; üç büyük devirdik, yetmedi yanında bilmem kaç tane de şarap içtik…” Hamsinin yenmesini AYIP gören mütevazı şahsiyet, büyük devirmenin yiğitliğine sığınmayı da ihmal etmez…

   Uzun zaman önce Doğu Anadolu Bölgemizde büyümüş, ergenliği orada geçmiş bir kadının videosunu izlemiştim; ayıplar, sıkılmalar, o ağır baskılar zamanları adına. Şöyle diyordu olgun yaşa gelmiş, kendi işi-gücü olan kadın;

   “ Ergenlik zamanımızda kahvehanelerin önünden geçerken, yeni çıkan göğüslerimiz görünmesin, anlaşılmasın diye göğsümüzü içe çekerdik!” Nasıl? Yürek sızlatıyor mu; ERKEK dünyalarının nelere sahip olup neleri yerle bir ettikleri adına…

   24–25 Nisan gecesi Gelibolu Yarımadası Anzak Koyu “Şafak Ayini” ne katılmıştım. Kaybedilen savaşı bile kendi nesillerinin-gençlerinin lehine çevirmenin ne demek olduğunu orada gördüm. Anzak Koyu’na ulaşmak için Yeni Zelandalı gençleriyle yaklaşık 5 km yürümüştük. Bizlerin adımlarımızı gevşek ve korkak atıyor, seslerimiz zar zor duyuluyordu.

   Neden mi? Susturulmuş, her yerde ayıptır diye korkutulmuş insanların ruhu da siniyor, kendi kuytusunda, yavru yapacak bir hayvan gibi inine çekiliyor da ondan… Yeni Zelandalı gençlerin boyları postları, sesleri inanılmaz özgüven yüklüydü; sanki hoparlörden konuşuyordu boyları 1.90’a ulaşan insanların…

   Birey olma adına Cumhuriyetimiz çoktan kurulmuştu. Mustafa Kemal,1913 yılında Bulgaristan’ın başkenti Sofya’ya askeri ateşe olarak atandığında onu en çok etkileyen şey; kültürel hayattı… İlk baloya katıldığında bir not düşer tarihin not defterine;

   “ Batı, niçin ileride; çünkü dansları-baloları var…”

   O yüzden Cumhuriyetin ilk devrimleri arasında sanatın, dansların, şarkıların, sanatçıların başköşeye konması; ezikliği, binlerce yıllık suskunluğu nazikçe güne, masaya, meydana, insan olmak için güneşe çağırmaktır…

   “Ayıptır söylemesi hamsi yedim” ezikliğini yaşayarak konuşan insanımızın, kim bilir ne büyük, ne korkunç suskunlukları oldu. Hangi hengâmeli çocukluk yıllarında neredeyse her şeyin AYIP olduğu ezberletildi…

  Öz güven sahibi olmak; patavatsızlık değildir… Mütevazı olmak, korkaklık değildir. Ama bunları nasıl dengeleyeceğiz? Önce ailelerde ve sonra okullarda ve sonra meydanlarda; iyiye iyi, kötüye kötü, güzel olana güzel, çirkin olana çirkini bile üzmeyecek kadar zarif yaklaşarak…

   Her taraftan kabalık, argo yağıyor… Her taraftan mütevazılık akıyor gibi görünüyor ama sakladığımız bütün ayıplar, ruhumuzu da ayıplı hale getiriyor. Üzgün olmak, bütün ayıplara haykırmak; hataların bir deneyim olduğunu, günahların ise ayrı bir terbiye haline gelebileceğini öğrenmek ve öğretmek; nü büyük insanlık lütuf-inayeti ve gelişmesidir…

Güven SERİN 



18 Mart 2021 Perşembe

ÇANAKKALE: CUMHURİYETİN MAYASI

 

Kamera; Güven 

ÇANAKKALE; CUMHURİYETİN MAYASI...

Üzerinden bir asır geçti,türküler yakıldı adına Çanakkale'nin,Gelibolu'nun,şafak vakti bülbülleri de girdi bu destanın içine,öfkeden,yorgunluktan çok VATAN savunması; büyük ve korkunç kıskaçtan kurtuluşu için gösterilen çabaların tüten cigara dumanları...
Ne diyor büyük tarihçi;

" Cumhuriyet'in mayası,ÇANAKKALE ..." Buraya sadece ölmeye gelmedi o insanlar,yazgıları(mış) gibi bin yıllık yolculuklarının "Bu son olsun!" haklı davalarının savunmaları ve seslerini işgal açlığı,vahşeti çekenlere DUR deme zaferi...

Tıpkı,binlerce yıl önce,kendi destanı üzerinde gezinen,dolaşan Truvalı çoban'ın geçmişini sahiplenişi,içinde yaşatması gibi; savaş matematiğinin,insan psikolojisinin sıra dışı doğuş anıdır; ölmeleri emredilenlerin göz-kırpmadan ölmeleri gibi,çok az milletin tarihinde yaşayan saf-temiz bir geçmiş; hep taze kalması gereken yüce bir haykırış-zafer...

Burada,bu kadim boğazın,denizin kıyıcığında yatan kahramanlarımızın ruhları,tıpkı karşı kıyıda yatan Hektor,Paris,Praiamos ve Aşil'in ki gibi huzur içindeler; çünkü,yapmaları gereken şeyi yaptılar; yurtlarını savundular,sadece budur bu destanın muazzam öyküsü...
Güven SERİN


15 Mart 2021 Pazartesi

FAZIL SAY'IN HATIRA DEFTERİNDEN

 

İnternet; Cihat Aşkın....

                                  FAZIL SAY’IN HATIRA DEFTERİNDEN

 

    Kendine özgü yaşayan, üreten her insanın öyküsü değerlidir. Kaleme alınıp diğer insanlara kucak açmalıdır. Son yıllarda, okumak üzerine evirilmem, biyografik çalışmalar ve anıları anlatan sanatçı ve edebiyatçı eserlerine yönelen merakım iyice arttı.

   Şehrimizin bir başka sanatçısı Öksel Demir’in telefonla başlattığımız Ahmet Say dostluğu, bunun ardından Ahmet Say’ın kendi ve oğlu Fazıl Say’ın yazmış olduğu kitapları göndermesiyle bu alandaki açlığımın da sızıları ortaya çıktı.

   Ahmet Say’ın kitabındaki denizleri görünce şaşmamak, şaşırmamak olmaz… Tıpkı şehrimizin onuru olan Öksel demir’in şiir ve anılarının eserlerindeki tat, tuz, mineraller gibi ne çok ihtiyacım varmış meğer…

   Gelelim tüm dünyayı gezen, inanılmaz bir erdem biriktirip okuyan, sadece müzik ile yatıp kalkmayıp inanılmaz bir edebi, felsefi bilgiye sahip olan Fazıl Say’ın ortaya çıkarttığı esere. Çok açık söylemeliyim; Fazıl Say’ın eserinin her sayfasında kendi cehaletimle yüzleştim…

   Kitabı ikinciye okuyorum okumasına ama aldığım notların âdeti onlarca, yüzlerce sayıya ulaştı. Bu ne demektir? Sanatçının işaret ettiği konular-anılar; yaşama ait besinler, günlük yaşamda paçayı kurtaralım derken ne büyük coşkuları, başarıları, çalışmaları kaçırdığımızın-kaçırdığımın da kanıtıdır bu eserle yüzleşmem…

   Atölyeme gelir gelmez notlarıma gelişi güzel baktım. Kitabın 170.sayfasına dikkat çekmişim. Fazıl Say’ın küçük başlıkla tanıttığı;

 “ Kemanın aile babası: Cihat AŞKIN”

     Ne hazindir ki dostlar; Cihat Aşkın neredeyse benimle yaşıt, bu dünyada yarım yüzyıldır birlikte yaşıyoruz ama onun sınırları zorlayan kemanı, aldığı yol, başarıları, bir kez olsun benim dünyama dokunmadı. Neden? Güya kendi paçamızı kurtaracağız…

   Hani meşhur ve çok parlak sözler vardır; bir parça TİCARET kokar; “ Ölmeden önce bilmem kaç ülke gezmeli! Ölmeden önce bilmem kaç şey yapılmalı!” diye… Oysa bizlerin ticaret kokan sloganlara ihtiyacımız yok; katiyen… Büyük laflara, büyük harcamalara da! Bugünkü teknolojiyi; nimetler zinciri görüp, nitelikli arayışlara bir başlayabilsek! ( …)

   Şu bir gerçektir ki, bunca yıllık amatör dünyamın edebi yolculuğu, yazın dünyasının binlerce çalışması- düşüncesi; insan kendi kendine emek harcamadığı sürece, her daim kazanırken dahi kaybedecektir. Tam da mutlu olduğum dediği, bilmem ne kadar mala, mülke, unvana eriştiği anda; “ bir şeyler eksik” olacaktır… Nedir o şeyler? Edebi, sosyolojik altyapı… Parayla değil emekle, merakla ve akıl süzgeciyle alınan, yaşam hanemize eklenen o görünmez büyük nimet ve sonsuz şey…

   Gelelim Fazıl Say’ın eserinde 170.sayfasında söz ettiği Büyük Kemancı Cihat Aşkın’a; Fazıl Cihat Aşkın’ı 16 yaşında Ankara’da ilk konserinde tanımış. O gün bugün bu sanatçının arkadaşı ve hayranı…

   Fazıl Say’ın yüzlerce konseri, binlerce deneyimi, kulağının, besteciliğinin becerisi düşünülünce beğenisini kazanmış sanatçıyı tanımak istedim. Kim bilir kaç kez, bildik o şarkı; Selanik türküsü…

   Cihat Aşkın’ın kemanı, Erkan Uğur’un gitarı; belki de karanlığı aydınlatan birkaç mum eşliğinde, elinizden kaçırdığınızı sandığınız bir başka dünyanın tınıları saracaktır bedeninizden önce ruhunuzu…

   Bir deryadır dünya; küçüldüğünü sandığımız, erişilmez bir SONSUZLUK içindedir. Herhangi alanda arayışınız varsa o alanda; ister müzik, ister edebi, ister uzay çalışmaları; kapılıp gitmemek mümkün değil; olmasaydı, yaşamın kısır gerginlikleri, kargaşaları, kim bilir kaç insan bu okyanuslarda, başka başka hünerlerle doğacaklardı kendi adacıklarından yeryüzü şenliğine ait bir filozof, sanatçı, yazar, şair gibi…

Güven SERİN 

9 Mart 2021 Salı

RASİM ÖZTEKİN ÖLDÜ

 

                                                             İnternet..


                                            RASİM ÖZTEKİN ÖLDÜ!

                ( Namı diğer Fehmi Bey-Güneş Açmadan Önce Yağmur Gibiyim )

    Duyduğumda bu haberi “ Güneş açmadan önce yağmur gibiydim…” Sancılar içinde, devriâlemin vazgeçilmez yüzleşmesi ahengi içinde ama yine de büyük sancılar içinde…

   Sevilen insanlar dünyayı var eden çok büyük depremler gibi, yepyeni sarsıntılar yaratırlar. O depremler olmasaydı bu dünya olmazdı bilimine inansak bile; zordur ayrılıklar… Her daim zamansızdır… Barış da öyle olmuştu, Levent de, Tarık da, Münir de, Orhan Veli de, Sait Faik de, Haldun Taner de, Orhan Kemal de…

   Güneş açmadan önceki yağmur taneleri gibiyim… Sağanağım ve o yüzden az çıkıyor sesim… Az çıkan sızının eşliğinde bir piyano, bir keman ve bir de viyola, döküyor biriktirdiklerini güneşten biraz önce…

   Ölmüş Rasim Öztekin, güneş çıkmadan önceki yağmur gibiyim; birazdan çıkacak olan güneş, silecek yağmurun topraklara, çiçeklere, kayalara düşen o hazin izlerini…

  Yeniden başlayacak onun öyküsü. Kaderidir derler sanatçının böyle çekip gitmesi… Yaşarken değil, yaşamından sonra gelecek nesillere bir madendir bulacak olanları sevince boğacak, yeniden yüreklendirecek, insan yaradılışının en önemli anıdır; ölüm; tıpkı, güneş çıkmadan önceki yağmur kadardır zamanı; doğar, yaşar ve ölür insancıkların tümü…

  Oysa sanatçıdır Rasim Öztekin; güneşten önceki yağmur gibi değildir, dünyanın kuruluşundan sonra var olan büyük sular gibi; uygun zamanı bekleyecek ve yineden doğacak; bizlerin nesilleri için…

  Kalbi taş olana, tüccarlığın yaz yağmurlarına tutunmuş olanlara hiçbir şey ifade etmeyecektir, yeniden doğuş ve var oluş denklemi… Günün sesini, çığlıklarını, kargaşasını duymak isterler; bir dolu gün yerine bir dolu kargaşadır sahteciliğin kandırma sanatına kanmış olanlar.

  Sanatçıdır daim olan; doğmamışlığın sancısını çekip de doğmuşluğun o güzel hatırına doygun, hüzünlü mutluluklar içinde soluk alıp veren; Rasim Öztekinlerdir, Özkullardır…

  Güneş doğmadan önceki yağmur gibiyim; garip ama bir o kadar şuurlu sancılar içinde, tıpkı sanatçının özgün, yürekli seslenişi gibi;

  Pir Sultan Abdal’ım ey Hızır Paşa

Yazılan geliyor sağ olan başa

Beni hasret koydun kavim kardaşa

Kâtip arzuhalım yaz yâre böyle…”

Güven SERİN 

5 Mart 2021 Cuma

SÜTANAM ve GÜLSÜM NİNEM NEDEN MUTLUYDULAR?

 

İnternet


              SÜTANAM ve GÜLSÜM NİNEM, NEDEN MUTLUYDULAR?

 

   Sütana olarak seslendiğimiz insan gerçek manada sütanne-miz değildi. Büyük amcam Yusuf’un eşiydi. Ak ten ve ak yaşmak ve tülbent kullanır, kendi saygın otoritesi içerisinde mutlu, huzurlu bir yaşam sürerdi.

   Rahmetli amcam öldükten sonra Hacca gitti. Birden fazla Hac vazifesini yerine getirdi. Belki de yaşlı oluşunun kısıtlı yaşam alanını kendince geliştirme, yenileme vazifesi de bu maneviyat düşüncesiyle birlikteydi…

  Hacı sütana Azize'nin eltisi Gülsüm Ninem de fazlasıyla mutlu ve huzurluydu. Birbirinin oldukça zıttı olan iki elti. Ninem, şafakla başlayan hareketi severdi. Ahırda bekleyen hayvanlar onun evlatlarıydı. Aç ve susuz bırakılamazdı. Bet ve bereket olması için de o büyük kumlu, tozlu ev önü her sabah çalı süpürgesiyle süpürmeli temizlenmeliydi...

  Bu sebeplerden dolayı ninemin ak teni yerine kara bir esmer teni vardı. Ak elleri yerine nasırlı, marifetli elleri vardı. Hasır ve kilim dokur, yapağı işlemek, onlardan ip ve çorap örmek da onun sevdiği işlerdi. Otoritesi önce torunları tarafından delinmiş, sevgiyi şımartmayla yoğurmuş ve üzerine aldığı onca yükün altında ruhen ezilmemiş bir kadındı Gülsüm Ninem…

  Sütanam, otoritesini her daim korumuş, bir saray sultanı gibiydi. Yerinde konuşur, yerinde çıkışır ama insan denen canlının sosyolojisini, psikolojisini yüksek öğretim görmüş bir insan gibi bilir anlar ve ona göre davranırdı.

  Gittiği her Hac vazifesi dönüşünde bütün mahallelinin yüzü gülerdi. Genç kızından, evli kadınına, yaşlı insanlarına kadar! Bizler; biz çocuklar da öyle. Bilirdik ki sütanam, binlerce kilometre öteden, hiç kimseyi unutmadan, ayırt etmeden, bütün mahalleliye bir şeyler; hediyeler getirmiştir…

  Öyle de olurdu; zemzem suları içilirdi bolca; sevap ve tekrar bir araya gelme niyetine. Tespihiler, seccadeler, kahve fincanları, takkeler, yüzükler, esanslar; kişilerin rütbesine göre; bütün mahalleliye hediyeler verilirdi Hacı Sütanam tarafından.

  Benim ilk hediyem; siyah ve mavi renkleri olan bir takke-bereydi. Nasılsa başıma çok güzel uymuştu. Ne bol, ne sıkı! Bütün kış boyunca başımdan eksik etmediğim Hacı süt anamın getirdiği başlık; ne de güzel ısıtmıştı; o günün sert poyrazının ıslık çalarak dövdüğü Paşaköy insanı-çocuğu olan beni…

  Yaşamımda yer alan iki insanı andım ve buraya taşıdım. Sadece eskileri hatırlamak ve anlatmak değildir niyetim. En sonunda ABD’de yapılan bilimsel bir araştırmayı da bu çalışmam ile birbirine bağlayacağım.

  Bir üniversitenin yetmiş yıldan fazla süren bilimsel çalışmasındaki esas amaç; Mutluluğun Sırları! Daha zenginler mi? Daha fakirler mi? Orta Haliller mi? Filanca üniversiteden, filanca mevki elde edenler mi? Daha mutlu olacaklardı?

  İki eltinin de iki farklı yaşam biçimi sonucunda gözlemlerim şunu gösteriyor. Sütanam da yeterince mutluydu, onca didinme, kaçınma ve onurlu yoksulluğu içinde Gülsüm Ninem de. Neydi onların ortak noktası?

  ABD’de bir üniversitede bir ömür boyu yapılan araştırmanın sonucunda ortaya çıkan şeydi; insan ilişkilerini iyi biliyorlardı. İnsana düşkündüler. Vermeyi, sevindirmeyi, mutlu etmeyi çok ama çok iyi biliyorlardı…

  İşin sırrı ne kadar basit… Bunca mülkiyet, siyaset, eş-dost, akraba kavgasının hemen hemen altında yatan şey; sevmemek, vermemek, diğer insanları yeterince düşünmemek…

   İnsan olmak ne kadar basit şey… Mutlu etmenin karşılığı olan en onurlu, en pahalı şey; MUTLU OLMAK…

  İstiyorsanız eğer sağlam bir mutluluk; bütün koşulları kaldırın artık. Eğer, ama fakat o öyleydi, böyle demişti! Geçin bunları bir kalemde efendim; geçin; zaman hiç kimseye acımaz; herkes kendi varlığını, bir yudum yaşamı fark edene, tatmin olana kadar geçiyor ömürler, kaybediliyor bir kez kaybedilmiş olan o, en değerli mutluluklar ve saygınlıklar…

Güven SERİN 



3 Mart 2021 Çarşamba

YAZAR MI ÖNEMLİ OKUR MU?

 

İnternet...

                           YAZAR MI ÖNEMLİ OKUYUCU MU?

                                   ( Karın Doyurmaz Uğraş…)

 

  Yumurta tavuk öyküsü gibi gelse de kulağa, iyice analiz edince, okuyucusuz bir yazar, yazarsız bir okuyucu olmayacağını anlıyoruz. Şiir de öyle, sineme da, tiyatro da öyle; üretenler tüketenlere veya eserler kıymet bilenlere muhtaç; bu dönüşüm hep birlikte olursa anlaşılır ve kalıcı hale geliyor.

  Günümüz dünyasında her şeyin bir anlığına üretilip bir anda tüketildiğini görünce popüler kültürün, çok hızla genişleyen teknolojinin karşısında durmak ve onurlu, saygın, huzurlu yaşam izleri yaratmak için her daim ihtiyaç duyacağımız bir şeydir edebiyat, sanat ve felsefe…

  Yapay ve aceleci, hatta tüccar gözüyle bakanlar için “ Karın doyurmaz uğraş” sayılsalar da, kadim zamanlardan geriye kalanlara bir bakınca gerçekle yüz yüze gelmemiz mümkündür. Antik devirlerden kalan bir söz, viran bir kent, öykü, şiir; bütün kirlerinden arınmış en saf haliyle bir bebeğin temiz, anlaşılır bakışıyla karşımıza çıkar ve bizi bizle yüzleştirir; filozofun 2400 yıl öncesinin sesi duyulur;

“ Kendini tanı… Kendini tanı… “

   Bu yazının oluşması hiç beklenmeyen bir zamanın ürünüdür. Limanda iğde ağaçları altında gazetemi okurken Aydın’da yaşayan çok iyi bir okurumun beni araması ve 17 Ocak 2014 yılı içerisinde gazetemiz Habertrak’da yayınlanan “Burhan Kuzu Komedisi” çalışmasıyla düşüncem sorgulamaya dönüştü. Beni benden daha iyi tanıyan okurlarla hep karşılaşsam da, Aydın’dan arayan Tarih öğretmeni okurumun dikkati, mizaha, politikaya, felsefe ve sanata verdiği önem, aynı zamanda öz eleştirileri, tekrar kendi yazımla yüzleşmem, onu ardı ardına birkaç kez okumam; kendi kendime olan yabancılığımı da anlamama neden oldu.

  Aynı gün, Tarih öğretmeni arkadaşım, okurum ile konuşmanın birkaç saat sonrası bir başka Tekirdağlı okur, arkadaşım Yunus usta da telefon konuşmasında; “ Ganoslar’da Rüzgârın Türküsü “ çalışmamı hatırlattı. Gazetemiz Habertrak’da 21 Ekim 2012 yılında yayınlanmıştı. Biri sekiz, diğeri altı yıl önce yayınlandığı halde, ben beni, yazdıklarımı çoktan geride bırakmış olsam bile, iyi okur, derin okur unutmuyor. Yeryüzüne dönen mineraller gibi bir gün sevdiği eserleri olduğu gibi sofraya koyuyor. Buyur ediyor; önce eserin yazarını ve sonra kendisini…

  Aynı gün içerisinde iki okurdan, iki arkadaştan samimi iltifattan öte iyi bir eserin hiç eskimeyeceğini duymak, yıllar önce yazılanların eskimek şöyle dursun tekrar olgunlaşmış, iyice mayalanmış ve demlenmiş bir halde karşımıza çıkması, sanatın bir şekilde başının çaresine bakacağını de gösteriyor.

  Nasıl ki iki bin yıl önce yaşamış Vergilius’u okurken bugünkü gibi hissediliyorsa öyküsünün tadı,2050 yıl önce yaşamış Romalı şair Catullus’un haykırışı, kara mizaha dönüşmüş şiir dizeleri düşündürüp güldürüyorsa bizi; her daim Sokrates aklı; “ Önce kendini tanı ve hiçbir şey bilmediğinin farkına var…”

   Hiç bir şeyden doğan evrenin uçsuzluğu kadar değerlidir hiçbir şey bilmeden bilmenin peşinde koşmak ve bilmediğinin özgünlüğü içinde yıkanmak…

  Söz hazır geçmişten gelen güzelliklerden, anılardan, eserlerden açılmış o zaman Romalı şairin bir şiiri ile bitireyim çalışmamı;

“ Yaşayalım, Lesbia’m, sevişelim,

Metelik vermeyelim homurdananlara

O çatık kaşlı kocamışların.

Yeniden doğar batan gün,

Ancak söndü mü bir kez

Bizim kısa yaşam ışığımız

Bitmeyen bir gecenin

Uykusuna dalmak zorundayız.

Bir öpücük ver bana,

Sonra yüz daha,

Ardından bin,

Sonra yeniden yüz,

Arkasından gene bin daha aralıksız,

Sonra yüz tane,

Şaşıralım sayısını sonunda,

Binlere binler katınca,

İşin içinden çıkamayalım,

Ya da kem gözle bakmasın diye kimse

Bu denli öpüştüğümüzü öğrenip de. “

 Güven SERİN 


27 Şubat 2021 Cumartesi

KRALİÇE MACHLİ ÖLDÜ

İnternet


                             KRALİÇE MACHLİ ÖLDÜ

 

    Machli, Hindistan’da Ranthambore Milli Parkı’nda yaşayan 1997 yılında, tam da Muson yağmurları sırasında doğmuştur. Machli, ünlü dişi bir kaplandır. Ünü, çoktan ülkesinin sınırlarının dışına taşmış.

   Verilen bilgilere göre, bu güne kadar en çok filmi, fotoğrafları çekilen kaplan Machli olmuş. Machli, Hintçede “balık” anlamına geliyor. Bunun sebebi de sol kulağında balık benzeri bir lekenin oluşuydu.

   Fakat Machli’yi bu kadar ünlü kılan şey tam olarak neydi? Aslında bir tek cevabı yok… Machli doğduğunda onun bir kod adı vardı; ( T–16) kaplan bilimcileri tarafından doğar doğmaz fark edilmeye başlandı. Baskın bir yavruydu. İki yaşına geldiğinde annesinden ayrılıp kendi avlanmaya başladı.

   T–16 kod verilen ve sonra Machli olarak ünlenen dişi kaplanın ününe ün katan birçok davranışı onun farklı karakterinde ve bugüne kadar dünyanın en uzun süre yaşamış kaplanı olmasıyla da ayrı bir önem kazanıyor. Kendinden çok büyük timsahları avlaması, yeri geldiğinde erkek kaplanlarla dahi kavga etmesi, onu izlemeye gelen turistlere, özellikle kadınlara olan ilgisi, zekâsı ününe ün katıp ülkesine çok büyük hizmetlerde de bulunmuştur.

   Ranthambore Milli Parkı, özellikle Machli’yi görmeye gelen turistlerle dolup taşıyordu. Doğumu 1997 yılından ölümü 2016 yılına kadar Machli’nin ülkesine kazandırdığı turizm geliri 100 Milyon Dolar olduğu açıklandı.

   Machli en az kendisi kadar değerli yavrular doğurdu. Yaşamı boyunca üç kez doğum yaptı. Onu görmeye gelen turistler ününe ün katan unvanlar verdiler;

 “Kaplan Kraliçesi” , “ Göllerin Leydisi” , “ Timsah Katili “ yaşamı boyunca almış olduğu unvanlardır. 2016 yılında öldüğünde onu bilen tanıyan herkes üzüldü. Bazıları, en yakınını kaybetmiş gibi gözyaşları döktü.

   Ranthambore kraliçesi eceliyle ölmüştü. Normal kaplan yaşamının beş yıl üzerine çıkıp neredeyse 20 yıllık bir ömür sürmüş, bir deri bir kemik kalana kadar yaşama tutunmaya çalışmıştı.

   Bilirsiniz, eceliyle ölmenin; yani yaşlanmanın ayrıcalığı vardır. Ağır ağır süzülen yaşlılık, enerjinin bedenden akıp gitmesi, en küçük hareketlerin dahi yük haline dönüşmesi, koca bir ömrün yorgunluğu, doymuşluğa dönüşür. Gidiş zamanına çağırır, sizi siz yapan milyarlık hücreler…

   Bir deri bir kemik ve dişleri dökülmüş Machli’nin hali de böyleydi. Doğumundan beri onu izleyen bilim insanı, gözlemcisi, onun ölümüyle birlikte ölmüş gibi yas-matem içindeydi.2021 yılı, Natınal Geographıc Wıld kanalından Machli’nin daha önceden çekilmiş belgeselini izlerken; ÖLÜMÜ de izledim… Aralıyordu sonsuzun kapısını ve dokunuyordu insana, son bir kez bakan Machli’nin ölümlü bakışları…

   Yorgunluğun, zamanı gelip de dünyevi bütün tatlardan, tuzlardan gidecek oluşun bütün özellikleri vardı kraliçe Machli’de. İhtişamı, gücü, gösteriyi, zeka sanatını ve içgüdüleri bir araya getiren sahneleri tam tamına 19 yıl sergilemiş, insanlar arasında, sınırları aşmış bir ayrıcalıklı yere sahip olmuştu.

   Hindistan Hükümeti, Machli’nin ünü, ülkeye kattığı faydayı, Machli’ye son bir vazifeye çevirmeyi bilmişti. Ona düzenlenen törende Machli’nin, kraliçeliğine, ününe yaraşır bir törene dönüştü; özenle, resmi bir protokol eşliğinde ve çok uzaklarda Machli için ağlayan insanların boşluğa bıraktıkları sevgilerinde yayıldığı anlarda; Machli’nin bedeni, odunların ateşiyle kavuştu sonsuza…

   Zekâyı, sabrı, bilimi, içgüdüleri ve sevgiyi bir arada görmek, beynime giden uyarıları tetikledi. Kalemi ve kâğıdı eline al Machli’nin ününe bir yudum da sen ekle diyen yüce bir ses; tıpkı İrlanda edebiyatında bir başka kralın, güçlü insanın lanetlenip kuşa dönüşmesi, sonra bir çoban tarafından boğazından bir okla vurulması ardından bırakılan ağıtsal bir şiirin ifadeleri gibi;

 “ Tadı tuzu kalmadı yaşamın

Yumuşak bir döşek olmadan,

İçimi kurutan ayazdayım,

Karlı rüzgârların ağzındayım…”

 Güven SERİN 

 

   


 

26 Şubat 2021 Cuma

LA MANCHALI DON KİŞOT İLE TEKİRDAĞLI HAZİNECE MEHMET PAŞA

 


Kamera; Güven

Hazinece Mehmet


                                                LA MANCHALI DON KİŞOT İLE

         TEKİRDAĞLI MEHMET PAŞA

 

İspanyolların nasıl ki yiğit şövalyesi La Manchalı Don Kişot’u varsa, Süleymanpaşa Tekirdağ’ın da Hazineci Başı Mehmet Paşası vardır. Don Kişot’un yiğitliğine, kahramanlığına, serüven meraklı oluşuna kimsecikler bir şey diyemez.

  Mıguel De Cervantes’in beş yüz yıl önce yazdığı, yüzyıllardır okunan, ülkelerin sınırlarından içerlere giren bir kahramandır Don Kişot. Onun üzerine bindiği beygiri, dünyanın en sıska, en zayıf ve hastalıklı hayvanı olsa bile, yiğit Don Kişot’un gözüne en asil at olarak görünürdü Rocinante isimli at.

  Don Kişot’un sevdası, şövalye romanlarına aşırı düşkünlüğünden gelir. Bu düşkünlüktür onu serüvenden serüvene iten şey. Tıpkı, şövalye romanlarında olduğu gibi o da bir kahraman olmaya ant içmiş, her şövalyenin bir atı ve bir de sevdiği kadın olması gerektiğine inanmıştır. Hiç bir zaman görmediği ve aşırı çirkin olan bir kızı, düşlerinde dünyanın en güzel kadını olarak kabul etmiş ve ona soylu bir hanıma yaraşacak bir isim bulmuştur; Tobosolu Dulcinea.

  İspanya’da doğmuş bu kahraman şövalyeye karşılık gelecek ve bizim şehrimizde yaşayan bir başka kahramanı siz okuyucuya sunmak istiyorum. Tekirdağlı, Hazinece Başı Mehmet Paşa’yı! Halk arasında; “ Egzozcu Mehmet “ olarak bilseler de, onun şövalyelere yakışır hazine merakı, dillere destan olmaktan çok öte, filmlere, romanlara dahi taşınacak cinstendir.

  Mehmet Paşayı bilmeyenler çabucak onun düşleri içine gerebilirler. Matematik bilimine taş çıkartacak zekâsı, tiyatro sanatına rakip olacak kurmaca-larıyla birden bir başka evrene çeker sizi. Onun hazinleri tılsımlı olup, ancak o tılsımı ona gaipten gelecek yetki ile kendisi tarafından açılacağına o kadar çok inanmış görünür ki, onun serüveni; anlattıklarını dinledikten sonra sarhoş olmanız, birden o esrarengiz dünyanın içine girmeniz kaçınılmazdır. Öyküsü bitince, kendinize geldiğinizde bu işin hangi tarafında olduğunu bir türlü anlayamazsınız.

  Mehmet Paşa öyle bir anlatıcı rolüne girer ki; gerçek ile düşlerin tam da kesiştiği yerde bulursunuz kendinizi. Bir tarafı tamamıyla hayal dünyası! Bir tarafı apayrı bir komedi ve gerçeğin aldanış mı yoksa aldatış tarafında mı olduğunun şaşkınlığı içinde yanından uzaklaşırken onu da, Don Kişot kadar maceracı ve zeki bir insan olarak aklınıza not edersiniz.

  Don Kişot; yani namıyla anılan La Manchalı şövalyenin öyle konuşmaları vardır ki, sanırsınız bilgeler bilgesi. Ama öyle de sanrıları vardır ki, kahkalar ile gülerken bile ağlayacak ve ondan nefret edecek gibi olursunuz.

  Onun kendine gelişinin en yüce sahnesi; ölüm döşeğinde, yapmış olduğu son konuşmada gizlidir. Büyük ustanın-yazarın; insanlığa mirasıdır o konuşmanın ana fikri…

  Tekirdağlı Hazinece Mehmet Paşa’nın öyküsü ise Tekirdağ sınırları içindedir. Tekirdağ’ın kırsal arazilerinde gömülü ve tılsımlı olan hazinelerinin koruyucu yiğit şövalyesidir o.Don Kişot gibi bir ata-beygire ve seyise hiçbir zaman ihtiyaç duymamıştır. Onun en değerli binek hayvanı kendi ayaklarıdır. Hiç üşenmeden bütün yaz ve sonbahar kırlarda dolaşır. Nafakası, geçim kaynağı; doğanın ve diğer insanların çok eski zamanlarda ektikleri, terk ettikleri bahçelerdedir.

   Bütün gün gezer, dolaşır, yorulur, emek harcar ve bir insanın bir günlük yevmiyesini çıkartır. Sanırsınız ki o para onun için çok önemlidir. Tıpkı Don Kişot gibi paraya asla önem vermez. Don Kişot’un düşlerindeki sevgilisi, eşsiz kadını gibi onun da sevdiği, önemsediği kadınlar vardır. İşte bütün serveti bu kadınlar içindir. Bütün yorulmaları, emeği, didinmesi; kendine ait hiçbir malı mülkü olmamanın ezikliği, yoksulluğu hiç görünmez onun üzerinde.

  Baba mirası kalan miras hakkı bile Don Kişot’un serüvenlerinde harcadığı altınlar gibi birkaç ay içerisinde suyunu çekmiştir. Bitmeyen, tükenmeyen en değerli hazinesi; düşlerindeki tılsımlı olan Tekirdağ’ın kırlarında, çataklarında gömülü hazinelerdir.

  Meraklıysanız hazineye ve serüvene; Don Kişot’u okumanın yanında halen yaşayan yiğit ve şehrimizin kıvrak zekâlı paşasına da yaşarken tanıklık etmenizi isterim. Bildik bütün koşulları nazikçe bir kenara bırakarak izlemelisiniz; elinin tersiyle bildik bütün unvanları, mülkleri, alışkanlıkları bir kenara atıp, kendi düşünü yaşayan bir insanı…

  Don Kişot’u nasıl tüm dünya önemsiyorsa, Tekirdağlı Hazineci Mehmet Paşayı da öyle önemsiyorum. Yüz binlerce insanın korkularını, bıkkınlıklarını taşımayıp, kendi kayıplarını bile mizah, komedi ve trajedi sanatıyla yoğuran yiğit insanı; Tekirdağlı Hazineci Mehmet Paşayı saygıyla selamlıyorum…

  Not; Sözümüz meclisten dışarı dostlar; sürçü lisan ettiysek affola…

 Güven SERİN 




20 Şubat 2021 Cumartesi

SUÇLAYICI GELDİ HANIM!

 



                                    SUÇLAYICI GELDİ HANIM!

                                       ( Karpman Dramı-Üçgeni )

 

    Şehrinize bir satıcı gelse ve şöyle seslense;  “ Suçlayıcı geldi hanım; kurban nerede? “ Ne yaparsınız? Şaşıp kalır mısınız? Yoksa bir parça bizimde satmakta olduğumuz felsefeyle yüzleşme içine mi girersiniz?

   Neredeyse her köşe başında, her mekânda; eş-dost ortamında “ Suçlayıcı “ rolüne veya rollerine bürünmüş insanlara dönüştük. Herkes birini, birilerini suçluyor. Fakat tam olarak bu suçun neresinde olduğunu bir an olsun sağduyu içinde düşünmek dahi istemiyor; istemiyoruz…

   “ Suçlayıcı geldi hanım; kurban nerede?” ; “ Hadi oradan suçlayıcı, sana haddini ben bildiririm.”, “ Sen kimsin?” ;  “Ben Kurtarıcıyım; bilmiyor musun; bir süre önce suçlayıcıydım, şimdi kurtarıcı rolündeyim.”

   Bu dram böyle sürüp gider… Tam olarak ismi; Karpman Dramı Üçgenidir bu döngünün, kaderimizmiş gibi sürüp gitme süreci… Yetişme biçimi ve eğitimle yakın alakalı olan bir süreç; soylu bir dram süreci… Hatta zamanı bile eğip bükecek derece vazgeçilmez yargılara sahipmiş gibi yerle bir ediyoruz kendi yaşamlarımızla birlikte diğer yaşamları…

   Bir üçgen düşünün; Karpman Dramı Üçgeni; bir ucunda KURTARICI. Diğer ucunda SUÇLAYICI ve diğer alt ucunda ise KURBAN var. Bize tanıdık geliyor mu bu üçgen? Her an bu üçgendeki rollerden birisi içerisinde bulunduğumuz aşikârken, bunu kabul etme yüceliği gösterebilir miyiz? Sanmam… Öyle olsaydı, kıyamet gibi bilgi çağında yaşarken, kendi çıkışımızı yapmak için kendi özeleştirimizi yapar, ayağa kalkar ve hastalığımız, takıntılarımız ile yüz yüze gelirdik…

   Her şeyi devletten, her şeyi MİLLETTEN beklerken; millet şöyle, devlet böyle derken, milletin de, devletin de bir parça biz olduğunu birisi hatırlatsa; “ Ya sen ne yapıyorsun hemşerim?” deseler verilecek cevap bulamayız…

   Bir ülkenin vatandaşı Karpman Dramı Üçgenine kapılmış bir iktidarın, muhalefetin de bu üçgene dâhil olmaması mümkün mü? Onlarda bizlerin yaptığını yapıyorlar; Suçlayıcı, Kurtarıcı ve Kurban rolünde bir sürü komedi…

    Her şeyin büyüğünü yapmaya meraklı hükümet; maaşların en büyüğünü veremiyor emeklisine. Her şeyin en büyüğü ile övünen siyaset; en büyük huzuru; suç işlenmeden geçecek bir günü, bir ayı, bir yılı veremiyor…

   Karpman Dramı Üçgeni insanlar arasında en yaygın ilişki modeli olduğu kabul edilmektedir.1968 yılında analizci Steven Karpman tarafından ortaya konmuştur. Bu modelde her zaman üç rol vardır. Kişi sayaları birden fazla da olabilir. İşin garibi zaman zaman aynı kişi farklı rollerde karşımıza çıkabiliyor. Suçlayıcı, birden kurtarıcı rolüne geçmesi mümkün…

   Burada en zor durumda olan kişi-kişiler kurban rolündeki insanlardır. Kurban, yaşamdan bezmiş, zevk alamaz hale gelmiş, umutları tükenmiştir. Her daim haksızlığa uğradığını düşünmektedir.

    Kurban, kendi yazgısıyla ıstırap çekerken, suçlayıcı ise sinirli, hırçın ve kurban üzerinde hükmetme gücünü iyice arttırma yollarını arar ve bulur. Zaten kurbanın yapacağı çok şey yoktur teslim olmaktan başka…

   Kurtarıcı ize kurbana üzülüyor görünse de, böyle bir şeyi kendisi için istemektedir. Kendi problemlerini aşamadığı için merkeze başka birini; kurbanı koyduğu için kurtarıcı rolüyle öne çıkar.

  Suçlayıcı, kurban ve kurtarıcı, Karpman Drama Üçgeni arasında zaman zaman rollerini değişerek kendi ömürlerini-döngülerini tamamlarlar. Kurban her daim kurtarıcı gördüğüne minnet duygularıyla yaklaşır. Kurtarıcı kahraman rolüyle kendi payını almış, suçlayıcı ise kendi problemlerini güya bir yerlere gömmüş, yok etmiştir. Gerçek manada hepsi, drama sahnesinin içinde kendilerine düşen rolleri oynarlar.

  Bütün bunlardan kurtulma yolları var mıdır diye soruyor uzmanlar! Elbette vardır; var olduğunu da açıklıyorlar. Kendi içsel motorlarımızı çalıştırmak, bir güzel bakım yapıp, birilerini suçlamayı veya kurtarmayı bırakmak! Barışçıl yollara giden yolculuğa çıkmak. Nasıl mı?

     Bilimin nimetlerini, sosyolojinin, edebiyatın, sanat dallarının iksirlerini damla damla içmeye koyulmak; kimsenin bize borçlu olduğunu düşünmeden, kendi kurtuluşumuzun kendi ellerimizde olduğunun bilincine sımsıkı tutunarak…

Güven SERİN  



16 Şubat 2021 Salı

SON SÖZÜ GENÇ KADIN SÖYLEDİ

 


İnternet

                                          SON SÖZÜ GENÇ KADIN SÖYLEDİ

  

  Karlı, buzlu bir Tekirdağ Süleymanpaşa gününde, bir faaliyet, bilgi için birkaç km uzaklıkta bulunan özel hastaneye gittim. Doktor hanımın ameliyatta olduğunu, yarım saat beklemem söylendi. İsteyip de bulamayacağım bir fırsat; hastaneler, insana dair çok şeyleri anlatır ve ben bunları oturduğum yerde gözleme, izleme ve irdeleme fırsatı bulmuşken, heybeme doldurmaz mıyım hiç?

   Temiz, düzenli ve tıkır tıkır işleyen hastanenin personeli oldukça genç insanlardan; doktor ve hemşirelerden oluşuyordu. Üst katta bekleme salonu, genç evli çifter töreni yapılan podyum gibiydi; kimi küçük çocuğu, kimi bebeği, kimi de eşiyle birlikte gelmiş olan genç çiftler; aynı salonda bulunan üç dört kadın doktoru muayenehaneleri önünde bekliyorlardı sıralarını.

   Uzun yıllardır yazı sanatıyla yoğrulduğum için, insanları rahatsız etmeden gözlem yapmayı da öğrendim zamanın akış sürecinde. Önümdeki duvarda asılı duran tabloda; yapbozlardan yapılmış dokuz bebek resmi vardı. Hepsinin başında kral tacı bulunuyordu. Her bebeğin bir kral olduğunu düşünürseniz; Hamlet’in babasının başında da o tacın olacağını, yaşasaydı, Hamlet’in de o tacı giyeceğini bilirsiniz…

   Bebekler, görünen manzaranın bir yüzüydü; asıl olan genç çiftlerin bekleme esnasındaki davranışlarıydı. Koltuklara oturur oturmaz, akıllı telefonlarına sarılanları mı istersiniz; yoksa küçük çocuklarıyla bir psikolog gibi oyalananları mı? Hepsinin bedenleri dimdikti…

     Neden diyecekseniz, henüz olgunlaşmamış toplumların en büyük gösterisidir; bir tarafta sıradan bir muayeneye, ilaca muhtaç durumda olanların ulaşamadığı yerlerde olmanın gururu; onurla yer değiştirecek kadar değerlidir; uzun ömür yaşama garantisi gibi bir şey hissettirir; karnı tok, sırtı pek insana-insanlara…

   Asıl komedi karşıma oturan genç çift ailesinde saklıymış meğer… Genç erkek benim yanımdaki koltuğa oturdu. Genç kız ise tam karşıma. Yanında da orta yaş bir kadın; belki genç kadının, belki genç erkeğin annesiydi.

   Ailenin oturmasının üzerinden bir dakika geçmişti ki; Kadın; “ Sağ bacağım çok ağrıyor” dedi. Bunu fırsat bilen genç adam da; “ Sağ dizim çok acıtıyor” dedi. Kadın, gündemin değişmesinden bir parça rahatsız olsa da ağrısını vurgulamak için; “ Bacağım hem ağrıyor hem de dizimin altı şişti” demesine rağmen, genç adam kendi ağrılarını allayıp pullayıp anlatmak istedi…

   Onları duyan ama hiçbir şekilde konuya dâhil olmayan genç kız, Şekspir karakterleri gibi kendi sırasını bekliyordu. Genç erkeğin karşısında oturan kadının derdine çare üretmek yerine, kendi derdini öne sürmesi kadını memnun etmedi. En sonunda; “ Gençsin, dikkat edeceksin kendine!” sözleriyle, içten olmayan bir uyarı niteliği ve sözü bitirmek isteyen bir söz; “ Bizlerden geçti artık, sizler gençsiniz, dikkat edin!”

   Orta yaşlı kadının heyecansız, neşesiz sözleri bildiğimiz sözlerden; birkaç neslin kendini feda edişinin sözleriydi.” Her şeyi kızanlar, çocuklar için!” gören, kendi anne ve babasından öyle öğrenen orta yaş kadının artık ölüm yaşı ortalamasının değiştiğinden haberi bile yoktu.69 yaşına kadar olanların yaşlı bile sayılmadığı 21.yüzyıl onun için doğmamıştı…

   Kadın ile genç erkek arasıdaki sevgisiz, zoraki konuşma bitmeden önce sırası gelen genç kız, yanında oturan dizi şişmiş, bacağı ağrıyan orta yaş kadına şu seslenişi yaptı;

   “ Sen bize daha çok lazımsın! Kendine daha çok bakmalısın!” dedikten sonra benim yanımda duran genç erkeğe bakarak; “ Sen ise bize PARA için lazımsın!” diyerek kapanışı yaptı… Belli ki genç erkek babadan veya anneden yana zengindi ve ailesinin bankasıydı. Yani! O da bir başka kurban…

   Genç kızın bu sözü karşısında genç erkeğin ağrısı, sancısı veya diğer sorunları geçici olarak rafa kalktı ve konuşma sonlandı…

   Bir Şekspir eserini okuyor ve sonuna geldiysek, oyunun karakterlerinden birisi şöyle der miydi olup bitenler için bizlere;

   “ Cehalet Tanrı’nın laneti olduğuna göre, bilgi-deneyim ve bencillikten sıyrılma; göklere uçabileceğimiz kanatlarıdır.”

 Güven SERİN 

 


9 Şubat 2021 Salı

ŞEKSPİR ve HAMLET

 



                                 ŞEKSPİR ( SHAKESPEARE) ve HAMLET

 

                                          ( Üst Tarafı Sessiz Bir Dünya )

  

   Kolay yaşamayı seven insanlık, kolay sözlere, hazır sloganlara tutunmayı sever. Toplumumuzun büyük çoğunluğuna edebiyat nedir? Diye bir soru yöneltsek, art niyetsiz bildik şu cevapları verirler; “ Gereksiz, boş sözler…” Bu yüzden, arkadaşlar veya insanlar kendi aralarından gerildikleri birbirini suçlayacakları zaman; “ Bana edebiyat yapma!” diye seslenip karşıdaki insanın canını acıtmak isterler.

   İşin garibi, romanlara, öykülere; edebi dünyaya armağan edilmiş her türlü esere yabancı ve uzak duran insanların da yaşamsal umutları edebiyata bağlıdır. Şairini hatırlamadıkları bir şiir dizesi, çok ötelerden dinledikleri bir masal, efsane, destan kalıntısıdır onların yüreklerindeki ateşe odun taşıyan şey…

   Dört yüz yıldır dünya sahnesinden; tiyatro, opera, sinema ve kitaplara tutunan okuyucuların dilinden düşmeyen kişidir Şekspir… Tıpkı Homeros gibi, varlığı ile yokluğu ayrı bir gizem oluşturan Şekspir, Hamlet ile başköşeye oturmayı çoktan hak etmiştir.

   Hamlet, ilk bakışta bir tragedya algısı yaratsa bile, onun içine girdikçe, kahramanların davranışlarını ve karakterlerini tanıdıkça, sadece trajediden beslenmediğini bulmak mümkündür.

   Gücün ve hırsın neler yaptıracağını işlerken, hem görünür hem de görünmez olan SEVGİ, insanı körleştirip, kör sevgiye dönüşmesiyle, tıpkı güç ve hırs kurbanları gibi bir dönüşüme, asil bir ölüm yolculuğuna, delirme içgüdüsüne tutunduğunu buluyoruz; Hamlet ve Şekspir’in gizemli ve derin dünyasında…

    Bu büyük eserin en dikkat çekici yanı “ Kör sevgi” ve onun ihtişamlı savunuculuğudur. Hamlet’in amcası tarafından öldürülen babasının yasını tutması, amcasına olan korkunç kini, karakterinde olan sevgiyi, halkın ona duyduğu büyük saygıyı gölgede bırakmış, belki de yıllarca kral koltuğunda oturup, halka huzurlu, barışçıl yıllar yaşanacakken, sevgiden doğan delilik nöbetleri; tragedyanın kalbi olan kan gölüne dönüşmüştür.

   Şekspir’in zekâsı, bütüne yayılmış olan sahnelerin diyalogları bir ormana dönüşmüş hali, sizi korkutmasın. Ölmeden önce, bu eserin kahramanı Hamlet’in sözleridir dört yüz yıldır bizi bize daha fazla sokulmaya iten şey;

   “ Vakti olsa derdim ki size…” Hamlet’in son sözlerinden birisidir bu söz… Yarım kalmıştır… Vakti olsaydı, zehirlenmemiş olsaydı ne derdi bizlere? Kaç sanatçı, kaç insan bunu düşünecek vakti bulabilir, bu işe kafa yorabilir acaba?

   Cemal Süreya’nın kısa şiirindeki gibi; “ Hayat kısa, kuşlar uçuyor” mu derdi? “Bunca ölüm ve öldürme, yaşamaktan daha değerli değil!”(…)Onun diyemediğini herkes kendi diyemediklerinle kıyaslasın…

     Neredeyse hepimizin sonu Hamlet’in sonu gibi değil mi? Sevgi ile rüşveti karıştırmış, kurban olma ile bağımlılığı, alışkanlıkları korkuya dönüştürmüş, doğada yaşayan en sıradan hayvanın özgürlüğüne imrenecek kadar uzak kaldığımız bu dünyada… Gelinen noktada yaşamın kısalığından ve hırslarımızın, kinlerimizin, nefret ve sevgilerimizin menzile erişemediğinden söz etmeyiz mi yaşamın kıyıcığına geldiğimiz zayıf ve titrek soluğumuzu duyduğumuz o son anlarda…

  Hamlet’in ardından onun dostu olan Horatıo da zehir içip ölmek ister. Bir sevgi bağımlılığı daha, belki de çoğumuz için ASİL bir dostluk haykırışı, destanı sahnelenir. Fakat Hamlet ölmek üzere olduğu halde arkadaşı Horatıo’nun zehir içmesine izin vermez. Ona yalvarırcasına şu sözleri söyler;

   “ Sen erkek adamsın Horatio, ver kupayı bana!

Ver Allah aşkına…(Kalkıp kupayı alır ve düşer.), ( Hamlet, ölmek üzere son sözlerini fısıldar)

Bak, canım Horatio

Kimseler bilmez olanları,

Ne berbat bir ünüm kalır dünyada benim!

Yüreğinde bir yerim varsa,

Geç git biraz gideceğin cennete,

Biraz daha katlan bu kötü dünyamıza

Benim hikâyemi anlatmak için.”

   Hamlet, son sözlerini söyler ve ölür; “ Olan bitende benim de az çok… Üst tarafı… Sessiz bir dünya...”

   Bu büyük eserin en can alıcı sözcükleridir Hamlet’in ölüm anındaki tespitleri. Gerçekte ölmek istememektedir. Bütün iyi niyetine, taşıdığı yüce sevgiye rağmen, kendi kusurunu da insanlığa bırakır Hamlet’in ağzından Şekspir…

  Edebiyat tam da böyle bir şeydir; sosyoloji, psikoloji, trajedi, eğlence; velhasıl tam bir insanlık sanatıdır; ucu bucağı olmayan bir şey; koca romanı, öyküyü iyi anlamazsanız, kaçırdınız demektir kendi geleceğinizi; kısacık yaşamın uçan kuşlarının peşinden…

   “ Vaktim olsa derdim ki size…”

 Güven SERİN 

 

 


21 Ocak 2021 Perşembe

ON İKİ KIZGIN ADAM

 


İnternet

                          KAZANAN TARAF; MANTIK ve VİCDAN

                        ( On İki Kızgın Adam )

 

  Toplumumuzun neresine giderseniz gidin biraz kulak kesilir, bir parça samimiyet içinde dinlerseniz; sonsuza akan nehirler gibi önyargılara hapsolmuş insanları ve kendimizi görür, hatta buluruz.

   Birisi bir kişin hakkında bir şey söylediği an; “ Aynen “der aynı fikirde olduğumuzu tek bir kelime ile açıklar, onca söz, düşünceden bir anda kurtulmuş oluruz. O birisi bizi şaşırtmak için;  “İyi ama daha beni dinlemeden, tam olarak anlamadan niçin onayladın? Niçin aynen dedin? “ demiş olsa, şaşar kalırız. Çünkü kolay kolay söyleyecek sözümüz olmaz; aynen sözünün altında ezilir kalırız.

  Yakın zaman önce bir mahallemizi, Büyükşehir olmadan önceki haliyle köyümüzü ziyaret ettik. İçinde tanıdığım insanlar var. Olmasa da köyün dağları, ıhlamur, adaçayı kokan tepeleri, viran taş, ahşap binaları için durulur, derin vadinin içinde masalın içinde kaybolmak gibi kaybolunur…

  Uzun ve neşeli, öğretiler ile dolu yolculuktan dönüyor, mola vereceğimiz son köyde-mahallede durup çay içiyorduk. Kimimiz yöresel ürünleri görmek için sağa-sola dağılmıştı. İki arkadaş dışarıda oturmak istedik. İki çay seslendik kahveciye; serin akşam günün son demleri içinde. Çayımdan iki yudum alır almaz kahveci “ Güven Bey-gazeteci kim? “ deyince; “ Benim “ dedim. “ Sizi içeriden, iç havluda bulunan masadan çağırıyorlar.

   Usulca iç havluya geçtik. Masaların çoğunluğu boş, sadece birisi dolu, diğerinde de yaşlı bir ihtiyar oturuyordu. İsmini sonradan öğrendim; 86 yaşındaki ihtiyara Hasan Dayı olarak sesleniyorlardı. Benim geldiğim masada tanıdığım iki insan oturuyordu. Birisi mahallenin muhtarı, diğeri uzun zamandır tanıyıp da ısınamadığım, her iki tarafın birbirine yeterince yaklaşamadığı insanlardık. Ama ne olduysa oldu, uzun zamandır tanıdığım zeki ve kurnaz suratlı adam oldukça samimiymiş gibi etrafa da çalım satma biçiminde;

 “ Gazeteci arkadaş, bizim derdimiz var. Anlatayım dinle ve sen sansür koyarak yaz bunları.”

  Yanlı, kızgın bulabildiği bütün sözcükler ile belediyeye yükleniyor, bir şahısın üzerinde durmak yerine toptan ama acımasız suçlamalar içinde bulunuyordu. Birkaç dakikada bir, sen bunu kendine göre yaz, bizim sorunumuz büyük…

   Arka masada bulunan ihtiyara baktım; duruşunda kendi mahallesinden olan insanın anlattıklarını onaylamayan bir ifade duruyordu; apaçık… Yan tarafta oturan muhtara baktım; göz göze gelince başını yere eğdi; o da kızgın adamın sözcüklerini onaylamıyordu…

  Sonradan öğrenim, meğer kızgın adamın oğlu belediyeye çalışan olarak girmek istemiş ama işe giremeyince babası; yani kızgın adam belediyeye toptan düşman kesilmiş…

  Birde yarı aydınlar; önünü zor aydınlatanlar var; onlardan başka herkes CAHİL… Korkunç bir mantıksız, kuşku cenneti oluşturmuşuz ruhumuzun içerisinde.

  Sosyal dünyadan bir haber vereyim; bir sanatçının-ünlü birinin ölüm veya doğum zamanını birisi paylaşınca herkesin paylaştığını görmek; sevgiden çok herkesin, yani büyük sürünün içerisinde var olmanın dayanılmaz ağrısını her defasında hissediyorum.

  Bu nasıl bir sevgidir? Nasıl bir uygar yaşam anlayışı ve algısıdır? Bir tek aslanın yüz bin öküz başlı antilobu ürküttüğünü görmek gibi bir şey veya bir kışkırtıcının bir taş atıp bir kadını yüzlerce binlerce insanın taşlaması gibi; herkes o an, suçlu veya haklı olduğuna inanır.

  Yalnız bir kişi inanmaz; on iki kişilik jüride bulunan bir tek adam; on sekiz yaşındaki bir gencin babasını öldürdüğüne inanmamak için mantıklı kuşkuları vardır. Diğer on bir jüri bu adama karşı kızgın ve öfkelidir. Çünkü deliler on sekiz yaşında bir gencin suçlu olduğunu ve idama mahkûm edilmesi gerektiğini söyler. Ama bir kişi ihtiraz ederse, idam da kuşkulu olacağından tartışma büyük…

  Tartışma, konuşmaya dönüşürse, konuşmalar kuşkuları iyi işler, bilimle felsefeyle yoğurursa ortaya ne mi çıkar? On iki kızgın adam filmindeki gibi itiraz eden, on sekiz yaşındaki çocuğu suçlu bulup ölüme göndermek isteyen on bir kızgın adamın en sonunda başlarını öne eğip çocuğu SUÇSUZ bulmalarıyla biter film…

  Sürü olmaktan, bir aslan tarafından yüz bin, bir milyon öküz başlı antilop gibi savrulmaktan kurtulmanın bir tek yolu var; bütün önyargıları mantıklı düşünceye çevirmek. Öz bilgiye, öz samimiyete ulaşmak; başka yolu yok! Birde vaktiniz varsa, on iki kızgın adamı Sidney Lumet’in yönettiği 1957 yılı yapımı kült filmi izlemek…

Güven SERİN  

 

 

 



15 Ocak 2021 Cuma

ENGELLERİ AŞMAK İSTİYORUM

 


ERKUT KARAKUŞ

                                 ENGELLERİ AŞMAK İÇİN ÇALIŞIYORUM!

                             ( Umutları Yitirmeyelim! Doktorlara Güvenmeliyiz! )

    Mehmet Erkut Karakuş, daha yaşamın ilkbaharında 26 yaşında. Yüz binlerce, on binlerce insan gibi o da kendi engelini aşmak için mücadele veriyor. Hiç mücadele etmeyenlere bakınca Erkut Karakuş gibi yaşama tutunan, en küçük kırıntıyla beslenen insanlara gıpta etmemek mümkün mü?

   O’nu, kimi Aydın Bey’in yanında çay taşırken görür, kimi de Selami Bey’in yanında görmeniz mümkündür. Aynı muhitten ayrılmaması, Hüseyin Pehlivan Pasajı civarı insanlarla yılları-anıları ve samimiyeti paylaşmasından ileri geliyor.

   Yaşam aldatmacasında, eski insanların “ Yalan dünya “ dediği bu dünyada, en çok zorlanan insanlarımızdır engelli olanlar. Kiminin bir uzvu veya birkaç uzvu çalışamazken, Erkut Karakuş gibi insanlarımızın da ruhsal durumlarında, onlara etki eden psikolojik vaziyetlerin belirsizliklerini görmek mümkündür.

  Einstein bu konudaki düşünceleri şöyledir;

  Aslında her insan yeteneklidir, ancak bu yeteneğin keşfi ve değerlendirilmesi, dünya üzeri bu tamamı yanlış sistemde yok oluyor. Öyle ki, bir balıktan ağaca tırmanmasını bekliyoruz.”

   Bilimsel bir araştırma çok dikkatimi çekmişti. Batı ülkelerinden birisinde “ Bu çocuktan adam olmaz! Bu çocuk matematikte, bu çocuk fizikte, bu çocuk bilmem neyde başarılı olamaz!” deyip de bir kenara çekilen yüzlerce çocuğu alıp bir araştırma yapmışlardı. Onların anlayacakları farklı yöntemler kullandıklarında ne olmuştu biliyor musunuz?

  “ Bu çocuklardan bir şey olmaz! “ denen yüzlerce çocuğun % 55–60 gibi bölümü verilen farklı eğitim, öğretim yöntemleriyle BAŞARILI olmuştur…

  Erkut Karakuş da başarılı olmak isteyen, kendi kendine yeten insanlarımızın, gençlerimizin başında geliyor. Engelli olduğunu biliyor. O,engelli olduğu için UTANMIYOR. Doktorlara güveniyor. Onların verdiği ilaçları sağlığına kavuşmak için kullanıyor.

  Erkut ona verilen söz hakkını ciddi ve samimiyet içerisinde yaparsanız, tıpkı Einstein’in söyledi bir insana dönüşüyor; her insanın yetenekli olabileceğinin kanıtı gibi şu felsefeyi savunuyor;

  Sağlıklı olmak için doktorlara güvenmeliyiz. Onların söylediklerinden dışarı çıkmamalıyız! Engelli olup da engelleri aşmak için ÇALIŞMAK şart!”

  Erkut, sen bir belediye başkanı veya bu şehirde üst derecede bulunan bir yönetici olsan ne yapardın?” Bu soruma karşılık Erkut şu cevabı verdi;

  Gençlerin yolunu, heyecanını açık tutar ve onlar için elimden ne geliyorsa yapardım! Gençler ve gençlik çok önemli diyoruz ama her fırsatta onları küstürüyor, yok sayıyoruz.”

  Erkut, sadece gençlerin mi önünü açardın?” Erkut, hiç düşünmeden konuşmasını sürdürdü;

  Hayır! Yaşlılarında önünü açardı. Büyük çoğunluğu araç trafiği ve yeterli parklar olmadığı için dışarılara çıkamıyor. Onlar için dışarıları çok fazla sakıncalı. Gençlerimizin ellerinden tutarken, yaşlılarımızın da arkalarından destek olurdum. Anneannem ölene kadar onun yanındaydım…”

  Bir sanatçımız var dünyanın tanıdığı Fazıl Say. O da şöyle anlatır, önyargılarla dolu insanlığı;

  Tabular ve önyargılarla insanlar birbirine düşman ilan ediliyor. Çok da iyi bir dünya değil aslında burası. Yine de umutlarımızı kaybetmemeliyiz.

 Sabırlı ol. Güçlü ol…

İçine çek nefesi. Hayatı…

İyiye içine çek…”

  Erkut Karakuş, da bütün engellere rağmen nefesini içe çekip, umutlarına sarılıyor… Son sözcükleri yeniden Fazıl Say’a bırakalım;

  Bir ‘yol’ olmalı onun için.

Bir ümit olmalı.

Bir rüzgâr esmeli arkasından; hissedeceği, güvenebileceği, yılmayacağı…

Gençlere destek olalım.

Hep olalım! “

Güven SERİN  



11 Ocak 2021 Pazartesi

AHMET SAY İLE ÖKSEL DEMİR'İN DOSTLUĞU

 


Kamera; Güven Tekirdağ Eski Liman


İnternet



                        AHMET SAY İLE ÖKSEL DEMİR’İN DOSTLUĞU

  Ahmet Say, İstanbul Kadıköy çocuğu, Öksel Demir ise Tekirdağ’ın yetiştirdiği kıt olan değerlerden. Her ikisi de denizi koklamaktan öte ruhlarına çekerek büyümüşler. Ortak noktaları mı ne? SANAT ve EDEBİYAT…

  İki öğretmenin-sanatçının yolları ilk kez 1963 yılında Erzincan’da kesişmiş. O gün bugün; 58 yıllık dostluk devam ediyor. Sanatın birleştirici yönü bu olmalı… Dağları karla kaplı Erzincan, şiirdeki gibi Ahmet Muhip Dıranas dizeleri; “ Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla / Ne çapkın komşumuzdun sen fahriye abla/ Hala dağları karlı erzincandamısın ”

  Bu büyük dostluğa 2018 yılının 20 Ocağı bende dâhil oldum. Öksel Demir atölyeme uğramıştı bir kahve, birkaç söz sanatı, bir parça şiirden, kentten konuşmak için. Konu nereden geldi bilmiyorum, Ahmet Say ve oğlu Fazıl Say’dan açıldı. Hemen telefona sarıldı. İlk çağrıda karşı tarafta Ahmet Say’ın sesi. Hal hatır sorduktan sonra Öksel Demir  “ Seni, Güven Serin ile tanıştıracağım. Tekiradağ Habertrak gazetesinde yazıyor.”

  Telefonu bana verdi. Diğer tarafta; Ahmet Say, başkentten sanat yüklü bir ses. Bir yüzyıla yaklaşan yaşamında neler yapmamış ki? Hepsinin içerisinde kendine yürümek varken; üretmek var… Başyapıtı olan üretmenin peşinde, Cumhuriyet’in öğretme, yüceltme sanatıyla bir eser-insan; sanatçı getirmişler dünyaya; Fazıl SAY.

  Her sözcüğünü diremle tartar gibi, her cümlesinin başında “ Efendim” sözcü, efendi olmayanı bile efendiliğe davet eden bir çağrı… Ahmet Say ile çok çabuk dost olmuş gibi, hemen yazı yaşamından, kitaplardan söz ettik. Derhal adresimi istedi. Ve dört gün sonra; ( 24 Ocak 2018)  atölyeme üç kitap geldi. Birisi oğlu Fazıl Say’ın “ Akılla Bir Konuşma” eseriydi. Diğer iki kitap ise kendisine ait…

  Daha sonra Ahmet Say ile birkaç kez telefonla görüşüp hal-hatır sorduk. Oysa iki dost; Öksel Demir ile Ahmet Say, çok şeyler paylaşmışlar 58 yıllık yaşamlarına, çok değerli anılar koymuşlar.

  İlk tanıştıkları Erzincan’ı anlatıyor Ahmet Say;

“ Şair dostum Öksel Demir ile 1963 yılında Erzincan’da tanıştım. O günden bu yana birbirimizden kopmadık. Şimdi ben 85 yaşında, Öksel ise 80 yaşlarında.1963 yılında Erzincan’da Öksel Demir edebiyat öğretmeniydi. Bense Hak Eğitimci olarak görev yapıyordum. İyi bir edebiyatçı, iyi bir eğitimciydi. Bariton sesiyle güzel şiir okuması da beni etkilemişti.

  Daha sonra ben Erzincan’dan ayrıldım. Öksel de iki yıl sonra memleketi Tekirdağ’a atanmıştı. Yıllar sonra birbirimizi bulduk. Baba ocağım dediğim Bostancı’ya beni ziyarete geldi. Ben de Tekirdağ’a gittim.

  Öksel,1960’lı yılların başında Varlı ve Yeditepe dergilerinde şiirleri yayınlanmış tanınmış genç bir şairdi. Dönemin önde gelen eleştirmeni Mehmet Fuad’da ‘ Türk Edebiyatı” yıllığında ona yer vermişti.

  Erzincan’da bana verdiği  ‘ Ölüm Biraz ‘ adlı ilk şiir kitabını halen saklarım. Biçimi önemseyen, imgeci duygulanımlara ve ince buluşlara yer veren şiirlerden oluşmuştu bu kitap.”

  Üç yıl önce Öksel Demir sayesinde tanışmış olmanın özlemi içerisinde, Ahmet Say’ın bana yolladığı kitaplardan Fazıl Say’ın kitabı yine elimdeydi; bir başka Ocak ayı 2021 yılı içerisinde.

  Birden telefona sarıldım; ilk önce Öksel Demir’i aradım. Saat, 21.25’de, dostu Ahmet Say’ın dediği gibi o bariton sesle; bir neşe, bir edebi pencere açıldı Ege’nin en sakin, oksijeni en bol olan Küçükkuyu kıyısına. Kısa ve öz bir konuşmadan sonra, covid bitiminde, Tekirdağ’a dönüşünde birlikte şarap içme sözleri verdik.

  Biraz sonra; saat 21.35’de Ahmet Say’ın telefonunu çaldırdım. Bir süre önce ulusal basından rahatsız olduğunu bilerek fazla çaldırmadan kapattım. Hemen döndü ve ilk tanıştığımız hürmetli, sanatçı sesiyle. Oğlu Fazıl Say’ın elimde okuduğum kitabından söz ettik. Öksel Demir’i, sevgili dostunu andı yine. Yaşının ilerlemiş olduğunu söylediği için üçüncüye yapmış olduğum Tekirdağ davetini nazikçe “ Korkuyorum artık seyahat etmeye; yaş 85 “ diyerek izah etti.

  Son sözüm nedir sevgili Ahmet Say, değerli müzik insanı; deyince;

“ Önce, Öksel Demir’e sonra Tekirdağ'a kucak dolusu SELAMLAR…” dedi…

 Elimdeki Fazıl Say’ın kitabı; Akılla Bir Konuşmam Oldu, şöyle başlıyor; “ Bana bir umut lazım! Dördüncü senfonim… Adı ‘ Umut’…Yani Opus74 ‘Umut’ Senfonisi… Bana lazım olan şey…

  Bir başka başyapıt hemen yanımda duruyor; Öksel Demir’e ait; Tekirdağ Mavi Gözlü Kent; şöyle devam ediyor;

“ Kaç kez gitmek istedim bu kentten. Sıkıldım, kırıldım. Kaç kez terk ettim. Ama sonunda yine döndüm. Neydi beni geri çağıran? Deniz mi? Doğası mı? Durmadan kıyıları döven poyrazı mı? Yağmuru mu, çiçeği mi? Denizi sürgün etmişliği mi? Yıkık dökük ahşap evlerinin, yüreğimde çimlenen hüznü mü? Neydi? ”

Güven SERİN