27 Kasım 2020 Cuma

İKİ ADA İKİ ÖYKÜ

 



                                        

                                                İKİ ADA, İKİ ÖYKÜ

  

  İnsanoğlu adalara her zaman farklı, bir parça gizemli bakmıştır. Suyun ortasında, bazen sislerin-pusların ve bazen romantizmin içinde ada kültürü denen yaşam serüvenleri…

   İnsan beyni ve iradesi, hatta vicdanı öğrendikçe öğrenmek, her öğretiyi ayrı ayrı işlemek istiyor. Yani, bir nevi üretim; öğreti ve üretkenlik motorları çalışmaya görsün; ne denizler yetiyor, ne okyanuslar; uzayın öz evladı olan kişi, uzayın derinlikleri gibi derinlere uzanmak istiyor.

   Bugün yazıp anlatacağım iki ada öyküsü var. Birincisi, Umman Denizinde bulunuyor. Hindistan’ın Mumbai şehrine ait Fil Adası. Antik devirlerin öykülerini barındırıyor içerisinde bulundurduğu heykellerde.

   Fil Adası’na Mumbai Üniversitesi’nin davetlisi olarak giden KUÇURADİ Felsefe ve İnsan Hakları Vakfı kurucusu İoanna Kuçuradi, Fil Adası’na gitmek için bindikleri kayık, karşı kıyıya geldiğinde fil heykelleri satıcısının tezgâhına uğramış. Bir sürü güzel fil heykelciği görmüş. Fil heykelleri satıcısına ; “ Dönüşte alırım, şimdi epey yürüyeceğiz, dönüşte uğrarım.” Diyerek Fil Adası’nın derinlerinde olan antik yerleri, mağaraları görmeye gitmiş.

   İoanna Kucuradi, dönüşte söz verdiği gibi fil heykelcikleri satıcısına uğrayıp bir sürü heykel satın almış. Satıcı arkasından koşarak ona küçük bir fil heykelciğinin yanında bir çift söz söylemiş;

   “ Sözünüzde durduğunuz için teşekkür ederim. Bu küçük fil heykelciğini size hediye etmek istiyorum.”

   Bir küçük fil heykeli o günden sonra Kuçuradi’nin de kurmuş olduğu vakfın simgesi olmuş. Bir küçük fil heykeli, filozofun elinden düşürmediği etik bir değeri anlatan kutsal bir objeye dönüşmüşcesine sıradanlığın, sadeliğin etiğini de anlatıyormuş…

   Bizleri şaşırtacak olayların, öğretilerin nerede çıkacağı hiç belli olmaz. Hareket, gidilen yerlere koşulsuz bakış açısı, görme ve anlama duyuları sanatın ve felsefenin de borazanları çalıyorsa, kışkırtıcı ve delice bir üretme aşkının yanında aitlik hissiyatı içinde dünyalı olursunuz. Hatta evrenin bir parçası; hisseden, dokunan, anlatan rüyamsı bir parça…

   İkinci ada öyküsü ise ressam Arnnold Böcklin’in Ölüler Adası isimli çalışması-eseri. Sipariş üzerine yapmış olduğu Ölüler Adası çalışması, ressamın mitolojiden etkisinin karşılığı olarak doğmuştur.

   Efsanevi Styks nehrinin bir kolu olan Acheron üzerinde bulunan bir ada. Adaya yaklaşan bir kayık. İçerisinde yine mitolojiden bilinen ismiyle Kayıkçı Kharoon, beyaz giysisi ve kayıkta taşıdığı bir tabut usul usul Ölüler Adası’na yaklaşıyor.

   Küçük, gizemli ve tekinsiz görünen bir ada. Önden yaklaşan kayık ve kayıkçı, bir başka ölüyü getiriyor, yapması gereken görevin ve almış olduğu ücretin bilinci içinde. Servi ağaçları, ölümü bir kez daha hatırlatırken, adayı çeviren büyük, sağlam kayalıklar, bir tapınak etkisi yapıyor, kayalara oyulmuş kaya mezarlarının oyukları sayesinde.

   Sanat ve felsefe, insana dair öykülerle besleniyor. İnsansız bütün kavramlar, denizin geri çekilmesi gibi geri çekiliyor. Birden o büyük yatak, o muhteşem deniz, kocaman bir vadiye dönüşüyor; sularından ve canlılarından sıyrılmış, çırılçıplak kalmış bir halde…

   İnsan da öyle; en iyi şiir, en büyüleyici resim, şarkı veya öykü; insansız hiçbir anlam taşımıyor. Oysa insan ne kadar çok gürültü çıkartıyor 21.yüzyılın ikinci çeyreği yaklaşırken; ne büyük bir curcuna yaşıyoruz…

   Bütün bu yaşamları anlamlı kılacak olan şeydir sanat, edebiyat ve felsefe; uçsuz bucaksızlığın yaratıcısına uzanacak eli yüreklendirecek şeylerdir…

 Güven SERİN 

 

 

 


24 Kasım 2020 Salı

ÖĞRETMENLER

 


Aziz ATEŞ, huzur içinde...



                                                       ÖĞRETMENLER!

 

   Herkes bilir başöğretmenin  “Öğretmenler “ diye başlayan seslenişini. Var oluşlarının en onurlu doğum tarihi cumhuriyettir. Öyle böyle derken neredeyse bir yüz yıl geçti. Öğretmenleri önemsemek sadece öğretmenler gününe kaldı. Önce yaşam ve yaşama biçimleri, sonra; bolca yüklediğimiz kutsallıkları eridi gitti…

   İyi bir ustaya iyi bir çırak verseniz, önce kalfa, sonra ustalığa yükselen bir insan doğar. İyi bir öğretmene bir öğrenci verseniz neler doğar?

      Kimyagerler, fizikçiler, matematikçiler, astronotlar, bilim insanları, doktorlar, hemşireler, avukatlar, hâkimler, veterinerler, mühendisler; kısacası insanlığa hizmet edecek, sadece unvandan ibaret olmayan insanlar doğar…

   İyi bir öğretmen tam da yokluk, karanlık zamanı doğar. “ Adam olmaz “denilenden adam, sadece anneliğe sıkıştırılmış, kaderi erken yaşta evlendirilmek olan kadınlarımızdan erkeğin erişeceği her türlü meslekler doğar; iyi bir öğretmenden…

   “ Öğretmenler “ diye başlayan yüce sesleniş, kimin yüreğini kabartmaz, kimin kılcal damarlarındaki kıvılcımı ateşleyip, evrensel yürüyüşe yorulmak bilmeden yol almasını sağlamaz?

   Güzel şey, öğretilere ait bilgilerin içinde her daim yeşil kalmak! Değerli bir şey, bilginin bilgeliğe giden yolda arayışların, yenilenmenin içinde kalmak! Kargaşa denizlerini, dehşete düşmüş okyanusları aşmak; öğretmenin sadece bilgilerinde gizli değil; sezgilerinde, marifetinde ve vicdanında da gizlidir.

    Öğretmenler; öğreticiliğin iz, gününüz KUTLU olsun…

 Bu öğretmenler gününü 2018 yılında aramızdan ayrılan arkadaşım Aziz ATEŞ’i de anarak kutluyorum; 25 yıllık dostluğun yüce anıları, hepsi yaşama ait…

Güven SERİN 

 

 

 

 


20 Kasım 2020 Cuma

ŞÖHRET AFETTİR!

 


Cahide Sonku






Sami Hazinses


                         

           ŞÖHRET AFETTİR!

 

   Yaşamlarını insan yaşamlarına hediye etmiş insanların tespitleri, duru bir pınar lezzetindedir. Bütün çelişkilerden arınmış, süzülmüş saf bir pınarın su tadını bulabilirsiniz; eğer ki edebiyata “Lafazanlık” olarak bakmıyorsanız…

  Çalıkuşu eserinde Tekirdağ’a da yer vermiş Reşat Nuru Güntekin, Miskinler Tekkesi eserinde sosyolojinin sınırlarını zorlayan betimlemelerle yaşadığı zamanın kültürünü bugüne taşımayı başarmıştır. Çok değerli bakış açıları, yaşam çeşitliliği, edebi ve sosyolojik bir dille, hiçbir insanı sıkmayacak bir öğreti esenliğine dönüşmüş bir halde anlatır…

  Şöhret’in AFET olduğunu, dilenerek zengin olan bir DİLENCİ gözüyle; düşündürücü ve gülümseten bir yorumlamayla aktarır.

  Şunu itiraf etmeliyim; edebi cehaletim her daim baki kalacaktır… Reşat Nuri Güntekin’i okumayalı neredeyse kırk yıl oldu. Oysa farklı sahalardan, farklı milletlerden yüzlerce yazarı, şairi okumaya çalıştığım bu sürede; Reşat Nuri Güntekin, Miskinler Tekkesi’ndeki dilencinin hoşgörüsü, sabrı içinde beklemekten bir an bile sıkılmadı…

  Nerede kalmıştık? Şöhretin; yani zenginliğin bir afet olduğu üzerine konuşuyorduk. Kısacası zenginliğin bir felaket olduğunun fikrine; “istisna”lar olmak koşuluyla katıldığımı ifade ediyorum.

  Canlı çok canlı örnekler, şehrimizde ve diğer şehirlerde her an yaşanıyor. Şöhretler dünyasında da öyle… Parlak ve güçlü ışıkların altında, yüksek sahnede onca alkış alan şöhretlerin ACI sonu, her ne kadar onların suçu gibi görünse de, İNSAN denen canlının beyin hücrelerinin kıvrımları içinde milyarlarca etkinin, zaafın, köşe başlarında suç işlemeye hazır veya hata yapmak için can atan küçük canlıların bizi yönettiğini unutmamak lazım gelir…

  Onurlu, gururlu ve kendine özgü yaşayan şöhretlerin sonu çok acıklı aynı zamanda edebiyatın sımsıkı yapışıp onları gözlem altına alacağı değerlere sahiptirler. Sadece CAHİDE SONKU’nun yaşamını bile irdelersek, şöhretin ne büyük, ne korkunç silahları, hileleri olduğunu anlarız…

  Şöhret’in felaket rüzgârlarıyla sarsılan; Sami Hazinses’i, Bilal İnci’yi, Kazım Kartal’ı, ses sanatçısı Serpil Örümcer’i; daha yüzlercesini ve halkın içerisinde birden zengin olup şöhret yaşamına katılmak isteyen; yüz binlercesini anabilir, irdeleye biliriz…

  Bunca düşünce yazı niçin? Yaşamımızın, varlıklarımızın, zenginliğimizin veya yetinme bilinciyle yaşamımızı biraz daha iyi yönetmemiz için olabilir mi?

  Çoğumuz şu inanç içinde kendi aldanışına imza atar: “ Talihim böyleymiş” Bir türlü, talihe atmış olduğu kazıkları, yapmış olduğu yanlışlıkları gün yüzüne çıkartıp yüzleşmez… Bir de onu bunu; konu komşuyu, ısım akrabayı suçlayan; şöhret batıkları vardır. Herkesi analarda bir türlü kendilerinden söz etmezler…

  Bir gün bir arkadaş Tekirdağ’ın Ganyan Bayilerinden birisinde bana: “ Şu kişiyi tanıyor musun?” dedi. Hayır deyince; ismini söylerdi. Kendisini tanımıyordum ama ismini 1990’lı yılların başında duymuştum. At Yarışından zengin olur olmaz, şöhret rüzgârına kapılıp çok güzel bir işi varken, İSTİFA eden bu kişi; şimdi kendi yalnızlığı ve yoksulluğu içinde kıvranıp duruyormuş. Tıpkı, Tekirdağ limanına gelip giden, ondan bundan bir sigara parası isteyen eski bir AĞA oğlunun şöhret zenginliğini anlamayıp, onun oyununa yenilmesi gibi…

Güven SERİN  

 

 

 

 

13 Kasım 2020 Cuma

BİLGENİN GÜLÜŞÜ İŞİTİLMEZ GÖRÜLÜR

 


Sanatçı; Mehmet ÇEVİK
22 ülkede sergilendi



                             BİLGENİN GÜLÜŞÜ İŞİTİLMEZ GÖRÜLÜR

 

     Süleyman peygamber’in söylediği bir söz;” Bilgenin gülüşü işitilmez, görülür.”

    Bilgisayarımda uzun zamandır kayıtlı bir fotoğrafa neredeyse birkaç günde bir bakıyorum.22 ülkede sergilenmiş üç ülkeden ödül almış,”İhtiyar Adam” fotoğrafı… Fotoğraf sanatçısı Mehmet Çevik tarafından çekilmiş Tekirdağ Ortaca Mahalle nüfusunu kayıtlı “Yaşlı Adam” çalışması, bu çalışmadan 5–6 ay sonra vefat eden kişi Hasan Ayvaz’dır.

   Sanatçının objektifine yansıyan yüzde, donukluk çok ötelere; Eski Çağlara uzanıyor. O dönemde gülünç, komik, kaba, garip figürler olarak adlandırılan grotesk çalışmalara yakın bir bakış, dünyaya sanatın yoluyla sonlu bir ebedi bakış içerisinde heykelimsi pozunu vermiş…

    İhtiyar adamın fotoğrafa yansıyan ruh âlemi, bildik korku, sevinç, koşullardan çok öte uzanıyor; sanki bilim adamının ışığı, evreni incelerken yakaladığı eğilme, bükülme kıvrımlarının törensi şenliği, çılgın buluşu gibi…

    Geçtiğimiz yılbaşı gecesi, televizyon kanalları arasında tutunma çabalarımı, bir türlü çapası dibe oturmayan geminin akıntıya kapılıp usul usul ilerleme biçimiyle yapmaya çalışırken Kanal 8 ‘de Acun Ilıcalı’nın sunduğu O Ses Türkiye programına da zaman ayırdım.

   Bir tarafta hafızama kazınmış “Yaşlı Adam” ın 22 ülkede sergilenmiş “Yaşama Veda” fotoğrafı! Yaşamı neredeyse aldırışsız bir şekilde bırakıp gitmeye hazırlanan soğukkanlı bakışın, varla yok arasına ki donukluğu, çelişkili dünyamızın şartlı yaklaşımlarını yerle bir eden birleştirici yanı, diğer tarafta ise Acun Ilıcalı ile birlikte yarışmanın diğer dört sanatçısı; Beyazıt Öztürk, Murat Boz, Seda Sayan ve Hadise…

    Tekirdağ'ın Ortaca Mahallesinde yaşamış yaşlı adam; Hasan Ayvaz.Sanatçı Mehmet Çevik’in belgelediği, ulusal ve uluslar arası sahneye taşıdığı duruşu, hiç gocunmadan, kimselere yalvarıp yakarmadan geçen bir ömrün ipuçlarını da veriyor…

   Ya televizyonda bütün gecemizi ayırdığımız EĞLENCE (!) programları olarak öne çıkan Acun Ilıca’nın ticari ekmeğine yağ sürmenin yanında bal döken, insanlarımızın koşarak gittiği, saatlerce izleyip alkışladığı programın sanatçıları! Kırmızı koltuklarına oturmuşlar, sadece düğmeye basıp, kendi rollerini yaparak, sanatçı ve sanat analizi yapıyor görüntüsü içindeki salon takımının eğmiş olduğu boyunlar!

    Hallerine bakılırsa, orada bulunmalarının biricik amacı PARA; KAZANÇ elde etmekten başka hiçbir şey değil… Onları alkışlayan insanlar her daim karanlıkta, loş tenha köşelerde kalıyor. Bütün seyirci karanlığın içine, uğursuz bir cadı tarafından hapsedilmiş ve sadece ALKIŞLAMA cezası verilmiş gibi; eğriye, doğruya alkışlıyorlar…

   Meşhur bildik söz; “Alan razı, satan razı; sana ne oluyor!” Hiçbir şey olmuyor! Benim de işim bu… Televizyonda izlediğim Acun’un “ O Ses Türkiye” yarışmasını bir tarafa, ihtiyar adam fotoğrafını bir tarafa koydum… Birisi, yaşamı olduğu gibi, doğanın içinden gelen, içgüdü, sezgi ve ananelerle-kurallarla ama kimseleri aldatma lüksünün olmadığı iradesiyle yaşamış, diğer taraftaki beş kişilik grubun sanatçıları ve program sunucusu; tiyatro türleri; komedi ve müzikli komedi bölümlerini sahneleyip durdular…

   İşin garibi, yıllarca izleyip de sonunda hiçbir yere varmayacağınız eğlence adı altında yaşanan bir; CURCUNA… Sizin anlayacağınız karışık bir durum; gürültüsü, acınası halleri o kadar çok ki; içinde kayboluyorsunuz…

   İhtiyar adamın bakışında kaybolduğunuz gibi; bu kadar saflığın karşılığı, saf kuru bir gözden süzülen bir damla yaş ve ortaya çıkacak en doğal görüntü; kimseyi kandırmak, alt etmek ve kendini sayısız kere alkışlatmak gibi bir niyeti olmayan bir insanın sessiz sedasız ve uzaya akıp giden derin siyah pırıltılı bakışları…

   Süleyman peygamber’in sözünü bir kere daha anmak, hatırlamak niyetine “İhtiyar Adam”ın fotoğrafına bir kere daha baktım; kim bilir kaçınca bakış; izlemiş olduğum sanatçıların seslerinin, gülüşlerinin saflıktan değil ticaretten, kazançtan, gururdan beslendiğini bilerek tekrarladım Süleyman peygamberin sözünü;

  “ Bilgelerin gülüşü işitilmez görülür…”

 Güven SERİN 

 

 

 


10 Kasım 2020 Salı

GÜL KOKULU SELANİK

 



                                     

       GÜL KOKULU SELANİK

                        

  Eski bir efsane neredeyse beş yüz yıl öteye uzanıyor. Bir gece Sultan II. Murad bir rüya gördü. Uykusunda Tanrı düşüne girmiş ve ona koklaması için mis kokulu bir gül vermiş. Sultan II. Murad gülün güzelliği ve kokusu karşısında bu gülü saklayıp saklayamayacağını sormuş. Tanrı’nın cevabı nettir; “ Bu gülün ismi Selanik’tir.” Der…

  Selanik kadim zamanlara uzanan tarihi geçmişe sahip bir kenttir. II. Murad’tan önce Çandarlı Hayrettin Paşa ve Gazi Evrenos kumandası tarafından uzun süren abluka neticesinde ele geçirilmesine rağmen 1402 yılında tekrar elden çıkmıştır.

  II. Murad ile başlayan Selanik 482 yıl bir Türk şehri olmuştur. En büyük Türk’ü; Atatürk’ü ve daha nice değerli komutanı bağrında beslemiş, bir milletin kaderini etkileyecek dönüşümün şehri olma unvanına erişmiştir.

  Mustafa Kemal’e Trablusgarp görevi verildiğinde Selanikte’dir. Arkadaşı Ali Fuat onun üzgün olduğunu fark etmiş ve şu soruyu sormuştur;

“ Sende bir şey var ne oldu?

Bir şey yok fakat müteessirim-üzüntülüyüm. Ben eğer Trablus’tan dönersem tekrar buralara gelebilecek miyim?

Ne demek istiyorsun? “

   Mustafa Kemal iyice dolmuştur; ağlayacak durumda olan gözleri ve ağzından çıkan sözleri;

“ Korkuyorum, Fuat, korkuyorum! Doğup büyüdüğüm Selanik acaba Türklerin elinde kalacak mı?”

  Mustafa Kemal’in korkuları boşuna değildir. 9 Kasım 1912 yılında Selanik’i bekleyen Tahsin Paşa’nın başında bulunan 25 Bin kişilik ordu, destek alamayınca panikle dağılır, çöker…

  482 yıllık destan da bir başka yöne evrilir; Türler için Selanik, güzide bir anı, uzaklarda bir diyar olmaktan öte bir efsaneye dönüşür; unutulmuş, hafif bir yel esintisi içinde zaman zaman hatırlanan Orta Asya efsaneleri, o kadim şehirlerin göç eden insanların tertemiz öyküleri gibi bir yere taşınır Selanik Destanı…

  O gece, Mustafa Kemal’in arkadaşı Ali Fuat ile birlikte geçirdiği ay ışığının Olipmos Dağına yansımaları eşliğinde Mustafa Kemal son bir kez fısıldar; binlerce haykırıştan daha keskin bir fısıltı milyarlık hücrelerinden Selanik gecesine süzülür;

“ Ah Selanik, seni bir daha Türk olarak görecek miyim? “ Tüm yaşamı boyunca çok az ağlayacak bu asker; o vakit ağlıyordur; içinde temiz bir sevgi, sevda büyütmüş olmanın en saf haliyle; asker olmaktan çok öte, bir Selanik çocuğu, genci olarak için için ağlıyordu…

  İnsanlar doğup büyüdüğü yerlerden ayrılırlar. Ayrılabilirler, bu iş gönüllü olursa ve tekrar dönebileceğini biliyorsan; bu ayrılış, çok değerlidir ve hüznü de can yakmaktan öte canı-özlemi besler. Tıpkı, yıllar önce Balkanları usul usul izlediğim doğduğum topraklardan bir akşamüstü ayrılışım gibi. Babamın sürdüğü traktörün arkasına bir çuvala doldurulmuş olan tüm yükümü alıp, traktör hareket ettiğinde beni uğurlamaya gelen komşu kızlar, akrabalar ve annem, ninem; saygın bir duruş içinde sevgiyle el salladılar. Tekrar döneceğimi bilmiş olmanın o destansı ayrılışı; Meriç, Balkanlar ve İpsala Ovası geride kalırken, yepyeni bir başlangıcın de öyküsü başlıyordu denizin, Ganosların-Işıklar Dağlarının ve çok eski hikâyelerin yazıldığı yer olan Tekirdağ’da.

  Mustafa Kemal Atatürk’ün Gül Kokulu Selanik’i uzak diyarlarda şimdi. Bizim gönlümüzü alacak bir düşünce de yok Yunanistan diyarında… Her insanın aşkıdır doğduğu topraklarda sonsuzu hayal etmek, düşlemek ve o hayal ile gerçeğe yavukluya sarılır gibi sarılmak…

  Büyük Ata, geride bıraktığın büyük vatanın içinde o kadar çok uygarlık var ve gizli ki, hangi bir destanın, hüznün, sevincin ve soylu suskunlukların peşinde koşacağız? Yitik olan her değere değer katmak için sıklıkla ifade ettiğin gibi; çalışmak, çalışmak ve çalışmak… Çelişkiye düştüğümüz an; bilime yaslanmak, bilime yaslanmak; Atatürk’ün bıkmadan tekrarladığı gibi…

 

Güven SERİN 


2 Kasım 2020 Pazartesi

BURHAN KUZU KOMEDİSİ 2014 ARŞİV ÇALIŞMASI

 İzmir'de ölenlerin anısına arşiv çalışmasını tekrar yayınlıyorum; hırsa.hilebazlığa,gurura kurban gitmenin her daim mazeret hazırlayan yüzü kara yöneticilerin vicdanlarını bir parça sorgulamak ve anlatmak amacıyla; ölenlere,o canlara "huzur içinde" kalanlara da bir an önce yeni yaşama dönün demekten başka bir şey gelmemenin sancısı ile yeniden yayınlıyorum...




BURHAN KUZU KOMEDİSİ

 Bir güç, ne kadar büyürse o kadar da kontrolden çıkma olasılığı artar. Tarih, nice güçlerin, güçsüzlüğe dönüşmüş mezarlarıyla doludur. Büyümenin, yayılmanın kendi varlığınızı var ederken diğer canlıları da korumanın şartı; evrensel merhameti vardır.

 Kamil Masarcı’nın çizmiş olduğu karikatür kaç gündür oyalıyor beni. Sanatçılar, en nazik zamanlarda, en gerçekleri mizahi yolla aktarırlar bizlere. Sanatçıları anlaya bilmiş iktidar; yani güç sahipleri, kendi alanlarındaki öz denetimleri de, oto kontrolleri de arttırıp, kendi huzurlu geleceklerine huzur ve kalıcılık katarlar.

 Ne hazindir ki, gücü eline geçirmiş siyasetçi, gücü, adaleti, hakkı sorgulayan sanatı ve sanatçıyı pek sevmez. Çünkü sanatçının elinde tuttuğu bir ayna vardır. Siyasetçi de yüzünü, esas yüzünü bu aynada görmek istemez.

 Kamil Masarcı ibretlik çizimini üç aşamada tamamlamış; dalgın dalgın yürüyen bir adam, ilk sözcüğünü söylüyor;

“KİMSEDE PARA YOK! “

  Ve yürümeye devam ederken, ikinci cümlesini mırıldanıyor;

“ HERİF GENE DE”

 Dedikten sonra, son cümle ile sanatın gerçek ibretialem hatırlatmasıyla aynayı tutuyor; insanlığın yüzüne;

“ÇALACAK PARA BULUYOR”

 Karikatür sanatı böyledir işte; çok kısa çizgiler ve söylemler ile günlerce, aylarca anlatacak konuları, özetler; derdimize tam bir çare olmasa da, baygın lığımıza güzel bir limon kolonyası gibi küçük bir esinti katar.

 Şimdi, bazı muhteremlerin bu sözcüklere karşı çıkacağını biliyorum; hadi canım sende, kimse de para mı yok; öyle olsaydı, bu kadar araba, ev nasıl satılırdı? Ne güzel bir cevap! Bankalara, borçlanma miktarlarına, icralık, hacizlik adli işlemlere bakmak, kulak kabartmak, birbirini beş-on kuruş için dolandıranları, mal-mülklerin hızla el değiştirmesini anlatsam da, bu soylu muhteremler anlamaz.

 Kamil Masarcı’nın değerli çizimiyle kafa yorar, hafiften gülümserken, neredeyse bir kara mizah örneği olan değerli profesörümüz Burhan Kuzu’nun Enver Aysever ile yaptığı röpertaj ise tam da ; “Çevir kazı yanmasın” şarkısı gibi kulaklarımda, beynimi saran nöronlarımda dans etti.

 Enver Aysever, bilmişliği konusunda ün salmış Burhan Kuzu’ya şöyle bir soru soruyor;

“ Neden Türkiye’de solcular düşünce suçlusu, sağcılar yolsuzluk suçlusu oluyor?”

 Burhan Kuzu’nun tarihe, harika bir Yıldırım Akbulut fıkrası gibi düşecek, insanları gülümsetecek cevabı ise şöyle;

 “ Solcular pek fazla iktidara gelemediği için! ”

 İktidara gelmenin önemi de anlaşılmış oluyor böylece. Ne hazin bir şey; savcı ayrı telden, polis ayrı telden şarkılar söylüyor; sanki kurtuluş savaşı; her cephede bir gurup insan; sözüm ona ülkemizi-vatanımızı savunuyor; bir ileri, iki geri; doğuya giden bir gemide batıya koşan insan çığlıkları, gibi...

Güven SERİN 

 


23 Ekim 2020 Cuma

GİTME O GÜZEL GECEYE USULCA..

 





GİTME O GÜZEL GECEYE USULCA

Muson yağmurları ve göçebe çobanlar, tıpkı şairin (Dylan Thomas) şiirindeki gibi usulca gider ve gelirler;

“ Gitme o güzel geceye usulca

İyi insanlar, son defa ellerini sallarlar,

Öylesi ateşli bağırarak.

Faydasız işler yeşil bir koyda

Dans ediyor olabilir ama onlar da,

            Öfkelenirler, öfkelenirler

             Işığın ölümünün karşısında.

 Güneşi uçarken yakalamış olan vahşi insanlar." 

  Bazen bir şiir,bir fotoğraf,resim,karikatür ; günlerce,aylarca söylenecek olanı söyler ve öyle gider; usulca,hafiften ıslık çala çala...

Güven SERİN 



14 Ekim 2020 Çarşamba

SAĞLIKLI YAŞLANMAK

 





                                             SAĞLIKLI YAŞLANMAK

  

  Bu güzel toplum birbirine bakarak kararmaya devam ediyor. Kişioğlu kendine bakmadığı için sağlıklı kalma mücadelesi verenler de hemen göze batıyor. Nasıl; derseniz anlatayım. Bir tanıdığım evine zeytinyağı almaya başladı. Sadece salatalara değil, yemeklere, kızartmalara da kullanmaya başlamışlar. Niçin? Zeytinyağı daha sağlıklı olduğuna inandıkları için.

   Bu tanıdık bir akşam akrabalarını ağırlamış evinde. Patates kızartması yaparken akrabaları erken gelmişler ziyaretlerine. Zeytinyağı kokusunu duyan akraba kişi; “ Öf bu koku da ne?” diye bir güzel paylamış, azarlamış bizim tanıdığı. O da, zeytinyağı izah etmeye kalkmış. Sonunda ne mi olmuş? Bir güzel cevabını almış; “ Bugüne kadar diğerinden yediniz de ne oldu? Şimdiden sonra zeytinyağı yeseniz ne olacak? Hem, siz ölmeyecek misiniz?”

   Meşhur soru veya çıkıştır; “ Sen ölmeyecek misin? “ Azcık kendinize bakmaya başladığınız zaman; spor, seyahat, daha bilinçli beslenme; hemen en yakınınızda bu çıkışı görürsünüz; “ Siz ölmeyecek misiniz?”

   Sağlıklı yaşlanma denen bir şey var. Anlamayana anlatmak çok zor olan şeydir; sağlıklı yaşama tercihi… İki büklüm, aksıra-tıksıra bir yaşam mı; yoksa hem fiziksel, hem ruhsal olarak son ana kadar zinde yaşamak mı? Sağlıklı yaşlanmanın sonucu olan şey; yaşamın her bölümünün, her yaşın değerli oluşunu hissettirir.

   Meşhur bir atasözü vardır; yüzlerce yıl tecrübesi ve deneyimiyle her daim seslenir; sağlıklı yaşam gibi; “ Bakarsan bağ, bakmasan dağ” olur der bu söz… Özü, bakılmayan, hizmet edilmeyen hiçbir şeyin sağlıklı, düzenli, huzurlu olamayacağını anlatır. Tıpkı, bedenimiz de bağ-bahçe gibidir; bakmaya, beslenmeye muhtaçtır…

   Duyarlı ve bilinçli doktorlarımız ısrarla dile getiriyor;

 BESLENME,

ETKİNLİK,

 UYKU,

STRES YÖNETİMİ

   Neredeyse tüm hastalıkları tetikleyen üç unsur; Yanlış beslenme, hareketsizlik ve STRES… İnanın bana sağlıksız olanı hiç kimse sevmez. Ondan hoşlanmaz. En yakınınız bile; bir an önce sizden kurtulma düşleri kurmaya başlar. Sağlık derken; hem beden, hem ruhsal sağlığımızdan söz ediyorum. Boğa gibi güçlü olsanız bile, ruhsal dengeniz yerinde değilse, çevrenize zulüm etmeye başlarsınız; belki de farkına bile varamadan…

   Daha yetmişli yılların sonunda Bilim ve Teknik okumaya başladığımda hareketin evrenimiz, dünyamız ve bizler için ne büyük mucize şey olduğunu anlamaya başladım. Dünyanın saatte aldığı hızı bir düşünseniz, tam olarak hissetsek; şaşar kalır, heyecandan coşar ve o coşku içinde panikler-iz…

   Yaşamın var olabilme mucizesidir hareket… Nasıl ki evren bu harekete-hıza, döngünün muazzam gücü olan istikrara, genişlemeye muhtaçsa; insan denen canlı da; harekete-spora; yani etkinliğe ihtiyaç duyar.

   Sporun her çeşidi makbul olsa bile, herkesin yapabileceği en değerli spor; YÜRÜYÜŞTÜR… Kendi kendinizle zararsız ve masrafsız deneyler yapabilirsiniz. Haftanın dört-beş gününü yürümeye başlayarak bu deneye başlayabilirsiniz. Yarım saatlik yürüyüşler; bir parça hareket ve istikrar neleri değiştirecek bir görün. Bir şey olmuyor diyorsanız birkaç ayın sonunda; bir kusur bulmalısınız kendinizde; hareketin kendisinden önce…

 

  Beslenme konusundaki bilgilerin, yazılanların ve çizilenlerin sonu yok. Peki, ama nasıl yapacağız? En doğru bilgiye, görgüye nasıl sahip olacağız? Bilgi denen şey bu yüzden değerlidir. Gerçek ve faydalı olana ulaşmak için biraz çaba, biraz dikkat gerekir. Bu çabayla beslenmemizi kontrol altına alıp, yetersizliğimizi doğru takviyelerle ciddi değişimler yapabiliriz. Hatta yaparız…

   Dünyanın yükünü kaldırmak için ne kadar çok insan doğdu ve öldü; hesaplayabilir misiniz? Oysa kendi yükümüzü ağırlaştırmak yerine, onu parçalara ayırıp taşımayı ve gereksiz olanları sırtlamaktan vazgeçmeyi becermek; yine kişinin altyapısı; bilgi ve deneyimiyle mümkündür.

    Bugün, niçin değişim gününüz olmasın? Hep Kaf Dağının ardında aradığınız huzur; niçin sizin içinizden doğmasın?

Güven Serin 

9 Ekim 2020 Cuma

ŞAN ve ŞEREF ÖLDÜ

 




                                                   ŞAN ve ŞEREF ÖLDÜ

   Gelenek ve görenekler hızla değişiyor, yaşam biçimleri, yaşama ait alışkanlıklar da öyle. Bunca milyon yılı geride bırakan insan, bütün değişimlerden sonra yine de insanı arıyor. Geleneğin, göreneğin, alışkanlığın içinde bulduğu bir parça sevginin ve saygının olduğu yerleri özlüyor…

    “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir “ felsefesin yerden göğe kadar haklı sayılsa da, başka bir düşünce üzerinde durmak istiyorum. İnsanın; toplumların özümseyerek, hazırlık yapıp, önlem alarak değişmesini anlarım. Ama savrularak, yitip giderek, küçük kıyametleri yaşayarak değişimi anlamak için akademik çalışmalar yapılmalı ve ciddi önlemler alınmalı; savrulmadan geriye kalacak gençliğimizi kurtarmak adına.

   Çevremde; parklarda, çay bahçelerinde ve yakınında olduğum insanlardan sıklıkla duyduğum bir yakınma; dert yanma biçimi; “ Yakın tanıdığımın oğlunun-kızının düğünü-nişanı olacak; o bize küçük altın takmıştı. Onlar taktığında çeyrek altın 200 TL idi. Bende ancak 200 TL takabilirim.”

   Görünen o ki; sosyal ve ekonomik hayat; geleneği, göreneği zorluyor. Hatta her an kapının dışına def edebilir… Bu söylemlerdeki insan davranışları içinde ciddi acıları, hüzünleri de taşıyıp anlatıyor. Durumu kötü olanlar; davetli olduğu düğüne-nişana bile gitmemenin çaresini arıyor, bir hastalık; mazeret üretiyorlar…

   Bu davranışların, sosyal çürümenin, gelenekleri ezip yok etmenin biraz üzerine eğilmiş olsak, şunu göreceğiz. Bizler, yani büyük çoğunluk; geleneği de, göreneği de yanlış anlamış ve yanlış uygulamışız…

   Yapılan düğünler, nişanlar; kısacası mutluluk törenleri; eşin, dostun, hısım-akrabanın; konu-komşunun bir arada olması ve mutluluğu paylaşmasıydı. Ve imkânı olan, kendi imkânları ölçüsünde getirebileceğini getirmesi üzerine başlamış olan bu görenek, en sonunda boy gösterisine; kısasa kısas; “ Ben ne taktıysam benim düğünüme gelenler de aynısını takacak! “ anlayışına-baskısına dönüşmüştür.

   Düşünsenize, oğlunuzun, kızınızın düğününe çok zengin birisi, bir ülkenin kralı ve kraliçesi geldi. Zenginliklerine yakışır paha biçilemez bir elmas taktılar. Sizin aynısından takamayacaklarını bile bile, sizin mutluluğunuza ortak olmanın yanında, destek olmaktır kral ve kraliçenin amacı. Siz, aynısını isteseniz de onun oğluna, kızına yapamayacağını bilmesine rağmen; zorlamaya başladınız an; geleneği, göreneği de yıkmaya, çürütmeye başlamış oluyoruz.

   Bir yakınımın oğlu, fabrikatör kızıyla evlenmişti. Onlarla eşit görünsün diye bir sürü mal-mülk sattılar; sırf; eşe-dosta ve dünürlerine denk olsunlar diye. Ve bu yakınım sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu bu yarışın, sosyal trajedinin içerisindeysen; “ Oyun böyle oynanır; ne yapacaksın; satıp-savıp insan içine çıkmalıyız.”

   Hâlbuki fabrikatör ikinci kuşaktı. İnsan halinden anlayacak birisi. Üstelik tanıdığımın memur olduğunu, ne kadar emekli maaş aldığını da pekâlâ biliyorlardı. Sonuç ne oldu? Oyun bir süre sonra bozuldu; o kadar denk düğün yapalım, para harcayalım demelerine rağmen; birkaç yıl süren evlilik; kötü bir sonla bitti…

   Kusuru her daim geleneklerde-göreneklerde aramayı bırakmanın zamanı geldi. Tamam, değişim zaten kaçınılmazdır. Fakat meşhur o sözü hatırlatmak isterim; Mevlana Celalettin Rumi’ye ait; “ Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol! “ Bu sözleri yaşama;  eyleme, pratiğe geçirdiğimiz an, yoksulluk, yetmezlik de kendi kendine geri çekilmiş olacaktır…

   Zoraki yaşam hiçbir zaman kültüre-huzura dönüşmüyor. Zorlanarak yapılan her işte olduğu gibi; “ Zorla koyunlara getirilen köpek kurt getiriyor.” Ve her daim yükseklerde aranan mutluluk ve huzur; asla böyle olmadı, olamaz da. İnsanın yüceliği, basitlikte, sadelikte gizlidir.

   Bu anlatılanları daha iyi anlamak için size Şekspir’in ( W. Şhakespeare ) önemli bir kahramanı; Macbeth’in haykırışıyla veda edeceğim;

  “ Bundan bir saat önce ölüp gitseydim, mutlu bir hayat sürmüş olurdum. Çünkü bundan sonra benim için, her şey boş artık bu yalan dünyada. Her şey bir oyuncak sadece; şan ve şeref öldü…”

   İhtirasları, korkunç ve aşırıya kaçan bir insanın; insanlık dramıdır Macbeth’in düştüğü durumu. Bir dehanın-SANATÇININ sonsuzun kapısını aralama becerisi-ustalığı eseridir de aynı zamanda…

Güven SERİN 



8 Ekim 2020 Perşembe

ADAM GİBİ ADA; SİNAN YILDIZ



 

                                  ADAM GİBİ ADAM; SİNAN YILDIZ…

   Dünyanın halidir;  “ Bir varmış, bir yokmuş…” başlangıcı ve sonu… Masallar öyle başlardı; bilirsiniz. Ve anladınız mı masalların sosyolojik değerini, uyarısını ve eğlencesini. Ninelerimiz de öyle derdi; “ Yalan dünya be kızanım; bir varsın, bir yoksun…”

    Sinan Yıldız’ı tanıyalı çok oldu. Çeyrek yüzyılı çoktan geçti; neredeyse otuz üç yıl… Yakışırdı Yıldız sülalesinin onurunu yüceltip, şanına şan eklemeye adanmış bir kişioğlu kişiydi. İnsana meraklıydı. İnsaniyet kavramı, karakterini oluşturan genlerinde gizliydi. Hümanizması her daim insanı HOŞ tutmak adınaydı…

   Önce oğlu Sercan’ın, sonra da kızı Selin’in düğününü yapmış, yüzündeki yorgunluk güneş gibi aydınlanmıştı. Bir konuşmada; “ Ne çok sevenimiz varmış!” dediğinde, insana olan sevgisinin özü olduğu gibi gün yüzüne bir kez daha çıkmıştı.

   Kaşıkçı’ya yolu düşenlerin Sinan Yıldız’ın yakınlarından geçenlerin hatırladığı yegâne şeydir; çay, kahve, su ve açsan yemek söylemesi… Böyle görmüştü atalarından; aç olana sofrayı, yorgun olana yatacak yeri göster. Misafiri hoş tut ki, sende hoşça bir ömür süresin…

   Ona yakışan bir sözcük demetiydi; “ Nasılsın Kadınım? İyi misin, hoş musun bakalım?” Sadece sözleri söylemekle yetinmezdi. Gözlerinde bir gülüş ki sormayın; insanın organik zamanlarından kalma bir sevinçti onun gülüşü…

   2 Ekim gecesi, henüz şafağa birkaç saat varken durdu 56 yaşındaki kalbi. Durması gerektiğinden durdu. Bilirsiniz, onuruyla yaşam süren, saygınlığını yücelten erdemli insanlar; kalpleri durduktan sonra da yaşamaya başlarlar. Geride bıraktıkları hatıralar, her geçen gün çoğalır ve yaşama; bugüne ulaşır. Tıpkı onun yüzündeki gülüşün saflığı gibi, kendi tohumunu eker, yeniden capcanlı bir orman için filizler düşer yeryüzüne.

  Düşünüyorum da onun ömrünün yarısı, bizim tanışıklığımız ediyor. Kim bilir kaç sözün sosyolojisine dokunduk birlikte. Yok, etmeden insanı, var etmenin şenliğine yürüdük sessizce…

   Safiye Hanım’ın değerli eşi-yoldaşıdır kendisi. Sercan ve Selin’in; Harun ve Şükriye’nin babaları ve iki güzel çocuğun; Serra ile Bilge’nin dedeleri…

     Böyledir yaşamın döngüsü; geride bırakılan neslin, sevgiden, merhametten beslenmişse doğuşları; öldürmezler öleni. Kim bilir kaç kez dikerler onun anıtını; her dokunuşlarında Sinan Yıldız’ın geride bıraktığı anılara, hatıralara, hoşlukla seslendiği değerlere…

   2 Ekim Cuma günü, güz zamanı; sanki Ekim ayının, en güzel günüydü; hafif esintinin parlak güneşi. Etraf; sonbaharın toprağından, anızlarından, geride kalan yaz günlerinin baharat kalıntılarından besleniyordu.

   Oğlu ile kızına yaptığı düğüne gelen insanların çoğunluğu; büyük kalabalık, Sinan Yıldız’ın ölüm töreninde de oradaydı. Bir topluluk ki tam da onun sevdiği şey! Çocuklarının düğünlerini yaptığında; “ Ne çok sevenimiz varmış Güvenim…” demişti bana. O büyük kalabalık, ne büyük zenginlikti onun için…

   Aslında yaşamın altın kuralıdır sevgi. İnsanın doğumuyla başlar ve ölümüyle sona ermez. Oğlunda, kızında, torunlarında bir kültürün filizleri gibi yaşar; akar zaman nehrinde, nesilden nesle; bir hoş seda içerisinde bıraktığın sevginin her damlası…

   Ne derdi büyük şair Can Yücel; “ Zamanı Geldiğinde, Vazgeçmeyi Bildim!” Vazgeçilmez değildir yaşam. Belki de ölüm dediğimiz şey yepyeni bir başlangıç ve sonsuza açılan kapıdan geçişten başka bir şey değildir. Öyle demez mi din insanları; ölüm ve ondan sonraki yaşama dair…

   Koca Nazım’ın bir şiiriyle hoşça kal demek isterim Sinan Yıldız’a;

 “ Nasıl etmeli de ağlayabilmeli

 Farkına bile varmadan?

 Nasıl etmeli de ağlayabilmeli

 Ayıpsız,

 Aşikâre,

 Yağmur misali? ”

   Otuz üç yıl önce birini tanıdım; Adam gibi adam; SİNAN YILDIZ; hoşça kal Sinan Ağabey, bu dünyaya, bu bölgeye kattıkların, nice insanı, insaniyete davet etmenin yüceliği içinde; sevgi taşıyan gülüşünle…

Güven SERİN   


29 Eylül 2020 Salı

İSMİ TEKİN

   İsminin Tekin olduğunu sonradan öğrendim.Ona,bilge ağaçların olduğu yerde rastladım; Kumbağ Sütlüce Mevki.Bey efendiliği,yüksek karakteri daha ilk bakışta çıktı ortaya.Gereksiz sırnaşmayan,bir yudum için bin bir cambazlık yapmayan çok özel bir hayvan.Birkaç saat arkadaşlık yapınca nice insanda göremeyeceğim erdemi gördüm onda; tok gözlü; yemek yerken asla ama asla göz ucuyla dahi sofraya bakmıyor.İnanılmaz bir durum...

Güven SERİN 











24 Eylül 2020 Perşembe

MASAMDA DURAN FOTOĞRAF

 



                                 MASAMDA DURAN FOTOĞRAF

 

  1958 yılı, Yunus Nadi Roman Yarışması Jürisi, bir fotoğrafla tarihe, bir belge niteliğinde imzasını atmıştır. Tarihsel belge niteliği taşıyan fotoğraf karesine girenler; Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sabahattin Eyüpoğlu, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Azra Erhat,Vâlâ Nurettin,Cevat Fehmi Başkurt,Haldun Taner ve Behçet Necatigil;Cumhuriyet Gazetesi arşivinden bir fotoğraf…

   Günümüzden altmış yıl önceki Roman yarışması jürisi, ne kadar da büyük sanatçılar tarafından temsil ediliyordu! Yarım yüzyıllık bir süreden sonra, aynı öneme sahip jüri üyeleri, yarışma ciddiyeti kalmış mıdır? Her biri kendi çapında, edebi destanları yazmış bu insanların zenginliği, ülke ve dünya sevgilerinin yanında, insan ve edebiyat sevgilerinden kaynaklanıyordu. Lambaların, yoklukların, mumların ışıklarının ve en önemlisi, kendi dünyalarını özümsemiş ve diğer dünyalara kapı aralamış insanlardı onlar.

  İsimlerini yazdığım, çoğunun eserlerini okuduğum bu insanları Jules Renard’ın gözüyle anlatmak gerekse; “ Gerçekliğe düşkün bir insan ne ozan, ne yüce biri olmaya gereksinimi vardır. Çabalamadan ikisi de olur.”

   Gerçeklin içinden düşsel bir amacı, tekrar bu zamana, gerçeğin bıkkın, sessiz, pısırık zamanına çağırsam, bu değerli insanlara bir bir : - Söz sizde efendim, desem; görün bakın neler diyeceklerdir;

Halide Edip Adıvar; “ Haksızlığa sapıp çoğu insanın seninle beraber olmasını sağlamaktansa adaletle davranıp tek başına kalmak daha iyidir.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu; “Ben, el ayak çekildikten sonra odamın kapısını sürmeleyip kitaplarımla baş başa kalmak saatini dört gözle beklerim. Çünkü bu ömrümün bütün hazin macerasını ve yaşadığım anın ağır sıkıntısını unuttuğum tek saattir.”

Sabahattin Eyüpoğlu; “Sana mı kaldı dünyayı düzeltmek, otur oturduğun yerde. Bu böyle gelmiş böyle gider; anlatamazsın. Hem şimdi sırası mı? Softalar saldıracak adam arıyor.”

Orhan Kemal; “ Bir gün oturup çay içelim seninle… Çaylar benden manzara senden.”

Yaşar Kemal; “ Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır, bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır.”

Azra Erhat; “Eleştiri kötüyü, çirkini belirtmek, yani aşağılamak, kınamak, yadsımak olmadığını artık herkes bilir. Eleştiri elbette ki iyiyi ve güzeli ayırt etmede beğeniye dayanan bir yargıyı gerektirir, ama oraya varana dek nice nice işlemleri vardır eleştirinin.”

Haldun Taner; “ Saygısıza haddini bildirmek, yetime kaftan giydirmek kadar sevapmış. Ben de bir sevaba girdim. Keşanlı Ali Destanı”

Behçet Necatigil;

“ Sevgileri yarınlara bırakırız

Çekingen, tutuk, saygılı,

Bütün yakınlarınız

Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden

(Siz böyle olmasını istemezdiniz)

Bir bakış bile yeter ki anlatmaya her şeyi

Kalbinizi dolduran duygular

Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanları umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.

Yılların telaşlarda bu kadar çabuk

Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde

Açan çiçekler vardı,

Gecelerde ve yalnız,

Vermeyi az buldunuz

Yahut vaktiniz olmadı.”

  Yaşadığımız bir gezegen; bizim galaksimizde ve şu ana kadar gözlenen diğer galaksilerde tek yaşam var olduğuna inandığımız yer. Edebiyatçıların, düşünürlerin gözüyle, bir masalın bile içine girince ne çok kapı açılıyor, ne çok dünyalara…

Güven SERİN 

14 Eylül 2020 Pazartesi

DÜŞLERİN EFENDİSİ

 



                                KÖTÜLÜKLERİN YÜZÜNE BAKTIM

                                           ( DÜŞLERİN EFENDİSİ )

  

    Sanata gönül vermiş, eğitimini almış, bu alanda yoğrulmuş bir arkadaşımın göndermiş olduğu mesajını okudum;

  “ Quills-Düşlerin Efendisi, bana göre güzel bir filmi, tasfiye ederim.” Seçiciliğine inandığım arkadaşın yolladığı filmi, atölyeye geliş zamanını sabırsızca geçirdim. Hani, kırlara çıkınca kır kokuları duyarsınız; baharın şenliğinin öyküsünü, renk cümbüşleriyle izlersiniz ya; iyi sanatın kokusu da, kırlara yayılan doğa şöleni gibi bir şeydir…

   Yönetmenliğini Philp Kaufman’ın yaptığı film; Fransız Devrimi zamanlarında geçmektedir. Fransız felsefe yazarı; Marquis Sade’nin yaşamı ve eserlerinden yola çıkılan filmin konusu, insan denen canlının oluşturduğu toplumların olduğu her yerde, ortaya çıkacak insan ve toplum çelişkilerinin dayanılmazlığını, dram ve trajedisini anlatmakla kalmıyor, adeta ruhumuza, genlerimize üflüyor.

   Filmde rol alan, toplumsal hayata yön verecek kahramanları hatırlatmak isterim; Halkın kendisi; hizmetçileri, akıl hastaları ve sıradan insanları. Halkın sanatçısı, doktoru ve papazı ve filmin en önemli haykırışı;

 “ Kötü söz yoktur, kötü davranışlar vardır! “

   Filmin baştan sonuna içinde olan bir felsefe; kötülük ile iyilik, akıl üstünlüğüyle, toplumsal baskıların çılgınlığı, en sonunda her toplumda olduğu gibi, yer değiştirmeye kadar gidecektir. Yani, yaşadığı dönümde, sansürsüz kendi içindeki evreni, sözler yoluyla haykıran bir yazarın, toplumların yüzleşemediği en şiddetli zayıf zavallılığıyla karşılaşması, çarpışmasıdır. Yani, çıplaklık, sansürsüz sözcüklerin tabuları hedef alışıyla…

   Sanatçı, karşısında bulacağı devler-canavarlar; toplumun kendi öz evlatlarıdır; doktor, papaz ve imparator ve halk… Gizli kapılar ardında herkesin heyecan duyduğu tabuları, kitaba geçirmenin, sözcüklerle anlatmanın bedeli, insan ruhunu ilmik ilmik yapacak kadar doymak ve durmak bilmeyen bir işkenceye dönüşecektir.

   Güçlüklerin, sanatçıyı ve sanatı daha da yücelteceğini bir kez daha görüp, iliklerimize kadar hissederken, papazın ruhuyla, kalbiyle söyleyeceği sözler, kendi günahını çıkarma karşılığı olacaktır;

 “ Kötülüğün yüzüne baktım ve öyle hayatta kaldım.”

    İnsan benliğine sadece bir filmin kahramanı tarafından söylenen sözcükler değil, inançların suskunluğunu, kötülüğün cesaretini örttüğünü de can çekişmesini hissedeceğiz…

   Sanatçı, üretmenin cazibesine, durdurulamaz bir cesaretle, korkusuz bir şekilde giderken, papaz; düştüğün durumun korkunç yalnızlığını en kıymetli çığlığıyla, sanatçının yapmak istediği ve yaptığı şeyle; üreterek-yazarak devam etmek isteyecektir. Doktor; sıfatının, görev bilincinin gücünü öyle abartacaktır ki, en korkunç çelişkinin içerisinde dahi, toplumların çelişkili ve gerekli dönüşümleri gibi kendi dönüşümünü faziletli bir şeymiş gibi yerine getirme onursuzluğuna kavuşacaktır.

   Belki de son sözü, hiçbir zaman son olmayacak bir hissiyat ve dünyevi gerçekler içerisinde yazar-sanatçı yapacaktır;

 “ Fazileti bilmek için, ahlaksızlığı da bilmek gerekir…”

Güven SERİN 

27 Ağustos 2020 Perşembe

DOĞAN VARLIK-YİTİK BİR ÖMÜR

 


Leonardo da VİNCİ-MADONNA





Alkışlarla; ellerim acıyana kadar...


DOĞAN VARLIK-YİTİK BİR ÖMÜR…

“ Doğan varlık, gün ışığını görür görmez zaman, armağanının yok etmeye koyulur. Aklın dengesi bozulursa yüce müzikten etkili bi çare, daha huzur verici bir ilaç yoktur; bir ilaç yoktur…

  Bütün dünya bir sahnedir ve kadın erkek ancak birer oyuncu, sırası gelen girer, sırası gelen çıkar; yitik perdelik bir ömürdür, yediden yetmişe bir ERKEK oyunu; erkek oyunu, erkek oyunudur…”

Not; Önce W.Şekspir’e, sonra; Haluk Bilginer’e ve değerli sanatçı arkadaşlara; teşekkürlerimle… Resim, Leonarda da Vinci’ye ait; Madonna isimli çalışma…

Güven SERİN 





14 Ağustos 2020 Cuma

DEDE OLMA AYRICALIĞI

 


                                        DEDE OLMA AYRICALIĞI

 

  Ne çok insan ( erkek )  bu duyguyla şenlenmiş, “ dede oldun “ haberiyle,imtiyazıyla yaşamında bir başka döneme evirilmiştir; kim bilir… Dede sözcüğünün bir sürü güzel manası var: Benim gibi torun sahibi olanlardan tutun da yaşlı insanlara “ Dede ne haber; nasılsın? “ seslenişlerine, Mevlevi tarikatında çile doldurmuş dervişlere verilen unvana kadar; değerli sıfatlar…

  Küçük; mini minnacık bir kız çocuğu. İsmi Nilda; babası Onur, annesi Özgün ve sanatçının dilinden bir sesleniş;

“ Hey Hey Hey Hey Hey

Anamın karnında bir sancı var

Ta şu göğüslerinin alt yerinde

Doğ Doğ Doğ Doğ Doğ “ 

diye devam eden, analığın-anneliğin uzun, derin, anlamlı süreçte, hiçlikten çıkarttığı, doğurup büyüttüğü bir yaşam gerçeğidir doğmuş olmak; doğmanın değerli ve güzel bebeği…

  Akşam vaktiydi; gün, geceye doğru ilerliyordu karanlığı ile birlikte usul usul… Nilda’nın doğumuna en az iki hafta daha var sanıyorduk.11 Ağustos gününün gecesi daha yeni başlamıştı. Bir sancı ile başlayan telaş hastane ziyareti, doktor kontrolü derken Nilda’nın sesi-soluğu duyulacakmış meğer birkaç saat sonra. Gece, diğer günün gecesine; Salı, Çarşambaya yarım saat kala; 23.30’da Nilda geldi dünyaya. Tıpkı, Şekpsir sahnesindeki gibi;

 “ Suskunluğu, mutluluğun haber vericisi” gibiydi…

  Annelik, dedelik, anneanne, babaanne heyecanları iç içeydi denizine tepeden bakan hastanenin güneye bakan odasının bekleme salonunda. 124 numaralı hastane odasının küçük bekleme salonunda mutlu insanlar vardı; Nilda’nın doğmuşluğu, masumiyeti, insan ruhuna dinçlik tazelik katan bebeğin yaşama sundukları şenlendirmişti orada bulunan, dedeler, anneanne, babaanne, amca, yenge, enişte ve teyzeleri.

  Nilda’nın büyük dedesi Yusuf yaşasaydı, ona “ Torununun torunu olmuş!” müjdesini verselerdi, “ Ölümsüzlük budur.” Derdi hemencecik. Yaşamın devamı olan devinim, muhteşem süreç ve mucize olan şeydir yeni doğmuş bebek. Sadece ruhundaki pırıltı değildir ona bakan insanları mutlu eden şey. Aynı zamanda, ruhuyla birlikte etrafa sunduğu saf masumiyet, koku ve enerjidir de…

  Sanatçı, “ Sanat ayıpları ayıklar” derken, yeni doğmuş bir bebek de, iyi ellerde yetiştirilirse, toplumu tazeler, güzelleştirir. İyiliğin krallığını ilan eder; baskılardan, yıkımlardan çok uzak; onaran, yeniden inşa eden; bilimin ve sanatın özüyle beslenip, toplumsal bir şölene dönüşen yaratıcılık doğardı; bebeklerin saflık yasasını anlamış, topluma ait bu gelecek mirasını iyi bakıp, eğitebilseydik…

  Evren, nasıl ki hiçliğin içinde çıkıp bir erişilmezlik, sonsuzluk sa, yeni doğmuş bir bebek-Nilda da aynı ışıldı içinde, hiçliğin içinden gelen bir şey-evren gibi ruhumu, ruhumuzu aydınlattı; sonsuz aydınlığın, huzurun en hakiki duruşu içinde.

  Sanata adanmış sanatçıların tümü hayatla baş etmek için mücadele verirler. Sessizliğin sesi, anlatılmamış, duyurulmamış-duyurulamamış olanın duyurusunu yapmak isterler; kendi ilham perilerinin onlara sunduğu destek ve hünerli ellerinin, iradelerinin eşliğinde. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar baş edemezler sonsuzun öz evladı olan insanın yarattığı kargaşa ve kargaşalarla.

 Bütün bu görkemin, korkunç uğultuların hemen kıyıcığında dır sanatçının atölyesi, sanata dokunan ruhu ve elleri. Tıpkı annesi Özgün’ün yanı başında duran Nilda’nın minik ellerinin, masum bakışının ilham vermesi, alçak gönüllü zenginlik içinde insanlığın bütün kusurlarını yeniden ve yeniden silmeye, ayıklamaya, bütün ayıpları örtmeye geldim, der gibi bakan bakışlarda izledim güzel bebeği; sevgili torunum Nilda’yı…

  Tüm bebekler; insan yavruları kadar tüm annelerin yavruları ( Hayvanların) çok güzeldir. Hepsinin biricik amacı, neslinin devamı olduğu kadar, biricik gezegende, insanı ve canlı hayatını daha bir geleceğe taşımak; kadim zamanlardan bugüne, bugünden da ötelere…

  O yüzden, kolay kızanlara, öfkelenenlere, yok edicilere ilk önce bebeğin masumiyetini izletmeli. Bebeğin kokusuyla besleyip, onların enerjisiyle yıkamalıyız.

   Olarda ilk doğduklarında masum, korumasız bir bebek olduklarını bilip; “ Nasıl buraya geldi, bunca kargaşa, ölüm, dert !” sosyolojik sorusuna verilecek cevap; bebeği, daha anne karnında, anne ve babasıyla birlikte önemseyen eğitim, iş, eğlence imkânları yaratmada gizli olduğu anlaşılır mı acaba?

  Hoş geldin Nilda. Varlığının, astrolojik açıdan koç burcuna tutunsa da, kuşakları inceleyen bilim senin alfa kuşağı olduğunu söylüyor. Atamızın ifadesindeki gibi; Atalarının fikirleriyle çelişkiye düşersen; bilimi, sanatı, felsefeyi seç. ”

  Uzayın derin sırlarını keşfetme, yepyeni dünya dışı serüvenlere çıkacak neslin başlangıcı, çok ötelerin zorlayanları içinde güzel bir gelecek, neşeli bir yaşam senle birlikte olsun; bahtın açık olsun güzel çocuk…

Güven SERİN 


10 Ağustos 2020 Pazartesi

İYİ OLMAK MASRAFSIZ İŞ

 










     İYİ OLMAK, MASRAFSIZ ŞEY…

        ( Doku ve Organ Bağışı Yapalım )

 

   Ne çok konuşuldu; iyilik ve kötülük adına. Âlimler, filozoflar, peygamberler, öğretmenler, anne ve babalar ve daha niceleri… Farkındaysanız, ne çok şey üretiriz; kötülüğü örtmek, onun sebebini zaruri yet-mecburiyet ve keyfiyet içinde anlatıp “ONAY” almak istemek; çok büyük ağırlık ve pahalı bir şey…

  İyiliğin masrafı oldukça az; hatta neredeyse yokken, kötülüğün masrafı o kadar çok ki; sırf bu sebepten kaçılır kötülükten; kötülüklerden. Sadece kaçılır mı? Fırsatınız varsa, henüz vakit geçmemişse; ona karşı durulur, onunla baş etme oyunlarına çıkılıp, Şekspir’in sahnelerinde ki trajedileri belki de komediye çevirme ödülüne layık görülürsünüz…

  Dehaların ödülü; yalnızlık ve adanmışlıktır. Bazıları; sanata adanırken bazıları bir ülkeye-VATANA adanır. Tıpkı Mustafa Kemal ATATÜRK gibi… Hatırlar mısınız Mustafa Kemal’in ölümünden önce vasiyetini yazıp mirasını devrettikten sonra söylediği sözleri;

  “ Şimdi rahatladım çocuk! Üzerimden büyük bir yük kalktı.” Ve bilir misiniz o büyük insanın hep kaçmak istediği yer neresidir? Kırlar; kırlara, sükûnete, doğal olana ve basit bir kulübeye…

  Ya o zaman; bunca telaş, gurur, yorgunluk, kurnazlık niçin? Yetinmenin ölçüsü yok bilirsiniz. Durmak bilmeyen bir açlık cezası denen şey vardır; insanlığın ötesinden beri; yani, kadim zamanlardan beri peşine bırakmayan bir hastalık biçimi…

  Atölyemdeki masamın üzerinde küçük bir kart duruyor. T.C.Sağlık Bakanlığına ait ve şöyle bir ismi var;

DOKU VE ORGAN BAĞIŞ BELGESİ; (Ölümünden sonra bir başkasının yaşamasında yardımcı olmak istiyorum ) diye devam ediyor…

  Görüyorsunuz ya; iyi olmak, iyilik yapmak oldukça masrafsız. Ölümle başlayan organların bozulması-çürümesi bir hafta içinde yok olması demek! Kime yararı olacak, bize yaşam sunan organların toprağa karışıp, akıp gitmesi?

  Hadi gelin, masrafsız olanı yapalım; bunca telaşı, kargaşayı, kirli-tozlu bilgiyi, kulakları sağır edecek dedikoduları şimdilik bir kenara atalım ve masrafsız olana kucak açalım. En yakın hastaneye gidip; Doku ve Organ Bağış Belgemizi alalım. Üstelik bedava ve masrafsız… İçinize akacak bir belge, ruhunuzu şenlendirecek, yaşama edebi düşünceler, mitolojik öyküler gibi kök salacak bir iş yapmak çok kolay; hadi…

  Bizden sonra çürümesine izin vermediğimiz organlarımız; Kalp, Kalp Kapağı, Akciğer, Böbrek, Karaciğer,Pankreas ve Kornea’mız ne çok şey demek! Bir ışık, bir yaşam; yaşama tutunanların bizden sonra da kan akışlarının, yaşama çağrı yapan seslerinin duyulması anlamı demek…

  Başından da söylediğim gibi; iyi olmak masrafsız şey… Kötülük öyle mi ya? Can yaktıkça, korkar, korktukça evinizin bahçesini yükseltir, belinizdeki silahları çoğaltır, sizi koruyacak olanlara sığınma başlar. Her köşe başında bir gölge, her derin uykuda bir kâbus; her an bize saldırıp, kötülüklerin hesabını görecek gibidir…

  Ya iyiliğin serüveni? Gecenin en derin saatlerinde sokaklarda, caddelerde, sahilde, ormanlarda tek başınıza gezecek kadar hürsünüz… İçinizdeki pişmanlık ve korku ateşi değil de, güneşin, yıldızların, galaksilerin o mucizevî serüvenleri yapıp durur; bir yerde enayi görülseniz, bir yerde saflığınız ile erdeminiz karıştırılsa bile; iyi olmak masrafsız iş arkadaş…

  Hazır iyilikten söz ederken; iyiliğe adanmış kurum ve kuruluşlarımız var. Çocukların eğitimine, ülkemizin saygınlığına, bilimine, sanatına, sanayisine ve bizlerin maneviyatına adanmış dernekler; DÜRÜŞŞAFAKA ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği.

  Buralara da yardım etmek-EL UZATMAK, oldukça masrafsız! Sizin bütçenizi bozmayacak olan; belki bir çay-kahve; bir paket sigara parası; bir yudum, bir damla derken; yüzlerce genç kızımız, oğlanımız, yitik dünyaya bırakılacakken, merhametin şafağına teslim edilen güzel çocuklarımız onurlanacak; KURTULACAK…

 Dedim size; iyi olmak oldukça masrafsız bir iş…

Güven SERİN 

 

 

 


6 Ağustos 2020 Perşembe

VATAN MUTLAK SELAMET BULACAKTIR



  VATAN MUTLAK SELAMET BULACAKTIR


   Bu sözcüklerin söylendiği zamanlar;1912 yılıdır. Koskoca imparatorluk çöküşe girmiş “vatan toprakları” bilinen yerler bir bir gitmektedir.24 Ekim 1912 Avrupa Türkiye’si kaybolmuş Bulgarlar Çatalca’ya kadar gelmişlerdir. Edirne bile Bulgarlara bırakılıp barış yapma sürecine girmişti. Makedonya, Selanik artık bizim değildi.

 Bab-ı Âli Caddesinde “Meserret” kıraathanesinde birkaç asker bir araya gelmişti. Bu askerlerden birisi de Mustafa Kemal’dir. Elden gitmiş Selanik’ten gelen birkaç askerin yanına yaklaşan Mustafa Kemal; -Nasıl bıraktınız? Selanik’i bu kadar ucuza teslim ettiniz? Sorularını ruhunu kavuran bir ateş içerisinde soruyordu. Selanik’i elinde bulunan 60 bin kişilik ordusuyla Yunanlılara bırakan asker; Hasan Tahsin Paşa’dır…

  Sözü getirmek istediğim yer şurasıdır. Tarih; yani geçmiş değerlidir. Geçmişin kayıplarını bilmek ve anlamak sadece geleceği değil günü kurtarır. Geçmişin çıkınında o kadar çok tedbir, o kadar çok deneyim yatar ki, sadece biraz anlayış, biraz sorgulama ve bilgi akışı sağlamakla yaşamın değeri arttığı gibi, yaşadığımız şehre, ülkeye katkılarımız da artar. Gün geçmiyor ki bir kirli bilginin ayrıcalığını, insanımızı bölme, bölüştürme saldırıları varlığı eksik olmuyor. Kirli-yanlış bilginin en çok yayıldığı ülkeler arasında neredeyse birinci durumdayız…

  Bana uygar ülke nedir; hangi göstergelerle ölçülür deye bir soru sorsanız; birkaç amatör bakış sözcüğünü sıralarım. Birincisi, hastane, hapishane ve adliye sarayı açmakla övünmeye ülke yöneticileri derim. Sanatın, felsefenin, demokrasinin en yaygın anlayış, ortam bulduğu ülkedir, derdim. Geçmişi sorgulayıp, kötünün ve iyinin rafine edilmiş halini, ülke gençliğine anlatan öğretmenlerin özgür olduğu, kurumların kendi bağımsızlıklarını, hadlerini bilmiş olma seviyesine geldikleri ülke derdim…

  Böyle ülkelerin insanları yaşanan en zor zamanları panik olmaktan öte, ayrı bir deneyim ve tecrübe yaşayarak atlatırlar. Ölümlerin, yasakların matematiksel algısından korkup saklanmak, kaçmak yerine, onurlu bir şekilde yaşamın her zerresini anlamlı kılacak saygın duruşlar yaşarlar.

  Tekirdağ’ın gelişmişliğini tarihe verdiği önemle, güne taşıdığı kültürel zenginliklerle görmek, değerlendirmek isterim. Anıları, hatıraları var eden, onların diğer kuşaklara aktarılmasını sağlayan şeyler kitaplar olmakla birlikte aynı zamanda; mekânlardır. Yani, insan ruhunun iç içe geçtiği mekânlar, yaşlı ağaçlar… Bunların kıymetini bilmek, o mekânlarda geçen olayları, eğlenceleri, hüzünleri de kayıp etmek anlamını taşıyor.

  Messeret Kahvesi de böyle mekânlardan sadece birisi. Bu mekânda kimler olmadı ki? Mustafa Kemal’den tutun da, Orhan Kemal’e, Sait Faik, Yaşar Kemal, Edip Cansever, Melih Cevdet Anday, Halit Ziya Uşaklıgil’e kadar insanlar burada; siyaset, edebiyat, sosyal meseleleri konuştu; düşleri gerçeklerle yüzleştirdi.

  “Vatan mutlak selamet bulacaktır.” Bu düşünce, inanmış, öğretilerle donanmış, kendi özünü bulmuş insanlar için çok şey ifade eder. Malazgirt, Mohaç Muharebesi, Çanakkale-Gelibolu ve Kurtuluş Savaşı, böyle insanların selamete giden yolda izledikleri yol-felsefe ve askerlik sanatına, sosyal hayata verdikleri değerlerin önceliğini çok iyi zamanlama ve kararlılık göstermeleri sayesinde elde edilmiştir.

   Esenliğimiz, yaşamın kıyıcığında bir yudum yaşam ömrümüz her daim şiir tadında olsun; Attila İlhan, yani, yaşadığı mekânlara, şehre hizmet etmiş bir şair;

“ Kanatları parça parça bu Ağustos geceleri

Yıldızlar kaynarken

Şangır şangur ayaklarımın ucuna dökülen

Sen

Eğer yine İstanbul’san

Yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim

Pançak pançak şiirler tüküreceğim

Demek yine ben

Limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor”

Güven SERİN