30 Haziran 2020 Salı

SENİ


Kamera; Güven    KUŞADASI




SENİ


Seni seviyorum;
İnilti inilti,
Coşku coşku...
Seni istiyorum;
Taşkın taşkın,
Alev alev…

Sensiz geçmeyen zaman;
                              Şimdi,
Nasıl da koşuyor delice,
Bahara çıkmış taylar gibi...

Güven SERİN 

27 Haziran 2020 Cumartesi

JEOLOJİK YANKI; PİETA


internet; Salvador Dali

                                JEOLOJİK YANKI; PİETA

 
   1949 yılında yayın hayatına başlayan Yaprak Dergisinin ikinci sayısını okudum. Derginin üst sol yaprağında Ahmet Muhip Dıranas’ın bir şiiri; Bir Tren Yolculuğu da yer alıyor. Dranas’a özgü,değerli bir şiir.Eserin on üçüncü dizesi;

“ Yeşil ışıktan bir damla beynimde “ diye başlayıp;

“ Yeşil ışıktan bir damla beynimde
Koşuyor sağa sola inimde

Ama-şairane, mahzun bir hayvan
Aya dalmış öyle bir dal ucunda!

Ya bu yüzler ne yüzler, maske gibi.
Yüzler; güzeli, çirkini, garibi…”

  Şiirin dizelerindeki derinliği bir yana, bir tek sözcüğün bir başka eserle buluşması, kendi evrimsel süreci için izin istemesi ayrı bir yana… Yıllar önce Sakıp Sabancı Müzesi’nde Salvador Dali sergisi vardı. Aradan yıllar geçtiği için sergide izlediğim eserleri unuttum sanıyordum. Ta ki, Sabancı Müzesinin yapmış olduğu değerli çalışmaları, eserlerin video tanıtımlarını izlemeye başladığım an; Dali’nin Gala aşkını, sanata duyduğu koşulsuz, sansürsüz ve uçsuz bucaksız arayışlarını karşılığı olan eserlerini izledikçe, bugünkü hissiyatım ve bir başka ruh âlemi içinde kavradım eserin iç yankılarını.

  Bir şiir ve bir mısra ve bir tek sözcük; “Yeşil” şair ile ressam arasındaki seslenişi, gösteriyi kendi bakış açımla kaleme alma fırsatına dönüştü. Salvador Dali, Jiolojik Yankı-Pieta isimli çalışmasını yaşamının son zamanlarında yaşlılık hallerini yaşarken yapıyor. Yarım yüzyılı birlikte paylaştıkları karısı Gala hastadır! Onun acısı sanatına, düş gücüne baskı yapıyordu. Tıpkı, karısı için söylediği sözlerin anlamlarını hiçbir zaman yitirmeyecekleri kadar yeşil rengin ölüm örtüsü içinde;
“ Gala, beni evlat edindi. Ben onun yeni doğan çocuğu, oğlu, sevgilisiyim. Gala benden ölümün etkilerini söküp attı. Delirmememin nedeni, deliliğimi onun üstlenmesidir.”

  Dali, her ne kadar ölüm korkusunu yendiğini ifade etse de, yolun sonuna gelmiş, elli yıllık karısını fiziksel sevgiden beslenen dünyevi zevkler içinde değil, ruhani ve sanatsal bir sevgi içerisinde, başka sanatçıların hayran olduğu eserleri tekrar yorumlama kudreti içinde; Michelangelo’nun Pieta isimli heykel grubunu yorumlar. Bu çalışmanın ismi; Jeolojik Yankı; Pieta olur.

  Bu eser oluşurken, Dali’den alınan eser hakkındaki bilgiler;

“ Geçici heveslerin, rüyaların, otomatizmin peşinde değilim. Artık, kendi yaşamımdan, hastalığımdan, anılarımdan olan önemli şeyleri resmetmek istiyorum.”

   Böylece Jeolojik Yankı; Pieta doğar. Ölümü anlatan bir çalışma. Çalışmanın temelinde ise Roma’da bulunan heykel grubu; Michelangelo’ya ait Pieta vardır. Meryem kucağında tuttuğu ölü oğlu için derin acılar içindedir. Esere sinen soğuk yeşilimsi renkler ölüm duygusunu vurgular. Denizdeki kaya, resmin-eserin her yanında tekrarlanıyor. Salvador Dali için akıldan hiç çıkmayan bir anı, üzerine çöken yaşlılık, Gala’nın hastalığı ve ölümü ve hayran olduğu sanatçının eseri bir başka esere dönüşüyor. Yıllar sonra yerel basının gazete köşesinde belki bir başka insana ilham verecek, cesaret bulacak yeni ufuklara adım atacaktır…

  Okuduğum Antik Felsefe kitabından geriye şu notlar kalmış;

“ Çoğaltır toprak kendi şeklini. Su suyu, ateş de ateşi…”

Güven SERİN  



18 Haziran 2020 Perşembe

TRUVALI KADIN


İnternet




                                                        TRUVALI KADIN


  Bir şair, şehrinin sokaklarında gezerken seslenmişse şehrine;

 “ İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı/ Önce hafiften bir rüzgâr esiyor “ Bir başka şairde kendi yüce haykırışını şiiriyle dile getirir;

“HAYKIRSAM, kim duyardı beni, melekler / Katından? Ve ansızın bassaydı bile / İçlerinden biri beni bağrına: Yok olurdum onun / Onun daha güçlü varlığı karşısında.”

  Astronomi bilimi, astroloji dünyasının çok ötelerine ulaştı. Derinleştikçe bilgi-gözlem, daha da büyüdü evren; çünkü genişliyordu…
Ve bir çocuk doğdu balkanların gölgesinde. Meriç nehrinin Ege’ye, söğüt ve ılgın ağaçlarının aktığı yerde…
  
   Onun sırrıydı basit olan. Gözlerinde akıp gittiği, düşlerinde süzüldüğü Truvalı Kadın; belki vardı, belki de bir efsanenin yitik parçasıydı. Latin şair gibi; doğum yapan hiçliğe yazgılı bir düşün ölümsüz parçası…
    Yakmak istedi büyük destanını (Aeneas ) hasta yatağında kimi sayıklar vaziyette yatan şair. Tıpkı, Truva’nın viran duvarları altında kalan öyküleri gibi; kazıldıkça bir başka parça diğerine kavuşacak; içinde barındırdığı şifreyi bu zamanının insanlığına sunacak.

  Truvalı Kadın, Medusa’nın yok ediciliğine zıt; var ediciliği, ürkek tanrıça bakışları içinde, görünen körlükleri delip geçecek; insan tapınaklarından çok ötelere…

 Rilke’nin müzikle geldiği gibi ondan sonra da yaşayacak müziğine-şiirine esin verecek;

“ Karışsın soluğumuz evrene; belki de kuşlar içlerinde
Hissedecekler genleşen havayı uçarlarken.

Evet, baharların ihtiyacı vardı sana. Beklemişlerdi bazı
Yıldızlar senden, onları hissetmeni. Yükselmişti
Bir dalga geçmişten, ya da,

Geçerken açık bir pencerenin önünden
Verivermişti kendini sana bir keman sesi. İşte tüm bunlar görevindi.”

 (Doıno Ağıtları )

Güven SERİN 




  

15 Haziran 2020 Pazartesi

ORMANLARIN KUYTU KÖŞELERİNDE YAŞAYAN CANLILAR


                     



ORMANLARIN KUYTU KÖŞESİNDE YAŞAYAN CANLILAR


   Ormanlar yaşam doludur. Üstelik ormanın altı da, üstü de canlı yaşamından hakkını almış, milyonlarca yıldır bu hakka karşı minnetle ormana hizmet ederler; kavramları icat etmemiş hayvanlar ve diğer canlılar.

  Orman bir okyanussa küçük bir koruluk ise güzel bir pınar, nehirdir. Bilim insanlarının anlatımıyla yaşlı büyük bir ağacın bir yıl içerisinde kırk ton karbondioksit veya tozu yok etmesi; bu sıra dışı yeşilliğin yaşam için ne büyük öneme sahip olduğunu görürüz.

  Ormanların, özellikle kadim ormanların kuytu köşeleri, sessizliğin en damıtılmış olanlarını saklarlar. Derinliklerindeki canlıların sese olan duyarlılığı, aynı zamanda yaşam dilidir. Sessizliğin içerisinden çıkacak bir sesin, can yoldaşı mı yoksa bir can alıcı mı olduğunu sessizliğin içinden gelecek seslerle anlarlar. Bu sessizliği bozan orman horozu, dişileri kur yapmanın içgüdüsel nesil aktarımı peşinde, bir anlığına kendi dansını, operasını gösterime sunar. Tıpkı, erkek cennet kuşu gibi; sıradanlığın çok ötesinde bir sahne; üstelik evrimin milyonlarca yıldır hazırlayın da fırsat verdiği canlıları çoğumuz tanımadan ölüp gideriz. Ormanı; ya yağmalanacak, ya da yakacak olarak görür, onun içinde barındırdığı evrenden haberimiz bile olmaz.

  Bizlerin her ne kadar haberi olmasa da, düşünürlerin, bilim insanların çok şeyden haberleri vardır. Uygar dünyanın kalbi, bu insanların sunumlarıyla zenginleşir ve onarılır. Bir filozof dinlenmek için çıkmış olduğu taş kuleden, tüm zamanların bonkör sahibi gibi konuşur; usul usul;

“ Dünyanın birden düzeleceği yoktur. Bir anda dertten kurtulmak, iyileşmek anlamına gelmez. Bir çiçekle bahar olmaz.” ,  “Sürekli yavaştır doğanın devinimi. Bir anda oluveren değişimler doğaya aykırıdır.”


  Ne çok şey söylerler düşünürler. Bir anda olup bitmiş veya slogan olsun diye değil; bir ömrün ve geçmiş ömürlerin imbiğinden çıkan bir damlanın sözcükleridir bütün bu olup bitenler. Ormanların sessiz kuytu köşelerinde, bu tür gizemler vardır. Nadide, daha ismi bile bilinmeyen bir çiçek veya bir kuş, bir böcek, bir kelebek…

  Bordeaux’da oturduğu taş şatonun kulesinde, bir düşünür, insanın kendi buluşu olan zamana birkaç avuç sözcük saçar;

“ Rahat davranma ve olayların etkisinden ezilmeme güçlü ve cömert bir ruhtaki en onurlu ve ona en çok uyan niteliktedir.”

  Birden bütün orman sessizleşir; erkek cennet kuşu susar. Orman horozu da öyle; yaşam, sessizliğin içinde kaybolur; koyu, serin ve nemli bir sessizlik…

Güven SERİN 

30 Mayıs 2020 Cumartesi

BANA VERDİĞİN POĞAÇA BAYAT MIYDI?






BANA VERDİĞİN POĞAÇA BAYAT MIYDI?

  Seyyar satıcının ( Simit ve poğaça satan kişi ) yanında duran göbeği epey önde bir adam, sıradan bir şeymişçesine usul usul bir şeyler soruyordu arkadaşına,

“ Yoksa bana verdiğin poğaça bayat mıydı; dişimi kırdım!” Bu soru karşısında seyyar satıcı üstüne vazife değilmiş gibi hiç oralı bile olmadan, seyyar arabasını silmekle, arkadaşının sorduğu soruyu rüzgâra uğurlamakla meşguldü. Ne demeli, nasıl yorumlamalı bu konuyu bilemedim… Buna benzer, sıradanlığın aziz kabul edişleri o kadar çok ki; bu dram yüklü olayı, mizah sanatıyla birlikte kabul eyledim…

  İşin aslı,satamadığı poğaçayı ziyan olmasın diye arkadaşına veren seyyar satıcı bir iyilik yapmak istemiş.Arkadaşının da kırılması gereken dişi poğaçayı yerken kırılmış.Muhtemelen poğaça da biraz sertti.Ne olacak ki; alt tarafı bir dişin kaybıdır. “ Bize bir şey olmaz!” diyen yüce milletimin, bir dişi gitmiş; lafı bile olmaz! Seyyar satıcının arkadaşı da kırılan dişini sorun etmeyi düşünmüyordu. Birazdan başka sohbete geçmişlerdi bile. Olağan şeylerdi bu tür kayıplar. Tıpkı, ilkokul çağlarında, en sağlam dişlerimin bir parça ağrıyor diye, hiç tereddüt etmeden o günün diş doktoru tarafından; zorla, gözlerimden yaşların akışını kutsal bir şeymiş kabul ediş töreniyle çıkarması ve kimsenin bu işten gocunmaması gibi…

Güven SERİN 

28 Mayıs 2020 Perşembe

KALBİM YARALI PARAM PARÇA







                              DÜNDE KALANLAR


KALBİM YARALI PARAM PARÇA

  Dünya hızla büyüyor, iç içe geçiyor, teknoloji ve turizm insanları yakınlaştırıyor derken, hiç kimseyi şaşırtmayan vahşi öldürme biçimleri devam ediyor. ABD’de acısı çok taze bir vahşet yaşandı. Üstelik vahşeti işleyenler bildik kimseler; üniformalı polisler. Kim sorarsa; görev başında, işlerini yapıyorlar. Yerde yatan; yani yakaladıkları insan dolandırıcılıktan aranan bir zenci; George Floyd! Yere yatırılmış, aracının altına kadar itilmiş bedeni, dışarıda kalan başı ve boynuna baskı yapan, ağır bir adam; öfkeli bir polis! Sadece öfkeli mi; belli ki zencilere karşı kin de duyuyor. Yerde yatan zenci, yazgısının bu olduğunu anlıyor ve son yakarışını yapıyor; “ Soluk alamıyorum!” Ağır öfke, dehşet derece kin nöbetine tutulmuş polis; duymuyor…

  Tam da burada insanlar; yani zenciler çok ötelerden gelen ezilmişliklerini, dışlanmalarını, zincirlere vurulmalarını; sığındıkları müziklerle dengelemeye çalıştılar. Blues müziği de böyle sığınma alanlarından birisidir. Bu hissiyatı taşıyan Blues müzik sanatçısından bir şarkı dinlerseniz; bütün yakarışlardan geriye kalan o muazzam acılı, sancılı, korku dolu kültürü pekâlâ anlar ve hissedersiniz…

  Melih Cevdet Anday Amerikalı zenci şairlerden çevirdiği bir şiiri 1949 yılında Yaprak Dergisi birinci sayısında yayınlar;

“ Kalbim yaralı param parça
Asmışlar karabiberimi
Dört yol ağzına bir ağaca

Yaralı vücudu havada
Soruyorum beyaz İsa’dan
Söyle, ne fayda var dua’da?

Kalbim yaralı param parça
Sevda çırçıplak bir gölgedir
Budaklı, çıplak bir ağaçta.”

  Çalışmam biterken, B.B.King anısına onun bir şarkısını dinliyordum; pırıltılı mavi ceketiyle, siyah papyonu, parmaklarında büyük altın yüzükleri, beyaz gömleği, gri pantolonu ve şarkı ile iç içe geçmiş acılı terli yüzü, gitarın tellerline can ve ruh katmış parmaklarıyla; haykırıyordu; öldürmek yerine, yaşamı öven, yaşamı daha güzel yapacak müziğin ritmi ve sözcüklerin yüceliği içinde…

  Bu küçük,bu basit çalışma; George Floyd ve B.B.King anısına kaleme alınmıştır…

Güven SERİN  


21 Mayıs 2020 Perşembe

TRAKYA KARŞILAMASI


İNTERNETTEN



TRAKYA KARŞILAMASI

  Zurnanın, davulun, klarnetin ritmini özlediğimiz zamanlardan geçiyoruz. Sosyal alanlardan, sosyal etkinliklerden uzak, aynı zamanda klarnet ve davulla yapılan düğünlerin azalması, bu alanda yetişen zanaatkâr ve sanatçıların da kıt hale gelmesi anlamı taşıyor.

  Klarnetin, davulun sesi, coşku, heyecan taşıdığı kadar ayrı bir hüzün taşır; Trakya Karşılaması müziğini her dinleyişimde. Belki de hüzün ile sevincin ayrı bir öyküsü var bu oyunun gizeminde! Beyaz duvaklı gelin olmanın en bilinen özelliğiydi, evlerinden ayrılış anlarının gözyaşlı halleri…
  Çingene sanatçıların hünerleridir; davulun, klarnetin, keman ve zurnanın sesleri… Bir ayrılış öyküsüyle, bir kavuşma birlikteliğinin dönüşümü, kendi içtenlikleriyle anlatırlar; çalgılara ruh katan çalgıcılar-sanatçılar. Belki, bu oyunun, ezgilerini her dinleyişimde, gelinin ve anasının gözyaşlarını hatırlıyor oluşumdur bu hüzünlü karşılamadaki hissiyatım?

  Ya Trakya Çiftetellisi? Karşılamadan sonra çiftetelliyi dinledim; ardı ardına birkaç çeşidini... Karşılamadan geriye kalan hüznü, zarifçe bir kenara itmekle kalmadı, neşeye, sosyal hayata, bir arada eğlenen insanların içine; hiç oyun bilmezleri bile oyuncu yapacak kudrete davet etti; her daim ettiği gibi…

  Nereden estiyse, dün bilgisayarımı açıp, her iki oyunun müziklerini dinledim. İlk önce Trakya Karşılaması, sonrasına çiftetelliyi! Bir güzel hüzünlenip, bir güzel coştu içimin en kuytu çocuk köşeleri… Âlimin, şairin dediği gibi;

“ Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş!

Dünle beraber gitti cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”

Güven SERİN 



20 Mayıs 2020 Çarşamba

DARÜŞŞAFAKA ÇOÇUKLARI





                           

DARÜŞŞAFAKA ÇOCUKLARI


  Şefkat Yuvası’nın-Cemiyeti’nin çocukları; ortaokul birinci sınıftan başlayıp, lise sona sınıfa kadar 1000’e yakın çocuğumuza sahip çıkıyor. (anne ve babası hayatta olmayan, maddi durumu yeterli bulunmayan, yetenekli çocuklarımıza ‘ fırsat eşitliği ‘) sağlanıp, çağdaş eğitim esaslarına göre okutulması, evrensel değerleri benimsetip ülkesine, topluma karşı yararlı bireyler hazırlayan bu kuruluşumuz 1863’ten beri; sizler sayesinde ayaktadır.

  Beş “Aydın, Uygar, Yetenekli” insanımız tarafından; ( Yusuf Ziya Paşa, Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa, Sakızlı Ahmet Esat Paşa, Ali Naki Efendi ) kurulmuş bu sivil cemiyetimiz; aynı zamanda şefkatin, akıl ve bilimle, spor ve sanatla yan yana gelince ne büyük mucizeye de dönüşeceğini anlatıyor; tam olarak yüz elli yedi yıldan bu yana…

  Yardımın küçüğü büyüğü olmaz. İstikrarlı ve inançlı olanı makbuldür, anlamlıdır, faydalıdır. Bir umut, bir çiçek, bir ağaç; belki bir orman… Bir çocuk, bir kurtuluş, bir toplum; belki de bir ülke, küllerinden var olma demek…

  Darüşşafaka Cemiyeti, yapılan her yardıma, insan ruhunu hiçbir para, eğlence ile sağlanamayacak bir TEŞEKKÜR belgesi gönderiyor. Sözcükler yardımıyla ortaya çıkan;
“ Sevgili Dürüşşafaka Dostu; … , diye devam eden belgenin ruhunda şefkat var.
Sözcükler, göksel bir vücuda dönüşüp, insan denen canlının bir yudum yaşam sürecinde çok anlamlı bir tohuma su verişinin hikâyesini,yüce bir heyecan içinde başlatıyor…

Güven SERİN 




14 Mayıs 2020 Perşembe

CADDELER ÇOCUKLAR İLE ŞENLENDİ





CADDELER ÇOCUKLAR İLE ŞENLENDİ

  Kırk gündür dışarı çıkmayan, çıkması yasak olan yirmi yaş altı ve altmış beş yaş üstü olanlar; sanki zaman durmuş, hafızamız silinmişliğine yaşamlarımızdan; caddelerimizde, sokaklarımızdan, park ve bahçelerimizden yok olmuşlar. Şehir ve ülke sağlığımız için kaçınılmaz olan yasaklar, öneriler şehir insanımızın büyük çoğunluğunun gayretiyle sorunsuz uygulandı.

  Şehrimizdeki karantina, yani yasak olmayan şehirlerle başlayan ulaşım serbestîsinin hemen sonunda ki Çarşamba günüyse, on dört yaş altı olan çocuklar, gençler de sokağa çıkmıştı. Meğerse sanki yıllar geçmişçesine çoraklaşan bakışlarım bu görüntüleri çoktan unutmuş. Sanki park ve bahçelerde, okul avlularında hiç çocuklar yok-muşçasına; ev ile atölye arasında yiyecek, içecek ve korku taşımakla geçirmişim onca haftayı…

  Ve o gün, sıcağın yaz sıcağını andırdığı gün; şehrimizin caddelerinin, sokaklarının eksik olan cıvıltıları tekrar yerine gelmişti. İnanılmaz bir görüntüydü; sanki kayıp kıta Atlantis tekrar yeryüzüne çıkmış olması kadar değerli ve heyecanlıydım… İnsan denen canlı, korkularla, yasaklarla ne çabuk hafıza ve hatıra kaybına uğruyor. Kendi öncelikli bencil telaşlarımız, toplumsal olanı, sosyal ve kültürel olanı derhal bir kenara bırakıyor.

  Etrafımdaki şenliğe; çocuk adımlarına, yüzlerine, anne, baba, nine ve dede telaşlarına bakınca içimdeki sevinç gözyaşları kendi met-cezir’ini oluşturmakla meşguldü. İnsanı gerçek manada insan yapan şeydi; diğer insanlar… Düşman yaratmak yerine iyilik üretmek, beklenmeyen, olağanüstü durumlarda, evrimsel bir faydaya dönüşüyor; insanın merhameti, insanın şefkati, insanın duyarlılığı bir kez daha gözden geçip; ağır ağır-usul usul evriliyor…

  Birde bunlara, duyarlı Belediye Başkanlarının başlattığı ;  “Askıda Fatura “ ödemelerindeki video çekimlerini izleme işi gelince; insan uygarlığının yüceliğini, iradeye dokunan bilinci tetikleyen merhametin içtenliğiyle; küçük bir dere basitliğinde, uçsuz bir okyanus gizeminde, bir sevinç çığlığı içinde, şehrimin güneşli caddelerinde kaybolup gittim…

  Meğer şair ( Özdemir Asaf ) ne kadar çok haklıymış;

“ İnsanlar, insanların içinde
İnsan’lara hasret yaşarlar.” Dizelerindeki gibi, tabi sınamalar, öze, insana, sevgiye yönelik her türlü seslenişi gün yüzüne çıkartıyor.

Güven SERİN 



5 Mayıs 2020 Salı

YA YA YA,ŞA ŞA ŞA; SAĞLIKÇILAR ÇOK YAŞA...


Resim; Melike Turgud (Rize Lisesi ) 



Notre Dame Katedrali ( İnternet) 

               YA YA YA, ŞA ŞA ŞA; SAĞLIKÇILAR ÇOK YAŞA…

  Kahraman yaratmayı sevdiğimiz kadar unutmayı da seviyoruz. Genlerimizden mi, göçebe kültürümüzden mi bilinmez! Bir mesleğin niteliğini, meslek sevgisini düzenli görmek, bilmek, istemek ve hissetmek yerine, başımıza bir hal gelince; göklere çıkartıyoruz.Diyeceksiniz ki; “ Bu kadar kusur kadı kızında bile bulunur.” Bulunsun elbet…

  2019 yılının Nisan ayı, Paris ve Katolik dünyası için tam bir kâbus zamanıydı. Katedrallerin Mono Lisa’sı kabul edilen Notre Dame Katedrali yanıyordu. Alevler her yanı sarmak üzereydi. Tarihi, dini ve efsane olmuş bu yapıyı birkaç saat sonra yerle bir edecekti. Paris’in itfaiyecileri iş başında canla başla uğraşıyorlardı. Altı yüz itfaiyecinin bir tek uğraşı-derdi vardı; bu güzel yapıyı bir an önce kurtarmak! Dokuz saatlik uğraştan sonra, temellerinden sarsılan yapıyı ciddi zarar görmüş olsa bile kurtardılar. Bütün Paris, Fransa ve Katolik dünyası rahat bir nefes almış, en kudretli düşmanlardan birisi haline gelmiş yangın-ateşle mücadele eden Paris itfaiyecileri kahraman ilan edilmişti. Başlarında bulunan General, subaylar ve bu destanı yazan itfaiye erleri, yangın sonucu şu yorumları yaptılar; “ Bizler kahraman değiliz! Sadece görevimizi yaptık!”

  Görevin kutsallığı, görev bilincinin erdemi ne yüce şeydir. Her daim unvanlara takılı kalmış, büyük binaların, araçların sarhoşu olmuş insanlığın sınanma anları; kıyamete benzeyen Covıd–19 gibi salgınlar sağlık çalışanlarının önemini gözler önüne serdi. Çünkü canımızı, ruhumuz ile kurtaracak insanlardı. Zaten bunun için eğitim almış, bu iş için yemin etmiş ve bu işten yaşamlarını, yaşama ait hayallerini karşılayacak kazancı elde ediyorlardı. Böyle özel durumlarda, iş; iş olmaktan öte geçer ve insanın içinde büyüyen “kurtarma, yaşatma” onuru filizlenir. Sağlık çalışanlarımızın da filizlenip kök salıp, çok büyük bir gövde oluşturduğu gibi…

  Böylece onları kahraman ilan ettik. Gecelerin içinden balkonların serin yerlerinden alkışladık belli saatlerde. Tam olarak, onların büyük ve zorunlu ihtiyaçlarını bilmeden; günün soylu korkularına ve taşkın alkışlarına kapılıp sel olarak; bolca alkışladık… Bilirsiniz, daha önce Öğretmenliği de kutsal kabul edip, şimdi neredeyse çile çeken bir meslek haline dönüştürdük…

  Mesleğini en iyi yapan insanların en hakiki ödülü zaten sahada; yani o işi yaptıkları yerde; gün gibi doğar. Onların kalpleriyle birlikte ruhlarını da ısıtır; kurtulan canlının can alıcı saygı ve sevgi kokan bakışları. Asıl olan; her mesleği yüceltmek ve önemsemek. Onların ÖZLÜK HAKLARINI, hak ettikleri ücreti en üst seviyeye, uygar ülkelerin durumuna çekebilmek…

  Bir mesleği yüceltip, diğerini yok saydığımız an; buğday, arpa, patates, soğan üretecek insan bulamayız. Şimdi olduğu gibi! Çiftçiyi, köylüyü hor gören yaşam yoksulluğu içinde bırakmanın bedeli; büyük göçler oldu. Hâlbuki köylerimiz tam da köy kente dönüşme zamanını; yolu, elektriği, suyu yakaladığı vakitler; şehirli olmaya koştular. Onlar koşarken;
 “ Köy yumurtası, köy ekmeği, köy tereyağı, köy peyniri” de kendi yokluğuna, zirvesine, efsane olacak kıtlığına doğru akıp gitti…

  Meslekleri yüceltmek nasıl olur? Hak ettikleri hakları vererek! Mağduriyetleri önleyerek. Onlara güvenerek…

  Şekspir, Yeter Ki Sonu İyi Bitsin, oyununda bir yerde haykırır;

“ Hepsi bitti; tek söz istemiyorum geçmiş zamandan.
Şimdi hemen işe girişmeliyiz;
Yaşlandık artık, çabuk karar vermeliyiz,
Zamanın işitilmeyen, sessiz ayak sesleri,
Biz onu etkilemeye zaman bulamadan,
Belli etmeden yaklaşıyor bize.”

  Son sözü yine Şekspir söylesin; tüm zamanlara ait bir esinti ve yüreklilik içinde;

“ Soyluluk hemen her mezar taşına yazılan,
Bizleri tutsak eden, akıl çelen bir sözcüktür sadece,
Aldatıcı, ölü bir ganimettir;
Soyluluk toz toprağa karışmış, unutulmuş,
 Soylu kemiklerin
Çoğu kez suskun mezarıdır (…) “

  Bu çalışmada, sağlık çalışanların görev bilinci ve insan sevgisi içerisinde yaptıkları mücadeleyi en iyi anlatan karikatürlerden birisini de paylaşıyorum. Rize’den lise öğrenimi gören Melike Turgut’un çalışması, ne çok sözcüğü-onuru, alkışı ve hissiyatı bir araya getiriyor.

Güven SERİN 





27 Nisan 2020 Pazartesi

OTHELLO KAYBETTİ,BİZ KAZANDIK MI?


İnternet





                               OTHELLO KAYBETTİ BİZ KAZANDIK MI?


  Nasıl der şair; “ Yakalarındaki karanfilli ibneler beni aldatmıyorsa (…) “ Dünya durduğu sürece Shakespeare ( Şekspir ) hep yaşayacaktır. Yaşamın içinden çekip çıkardığı duygu biçimlerini, oyunlarına ve oyuncularına öyle bir aktarmıştır ki; her gün ölümler yaşanırken, onun eserleri dipdiridir…

  Othello’yu Hamlet’in yansıması kabul eder eleştirmenler. Othello etkisinden söz eder bilim insanları. Othello, hem yüreği, hem de bileği güçlüdür. Yenilgisinin yegâne sebebi kıskançlıktır. Birçok insanın sonunu getiren, vahşi zamanlardan kalmış soylu kıskançlık, aklı-iradeyi körü körüne yok sayar… Ne korkunç sebebi vardır; şeref, namus, onur diyerek, birçok masumun akıtılan kanları, bir türlü huzur bulmamış ruhları; nice iyi insan tarafından tıpkı Othello gibi, kıpkırmızı bir kıskançlık içinde işlenir, kendi unutulmaz trajedisini geride bırakır.

  Yıkılan devletlerin, yok olan milletlerin ve tarihe karışan imparatorlukların insan zaaflarının başköşesinde oturur kıskançlık duygusu. Öyle bir yerleşmiştir ki tahtına; Babil Kulesi, Sümer, Roma, Bizans, Osmanlı, Selçuklu yıkılır da o bir türlü yıkılmaz; kendi adından söz ettirir, zamanların-olayların kokuşmuş badirelerden sonra silkinir ve tekrar yeni görevi için başka suçlar işlemeye hazırlık yapar.

  İnsanı farklı kılan şey; zaafları; kumara, içkiye ve sınırsız eğlenceye olan düşkünlükleri; tıpkı Othello’yu korkunç sona hazırlayan kıskançlığı körükleyen nefret gibi, zapt edilmedikleri vakit; her türlü saltanat, bükülemeyen bilek, güçlü görünen iyi yürek; yok edilmeye ve olmaya mahkûmdur… Kötülük ne içkiden, ne kumardan ne de eğlenceden gelir yüce insana. Durmasını bilmemenin, duygu karmaşıklığı içinde, tatminsizliğin korkunç erişimi içerisinde, en dondurucu dağların buzlarına sürer askerlerini; bir destan yazacağım derken; Sarıkamış trajedisini; akılsızlığını not düşer tarihin hüzünlü sayfalarına…

   Othello’nun yüreği de, bileği de güçlüydü. Sevmişti sevdiceğini. Yerine getirmişti verilen bütün görevleri; gününü gün etmeden layıkıyla ününe ün katmıştı. Ta ki, Şekspir O’nu, insanlık için gözden çıkarıp, kıskançlık denen ilkel duyguya yenilene, nefretin iş başında olduğunu anlamayacak kadar saflığa, otokontrole uzak kalışına kadar…

  “ Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!” Hiçbir hata, suç sebepsiz değilmiş gibi görünür. Ayrıntılar ise, bize dört yüz yıldır dokunan, hatta dürten Şekspir oyunlarında gizlidir. Sınırsız saflığa mı teslim olalım; yoksa sorgulamaya mı? Doğruya erişebilmenin kıymetli bilgisini, Kaf Dağının ardında bile olsa aramanın yolcusu mu olalım; yoksa sınırsız şehvetin, kurnazlığın ve kıskançlığın pençesinde yüreğimizi kendi ellerimizle deşecek hançeri mi bileyelim?

  “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu…”

Güven SERİN

22 Nisan 2020 Çarşamba

ÖLÜ,BAZEN TÜKENMEZ BİR HAZİNEDİR



Fotoğraf; Ahmet Süheyl Ünver
Tıp Tarihi


                 ÖLÜ, BAZEN NE TÜKENMEZ HAZİNEDİR, YARABBİ!


 


     Ölüme dair ne çok şey varsa, ölene dair de o kadar çok şeyler vardır. Ölümle birlikte bütün savaşın bittiğini sanır,”Ölümlü “olduğumuzun değerli hatırına birkaç saatliğine geri çekilir: Peygamber duruşu, görgü ve bilgisi içinde büyük bir insan duruşu içinde, ölümün ölümcül haline bakarken, yaşamın içinde kaldığımız için bıyık altı tebessümü içinde yine ve yine; “YARITANRI” kılığında büyük laflardan öte büyük yorumlar yaparız…

  Reşat Nuri Güntekin’in Miskinler Tekkesi, insana dair çok şeyi anlatıyorken, bir ölünün, insana sunduğu hazineyi de bir güzel gün yüzüne çıkartıyor. Mezarlıklar, ölüm törenleri adına herkesin bir sürü hatırası vardır. Oradaki insan manzaraları neredeyse hiçbir yerde yoktur… Bir süreliğine savaşa ara vermiş, artık dünya malının dünyada kalacağına ”GÜYA!” inanmış insanların ulvi konuşmaları duyunca “Nutku Tutulan” insana dönersiniz.

  Yıllar önce hiç aklımdan çıkmayan çok önemli bir cenaze töreninin merkezindeydim. Ne yapacağımı bilmez bir halde, öteden beri saygı duyduğum ölüme en derin saygı ve sevgilerimi sessizce sunmak isterken; eş dost beni rahat bırakmak gibi niyetleri olmadığını her fırsatta; beni uyararak yaptılar; “ Bak, filanca geldi; git karşıla!” Bu filancalar içinde; dönemin Valisi, Kaymakamı, Milletvekilleri, Ağaları, Beyleri, tanıdığım tanımadığı bir sürü insan vardı. Küçük bir kıyamet toplantısı gibi bir şeydi…

  Ölenin ailesinden başka en derin acıyı yaşayan bir ihtiyar hafızama derin bir iz bırakacak bir sarılış içinde boynuma sarılıp ölenin kendisini çok sevdiğini, onu bir oğul gibi sevdiğini söyleyerek beni bir kez daha şaşkınlığa uğratmıştı.

  Mezarlık, çelenkler sayesinde çiçek bahçesine dönmüştü; yüzlerce “ÖLÜM MESAJI” Herkes ölümün kendisiyle bir kez daha yüzleşiyor, ölenin çok genç yaşta öldüğü üzerine bildik tanıdık konuşmaları yapıyordu.

  Aynı ailede dört ay sonra başka bir “Ölüm Töreni” ne katıldım. Bu sefer dört ay önce ölenin oğlu; 33 yaşında, bize ait ölümsüz yaşamdan ayrılmıştı. Dört ay önce dopdolu olan cenaze evi, şimdi dört ay öncesinin yarısını bile doldurmayan cılız, küçük bir kalabalık tarafından doldurulmuştu. Ölünün ardından ağlayanlar; yine ölünün çok yakını olan ailesinden başkaları değildi… Üstelik mezarlıkta çelenge dair hiçbir şeycikler de yoktu…

  Edebi bir İÇ çekiş içinde bütün olanları, bitenleri en küçük kırıntısına kadar gözlemliyor, yaşamla ölüm arasındaki incecik çizginin içinde yazan, düşünen bir insan olmanın kuytu ve güvenli limanına sığındım…

  Aynı ailenin iki ferdi; baba ve oğul dört ay gibi kısa sürede uğurlamış artlarından ne çok hüzün gösterisi yapılmıştı. Kimisi birkaç saat; yaz yağmuru kadar, kimisi birkaç gün sürdü. Ve sonra, ölülerin ardında bıraktığı borçlar yüzünden 150 yıllık bir ailenin talan edilmesi, yağmalanması; kanunlara uygun bir şekilde; herkesin bilip bilmediği, duymadığı; körlük ve sağırlık aynı zamanda koca bir bencillik içinde gerçekleşti.

  Bütün bunları nereden biliyorsun? Düşünceleri içine girmiş olanlar varsa; tıpkı Haldun Taner gibi edebi bir itirafı siz değerli okuyucular ile paylaşmak adına; ölen bu kimseler; benim babamla kardeşimdi; oradan biliyorum…

   Gelelim ölülerin; cenaze arkasında yürüyenlerin hissiyatına. Bütün hırslardan temizlendikleri zamanlardır. Günahsızlığa, ağırlıksızlığa ulaşırlar. Sükûnetin keyfini çıkartarak, servilerin uğultuları ve baskın kokuları arasında yepyeni insan olurlar. Bu süre ne kadardır? O gün dahi bitebilir; günahlarına, hırslarına, gafletlerine kaldıkları yerden; daha cenaze dönüşü dahi başlayabilirler…

  Vaktiyle bir bin başı ölmüştür. Reşat Nuri Güntekin o zaman küçük bir çocuktur. Büyükannesi O’nu alıp cenaze evine götürmüştür. Binbaşı’nı ihtiyar kalfası, karısı ve kızı Reşat Nuri Güntekin’in büyükannesini görünce ağlamaya, bağırmaya başlamışlar;

“ Ne olacak halimiz? Kapıdaki çifter çifter askerler gitti! Tayın ekmekler gitti;tayın yağları gitti!..” Esas giden binbaşı olduğu halde, kimse ondan söz etmiyordu… Ölüm böyle bir şey; yaşama dair ne büyük bir buluş ve hizmet ettiğini ölmeden önce kavrayıp ona göre bir parça özümseme, takdir ve tedbir içinde yaşama sanatına hizmet etmek gereklidir diye düşünüyorum.


Güven SERİN    

20 Nisan 2020 Pazartesi

SERÇELER GERİ DÖNDÜ




SERÇELER GERİ DÖNDÜ

  Sabahın en taze saatleri; şafak gecenin içerisinden soyunup güne gelme vakti serçeler, geri dönmüş olmalarının çığlık şenlikleri içerisinde; inanılmaz şamata yapıyorlar. Bu, şakıma sesleri, kuş bilimcileri açısından üreme-buluşma heyecanı anlamına geliyor. Benim için ise öteden beri alışık olduğum sesleri, geçmişten gelen değerli anıların, güne süzülmesi anlamı taşıyor.
   Arka bahçenin kuytuluğu, alçak gül fidanlarının ağaca benzer halleri, serçeler için bulunmaz bir buluşma yeridir. Üst çatıları çoktan kapmış olan kargalar, martılar, saksağanlar ve güvercinler; serçelere ancak sığınacakları küçük bir yer bırakmışlar. Serçe nüfusunun fazlalığı çiftçiler için ayrı bir dert-tasa anlamı taşıyorken, doğanın doğal dengesi, her daim çoğalanı, kendi içerisinde zamanı geldiğinde azaltır veya yok eder. Asıl sebep, insan olunca, insani acılarımız, sancılarımız da her daim fazla olacaktır.

  Serçelerin şafak ayini kim bilir kaç yüz bin yıldan bu yana aynı tekrarı; şenliği-şöleni sergiliyor; yaradılışa olan büyük saygının içgüdüsel gösterisi; tıpkı, Sümer medeniyetinin binlerce yıl önce yazdığı aşk şiirleri gibi geri dönmüş serçeler buluşma ve birleşme anının tadını çıkartıp, kendilerince dualarını yapıyorlar;

“ Güvey, canımın için
Gönül açar güzelliğin, bal gibi tatlı,
Aslan, canımın içi,
Hoştur güzelliğin, bal gibi tatlı.

Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım,
Güvey, yatak odasına götür beni,
Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım,
Aslan, yatak odasına götür beni.”

Güven SERİN 


14 Nisan 2020 Salı

MUSON YAĞMURLARI (Gitme o güzel geceye usulca...)





                                                MUSON YAĞMURLARI


  Hindistan'ın bir bölgesinde yaşamını çobanlık yaparak devam ettiren bir ailenin ve daha nicelerinin öyküsünü belirleyen en önemli doğa olayı; Muson yağmurlardır. Neredeyse dört ay süren bu yağmurlarla birlikte sellerde yaşansa da,bitki örtüsü olmayan yerlerde;kırlar,dört aylığına yemyeşil olur.Uzağa gitmiş olan çobanlar,bu yağmurlar sayesinde ailelerinin olduğu yerlere geri dönerler.Çünkü,yağmurlarla birlikte otlaklarda hemen yanı başlarındadır.Her yer yeşil ve yaşam alanıdır…

  Göçebe çobanların en mutlu oldukları yağmurların ıslattığı topraklarda,birbirinden ayrılmış aileler bir araya gelirler.Hayvan sürüleri,hemen kulübelerinin yanında yapılan çalmarlara kapatırlar. (üstü açık,çalı,taşlarla çevrili yer)

  Bir araya gelen göçebe aileler mutludur.Onlarla birlikte yörede yaşayan,çakallar,sırtlanlar ve kurtlarda mutludur.Çünkü,hayvan sürüleri onlar için besin ve beslenme demektir.Sürüleri kollayan çobanlar ve köpekler ne yaparsa yapsınlar,bu süre içerisinde beş-on kuzu kurtlar tarafından kaçırılır.Kuzuların kaybını sürünün sahibi olan göçebe çobana sorduklarında verdiği cevap hayli önemlidir;

  “Birkaç kuzudan bir şey fark etmez.Muson yağmurlarının bize sunduğunun yanında bu birkaç kayıp hiçbir şeydir!”

  Göçebe çobanın diploması yok.Yeterince hijyen değil;apartmanlarda,havuzlu sitelerde yaşayan insanlara göre çok uzak bir yaşam.Ama almış olduğu diploma,kim bilir kaç binyıllık kültürlerin devamı olan şey;kendi rızkını düşünürken,diğer canlıların da haklarını saygıyla karşılamak;meğer,birkaç yabancı dil bilmeyi veya çok iyi üniversitelerden mezun olmayı gerektirmiyor…

  Geçmiş olduğumuz günlerde,evlere,şehirlere hapsolmanın ne demek olduğunu,ekranlara yansıyan ölüm ve hastalık mücadelelerini görünce,bu tür felaketlerin daha da büyüğü ortaya çıktığında hayatta kalacak olanların kimler olacağını değerlendirmek isterim!En kıyıda,yabanıl hayatın içerisinde,tıpkı doğanın süreçleri gibi doğal ve saf yaşayan insanlar;belki de yaşanası büyük felaketlerden sonra insanlığın devamını sağlayacak göçebeler olacaktır.Onların bilgisi,görgüsü,süslü laflardan ibaret değildir.Anlamını bilmedikleri lafları;kat'iyen kullanmazlar.Onların bilgisi,doğanın kendisidir;rüzgarı,yağmuru,güneşi ve Muson yağmurları…

  Muson yağmurları ve göçebe çobanlar, tıpkı şairin (Dylan Thomas) şiirindeki gibi usulca gider ve gelirler;

“ Gitme o güzel geceye usulca

İyi insanlar, son defa ellerini sallarlar,
Öylesi ateşli bağırarak.
Faydasız işler yeşil bir koyda
Dans ediyor olabilir ama onlar da,
            Öfkelenirler, öfkelenirler
             Işığın ölümünün karşısında.

Güneşi uçarken yakalamış olan vahşi insanlar”

Güven SERİN 

9 Nisan 2020 Perşembe

YARDIMLAŞMANIN BURUK HALLERİ...







                             

YARDIMLAŞMA VAZİFESİNİN BURUK HALLERİ

  Muratlı Caddesinde bulunan çok önemli bir kurumumuz var; Süleymanpaşa Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı. Salgının artmasıyla, yüzlerce, binlerce insanın işsiz kalmasıyla daha da büyük bir öneme sahip bu kurumumuz her sabah insan kuyrukları ”Yardıma Muhtaç” insanların eğik başları, utangaç, mahcup görüntüleriyle gün yüzüne çıkıyor.

  Yardıma ihtiyaç duyan insanların zor durumda olmasalar hiçbirinin o kuyrukta; utana-sıkıla beklemeyeceklerini göz göze gelince, başlarını öne eğmelerinden anlıyorum. Maske takarak, yüzlerindeki gerçeği maskeliyorlar. Hâlbuki hiçbirisi hırsızlık yapmaya, utanmazlık, hilebazlık yapmaya gelmemiş. Ruhlarında istemek-muhtaçlık yeşermediği için, bu işin mahcubiyetini yaşıyorlar…

  Yardımlaşmak böyle mi olur? Bir kurumun önünde, sokağa, caddeye, kaldırıma taşmış; boynu insanların mahcubiyetlerinin sergilenmesiyle mi yücelik, erdem ve insan bulunur? İnsanımızı; insanı kaybetme değil midir bu yardım çilesi? 21.yüzyıl teknolojinin zamanı değil midir? Bu insanları tespit etmek bu kadar zor mudur? Her yönüyle sınıfta kalan bir yönetim anlayışı, ne hazindir ki tükenmeye mahkûmdur; tüketerek…

  Ankara’nın bu tür uygulamalardan haberi ne kadar vardır? Siyasi partilerin, Gençlik Kollarından, İl ve İlçe Merkez teşkilatlarına, şehrimizin Milletvekillerine kadar; bu tür ezik, ezici ve mahcubiyet içeren uygulamalardan haberleri var mıdır? Varsa ne gibi olumlu rapor hazırlayın, yeni yüzyılın gecikmiş insan ve hukuk tarafını yenebilme tedbirleri alıyorlar?

  Bunca esnaf kapatılmak zorunda kaldı. Salgın nedeniyle. Yardım kuyruğunda geçimini seyyar satıcı olarak sağlayan birkaç kişiyi de gördüm; gözleriyle göz göze gelmemek için onlardan önce başımı öne eğdim. Adeta yürekleri ağlıyordu; muhtaçlığın gözü kör olsun, nefesiyle inler gibi, maskelerin ardına, maskesiz kalplerine sığınıyorlardı. Tıpkı; bizi ezen, daha büyümemiş, öğrenmemiş, tembellikten kurtulmamış, ayağa kaldırıp soru soran öğretmenin aşağılaması gibi;”Yer yarılsa da yerin içine saklansam!” bakışları, kuyruklardan edindiğim izlenimlerin bir bölümü…

  Şair (Hölderlin) Hep içmişe bakmış, oraları özlemiştir. Altın Çağlar denen geçmişe; tiyatroların, kütüphanelerin, çarşıların, zanaat ve sanatın başköşeye oturtulduğu geçmişin özlemiyle yaşamış ve yazmıştır;

“Suçsuz da olsa, altın çağın tanrısı nicedir;
Vaktiyle çabasız ve daha büyükmüş senden,
Oysa ağzından hiç buyruk çıkmazmış
Ve hiçbir ölümlü adıyla anmazmış onu.

İn öyleyse! Ya da şükran sunmaktan UTANMA!”


Güven SERİN   




3 Nisan 2020 Cuma

EVRİMİN ELEĞİ-GÖZERİ-KABLURU HER DAİM İŞBAŞINDA


                    



  EVRİMİN ELEĞİ-GÖZERİ-KALBURU, HER DAİM İŞ BAŞINDA


  Sözümüzü daha da açabiliriz; evrimin eleği yerine gözeri de,kabluru da diyebiliriz bu başlığın hakkını vermek adına. Bilim dallarının ortaya çıkmasıyla insanın varlığından önceki zamanlarda, canlı yaşamının milyonlarca yıllık süreçleri de bir bir gün yüzüne çıkmaya başladı.

  Bilgi çağında, tam tersine bilgisizlikle boğuşup, kara cahilliğe bulandığımız için, toplumda bilim insanları yerine, hokkabazlar, hilebazlar cirit atıyor. En güvenilir kuruluşların, kurumların başında bilim insanları, bu işin en iyi bilenleri, toplumun en güvenilir olanları olması gerekirken, siyasi korku ve tercihler, bilimleri de, sanat dallarını da anlamamızı zorlaştırıyor. Bu yüzden, çok az siyasetçinin bilim ve sanat insanlarıyla barışıklığı olmuştur.

  Yaşadığımız bu anda, kırk yaş altı olanlar; ne “gözer”,ne de “elek” ten haberleri vardır. Olmaması da ayıp değildir. Çünkü bu tür nesneler kullanımdan çoktan çekildiler. Tıpkı, köy tereyağı, köy yumurtası, köy ekmeğinin, köy okullarının başına gelen teknoloji sayesinde bu tür aletlerin de başına geldi. Müzeler bu yüzden vardır ve olmalı. Tıpkı tiyatrolar, operalar gibi. Toplumumuzun geçmişine ait, anılarını, hafızasını; müzeler, sanat dalları sayesinde koruyup, diğer kuşaklara aktarma imkânı bulursunuz…

  Evrimin Eleği, boş durmuyor. Kâin olmaya, bilirkişi olmayla da gerek yok. Biraz tarihe dönersek, olayları birbiriyle buluşturursak, dinozorları yok eden tabiat koşulları, evrimsel elek, istediği zaman, canlı yaşamını sıfırlayabilir…

   Salgın hastalıklar yüzünden bugüne kadar ölen insan sayısı; 500 Milyon olduğu tahmin ediliyor;

Veba, Kolera Pandemisi, Büyük Marsilya Salgını, İspanyol Gribi ve şimdi de Corona virüsü salgını iş başında. Panik olmamız, korkmamız, önlemlere uymamız kaçınılmazdır. Çünkü işin ucunda zamansız ölümler, trajik sahneler var…

  Eninde sonunda Corana virüsü de bilim insanları tarafından yenilecektir. Evrimsel süreç, milyonlarca yıl başladığı gibi kendi değişimini ağır ve hiç acele etmeden devam ettireceği kaçınılmaz bir GERÇEKTİR… Sorun, bundan sonra, dünyanın toplumsal, siyasi süreçleri nereye evirilecek?

  Bir başka sorun da, Corona virüsünün yanında masum kalabileceği İKLİM sorunları dünyanın kapısında bekliyor. Süreç belki çok ağır işlediği için, ölümlü ve bencil, aynı zamanda sürekli hafıza kaybına uğrayan insana bir şey ifade etmiyor. Oysa bilim insanlarına çok şey ifade ediyor…

  Evrimin gözeri-eleği ağır ağır, usul usul sallamaya devam ediyor. Zayıf olanı ayıklıyor demek acımasız gelebilir. Aynı zamanda, akılsızlığı, bilimsizliği, duygusuzluğu, bencilliği de ayıklamak için sallayıp duruyor dünyayı. Kimin kim olduğu, nasıl davrandığı, hangi imkânları, yetenekleriyle ortaya çıktığı bütün dünyanın, dünya liderlerinin sınandığı muhteşem bir EVRİMSEL ELEK sarsıntısı devam ediyor.

Güven SERİN 

27 Mart 2020 Cuma

(...) SEN NEŞ'EDEN HABER VER






                                      (…) SEN NEŞEDEN HABER VER


    Dr. Selahattin İçli’nin bestesi olan bu güzel şarkı, belli ki insan karamsarlığını dağıtmak adına yazılmak istenmiş; haykırılmış ve insanlığın en zor zamanlarına armağan edilmiş;

“Sen Neş’eden haber ver derdi herkes tanıyor.”

   Bugünlerde fazlasıyla ihtiyacımız olan şarkılardan birisi. Klasik olmuş eserlerin insan ruhu ve sosyolojisiyle beslendiği bilinen bir gerçek. Dünyayı şekillendirmeye çalışan ve dünyaya sığmayan insanın yaratıcı, uzlaşıcı tarafında olan sanatçıları her döneme, kendi imzalarını attıkları gibi tarihsel uyarılarını da yapmışlardır.

  Daha birkaç hafta önce; virüsten önce insanların kavgalarının bin bir çeşidini dinliyorduk. Ülke siyasetindeki kavgaların alınamamış hırsları her akşam televizyonlara yansıyordu. Herkes kendi tarafının “kırmızıçizgi”lerinden söz ediyor. Hiç kimse, nitelikli yaşam, bu yaşamın merkezinde insan; insanlık olsun diye uğraş vermeden, haklılığının gücüyle boğuşan bir dünya trajikomikliği yaşanırken Şekspir (Shakespeare) tiyatrolarından çıkmış bir hayalet gibi bir şey; corona çıktı ortaya. Ve virüse dair anlı-şanlı nice senaryo; cirit atıyor, sosyal dünyanın merkezinde…

  Gelinen son durumda, yaşlılar risk altında olması sebebiyle, gençler insan yanılgısının şaşmaz yanılgısına bir kez daha düştüler; bütün gençlerin düştüğü, bütün insanların düşme olasılığının olduğu, dünyada kalıcı olma hırsının veya savurganlığının yarışı sayesinde hiçbir şey olmamış gibi sokakların, caddelerin, eğlence yerlerinin keyfini sürmek istediler. Olanlar bundan sonra oldu; taşıcı rolünde, kendileri hastalanmadan yakınlarındaki yaşlılara “ölümü” sundular…

 Evlere, hastanelere ve corona girdabına teslim olmuş yaşlı insanların korkusu bütün insanlarda bir parça yaşanırken, onların hassas, yıpranmış ve yaşam denizinin kıyıcığında oldukları en zor vakitler yaşanıyor. Her gün bir yaşlı insanın ölümünü duyan sağlıklı bir yaşlının yürek atışlarını varın siz anlayın! Onların yaşadığı dram, yaşlı olmamışların anlayamayacağı kadar derin ve asil…

  Orson Welles, şarkısı: I Know What It İs To Be Young’da belki de bu dramın, sessiz bekleyişin duygularını anlatmak istedi… Kült hale gelmiş, çok sevilmiş bu şarkı neler anlatıyor acaba;

“ Biz gençken yaşın bir anlamı yoktur
Üstünde durup düşünmedim bile
Ta ki bu yaşlı adam gelene dek
Ve bana şöyle söyledi…
Evet, bana şöyle söyledi

BEN GENÇ OLMAK NEDİR BİLİYORUM
AMA SEN
YAŞLI OLMAK NEDİR BİLMİYORSUN

Bir gün sen söylüyor olacaksın
Aynı şeyi
Zaman akar gider
Böylece anlatılır hikâye
Pek çok sorular sordum
Rastladığım bilge insanlara
Bulamadım bütün cevapları…
Hiç kimse bulamamış şimdiye dek
Hatırlanacak günler olacak
Kahkaha ve gözyaşı dolu
Yazdan sonra gelir kış
Böylece geçer yıllar
Öyleyse arkadaşım
Müzik yapalım beraber
Ben eskiyi çalayım
Sen bana yeniyi söylerken

  Böyle gider yaşlı adamın şarkısı… Bugün risk altında olan insanlık gibi, daha da risk altında olup, sokağa çıkmaları yasaklanan yaşlı dediğimiz insanlara bir armağan olarak gördüğüm bu şarkının hissiyatı içinde; zamanlar-arası gezintinin, tarihin; yani geçmişin ve bize bırakılanların, gün ve gelecek için ne büyük güzellik olduğunun erdemiyle; neş’emiz, ümitlerimiz her daim taze olsun. Evren, yaratıcı ve evrim, istemeseydi canlı yaşamı, daha baştan kaybederdi dünyamız. Öyleyse, yaşama, bütün ruhumuzla tutunalım; yaşlı insanların hassasiyetini bilerek, onları anlamaya çalışarak…

Güven SERİN 



25 Mart 2020 Çarşamba

TOPLUMLAR ZOR ZAMANLARDA DESTANLAR YAKARLAR (DİDO NANA)






                    TOPLUMLAR ZOR ZAMANLARDA DESTANLAR YAKARLAR

                                                          ( DİDO NANA )


  Destanlar, şiirler, masallar, fıkralar; sanata ve edebiyata dair ne varsa hepsi insanlığın sözcüsü olup, gelmiş geçmiş bütün ruhların sahibidirler. İrlanda Edebiyatını açar okursanız, James Joyce, sanırsınız ki bizlerin pir parçası; ettiği küfürler ve ifadeler… Bir Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Gürcü, Megrel,Ezidi şarkısı dinlerseniz;kime ait olduğunu çoktan unutur,ruhunuzun bedeninize ve aklınıza sorular sormaya başlamasıyla yüzleşe bilirsiniz…

  Kartaca’yı ilk kuran kraliçe; Dido’nun öyküsü, Aeneas Destanını yazan Vergilius’u da etkilemiş ve bu destanın içinde yer almıştır. Neredeyse günümüzden 2800 yıl ötenin destanı; Truva’nın yıkılışından, korkunç gecesinden ve hayatta kalanların tanrısal bir öneriyle bir başka yurt arayışının öyküsünü anlatır…

  Bu öykünün içerisinde Truvalı Aeneas,Kartaca’nın Kraliçesi Dido ile birlikteliğinin aşk ve nefret kesişmesinin acılı sonunu anlatır.Aeneas tanrısal emirlerin peşinde,kendi neslinin yurdunu kurmak için yelkenleri İtalya topraklarına doğru açtığında,ona aşık olan Kraliçe Dido yıkılır.Kahrından şu sözleri söyler ve kendini kılıcıyla öldürür;

“ Kaderler ve tanrılar bana izin verdiği sürece/Sevdiğim giysiler, can giysiler; alın ruhumu!/Kurtarın beni bu acılardan! Söndü hayatım/Sona erdirdim bana çizdiği yolu kaderin!“

 Bu acıklı sona, sevginin nefrete ve yok oluşa dönüşmesine kim ağıt yakmaz ki? Bu ağıtları, yüzyıllar sonra belki Dido’nun ruhu, belki başka Didolar için Gürcistan’ın bir bölgesinde Megrel insanları yakar; bir başka sevgi, aşk yüceliği doğar;

“ Her sevgili bir değil, benim kaderimi başkasına yazdın
Beni sevdiğini biliyordum ama beni başkasıyla değiştin
Dido  na ni na
Gecem gündüzüm bir oldu, seni gözler oldum
Sen benim için öldün, başkalarının sevdiği geldi
Dido na ni na “

  Toplumlar zor zamanlarında destanlar, şiirler, hikâyeler yazarlar-YAKARLAR. Gelecek kuşaklara bir şey bırakmanın yüceliği, evrimin neslini aktarma becerisini sergilerler. Sınırlara, renklere, inançlara bölünmüş dünya, zorlukların, acıların imbiğinden süzülmüş her şeyi; şiiri, şarkıyı, destanı, masalı içselleştir ve kendini bulur; o sesin yanık haykırışında…

  Destanların, geçmişin adı sadece tarih ve mit değildir. Yaşamın en berrak tarafıdır; geçmiş denen tarih bilimi, destan, masal, öykü bilinci… Bir dersten öte, yaşamı devam ettirme gücü, neşesidir de…

  Kartaca Kraliçesi’nin destansı sonu-haykırışı ile aralarında belki de iki bin yıllık zaman dilimi var; tam burada devreye zamansızlığın ödülü girer. Toplumların kaderini belirleyen, yazgılarını derin çentiklerle diğer kuşaklara bıraktıkları öyküleri; dilden dile, şarkıdan şarkıya geçer durur.

  Dido Nana şarkısını Kazım Koyuncu ile sevdim. Geç tanıdığım, ebedi, felsefi bir samimiyetle sevdiğim Kazım’ın sesindeki aitlik; tüm zamanların sesiydi. Sanki hiçbir zamana ait olmamış, olamaz gibi, bütün kimliklerin, değerlerin ötesinden ses veriyordu…

  Bir anneye, anaya sesleniş gibi geldi bana. Uzakta olan anamın hasretini daha da değerli kıldı; Kazım her Dido Nana demesiyle… Oysa yıllar sonra öğrendim ki, bir sevgiliymiş Dido şarkısı kederli ayrılık öyküsü… Tıpkı; Kartaca Kraliçesi Dido’nun sevgili Aeneas için yaktığı ağıtsal ezgiler ve döktüğü berrak kan gibi;

“ Öcümü almadan öleceğim, ama öleyim/Böyle bile bile gitmek gölgeler diyarına/Hoş geliyor bana. Hain Truvalı gözleriyle/İçsin dursun denizden yalımlarını yangının/Birlikte götürsün lanetini de ölümün.”

  Sevmenin, nefret, ağıt ve yüce destanlara dönüşmesinin sebebidir; zor zamanların çığlıkları, iradesi ve inançları. Belki de evrimin şaşmaz oyunu; her daim değişime, dönüşüme giderken, dünyanın aldığı yol, galaksinin geniş düzlüklerinde koşarken, insan da, galaksinin bir parçası olarak, kendi düzlüklerinde, vadilerinde, dağlarında öyküler, destanlar üretecek…

  Yiğitler-kahramanlar sadece kazandıkları savaşların değil, kaybettiklerinin karşısında bile aldıkları kararlar, davranışlarla yiğitlik-kahramanlık hakkını elde etmişlerdir. Saf zaferler, tatminsizliği, zorbalığı doğururken, kaybedişler, asıl olan güzelliği; marifeti, şefkati, merhameti ve destanları; edebi dünyayı doğurur, besler…

  Belki de büyük komutan Hannibal; atası olan Kraliçe Dido’nun ağıtının hesabını yüzyıllar sonrası soruyor; Cannae Muharebesinde ise Roma Ordusu tamamıyla yok edilmiştir. Destanlar ve tarih iç içedir. Onları kucaklayan edebiyat, zamana ait olmadan akmaya, süzülmeye, kendi duyurularını yapmaya başlar; aklı, iradeyi, edebi, felsefi ve bilimsel önceliği elinde tutanlara, yaşamı anlamlı kılan, mucizevî bir besin sunar…

Güven SERİN  

23 Mart 2020 Pazartesi

YÜZ ELİ VAR ÖLÜMÜN





                                              YÜZ ELİ VAR ÖLÜMÜN


  Zalimliğin kim bilir kaç çeşidi, kıyametlerin kim bilin ne büyük destanları vardır; unutulmuşlar mezarlığında, raflarında, hatıralarında kalan ve ölen. Tarihi şehirlerin kalbinde; sokaklarında, caddelerinde sakladıkları, yaşatmaya çalıştıkları öyküleri; insanın, insanlık serüveninin bir parçasından başka bir şey değildir.

  Tekirdağ’ın da böyle öyküleri var. Mikes Kelemen,(Türkiye Mektupları)  günümüzden yüz yıllar önce kendini avutmak, can sıkıntısından kurtulmak için, şehrimizin resmini ressam gibi, fotoğrafını fotoğrafçı gibi, öykülerini yazar gibi kaleme almıştır. Şehrimize tat veren; Yahudi, Ermeni, Rum ve Türk Mahallelerinden ve o günün insanlarından; mutluluklarından, mahcubiyetlerinden, hüzünlerinden, hastalıklarından söz etmiştir.

  Yazarlar, şairler, ressamlar; kısacası sanatçıların olmadığı şehirlerin tarihi de olmuyor. Olsa bile, yarım-buruk kalıyor. İstanbul’un Pera Bölgesi de bir başka şairin gözüyle, kendi köhne biçiminden kurtuluyor, gün yüzüne, güneşin ışıklarını duyumsayan kiraz ağaçları, isketeler, bülbüller, serçeler gibi neşe saçıyor;
(Tarlabaşı’nda bir sokak)


“Karakurum Sokağı’nın Ölüm Yıkayıcıları

Yüz eli vardır ölümün ve bir kapısı
Dünya ki sınırsız korkular öğretti bize
Ve korkunç yalnızlıklar.

Biz ki yaşadıktı
Ölenle öleniz şimdi.
Sanki
Köyleri dolaşan gezgin köleleriz;
Bu bedeni oradan oraya sürüyoruz.

Eskiden her şeyimiz
Eskiden ellerimiz yüzümüz.

Bir adımız vardı bizim
Adımızı yitirdik.

Biz bu dünyayı adıyla çağırmayı unuttuk.
Günlerin ayların bir adı vardı,
Bir adı vardı kuşların, çiçeklerin,
Bir adı ağaçların, rüzgârların, unuttuk!

Kapalı pencereler gibiyiz.

Günler de
 Uzun mu uzun…

Bir ölü hayatı…
(Irmaklar, ağaçlar, otlar, kuşlar.)
Bir yalnızlığı eğiren…

Uzun bir yalnızlığı…

Yazılan bir yalnızlığı…”

  Şehirlerden, kasabalardan, köylerden; dünyanın en hücra yerinden insanı çıkardığınız vakit; her şeyi çıkarmış oluyorsunuz. Şiiri, resmi, öyküleri, ağlamaları, sevinçleri, sevmeleri, nefretleri; her şeyi; yitik bir hafızanın yitik bir gezegeni, çaresizliği hissetmeden çare arıyor aldığı yolun, izlediği yörüngenin uzun mesafelerinde, boşluğun hiçliğinde…

  Bir başka şair;Leyla Şahin,şehirler ve öyküler konuşulunca durur mu;?

“Üst üste üç kez çalıyor Aya Triada’nın çanı
Avniye Hanım! Avniye Hanım! Avniye Hanım!

Mis Sokağı’na yaklaştırmıyor adımlarınız sizi bir türlü
Oysa bir zamanlar o sokaktan bir peruk almıştınız

Bak, birazdan Narmanlı Hana geçeceksiniz
Ahmet Hamdi, Bedri Rahmi de oradalar
Onlarda söyleyecekler sana kırmızının yakıştığını.”

Güven SERİN