27 Nisan 2020 Pazartesi

OTHELLO KAYBETTİ,BİZ KAZANDIK MI?


İnternet





                               OTHELLO KAYBETTİ BİZ KAZANDIK MI?


  Nasıl der şair; “ Yakalarındaki karanfilli ibneler beni aldatmıyorsa (…) “ Dünya durduğu sürece Shakespeare ( Şekspir ) hep yaşayacaktır. Yaşamın içinden çekip çıkardığı duygu biçimlerini, oyunlarına ve oyuncularına öyle bir aktarmıştır ki; her gün ölümler yaşanırken, onun eserleri dipdiridir…

  Othello’yu Hamlet’in yansıması kabul eder eleştirmenler. Othello etkisinden söz eder bilim insanları. Othello, hem yüreği, hem de bileği güçlüdür. Yenilgisinin yegâne sebebi kıskançlıktır. Birçok insanın sonunu getiren, vahşi zamanlardan kalmış soylu kıskançlık, aklı-iradeyi körü körüne yok sayar… Ne korkunç sebebi vardır; şeref, namus, onur diyerek, birçok masumun akıtılan kanları, bir türlü huzur bulmamış ruhları; nice iyi insan tarafından tıpkı Othello gibi, kıpkırmızı bir kıskançlık içinde işlenir, kendi unutulmaz trajedisini geride bırakır.

  Yıkılan devletlerin, yok olan milletlerin ve tarihe karışan imparatorlukların insan zaaflarının başköşesinde oturur kıskançlık duygusu. Öyle bir yerleşmiştir ki tahtına; Babil Kulesi, Sümer, Roma, Bizans, Osmanlı, Selçuklu yıkılır da o bir türlü yıkılmaz; kendi adından söz ettirir, zamanların-olayların kokuşmuş badirelerden sonra silkinir ve tekrar yeni görevi için başka suçlar işlemeye hazırlık yapar.

  İnsanı farklı kılan şey; zaafları; kumara, içkiye ve sınırsız eğlenceye olan düşkünlükleri; tıpkı Othello’yu korkunç sona hazırlayan kıskançlığı körükleyen nefret gibi, zapt edilmedikleri vakit; her türlü saltanat, bükülemeyen bilek, güçlü görünen iyi yürek; yok edilmeye ve olmaya mahkûmdur… Kötülük ne içkiden, ne kumardan ne de eğlenceden gelir yüce insana. Durmasını bilmemenin, duygu karmaşıklığı içinde, tatminsizliğin korkunç erişimi içerisinde, en dondurucu dağların buzlarına sürer askerlerini; bir destan yazacağım derken; Sarıkamış trajedisini; akılsızlığını not düşer tarihin hüzünlü sayfalarına…

   Othello’nun yüreği de, bileği de güçlüydü. Sevmişti sevdiceğini. Yerine getirmişti verilen bütün görevleri; gününü gün etmeden layıkıyla ününe ün katmıştı. Ta ki, Şekspir O’nu, insanlık için gözden çıkarıp, kıskançlık denen ilkel duyguya yenilene, nefretin iş başında olduğunu anlamayacak kadar saflığa, otokontrole uzak kalışına kadar…

  “ Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!” Hiçbir hata, suç sebepsiz değilmiş gibi görünür. Ayrıntılar ise, bize dört yüz yıldır dokunan, hatta dürten Şekspir oyunlarında gizlidir. Sınırsız saflığa mı teslim olalım; yoksa sorgulamaya mı? Doğruya erişebilmenin kıymetli bilgisini, Kaf Dağının ardında bile olsa aramanın yolcusu mu olalım; yoksa sınırsız şehvetin, kurnazlığın ve kıskançlığın pençesinde yüreğimizi kendi ellerimizle deşecek hançeri mi bileyelim?

  “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu…”

Güven SERİN

22 Nisan 2020 Çarşamba

ÖLÜ,BAZEN TÜKENMEZ BİR HAZİNEDİR



Fotoğraf; Ahmet Süheyl Ünver
Tıp Tarihi


                 ÖLÜ, BAZEN NE TÜKENMEZ HAZİNEDİR, YARABBİ!


 


     Ölüme dair ne çok şey varsa, ölene dair de o kadar çok şeyler vardır. Ölümle birlikte bütün savaşın bittiğini sanır,”Ölümlü “olduğumuzun değerli hatırına birkaç saatliğine geri çekilir: Peygamber duruşu, görgü ve bilgisi içinde büyük bir insan duruşu içinde, ölümün ölümcül haline bakarken, yaşamın içinde kaldığımız için bıyık altı tebessümü içinde yine ve yine; “YARITANRI” kılığında büyük laflardan öte büyük yorumlar yaparız…

  Reşat Nuri Güntekin’in Miskinler Tekkesi, insana dair çok şeyi anlatıyorken, bir ölünün, insana sunduğu hazineyi de bir güzel gün yüzüne çıkartıyor. Mezarlıklar, ölüm törenleri adına herkesin bir sürü hatırası vardır. Oradaki insan manzaraları neredeyse hiçbir yerde yoktur… Bir süreliğine savaşa ara vermiş, artık dünya malının dünyada kalacağına ”GÜYA!” inanmış insanların ulvi konuşmaları duyunca “Nutku Tutulan” insana dönersiniz.

  Yıllar önce hiç aklımdan çıkmayan çok önemli bir cenaze töreninin merkezindeydim. Ne yapacağımı bilmez bir halde, öteden beri saygı duyduğum ölüme en derin saygı ve sevgilerimi sessizce sunmak isterken; eş dost beni rahat bırakmak gibi niyetleri olmadığını her fırsatta; beni uyararak yaptılar; “ Bak, filanca geldi; git karşıla!” Bu filancalar içinde; dönemin Valisi, Kaymakamı, Milletvekilleri, Ağaları, Beyleri, tanıdığım tanımadığı bir sürü insan vardı. Küçük bir kıyamet toplantısı gibi bir şeydi…

  Ölenin ailesinden başka en derin acıyı yaşayan bir ihtiyar hafızama derin bir iz bırakacak bir sarılış içinde boynuma sarılıp ölenin kendisini çok sevdiğini, onu bir oğul gibi sevdiğini söyleyerek beni bir kez daha şaşkınlığa uğratmıştı.

  Mezarlık, çelenkler sayesinde çiçek bahçesine dönmüştü; yüzlerce “ÖLÜM MESAJI” Herkes ölümün kendisiyle bir kez daha yüzleşiyor, ölenin çok genç yaşta öldüğü üzerine bildik tanıdık konuşmaları yapıyordu.

  Aynı ailede dört ay sonra başka bir “Ölüm Töreni” ne katıldım. Bu sefer dört ay önce ölenin oğlu; 33 yaşında, bize ait ölümsüz yaşamdan ayrılmıştı. Dört ay önce dopdolu olan cenaze evi, şimdi dört ay öncesinin yarısını bile doldurmayan cılız, küçük bir kalabalık tarafından doldurulmuştu. Ölünün ardından ağlayanlar; yine ölünün çok yakını olan ailesinden başkaları değildi… Üstelik mezarlıkta çelenge dair hiçbir şeycikler de yoktu…

  Edebi bir İÇ çekiş içinde bütün olanları, bitenleri en küçük kırıntısına kadar gözlemliyor, yaşamla ölüm arasındaki incecik çizginin içinde yazan, düşünen bir insan olmanın kuytu ve güvenli limanına sığındım…

  Aynı ailenin iki ferdi; baba ve oğul dört ay gibi kısa sürede uğurlamış artlarından ne çok hüzün gösterisi yapılmıştı. Kimisi birkaç saat; yaz yağmuru kadar, kimisi birkaç gün sürdü. Ve sonra, ölülerin ardında bıraktığı borçlar yüzünden 150 yıllık bir ailenin talan edilmesi, yağmalanması; kanunlara uygun bir şekilde; herkesin bilip bilmediği, duymadığı; körlük ve sağırlık aynı zamanda koca bir bencillik içinde gerçekleşti.

  Bütün bunları nereden biliyorsun? Düşünceleri içine girmiş olanlar varsa; tıpkı Haldun Taner gibi edebi bir itirafı siz değerli okuyucular ile paylaşmak adına; ölen bu kimseler; benim babamla kardeşimdi; oradan biliyorum…

   Gelelim ölülerin; cenaze arkasında yürüyenlerin hissiyatına. Bütün hırslardan temizlendikleri zamanlardır. Günahsızlığa, ağırlıksızlığa ulaşırlar. Sükûnetin keyfini çıkartarak, servilerin uğultuları ve baskın kokuları arasında yepyeni insan olurlar. Bu süre ne kadardır? O gün dahi bitebilir; günahlarına, hırslarına, gafletlerine kaldıkları yerden; daha cenaze dönüşü dahi başlayabilirler…

  Vaktiyle bir bin başı ölmüştür. Reşat Nuri Güntekin o zaman küçük bir çocuktur. Büyükannesi O’nu alıp cenaze evine götürmüştür. Binbaşı’nı ihtiyar kalfası, karısı ve kızı Reşat Nuri Güntekin’in büyükannesini görünce ağlamaya, bağırmaya başlamışlar;

“ Ne olacak halimiz? Kapıdaki çifter çifter askerler gitti! Tayın ekmekler gitti;tayın yağları gitti!..” Esas giden binbaşı olduğu halde, kimse ondan söz etmiyordu… Ölüm böyle bir şey; yaşama dair ne büyük bir buluş ve hizmet ettiğini ölmeden önce kavrayıp ona göre bir parça özümseme, takdir ve tedbir içinde yaşama sanatına hizmet etmek gereklidir diye düşünüyorum.


Güven SERİN    

20 Nisan 2020 Pazartesi

SERÇELER GERİ DÖNDÜ




SERÇELER GERİ DÖNDÜ

  Sabahın en taze saatleri; şafak gecenin içerisinden soyunup güne gelme vakti serçeler, geri dönmüş olmalarının çığlık şenlikleri içerisinde; inanılmaz şamata yapıyorlar. Bu, şakıma sesleri, kuş bilimcileri açısından üreme-buluşma heyecanı anlamına geliyor. Benim için ise öteden beri alışık olduğum sesleri, geçmişten gelen değerli anıların, güne süzülmesi anlamı taşıyor.
   Arka bahçenin kuytuluğu, alçak gül fidanlarının ağaca benzer halleri, serçeler için bulunmaz bir buluşma yeridir. Üst çatıları çoktan kapmış olan kargalar, martılar, saksağanlar ve güvercinler; serçelere ancak sığınacakları küçük bir yer bırakmışlar. Serçe nüfusunun fazlalığı çiftçiler için ayrı bir dert-tasa anlamı taşıyorken, doğanın doğal dengesi, her daim çoğalanı, kendi içerisinde zamanı geldiğinde azaltır veya yok eder. Asıl sebep, insan olunca, insani acılarımız, sancılarımız da her daim fazla olacaktır.

  Serçelerin şafak ayini kim bilir kaç yüz bin yıldan bu yana aynı tekrarı; şenliği-şöleni sergiliyor; yaradılışa olan büyük saygının içgüdüsel gösterisi; tıpkı, Sümer medeniyetinin binlerce yıl önce yazdığı aşk şiirleri gibi geri dönmüş serçeler buluşma ve birleşme anının tadını çıkartıp, kendilerince dualarını yapıyorlar;

“ Güvey, canımın için
Gönül açar güzelliğin, bal gibi tatlı,
Aslan, canımın içi,
Hoştur güzelliğin, bal gibi tatlı.

Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım,
Güvey, yatak odasına götür beni,
Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım,
Aslan, yatak odasına götür beni.”

Güven SERİN 


14 Nisan 2020 Salı

MUSON YAĞMURLARI (Gitme o güzel geceye usulca...)





                                                MUSON YAĞMURLARI


  Hindistan'ın bir bölgesinde yaşamını çobanlık yaparak devam ettiren bir ailenin ve daha nicelerinin öyküsünü belirleyen en önemli doğa olayı; Muson yağmurlardır. Neredeyse dört ay süren bu yağmurlarla birlikte sellerde yaşansa da,bitki örtüsü olmayan yerlerde;kırlar,dört aylığına yemyeşil olur.Uzağa gitmiş olan çobanlar,bu yağmurlar sayesinde ailelerinin olduğu yerlere geri dönerler.Çünkü,yağmurlarla birlikte otlaklarda hemen yanı başlarındadır.Her yer yeşil ve yaşam alanıdır…

  Göçebe çobanların en mutlu oldukları yağmurların ıslattığı topraklarda,birbirinden ayrılmış aileler bir araya gelirler.Hayvan sürüleri,hemen kulübelerinin yanında yapılan çalmarlara kapatırlar. (üstü açık,çalı,taşlarla çevrili yer)

  Bir araya gelen göçebe aileler mutludur.Onlarla birlikte yörede yaşayan,çakallar,sırtlanlar ve kurtlarda mutludur.Çünkü,hayvan sürüleri onlar için besin ve beslenme demektir.Sürüleri kollayan çobanlar ve köpekler ne yaparsa yapsınlar,bu süre içerisinde beş-on kuzu kurtlar tarafından kaçırılır.Kuzuların kaybını sürünün sahibi olan göçebe çobana sorduklarında verdiği cevap hayli önemlidir;

  “Birkaç kuzudan bir şey fark etmez.Muson yağmurlarının bize sunduğunun yanında bu birkaç kayıp hiçbir şeydir!”

  Göçebe çobanın diploması yok.Yeterince hijyen değil;apartmanlarda,havuzlu sitelerde yaşayan insanlara göre çok uzak bir yaşam.Ama almış olduğu diploma,kim bilir kaç binyıllık kültürlerin devamı olan şey;kendi rızkını düşünürken,diğer canlıların da haklarını saygıyla karşılamak;meğer,birkaç yabancı dil bilmeyi veya çok iyi üniversitelerden mezun olmayı gerektirmiyor…

  Geçmiş olduğumuz günlerde,evlere,şehirlere hapsolmanın ne demek olduğunu,ekranlara yansıyan ölüm ve hastalık mücadelelerini görünce,bu tür felaketlerin daha da büyüğü ortaya çıktığında hayatta kalacak olanların kimler olacağını değerlendirmek isterim!En kıyıda,yabanıl hayatın içerisinde,tıpkı doğanın süreçleri gibi doğal ve saf yaşayan insanlar;belki de yaşanası büyük felaketlerden sonra insanlığın devamını sağlayacak göçebeler olacaktır.Onların bilgisi,görgüsü,süslü laflardan ibaret değildir.Anlamını bilmedikleri lafları;kat'iyen kullanmazlar.Onların bilgisi,doğanın kendisidir;rüzgarı,yağmuru,güneşi ve Muson yağmurları…

  Muson yağmurları ve göçebe çobanlar, tıpkı şairin (Dylan Thomas) şiirindeki gibi usulca gider ve gelirler;

“ Gitme o güzel geceye usulca

İyi insanlar, son defa ellerini sallarlar,
Öylesi ateşli bağırarak.
Faydasız işler yeşil bir koyda
Dans ediyor olabilir ama onlar da,
            Öfkelenirler, öfkelenirler
             Işığın ölümünün karşısında.

Güneşi uçarken yakalamış olan vahşi insanlar”

Güven SERİN 

9 Nisan 2020 Perşembe

YARDIMLAŞMANIN BURUK HALLERİ...







                             

YARDIMLAŞMA VAZİFESİNİN BURUK HALLERİ

  Muratlı Caddesinde bulunan çok önemli bir kurumumuz var; Süleymanpaşa Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı. Salgının artmasıyla, yüzlerce, binlerce insanın işsiz kalmasıyla daha da büyük bir öneme sahip bu kurumumuz her sabah insan kuyrukları ”Yardıma Muhtaç” insanların eğik başları, utangaç, mahcup görüntüleriyle gün yüzüne çıkıyor.

  Yardıma ihtiyaç duyan insanların zor durumda olmasalar hiçbirinin o kuyrukta; utana-sıkıla beklemeyeceklerini göz göze gelince, başlarını öne eğmelerinden anlıyorum. Maske takarak, yüzlerindeki gerçeği maskeliyorlar. Hâlbuki hiçbirisi hırsızlık yapmaya, utanmazlık, hilebazlık yapmaya gelmemiş. Ruhlarında istemek-muhtaçlık yeşermediği için, bu işin mahcubiyetini yaşıyorlar…

  Yardımlaşmak böyle mi olur? Bir kurumun önünde, sokağa, caddeye, kaldırıma taşmış; boynu insanların mahcubiyetlerinin sergilenmesiyle mi yücelik, erdem ve insan bulunur? İnsanımızı; insanı kaybetme değil midir bu yardım çilesi? 21.yüzyıl teknolojinin zamanı değil midir? Bu insanları tespit etmek bu kadar zor mudur? Her yönüyle sınıfta kalan bir yönetim anlayışı, ne hazindir ki tükenmeye mahkûmdur; tüketerek…

  Ankara’nın bu tür uygulamalardan haberi ne kadar vardır? Siyasi partilerin, Gençlik Kollarından, İl ve İlçe Merkez teşkilatlarına, şehrimizin Milletvekillerine kadar; bu tür ezik, ezici ve mahcubiyet içeren uygulamalardan haberleri var mıdır? Varsa ne gibi olumlu rapor hazırlayın, yeni yüzyılın gecikmiş insan ve hukuk tarafını yenebilme tedbirleri alıyorlar?

  Bunca esnaf kapatılmak zorunda kaldı. Salgın nedeniyle. Yardım kuyruğunda geçimini seyyar satıcı olarak sağlayan birkaç kişiyi de gördüm; gözleriyle göz göze gelmemek için onlardan önce başımı öne eğdim. Adeta yürekleri ağlıyordu; muhtaçlığın gözü kör olsun, nefesiyle inler gibi, maskelerin ardına, maskesiz kalplerine sığınıyorlardı. Tıpkı; bizi ezen, daha büyümemiş, öğrenmemiş, tembellikten kurtulmamış, ayağa kaldırıp soru soran öğretmenin aşağılaması gibi;”Yer yarılsa da yerin içine saklansam!” bakışları, kuyruklardan edindiğim izlenimlerin bir bölümü…

  Şair (Hölderlin) Hep içmişe bakmış, oraları özlemiştir. Altın Çağlar denen geçmişe; tiyatroların, kütüphanelerin, çarşıların, zanaat ve sanatın başköşeye oturtulduğu geçmişin özlemiyle yaşamış ve yazmıştır;

“Suçsuz da olsa, altın çağın tanrısı nicedir;
Vaktiyle çabasız ve daha büyükmüş senden,
Oysa ağzından hiç buyruk çıkmazmış
Ve hiçbir ölümlü adıyla anmazmış onu.

İn öyleyse! Ya da şükran sunmaktan UTANMA!”


Güven SERİN   




3 Nisan 2020 Cuma

EVRİMİN ELEĞİ-GÖZERİ-KABLURU HER DAİM İŞBAŞINDA


                    



  EVRİMİN ELEĞİ-GÖZERİ-KALBURU, HER DAİM İŞ BAŞINDA


  Sözümüzü daha da açabiliriz; evrimin eleği yerine gözeri de,kabluru da diyebiliriz bu başlığın hakkını vermek adına. Bilim dallarının ortaya çıkmasıyla insanın varlığından önceki zamanlarda, canlı yaşamının milyonlarca yıllık süreçleri de bir bir gün yüzüne çıkmaya başladı.

  Bilgi çağında, tam tersine bilgisizlikle boğuşup, kara cahilliğe bulandığımız için, toplumda bilim insanları yerine, hokkabazlar, hilebazlar cirit atıyor. En güvenilir kuruluşların, kurumların başında bilim insanları, bu işin en iyi bilenleri, toplumun en güvenilir olanları olması gerekirken, siyasi korku ve tercihler, bilimleri de, sanat dallarını da anlamamızı zorlaştırıyor. Bu yüzden, çok az siyasetçinin bilim ve sanat insanlarıyla barışıklığı olmuştur.

  Yaşadığımız bu anda, kırk yaş altı olanlar; ne “gözer”,ne de “elek” ten haberleri vardır. Olmaması da ayıp değildir. Çünkü bu tür nesneler kullanımdan çoktan çekildiler. Tıpkı, köy tereyağı, köy yumurtası, köy ekmeğinin, köy okullarının başına gelen teknoloji sayesinde bu tür aletlerin de başına geldi. Müzeler bu yüzden vardır ve olmalı. Tıpkı tiyatrolar, operalar gibi. Toplumumuzun geçmişine ait, anılarını, hafızasını; müzeler, sanat dalları sayesinde koruyup, diğer kuşaklara aktarma imkânı bulursunuz…

  Evrimin Eleği, boş durmuyor. Kâin olmaya, bilirkişi olmayla da gerek yok. Biraz tarihe dönersek, olayları birbiriyle buluşturursak, dinozorları yok eden tabiat koşulları, evrimsel elek, istediği zaman, canlı yaşamını sıfırlayabilir…

   Salgın hastalıklar yüzünden bugüne kadar ölen insan sayısı; 500 Milyon olduğu tahmin ediliyor;

Veba, Kolera Pandemisi, Büyük Marsilya Salgını, İspanyol Gribi ve şimdi de Corona virüsü salgını iş başında. Panik olmamız, korkmamız, önlemlere uymamız kaçınılmazdır. Çünkü işin ucunda zamansız ölümler, trajik sahneler var…

  Eninde sonunda Corana virüsü de bilim insanları tarafından yenilecektir. Evrimsel süreç, milyonlarca yıl başladığı gibi kendi değişimini ağır ve hiç acele etmeden devam ettireceği kaçınılmaz bir GERÇEKTİR… Sorun, bundan sonra, dünyanın toplumsal, siyasi süreçleri nereye evirilecek?

  Bir başka sorun da, Corona virüsünün yanında masum kalabileceği İKLİM sorunları dünyanın kapısında bekliyor. Süreç belki çok ağır işlediği için, ölümlü ve bencil, aynı zamanda sürekli hafıza kaybına uğrayan insana bir şey ifade etmiyor. Oysa bilim insanlarına çok şey ifade ediyor…

  Evrimin gözeri-eleği ağır ağır, usul usul sallamaya devam ediyor. Zayıf olanı ayıklıyor demek acımasız gelebilir. Aynı zamanda, akılsızlığı, bilimsizliği, duygusuzluğu, bencilliği de ayıklamak için sallayıp duruyor dünyayı. Kimin kim olduğu, nasıl davrandığı, hangi imkânları, yetenekleriyle ortaya çıktığı bütün dünyanın, dünya liderlerinin sınandığı muhteşem bir EVRİMSEL ELEK sarsıntısı devam ediyor.

Güven SERİN 

27 Mart 2020 Cuma

(...) SEN NEŞ'EDEN HABER VER






                                      (…) SEN NEŞEDEN HABER VER


    Dr. Selahattin İçli’nin bestesi olan bu güzel şarkı, belli ki insan karamsarlığını dağıtmak adına yazılmak istenmiş; haykırılmış ve insanlığın en zor zamanlarına armağan edilmiş;

“Sen Neş’eden haber ver derdi herkes tanıyor.”

   Bugünlerde fazlasıyla ihtiyacımız olan şarkılardan birisi. Klasik olmuş eserlerin insan ruhu ve sosyolojisiyle beslendiği bilinen bir gerçek. Dünyayı şekillendirmeye çalışan ve dünyaya sığmayan insanın yaratıcı, uzlaşıcı tarafında olan sanatçıları her döneme, kendi imzalarını attıkları gibi tarihsel uyarılarını da yapmışlardır.

  Daha birkaç hafta önce; virüsten önce insanların kavgalarının bin bir çeşidini dinliyorduk. Ülke siyasetindeki kavgaların alınamamış hırsları her akşam televizyonlara yansıyordu. Herkes kendi tarafının “kırmızıçizgi”lerinden söz ediyor. Hiç kimse, nitelikli yaşam, bu yaşamın merkezinde insan; insanlık olsun diye uğraş vermeden, haklılığının gücüyle boğuşan bir dünya trajikomikliği yaşanırken Şekspir (Shakespeare) tiyatrolarından çıkmış bir hayalet gibi bir şey; corona çıktı ortaya. Ve virüse dair anlı-şanlı nice senaryo; cirit atıyor, sosyal dünyanın merkezinde…

  Gelinen son durumda, yaşlılar risk altında olması sebebiyle, gençler insan yanılgısının şaşmaz yanılgısına bir kez daha düştüler; bütün gençlerin düştüğü, bütün insanların düşme olasılığının olduğu, dünyada kalıcı olma hırsının veya savurganlığının yarışı sayesinde hiçbir şey olmamış gibi sokakların, caddelerin, eğlence yerlerinin keyfini sürmek istediler. Olanlar bundan sonra oldu; taşıcı rolünde, kendileri hastalanmadan yakınlarındaki yaşlılara “ölümü” sundular…

 Evlere, hastanelere ve corona girdabına teslim olmuş yaşlı insanların korkusu bütün insanlarda bir parça yaşanırken, onların hassas, yıpranmış ve yaşam denizinin kıyıcığında oldukları en zor vakitler yaşanıyor. Her gün bir yaşlı insanın ölümünü duyan sağlıklı bir yaşlının yürek atışlarını varın siz anlayın! Onların yaşadığı dram, yaşlı olmamışların anlayamayacağı kadar derin ve asil…

  Orson Welles, şarkısı: I Know What It İs To Be Young’da belki de bu dramın, sessiz bekleyişin duygularını anlatmak istedi… Kült hale gelmiş, çok sevilmiş bu şarkı neler anlatıyor acaba;

“ Biz gençken yaşın bir anlamı yoktur
Üstünde durup düşünmedim bile
Ta ki bu yaşlı adam gelene dek
Ve bana şöyle söyledi…
Evet, bana şöyle söyledi

BEN GENÇ OLMAK NEDİR BİLİYORUM
AMA SEN
YAŞLI OLMAK NEDİR BİLMİYORSUN

Bir gün sen söylüyor olacaksın
Aynı şeyi
Zaman akar gider
Böylece anlatılır hikâye
Pek çok sorular sordum
Rastladığım bilge insanlara
Bulamadım bütün cevapları…
Hiç kimse bulamamış şimdiye dek
Hatırlanacak günler olacak
Kahkaha ve gözyaşı dolu
Yazdan sonra gelir kış
Böylece geçer yıllar
Öyleyse arkadaşım
Müzik yapalım beraber
Ben eskiyi çalayım
Sen bana yeniyi söylerken

  Böyle gider yaşlı adamın şarkısı… Bugün risk altında olan insanlık gibi, daha da risk altında olup, sokağa çıkmaları yasaklanan yaşlı dediğimiz insanlara bir armağan olarak gördüğüm bu şarkının hissiyatı içinde; zamanlar-arası gezintinin, tarihin; yani geçmişin ve bize bırakılanların, gün ve gelecek için ne büyük güzellik olduğunun erdemiyle; neş’emiz, ümitlerimiz her daim taze olsun. Evren, yaratıcı ve evrim, istemeseydi canlı yaşamı, daha baştan kaybederdi dünyamız. Öyleyse, yaşama, bütün ruhumuzla tutunalım; yaşlı insanların hassasiyetini bilerek, onları anlamaya çalışarak…

Güven SERİN 



25 Mart 2020 Çarşamba

TOPLUMLAR ZOR ZAMANLARDA DESTANLAR YAKARLAR (DİDO NANA)






                    TOPLUMLAR ZOR ZAMANLARDA DESTANLAR YAKARLAR

                                                          ( DİDO NANA )


  Destanlar, şiirler, masallar, fıkralar; sanata ve edebiyata dair ne varsa hepsi insanlığın sözcüsü olup, gelmiş geçmiş bütün ruhların sahibidirler. İrlanda Edebiyatını açar okursanız, James Joyce, sanırsınız ki bizlerin pir parçası; ettiği küfürler ve ifadeler… Bir Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Gürcü, Megrel,Ezidi şarkısı dinlerseniz;kime ait olduğunu çoktan unutur,ruhunuzun bedeninize ve aklınıza sorular sormaya başlamasıyla yüzleşe bilirsiniz…

  Kartaca’yı ilk kuran kraliçe; Dido’nun öyküsü, Aeneas Destanını yazan Vergilius’u da etkilemiş ve bu destanın içinde yer almıştır. Neredeyse günümüzden 2800 yıl ötenin destanı; Truva’nın yıkılışından, korkunç gecesinden ve hayatta kalanların tanrısal bir öneriyle bir başka yurt arayışının öyküsünü anlatır…

  Bu öykünün içerisinde Truvalı Aeneas,Kartaca’nın Kraliçesi Dido ile birlikteliğinin aşk ve nefret kesişmesinin acılı sonunu anlatır.Aeneas tanrısal emirlerin peşinde,kendi neslinin yurdunu kurmak için yelkenleri İtalya topraklarına doğru açtığında,ona aşık olan Kraliçe Dido yıkılır.Kahrından şu sözleri söyler ve kendini kılıcıyla öldürür;

“ Kaderler ve tanrılar bana izin verdiği sürece/Sevdiğim giysiler, can giysiler; alın ruhumu!/Kurtarın beni bu acılardan! Söndü hayatım/Sona erdirdim bana çizdiği yolu kaderin!“

 Bu acıklı sona, sevginin nefrete ve yok oluşa dönüşmesine kim ağıt yakmaz ki? Bu ağıtları, yüzyıllar sonra belki Dido’nun ruhu, belki başka Didolar için Gürcistan’ın bir bölgesinde Megrel insanları yakar; bir başka sevgi, aşk yüceliği doğar;

“ Her sevgili bir değil, benim kaderimi başkasına yazdın
Beni sevdiğini biliyordum ama beni başkasıyla değiştin
Dido  na ni na
Gecem gündüzüm bir oldu, seni gözler oldum
Sen benim için öldün, başkalarının sevdiği geldi
Dido na ni na “

  Toplumlar zor zamanlarında destanlar, şiirler, hikâyeler yazarlar-YAKARLAR. Gelecek kuşaklara bir şey bırakmanın yüceliği, evrimin neslini aktarma becerisini sergilerler. Sınırlara, renklere, inançlara bölünmüş dünya, zorlukların, acıların imbiğinden süzülmüş her şeyi; şiiri, şarkıyı, destanı, masalı içselleştir ve kendini bulur; o sesin yanık haykırışında…

  Destanların, geçmişin adı sadece tarih ve mit değildir. Yaşamın en berrak tarafıdır; geçmiş denen tarih bilimi, destan, masal, öykü bilinci… Bir dersten öte, yaşamı devam ettirme gücü, neşesidir de…

  Kartaca Kraliçesi’nin destansı sonu-haykırışı ile aralarında belki de iki bin yıllık zaman dilimi var; tam burada devreye zamansızlığın ödülü girer. Toplumların kaderini belirleyen, yazgılarını derin çentiklerle diğer kuşaklara bıraktıkları öyküleri; dilden dile, şarkıdan şarkıya geçer durur.

  Dido Nana şarkısını Kazım Koyuncu ile sevdim. Geç tanıdığım, ebedi, felsefi bir samimiyetle sevdiğim Kazım’ın sesindeki aitlik; tüm zamanların sesiydi. Sanki hiçbir zamana ait olmamış, olamaz gibi, bütün kimliklerin, değerlerin ötesinden ses veriyordu…

  Bir anneye, anaya sesleniş gibi geldi bana. Uzakta olan anamın hasretini daha da değerli kıldı; Kazım her Dido Nana demesiyle… Oysa yıllar sonra öğrendim ki, bir sevgiliymiş Dido şarkısı kederli ayrılık öyküsü… Tıpkı; Kartaca Kraliçesi Dido’nun sevgili Aeneas için yaktığı ağıtsal ezgiler ve döktüğü berrak kan gibi;

“ Öcümü almadan öleceğim, ama öleyim/Böyle bile bile gitmek gölgeler diyarına/Hoş geliyor bana. Hain Truvalı gözleriyle/İçsin dursun denizden yalımlarını yangının/Birlikte götürsün lanetini de ölümün.”

  Sevmenin, nefret, ağıt ve yüce destanlara dönüşmesinin sebebidir; zor zamanların çığlıkları, iradesi ve inançları. Belki de evrimin şaşmaz oyunu; her daim değişime, dönüşüme giderken, dünyanın aldığı yol, galaksinin geniş düzlüklerinde koşarken, insan da, galaksinin bir parçası olarak, kendi düzlüklerinde, vadilerinde, dağlarında öyküler, destanlar üretecek…

  Yiğitler-kahramanlar sadece kazandıkları savaşların değil, kaybettiklerinin karşısında bile aldıkları kararlar, davranışlarla yiğitlik-kahramanlık hakkını elde etmişlerdir. Saf zaferler, tatminsizliği, zorbalığı doğururken, kaybedişler, asıl olan güzelliği; marifeti, şefkati, merhameti ve destanları; edebi dünyayı doğurur, besler…

  Belki de büyük komutan Hannibal; atası olan Kraliçe Dido’nun ağıtının hesabını yüzyıllar sonrası soruyor; Cannae Muharebesinde ise Roma Ordusu tamamıyla yok edilmiştir. Destanlar ve tarih iç içedir. Onları kucaklayan edebiyat, zamana ait olmadan akmaya, süzülmeye, kendi duyurularını yapmaya başlar; aklı, iradeyi, edebi, felsefi ve bilimsel önceliği elinde tutanlara, yaşamı anlamlı kılan, mucizevî bir besin sunar…

Güven SERİN  

23 Mart 2020 Pazartesi

YÜZ ELİ VAR ÖLÜMÜN





                                              YÜZ ELİ VAR ÖLÜMÜN


  Zalimliğin kim bilir kaç çeşidi, kıyametlerin kim bilin ne büyük destanları vardır; unutulmuşlar mezarlığında, raflarında, hatıralarında kalan ve ölen. Tarihi şehirlerin kalbinde; sokaklarında, caddelerinde sakladıkları, yaşatmaya çalıştıkları öyküleri; insanın, insanlık serüveninin bir parçasından başka bir şey değildir.

  Tekirdağ’ın da böyle öyküleri var. Mikes Kelemen,(Türkiye Mektupları)  günümüzden yüz yıllar önce kendini avutmak, can sıkıntısından kurtulmak için, şehrimizin resmini ressam gibi, fotoğrafını fotoğrafçı gibi, öykülerini yazar gibi kaleme almıştır. Şehrimize tat veren; Yahudi, Ermeni, Rum ve Türk Mahallelerinden ve o günün insanlarından; mutluluklarından, mahcubiyetlerinden, hüzünlerinden, hastalıklarından söz etmiştir.

  Yazarlar, şairler, ressamlar; kısacası sanatçıların olmadığı şehirlerin tarihi de olmuyor. Olsa bile, yarım-buruk kalıyor. İstanbul’un Pera Bölgesi de bir başka şairin gözüyle, kendi köhne biçiminden kurtuluyor, gün yüzüne, güneşin ışıklarını duyumsayan kiraz ağaçları, isketeler, bülbüller, serçeler gibi neşe saçıyor;
(Tarlabaşı’nda bir sokak)


“Karakurum Sokağı’nın Ölüm Yıkayıcıları

Yüz eli vardır ölümün ve bir kapısı
Dünya ki sınırsız korkular öğretti bize
Ve korkunç yalnızlıklar.

Biz ki yaşadıktı
Ölenle öleniz şimdi.
Sanki
Köyleri dolaşan gezgin köleleriz;
Bu bedeni oradan oraya sürüyoruz.

Eskiden her şeyimiz
Eskiden ellerimiz yüzümüz.

Bir adımız vardı bizim
Adımızı yitirdik.

Biz bu dünyayı adıyla çağırmayı unuttuk.
Günlerin ayların bir adı vardı,
Bir adı vardı kuşların, çiçeklerin,
Bir adı ağaçların, rüzgârların, unuttuk!

Kapalı pencereler gibiyiz.

Günler de
 Uzun mu uzun…

Bir ölü hayatı…
(Irmaklar, ağaçlar, otlar, kuşlar.)
Bir yalnızlığı eğiren…

Uzun bir yalnızlığı…

Yazılan bir yalnızlığı…”

  Şehirlerden, kasabalardan, köylerden; dünyanın en hücra yerinden insanı çıkardığınız vakit; her şeyi çıkarmış oluyorsunuz. Şiiri, resmi, öyküleri, ağlamaları, sevinçleri, sevmeleri, nefretleri; her şeyi; yitik bir hafızanın yitik bir gezegeni, çaresizliği hissetmeden çare arıyor aldığı yolun, izlediği yörüngenin uzun mesafelerinde, boşluğun hiçliğinde…

  Bir başka şair;Leyla Şahin,şehirler ve öyküler konuşulunca durur mu;?

“Üst üste üç kez çalıyor Aya Triada’nın çanı
Avniye Hanım! Avniye Hanım! Avniye Hanım!

Mis Sokağı’na yaklaştırmıyor adımlarınız sizi bir türlü
Oysa bir zamanlar o sokaktan bir peruk almıştınız

Bak, birazdan Narmanlı Hana geçeceksiniz
Ahmet Hamdi, Bedri Rahmi de oradalar
Onlarda söyleyecekler sana kırmızının yakıştığını.”

Güven SERİN  


20 Mart 2020 Cuma

BAYAN SUS ve SUSKUNLUK SARMALI




Zorunlu olmadıkça lütfen dışarı çıkmayın!Nasıl ki
laf ola beri gele konuşmanın erdem olmadığını
biliyorsak,deli-dolu ve karşılığı olmayan
iz bırakmayan yaşamın kargaşasından
sıyrılıp tam da edebi dünyayı ve
asıl olanı;kendimizi keşfetme zamanı...


                                  

                                BAYAN SUS!!! ve SUSKUNLUK SARMALI
                                                   (EVDE KALIN!)

 


   1976 yılında bir ajans için yapılan çalışmanın mankeni, hemşire görünümünde ki Dilek Tunca’dır. Aradan geçen yarım yüzyıllık zaman içerisinde dahi herkes tarafından bilinen, bizi SUSMAYA davet eden; SUS işareti yapan hemşirenin fotoğrafı neredeyse beyinlerimize kazındı…

  Niçin? Susmayı çok sevdiğimizden mi? Sükûtun, konuşmanın yanında altın sayılmasından mı? Sanırım her ikisi de değil! Susmuş toplumların susturulmuş öykülerini bilimsel çalışmalarla ortaya koyan araştırmacıların ortaya çıkarttığı bir gerçek var; kamu otoritesini elinde bulunduranların, medya ve eğitim kurumlarını da kullanarak, empoze edilen-dayatılan fikirlerin kabul ettirilmesi adına, farklı fikri-görüşü olan insanların bastırılıp susturulduğu kanıtlanmıştır.

  Suskunluk Sarmalı olarak bilinen çalışma da böyle araştırmaların sonucu ortaya konmuş bir tezdir. Nazi zulmü, Afrika’da ki sömürüler, ABD’de siyah derili insanlara yapılan baskılar, dışlamalar ve en son noktada Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında hep bu SUSKUNLUK projelerinin susmuş insanları-toplumları vardır.

  Suskunluk Sarmalı çalışmalarını yapan Neumann, yapmış olduğu saha araştırmaları sonucu elde ettiği bilgiler-veriler eşliğinde “ Suskunluk Sarmalı”na ulaşmıştır. Nedir bunlar?

“ 1-Birey kendi değer ve fikirlerinin toplum görüşü nezdinde kabul görmeyeceğini anladığında fikirlerini saklar ve genel geçer görüşleri kabullenmiş gibi görüntü verir.
2-Kişinin sarmaldan çıkması, suskunluk sarmalını var eden korku atmosferinin dağılmasıyla mümkündür.
3-Toplumsal algı veya toplum görüşü denilen kavramı var eden şey, kamu otoritesini elinde bulunduran güçlerin meyde ve eğitim kurumları üzerinde sürekli tekrarladıkları mesajlardır.
4-Suskunluk sarmalı herhangi ikili durumları değil, her türden toplumda görülebilecek ve zaman içinde değişkenlik gösterebilecek bir olgudur.”

  Yakın tarihimize bir dönelim!1918 ve 1920 İstanbul, Trakya ve derken Anadolu’nun işgaline! Hiçbir görüşün gözlüğünü takmadan bakalım; sadece vatan-yurt-ülke aşkıyla… Susturulmuş ve susmuş toplumun görüşleri, tepkisizliği ve dermansızlığı, her şeyin bitmiş olduğunu göstermiyor muydu? Ta ki;19 Mayıs 1919;bir dehanın, yüce bir komutanın Bandırma Vapuru’na binene kadar…

  Suskunluk sarmalı, bastırılmış düşüncelerin zamanla daha ve daha çok büyümesiyle tepkisizliğe ve eylemsizliğe dönüşür. Aynı zamanda üretimsizliğe… Bu sarmalı değiştirebilecek insanlar kimler sorusuna şu cevapları vermek mümkün; reformistler, sanatçılar ve bilim insanlarıdır…

  Tarihin onurlu sayfalarına dönüp bakarsak suskunluk sarmalını kıran insanları görebiliriz. SOKRATES, bunlardan birisidir. Bedelini bir tas baldıran zehriyle ödese bile; binlere yıl, konuşmanın erdeminin öncülüğünü yapmaktadır. Hindistan’da GANDHİ, bu sarmalın içinden çıkmayı başaranlardan birisidir.(İngiltere’ye karşı bağımsızlık öncülüğünü yapan insandır.) Suskunluk sarmalını bozan diğer bir reformist-öncü; MANDELA’dır. Güney Afrika’da ırk ayrımcılığına dayalı rejimi yıkarak, yerine herkesin eşit temsil edildiği demokratik bir rejim için mücadele etti. Vatana ihanetle suçlandı. Hapse atıldı (27 yıl) sonra davasını kazandı; Nobel Barış Ödülü aldı. Güney Afrika’nın ilk siyahî Başbakan’ı oldu…

  1976 yılında bir ilaç firmasının reklâm ajansını arayıp “Sus” işareti yapacak bir hemşire fotoğrafı istemesi üzerine;”Bayan Sus” projesi gün yüzüne çıkmış, insanımız tarafından yapılan bu işaret, zaten alışık olduğu inanılmaz yolculuğundaki bastırılmışlığını belki de ayrı bir yolla, susmaya davet edilmiştir.

   Aradan geçen 44 yıl sonra dahi bayan sus, fotoğrafı hafızalarımızda yer etmişse, olayın reklâm-ticari ve sanatsal boyutu ayrı, sosyal içeriğinin ise apayrı olduğu üzerine düşünmeme neden oldu. Güzel bir kadının-hemşirenin sadece işaret parmağını ağzının izahına getirerek gürültüyü bastırması, bir başka açıdan ise sessiz olmaya davet olmanın nazik yönüdür…

  Bu kadar susmuş ve susturulmuş toplumu anlamak için futbol sahalarına; yani statlara gitmek yeterlidir. Oraya gelirken, herkes yüzündeki nur, kalbindeki şefkatle yola çıksa bile; küfrün, argonun bin bir çeşidini yaşıyor ve yaşatıyorlar. Hiçbir ahlak anlayışına uygun olmayan bir sevgi veya tepki biçimi; bizi yozlaştıran, çökerten, uygar devletlerle rekabetten geri bırakan yüz kızartıcı bir utanmazlık-tan başka bir şey değildir; kat’iyen…

  Maçları izleme bahanesiyle içinde yaşadığım toplumumu daha iyi anlamak için farklı kahvehanelerde izlediğim maçlarda da bu korkunç sarmalın bedelini, insanımızın hangi duruma düştüğünü anlatan küfür ve argoya teslimiyetiyle görünce; tebessüm ederken dahi, içimin-ruhumun yandığını anlatmak isterim… Tepki; şiddet içeriyor, en kıymetli anlarımızı hedef alıyorsa; korkunçluğu varın siz değerlendirin…
Sarmal; büyük, çok büyük… Bu durumda; herkese çok büyük işler düşüyor. Eğitim kurumlarından, ailelere, Kültür Bakanlığı ve Müdürlüklere kadar…

  Bayan Sus, bu sefer; dünyayı saran korkunç virüs için; “Evde kalın; zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayın; sağlık çalışanlarına yardımcı olun!” ricasını yapıyor; şehrimiz, ülkemiz ve tüm insanlık adına…

 Güven SERİN  



16 Mart 2020 Pazartesi

ON DÖRT MART DÜNYA Pİ GÜNÜ





                                       ON DÖRT MART DÜNYA Pİ GÜNÜ


  Tüm dünyada On Dört Mart Pi Günü yarışmaları düzenlenir. Niçin? Pi sayısı; 3,14 olduğu için Mart ayının 14’cü günü Dünya Pi Günü ilan edilmiştir. Ama tam olarak Pi veya Pi Sayısı nedir? 3,14’ü neredeyse bilmeyen yoktur. Ama Pi Sayısı matematiksel olarak nedir? Bir dairenin çevresinin çapına oranı; Pi sayısını verir. Pi sayısı ismini, Yunanca çevre sözcüğünün ilk harfi olan Pi harfinden almıştır.

  Üçüncü ayın on dördüncü günü; tüm dünyada kutlanan Pi günü… Kendini Pi’ye adayan, Pi’nin sonsuza uzanan desenlerini, şekillerini arayan nice matematikçinin ömrü yetmedi; yetemedi…

  Pi sayısı için; “ Tüm zamanların, tüm mekânların en şaşırtıcı numaralarından-sayılarından birisi” diye söylenir. Yanlış da değildir; o matematiğin, yaşamın ayrı bir mucizesidir… Pi’nin güzelliği diye kavramlar yaratılmış, algılar, sanatsal çalışmalar doğmuştur. Onun güzelliğinden ilam alanlar-sanatçılar; sanat eserleri yaratmıştır…

  Matematikçileri ona âşık olan bilim insanlarını en çok yoran ve meraklandıran şey; Pi’nin ardında aradıkları paternler; yani belli bir düzen…

  Matematiği en güzel anlatan ifade; “ Doğanın dili” oluşudur. Doğanın gizemli, sıra dışı güzellikte olan dilidir… Matematikçiler; etrafımızda bulunan her şeyin matematikle, sayılarla anlaşılır ve ifade olunacağını söylüyorlar.

  Araştırmacılar çok daha ilginç verilere ulaştılar. Japonların oynadığı Go oyununun, sonsuza açılan bir oyun olduğunu anlamak gibi… Nasıl ki iki kar tanesi birbirine benzemiyorsa, iki Go oyununun da birbirine benzemediğini gören bilim insanları daha da şaşırmış durumdalar.

  Gelinen noktada her şey bir yere kadar anlaşılıyor. Ya sonrası? Bir kargaşa, uçsuz bucaksız bir gizem doğuyor… Tıpkı, milyonlarca yıldır dünyaya hapsolmamız gibi; sadece olduğumuz yerden izledik evrenin bir yüzünü. Oysa bugün; içinde bulunduğumuz galaksinin bile yüz milyar yıldızdan oluştuğunu öğrenince; evrenin büyüklüğü, anlaşılır ve anlaşılmazlığı karşısındaki algımızın durumunu bir düşünün! Ne kadar zavallı olduğumuz, eriştiğimiz, edindiğimiz obje ve nesnelerin anlamsızlığı karşısındaki garip-çaresiz halimiz ise hayret verici yoksulluktan ibarettir.

  Bu dünyanın saf gerçeği; Matematik,kolayca açıklanamayacağı gibi;insan denen canlı da tam olarak anlaşılamaz.Bu yüzden birbiriyle çelişen bir sürü ifade,yargı ve anlayış…Bu yüzden,bir sürü sınır,beklenti ve kaos-karışık durum…

  Bu sabah izlediğim sabah haberlerinde İyi Partinin İstifa eden Antalya Milletvekilinin daha sonra Ak Partiye Katılışını, yaptığı konuşmasını, eski konuşmasıyla karşılaştıran gazetecileri dinledim. Antalya Kadın Milletvekili İyi Parti vekiliyken, iktidarı sert bir dille eleştirirken, Ak Partiye katılım programında ise Büyük bir partinin üyesi oldum, mutluluğunu değerlendiren gazeteciler şaşkındı. Deniz Zeyrek şu ifadelerle “ Bu ne ilk, ne de son olacaktır!” Sunucu ise; “ siyasetçiler böyle işte!” diyerek, bu sonucun-oyunun sadece siyasetçilerin işiymiş gibi yorumlaması ise ayrı bir garip durum… Bu durumu, Maslow Teorisiyle, psikolojik, sosyolojik açıklamalarla izah edebiliriz… Ayrıca, matematik bilimiyle de anlamaya, insanın daha anlaşılır olmasına katkıda bulunabiliriz… Ne kötü, tam olarak kötü;ne iyi,tam olarak iyidir;hepimiz;evrenin bir parçası,figüranlarıyız…Büyük sahnenin küçük oyuncuları;bütün başkaldırımız,birbirimize ve daha güçlü olduğumuz yanılgısı içine düştüğümüz doğaya karşı…

  İnsani tarafımızı yok saymadan; şefkati, merhameti, sevgiyi; matematik biliminden de uzak durmadan dünyamızı, şehrimizi ve evreni anlamaya çalışmak oldukça keyif verici; bütün bilinmeyenlerine rağmen. Ya bu düşünceden uzaklaşırsak? Nümerolojist olmanın eşiğinde takındı olduğumuz sayıları her yerde gören bir insana dönüşmüş olur muyuz acaba?

  Yüzyıllar öncesinden seslenir Pisagor; “Evren sayılardan yapılmıştır.” Der… Basit yaşamın keyfini sürmek varken,lise tahsilim orta derecede bitirdiğim matematik dersim,edebi dünyanın algılarıyla yaklaşma denemelerim;bir esinti zamanı yürüyüşü kadar gerçek,anlamlı ve basit bir derinlik taşıyor,henüz yaşamın içerisinde soluğumuzu hissediyorken;

  Dünya Pi Gününü kutluyorum; yaşama hizmet eden her canlıyı ve her değeri…


Güven SERİN 

10 Mart 2020 Salı

KUŞ SESLERİYLE DOLU KARAAĞAÇLAR






                              KUŞ SESLERİYLE DOLU KARAAĞAÇLAR





 Günümüzden kırk yıl önce Trakya’nın meşhur meşelikleri gibi, kuş sesleriyle dolu büyük ulu karaağaçları vardı.

  Latin şair, günümüzden 2050 yıl önce yaşadığı topraklarda huzur bulduğu karaağaçlardan söz eder; “Kuş sesleriyle dolu karaağaçlar bütün ihtişamlarıyla yükselmekte idiler. Bu ağaçlar eskiden olduğu gibi şimdi de yalnızlığın ve huzurun koruyucusuydu.”

  Yıllardır karaağaçları göremiyorum. Halk arasında bir söylenti öteden beri; “ Televizyon vericileri-sinyalleri bu ağaçları kuruttu” diye bir söylenti dolaşır durur. Durmayan bir şey varsa, zamanın çok hızla akıp gittiği…

    Zaman nehri akıp giderken, uygar memleketlerin insanları boş durmuyor. Tarihlerinin, anılarının, geçmişle bağlarının kopmaması için her türlü çalışmayı yapıp, geçmişlerinin kayıp kıtalar gibi, kayıp kütüphaneler gibi kaybolmaması için bilgi, görgü ve iş üretiyorlar.

  Karaağaçlarımız, kırk yıl içerisinde yok olup gittiler. Üzüm bağlarımızın yok oluşunu biliyoruz; tekrar söylemeye, yazmaya gerek yok. Köy Enstitülerimiz, tütün tarlalarımızın da, köylerimizin de, koy okullarımızın da yok oluşunu biliyoruz. Tıpkı onlarda, karaağaçlar gibi; yalnızlığın ve huzurun koruyucusu idiler…

  Yıllar önce, şehir merkezinde kuruyan servi, çam ağaçları için Namık Kemal Üniversitesinde ilgili bölümü aramış, yaşlı ağaçlarımızın kuruma nedenleri hakkında bilgileri olup olmadığını sorduğumda Üniversitenin ilgili çalışanı şu ibretialem cevabını vermişti;

“ Niçin ağaçlarla bu kadar ilgilisiniz? Neden ay çiçekleriyle ilgilenmiyorsunuz?” Sorunun garipliğine mi yanalım; Üniversite gibi bilginin, bilimin, aydınlanmanın, merakın peşinden koşması gereken insanların zavallılığına mı yanalım?

  En iyisi sözü ve sazı 2050 yıl önce yaşamış, Dante ile İlahi Komedya yolculuğuna çıkmış Latin şaire bırakayım;

 “ Bunlar, ezgi olup çıkmış ölümsüzlük anlarıydı. Ölümün karşısında simgeye dönüşen gerçeklikti. Bağışlanmanın en ender anlarıydı. Mutlak anlamda özgürlüğün en ender anlarıydı ve ölümün en gerçek yüzünün olduğu gibi göründüğü anlardı. Hayatın kendisinin alaca karanlıktan kurtarılmış anlarıydı.”

  Karaağaçlar çok önceleri yok oldu. Yok, oluşunun bilimsel sebepleri kimseleri ilgilendirmedi. Yok, olan, uçsuz bucaksız köy kokuları, köy komşulukları, köy peynirleri, ekmekleri gibi; çobanlığın, samanın ithal edileceği gibi hiç kimse bu yok oluşların ithalatıyla gereken huzuru bulamayacağı anlaşılmıştır. Yok, oluş çılgınlığına büyük bir teslimiyeti değerli bir erdem gibi sunmuş olan bazı cahil yöneticilerin kurbanı olmuş, yok oluş nehrinde hiçbir anımızın, hatıramızı peşinde koşamayacağı-mızın sancısı çok büyük…


Güven Serin

5 Mart 2020 Perşembe

ÖLÜMÜN KAÇINILMAZLIĞI


internet





                           ÖLÜMÜN KAÇINILMAZLIĞI

  Neredeyse insanın bütün öyküsü bu düşünce içine hapsolmuş durumdadır. Ondan kurtulamayacağını anlayan insan çıkış yolunu inançlara sığınmakta buldu. Yakarışları her daim gökyüzüne, ölümden sonraki yaşamın kurtuluşu üzerinedir…

  Ölümün kaçınılmazlığını cenaze törenlerinde görmek mümkündür. Gidene ağlayanlar, ardından bayılanlar ve birkaç saat sonra, kaldığı için, ölümün teğet geçtiği insanların kurnaz planları yine iş başındadır. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi, bütün kargaşa olduğu gibi taptaze devam eder… Yüzüklerin Efendisinin yazarı; J.R.R. Tolkien; insanların bütün hikâyesinin ölüm üzerine olduğunu anlatması, bu konuda bizlerin önünü biraz daha açması, ölümün gaddarlığı ve eninde sonunda çıkacağımız yolculuk adına hiçbir şeyi değiştirmiyor.

  Belki de, çok okumayıp, çok irdelemeyenlerin yolculuğu çok daha sade-basit, birkaç yakarışa sıkışmış bir gönül rahatlığı içinde gerçekleşiyor. Bütün eksiklerin, yanlışların, ayıpların, günahların, can sıkıcı durumların bağışlanacağına inanmak; basitliğin hamuruyla yoğrulmuşlar için kâfidir…

  J.R.R.Tolkien ölümünden önce yapmış olduğu röportajında, bizlerin; yani insanların hatırı sayılır dikkatlerini, bu dikkatleri canlı tutan şeyin ve tüm uzun hikâyelerin karşılığı olan tek bir şey; Ölüm hakkındaki öykülere ulaşacağımızı hatırlatıyor.

  Felsefenin, edebi dünyanın karşılığı olan şey; soru sormak? Ve cevap aramak? Bilimin elindeki en hakiki gerçek… Soru soranların öncülüğü olan dünyada, ama korkunç bir suskunluk içinde, soru soracak, cevap arayacak vaziyette olmayan milyarların içinde yaşamak da ayrı bir alegori…

  J.R.R. Tolkien ölümün kaçınılmazlığını, gazetede okuduğu bir yazı ve o yazıda Simone de Beauvoir’den yapılan bir alıntı üzerine daha netleştiriyor;

“ Geçen gün gazetede gördüğüm Simone de Beauvoir’den yapılan alıntı bana göre her şeyi özetliyor. Şimdi onu okuyacağım sizlere; ‘Doğal ölüm diye bir şey yoktur. İnsanın varlığı tüm dünyanın doğruluğunu sorgulanır kıldığı için… İnsanın başına gelen hiçbir şey doğal değildir. Her insan ölür, ama her biri için kendi ölümü bir kazadan ibarettir… Bunu bilse, bunu kabullense bile, yersiz bir haykırılıktır başa gelen.’ Bu sözlere katılıp katılmama size kalmış…”

  Bir taraftan insanlığın bilim yoluyla almış olduğu korkunç muhteşem yol ve yolculuk, bir taraftan bize anlatılan insan soyunun beş veya on bin yılık olduğuna dair olan öyküler, hikâyeler veya inançlar… Dünyanın yaşının 4,6 milyar yıl olduğunu düşünmek, sorgulamak, bunun üzerine bir şeyler söylemek; ayrıcalıklı zekâların, bilgi sahibi insanların işidir. Tıpkı, R.R.R. Tolkien gibi uçsuz bucaksız düşlerin içine giren, Dante gibi katmanlar arasında; (Cehennem, Araf ve Cennet) gezinen, Mevlana, Buda gibi insanı ağırlıksız bir yere; beden ve ruha davet eden insanlar…

  Bugün, geldiğimiz noktada uçak mühendisliğini ve teknolojisini reddeden yoktur. Yaklaşık 750–900 yıl önce,(Haçlı Savaşları) her şeyi birbirine karıştıran büyük yanılgılar, büyük günahlar ve günahkârlıklar ile birbiriyle çatışma halindeyken; Akdeniz ve Ege; Avrupa kıt'asına geçmek isterken boğulan yüzlerce, binlerce insanın mezarlığı haline geldi.

    Kendi topraklarında, doğdukları yerlerde huzur bulamayan milyonlarca insan; Orta Doğu ve Afrika'nın insanları; batı dedikleri büyük “Deccal”a (!) koşup kurtulmanın bin bir yolunu aramaktadırlar.

   Bugün geldiğimiz noktada ölümsüzlük ilacı-hapı bulunmuş olsa, ilk önce bu ilaca kimler koşardı? Sanıyorum ki, öncelik filozofların ve bilim insanlarını olmazdı. En çok cenneti satmak isteyen, pazarlamaya çalışan papazların ve dinin; dinlerin tüccarlığına sığınanların koşacağını düşünüyorum… Oysa en az günahkâr ve en çok cenneti hak eden onlardı ama dünyadan da ayrılmak istemeyenler onlar olması, oldukça garip bir durum değil mi?

  İnsanın özelliklerine gelirsek; dünyada bulmuş olduğumuz yaşamın farkında lığına odaklanmak, hüzünleri yaşarken, sevinç çığlıklarını, eğlenceleri de doya doya, sindire sindire yaşayamayan insanların öyküsü, her daim buruk ve yarım; belki de “yalan dünya” dedikleri yerde bir rüya kadar geçici oluyor…

 Güven SERİN 

                            

26 Şubat 2020 Çarşamba

SESSİZLİK ÇIĞLIĞIN TACIDIR


Godot'yo Beklerken;döngü ve hiç bitmeyen bekleyiş...



                                      SESSİZLİK ÇIĞLIĞIN TACIDIR


   Birkaç yüzyılda dünya nüfusunun nereden nereye geldiğini bir düşünsenize? Milyonlar, birkaç yüzyılda milyarlara erişti. Bunca insan ve inanılmaz bir uğultu, bağırış, sesleniş, haykırış ve ortalığa saçılan gürültü karmaşası içinde vaziyeti idare eden diğer türler…

  Oradan oraya göç eden uygarlıklar, birbirini yutmak, yok etmek için savaş eden krallıklar gibi, büyüğün içine dolan küçük umutlar; sel ve dünya suları gibi, bir yandan diğerine akma mecburiyeti içindeler…

  Bu korkunç seslerin, karmaşa ve kargaşanın karşısında durur Samuel Beckett. Ağız denilen insan boşluğundan çıkacak her sese, boşlukta kaybolacak nefeslerin ses selleri olarak bakar. Beckett’in sevdiği boşluk, sessizliğin boşluğudur.

  Beckett’in 1950’li yılların başında yazdığı Godot’yu Beklerken oyunu, İkinci Dünya Savaşı sonrası insanların sessizliğidir aynı zamanda. Yani,”çığlığın tacı olan sessizlik…” Godot’yu Beklerken oyunu, iki sahnelik ve iki karakter; Gogo ile Didi ( Vladimir ile Estragon) üzerine kurulmuştur. İki saatlik trajikomik oyun, yaşayan gezegen karşısındaki yaşam telaşımızın anlamını ve anlamsızlığını, insanların kendi içlerinde yarattıkları binlerce kavramın karşılığını ve karşılıksızlığını bir güzel anlatır, gösterir…

   Birinci sahne; bir köy yolu ve bir ağacın yanında başlar. İnsanın, insanlığın sahnelerinden sadece birisi… Belki de damıtılmış olan özü; mavi boşluk içerisinde karakterlerden birisi gökyüzüne çevirdiği yüzü ve iradesiyle çok önemli bir gözlem yapıyormuş ciddiyetindir. Diğeri ise ayağını sıkan ayakkabılarını çıkarma eziyeti içinde; “ Yapacak hiçbir iş yok” der. Diğeri; “ Ben de tam bu konuyu düşünüyordum. Hayatım boyunca kendine, ‘ mantıklı ol Vladimir henüz her şeyi denemiş değilsin.’ Demiş, karşı koymuştum bu fikre. Ve hiç pis etmedim.”

  Bu tür diyaloglar iki saat boyunca bir köy yolunda, taşlık bölgenin tek ağacının hemen yanında sürüp gider;

“ Bazen son ânın geldiğini hissederim. O zaman iyice telaşlanırım. Nasıl desem… Hem rahatlarım… Hem, korkuya kapılırım…”

Estragon Vladimir’e sorar; “ Bizim rolümüz ne? Rolümüz mü? Telaşlanma! Yalvar yakar olacağız…

   O kadar aşağılanacak mıyız? Artık hiçbir hakkımız yok mu? Yasak olmasa gülerdim bu sözüne! Haklarımızı kaybettik öyle mi? Onlardan kurtulduk…”

   Vladimir, hatırlayanın, sorgulayanın peşindeyken, Estragon her daim unutanın ve her gün yaşama yeniden başlayan bir insanın ruhsal durumu içindedir…

  İki insan ve iki ayrı dünyanın canlıları gibi zıtlıkları içinde birbirini tamamlarlar… Dünya insanlarının, milletlerinin kendi zıtlıkları içerisinde bunca ölümcül savaş yapmalarına rağmen birbirinden kaçamayıp, birbirlerine ihtiyaç duyup sokuldukları gibi…

  Birbirlerine iki zıt karakter, Samuel Beckett’in yazmış oldukları oyun gereği günlerdir ne olduğunu, kim olduğunu bilmedikleri birisi; Godot’yu beklerler… Her bekleyiş sonunda gün geceye kavuşur ve bir gün sonra tekrar aynı yere; köy yoluna, taşların içerisinde yaşam bulmuş ağacın yanına; bekleme yerine dönerler.

  Godot nasıl birisidir? Nedir? Uzun mu, kısa mı, insan mı, in mi, cin mi; bildikleri bir şey yoktur… İnsanın, insanlığın beklediği gibi, yaşamlarında bir rüyaya dönüşmüş o büyük sürprizi bekler dururlar…

  Biz insanların, hepimizin yaptığı şey bu değil midir? Ölümlü olduğunu bile bile ölümcül kavgalar, mal-mülk, kin-nefret, hınç biriktirmeleri hep bizim ölümsüzlük hapı yutmuş karakterimizin bir parçası değil midir?

  Vlidamir ile Estragon yine bir kavga anında, her defasında yaptıkları gibi birbirlerini suçlarlar. Ve aralarındaki atışmalar, iki sosyolog konuşmasına dönüşür;

“ Ayrılsak daha iyi olur. Her seferinde böyle dersin, sonra kuyruğu kıstırıp yine geri dönersin. En iyisi öldürmem, öbürü gibi! Öbürü mü? Öbürü de kim? Milyarlaca gibi… Her insan çarmıhını sırtında taşır. Ölene dek… Ve unutulur…

  Mademki susmasını beceremiyoruz… Beklerken sakin konuşmaya çalışalım. Haklısın, biz tükenmeyiz. Düşünmeyelim diye özrümüz var. İstemeyelim diye. Nedenlerimiz var. Bütün ölü sesleri! Kanat çırpar gibi bir gürültü çıkarır. Yapraklar gibi. Kum gibi. Bir ağızdan konuşur hepsi. Her biri kendi kendine! Ölmüş olmak onlara yetmez… Kendilerinden söz etmek isterler; fısıldarlar… Yapraklar gibi. Kum gibi. Kül gibi.

  Bekledikleri Godot bir türlü gelmez. İnsanın beklediği ölümsüzlük iksirinin gelmediği gibi, eninde sonunda bir kül, bir kum taneciği gibi fısıltılar içine karışacağımızı bile bile bekler dururuz bize ayrılan sahnenin köşeciğinde bir yerde…

  Son sözü Beckett söyler; “ Sessizlik, çığlığın tacıdır…” Belki, küllerimizin, atomlarımızın-moleküllerimizi sessiz çığlıkları, yeşermeyi, birleşmeyi bekleyen çılgın halleri gibi bir şey…

 Güven Serin







20 Şubat 2020 Perşembe

PALAVRACI KEŞİŞ


ŞİO-MĞVİME MANASTIRI









                         

  PALAVRACI FRER-KEŞİŞ

    Tesadüfün bu kadarı olur; yolculuk esnasında yanıma aldığı kitaplardan en önemlisi; Geoorey Chaucer’in Canterbury Hikâyeleri eseridir. Kitapta bulunan öyküler, yüzyıllar öncesine; geçmişe dönük olsa bile; günümüzün kurnazlığı, hilebazlığıyla, sosyal ve kültürel yaşamıyla yakından bağlar kurdum.

   Güney Kafkasya gezisi sırasında Tiflis bölümünde, eski başkent Mtsheta yakınlarındaki Şio-Mğvime Manastırını da gezdim. Dağların içine sokulmuş Ortaçağ’dan bu yana manastır olarak kullanılan yerin keşişlerinden birisini tanıdım. Daha doğrusu o,beni müşteri olarak gördüğü için kendini tanıttı.

  Keşişin bedensel dili yolculuğumun başından sonuna kadar olan bölümünde hiç ama hiç güven vermedi… Tiflis yakınlarındaki Şio-Mgvime Manastırı keşişinden söz etmeyeceğim elbet. Onu daha öncesinden yazdığım için, Canterbury Hikâyeleri’nde ki Frer-Keşişten söz etmek istiyorum.

  İnsanların masum duygularını farklı alanlarda kullanmak adına seçilen en kolay yollardan birisidir; İnançlar… Bu hikâyedeki keşiş, yaşamın içerisinden farklı bir unvanla her an karşımıza çıkacak güçte; ağzı iyi laf yapan, kapısını çaldığı her haneden bir şeyler isteyen bir adam…

  Sıklıkla uğradığı zengin evlerinden kabul ettiği Thomas ve eşinen hanesine de geldi. Thomas hasta yatağından keşişi her ne kadar saygı gösterisi içinde kabul etse bile, Keşişin palavracı olduğunu baştan beri biliyordu…

   Evin erkeği Thomas’ın hasta oluşunu fırsat bilen keşiş, büyük miktarda para alabilmek için bir sürü dil döküp korku taşıyan öyküler bile anlattı. Thomas can derdinde, keşiş ise koparacağı büyük paranın derdindeydi. Güya, yapılacak Manastır için yardım topluyor; verilenlerin ismini bir kâğıda yazıyor, dışarı çıkınca, yazdığı ismi siliyordu.

  Keşiş, Thomas’a dil dökmekten yorulmuş, amacına ulaşmak için işi biraz daha duygusal hale getirmek için; “ Thomas! Tanrı aşkına yap bir iyilik!” diye, Thomas’ı en zayıf olduğu Tanrı ile sınamak, kandırmak istemiştir.

  Buraya kadar hasta yatağında usul usul ve zoraki olarak Keşişi dinleyen Thomas hiç de aptal bir insan değildir. Onun bir planı vardır. Gücü kuvveti yerinde olsaydı, keşişi tuttuğu gibi dışarı atmayı düşünüyordu. Ama ona bir sürprizi vardı Thomas’ın.

  “Sana sadece şu anda üzerimde ne varsa onu verebilirim. Kardeşim olduğunu mu söylemiştin? Keşiş heyecanla cevap verir; “ Evet, elbette.” Thomas, yattığı yerden konuşmasına devam eder; “ Güzel. Teşekkür ederim. Şimdi hâlâ yaşıyorken manastırınıza bir bağış yapacağım. Sana söz veriyorum, eline alacaksın onu. Ama tek bir şartım var. Manastırındaki bütün frerler-keşişler sana vermek üzere olduğum şeyden eşit pay alacaklar. Böyle yapacağına dair kutsal kardeşliğin üzerine itiraz bulmadan, ya da tereddüt etmeden yemin etmelisin.”

   Keşiş, verilecek hediyenin-paranın daha da büyük olacağını düşünmüş olmalı ki; “ İsa’nın kanı ve kemikleri üzerine yemin ederim.” Diye karşılık verdi. Thomas’ın elini sımsıkı sıkarak; “ Bana güvenebilirsin.” Dedi.

  Thomas “ Tamam o halde. Şimdi elini arkama götür. Aşağı indir. Kaba etlerim arasını yoklarsan orada senin için sakladığım bir şey bulacaksın.” Frer “ Aha, sanırım ödülüm büyük olacak.” Diyerek elini çarşafın altına daldırdı. Hazineyi bulabilmek için Thomas’ın kıçını eliyle yoklamaya başladı. Thomas, frerin parmaklarını kıçında hissedince ansızın devasa bir osuruk çıkarttı.”Araba çeken bir çiftlik atı osursa ancak bu kadar gürültü çıkartır. Sabancının öküzü olsa bu kadar feci kokmazdı. Korkunç bir gürültüydü.

   Frer John öyle bir irkildi ki ayağa fırladı hemen.” , “ Seni pislik herif! Kasten yaptın bunu! Bu osuruğu sana ödetmezsem ben de ne olayım! Bekle de gör!”

  Gürültüyü işiten evin uşakları koşarak Thomas’ın yattığı odaya geldiler. Frer’i ite kaka dışarı attılar. Frer, burnundan soluyan yaban domuzundan farksızdı, der kitabın öyküsünü kaleme alan yazar…

  Hazine bulacağım, daha fazla kazanacağım diye çevresindeki insanları aldatanların düştüğü bu durum; “OSURUK” olarak kalsa iyi. İnsanların güvenini kaybeden, adı palavracı-ya çıkan bir insanın elinde bulunan bir yudumluk yaşamı; en az hasta yatağında keşişe bir ders vermek için bir öküz kadar güçlü osuran Thomas’ın osuruğundan daha beter bir çürümüşlük-tür; kokuşmuşluktur, yok oluşun sefaletidir…

  Toplumlara palavracıların verdiği zararı kimse veremez. İş yaşamlarına, sosyal hayatlara, kendi özel hayatlarına; her şeyin bir osuruk gibi çürümesini, yozlaşmasını sağlarlar palavracı insanlar…

Güven SERİN