30 Kasım 2019 Cumartesi

GİTMEK LAZIM




                                          GİTMEK LAZIM


İş acele
  Gitmek lazım…
Hafiften yağmur yağıyor
İş acele
  Gitmek lazım...
İş acele
   Gitmek lazım…
Hafiften yağmur yağıyor
İş acele
   Gitmek lazım…

Güven Serin 

28 Kasım 2019 Perşembe

GORİOT BABA






                    GORİOT BABA


   Honore De Balzac’ın önemli bir eseridir Goriot Baba. Babalık sınırlarını sonuna kadar zorlayan, her okunuşunda içinizde bir şeylerin yer değiştireceği yaşam ve yaşama biçimleri…

  Bazı insanlar; Goriot Baba gibileri kendilerini evlatlarına adarlar. Balzac ömründe hiç baba olmasa bile, babalığın sınırlarını zorlayan, iç dünyamızı titretecek kadar babalık hissettirmiştir bu eserinde. Bu yapıtı tekrar okuma cesareti gösterirseniz, “Bu kadar da olur mu?” sorusuyla karşılaşacak, içinizdeki bazı organların ezildiğini fark edeceksiniz.

  Şefkatin çok fazla olanını yaşayanlardan birisiyim. Gülsüm ninem sayesinde şefkatin sınırları zorlanmış bir çocukluk yaşadım. Masalların, şımarma ve bitmek bilmez isteklerin çocuğunu, onun kahrını sonuna kadar çeken bir kadının kucağında, sırtında büyüdüm. Ya sonra? Olgunlaşmak için attığım her adımda verilen fazla şefkatin zararıyla karşı karşıya kaldım. Alınganlığım artmış, tahammül sınırım zedelenmiş, isteklerim karşılanmadığı zaman, dayanılmaz bir insan olmam kaçınılmazdı…

  Nineme olan büyük sevgimi anıtsal bir bağlılık içerisinde her an anıyorken, fazladan alınan her türlü övgünün, şefkatin, sevginin çok ciddi bedeller ödeteceğini yaşayan bir insan olarak Goriot Baba’yı yıllar sonra ikinciye okudum. Neyle yüzleşeceğimi biliyorsam da, yine yüzleşme zorlukları yaşadım… Kitabın bir an önce bitmesini isterken, içimde kopan fırtınaların, yerle bir olan ovaların su baskınlarına maruz kaldım…

  Edebiyatın yüceliği buradan gelir. İnsanın hücrelerine kadar ulaşacak iletişim biçimi olmanın yanında, yol yakınken sizi uyarır. Geri dönmenizi ister. Sevginizi, nefretinizi denetlemenizi yardımcı olur. Daha iyi bir insan olmanın yanında daha huzurlu bir canlıya dönüşürsünüz; ölümlü ama huzurlu bir yolcu…

  Goriot Baba’nın ana felsefesi; “Babalar, çocukları yaşadığı sürece yaşamalıdır.” Arzusu, isteği, sevgisi üzerine kuruludur. Doğanın doğal akışına ters düşse de Goriot Baba’nın akıl almaz evlat sevgisine ters düşmez. Karısının erken yaşta ölmesi, kızlarına sarılarak yaşanacak bir hayatın, en hakiki çalışkanlık, verimlilik halinden en miskin, düşkün ve yoksul hale kadar ulaşması…

  Büyük eserler böyledir; Goriot Baba gibi okununca, sarsıntıları yıllarca devam eder. İçinizde dolaşan Goriot felsefesi, acınacak bir insan olmaktan öte imrenilecek bir deli, yeryüzünü değiştirecek bir öncü gibidir. Ulaşılır olanın ulaşılmazlığı içinde bütün övgüleri ve sövgüleri hak eder…

  Bu eserin içinizi deşmesine izin verirseniz, dengelenme yolunda üşenmeden yolculuk yaparsanız eninde sonunda doğal olan akışa, huzurlu sükunete sahip olacaksınız. Kartaca veya Truva Harabeleri üzerinde dolaşan Romalı komutanların gururu; kalıcılığı değil geçiciliği anlatır. Büyük İskender’in Perslerin başkenti Persepolis’i yerle bir ederken duyduğu büyük sancı da öyle… Barbarların dünyasını sonlandırmaya gelip de en büyük barbarlığı yapanlar onmaz, onarılmaz hastalıklara kapılırlar…

  Goriot Baba da bu hastalığa kapılmış olanlardandır. Her şeyi; kazandığı her şeyi, kızlarının rahatlığı, lüks yaşamı için hiç çekinmeden her kuruşunu harcayan, sevginin sınırlarını, uzaysal bir alana taşıyan büyük bir hastalık içinde, son anında bile kızlarının ismini sayıklayan ulaşılmaz bir kahraman…

  Goriot Baba’ın tek derdi kızlarını görmektir. Oysa onlar lüks saltanatın tarafına çoktan geçmişler, paraya ihtiyacı oldukları an kapısını çalıyorlar. Göstermelik “Babacığım” seslenişleri Goriot Baba’nın bedeninden öte ruhunu dahi eritiyordu. Bu anın yansımalarını şöyle anlatıyor;

 “ Beybaba dediler mi donup kalıyorum; ama ‘Babacığım’ diye seslendiler mi, hâla küçüklermiş gibi geliyor bana, bütün hatıralarım gözümde canlanıyor, onların daha çok babaları oluyorum. Hâla kimsenin olmadıklarını sanıyorum.” Bütün bu sözcükler biterken; Goriot Babanın gözlerinden yaşlar akıyordu…

  Sevgi çok değerli bir duygu… Şartları, koşulları, dayatmaları yoksa özümüzün içinden süzülerek geliyor, aklın ve iradenin bütün korumalarını da kaldırmamışsa; sonsuza uzanan bir öykü yazılmaya başlar; sevginin, sevgilinin, duyarlılığın, nezaketin; insana dair hikâyeleri…

  Goriot Baba, sığınmış olduğu pansiyonun kirli, paslı, rutubetlen odasında kızları için atan yüreğin seslenişiyle şu cümleleri sarf ediyor; “ Onlar eğleniyorsa, mutlu oluyorsa, şık giyiniyorsa, halılar üstüne yürüyorlarsa, ben üstüme ne giymişim, yattığım yer nasılmış, bunun ne önemi var? Onlar ısınıyorsa, ben hiç üşümem!”

  Goriot Baba, yüce bir sevginin en saf halidir. İlaç niyetine asla tavsiye edilmez… Goriot Baba’nın kurban oluşu sadece kızlarına değil, sevginin sınırsızlığının da sınırlı olması gerektiğini anlamaktır amacı… Sefil duruma düşmeden de sevip sevileceğinin gösterisinin karşılığıdır bu eser…


Güven SERİN 

25 Kasım 2019 Pazartesi

ÖLMEMİŞ HATIRALAR,YEPYENİ DOSTLUKLAR

Yeşil pencerenden bir gül at bana
Işıklarla dolsun kalbimin içi

Geldim işte mevsim gibi kapına.
Gözlerimde bulut,saçlarımda çiğ.

20 Kasım 2019 Çarşamba

İNSAN NEDİR ŞİMDİ BİLDİM




                                        İNSAN NEDİR ŞİMDİ BİLDİM



  Zordur insanın “İnsanlık” zanaati… Zordur bu zanaat-tan diğerine “Sanat” tarafına ulaşmak… Hepimizin zaafları, kalıplaşmış alışkanlıkları “Delikanlı” (!) karakteri dururken bildiğimizi okuruz pişmanlığın binini yaşarken…

   Bir türlü hak ettiği önemi görmeyen “Edebiyat”,”Tiyatro”, “ Opera” kavgalarımızın da yakın zamanda bitmeyeceğinin kabalığıyla yaşam süreçlerini, elimizdeki bir yudum “Yaşam Hakkını” boşa akan sular gibi tüketiyoruz; yaşamın gözlerinin içine, göz bebeklerine baka baka…

  Bir şiir, bir edebi eser, tiyatro, opera, destan hiç umulmadık etkiyi yapar.”Hazırlık tamam” der, bedeni ve ruhu oluşturan milyar sayıdaki hücrelere. İnsanı, insanlığa belki bir parça yaklaştıracak uyarıların akıl ve gönül yoluyla vücuda yayılması sağlıklı bir inanç ve inanma içinde olur. İlahi inanç da böyle bir şeydir; yürek ve akılla yaklaşıldığı an; merhametin, şefkatin, nezaketin, hoşgörünün yüceliğiyle dolar taşarsınız…

  Yahya Kemal Beyatlı, belki de tüm zamanlara kalacak bir hatırlatma, belki bir rica da bulunuyor “Sonbahar” şiiriyle:

“ Fâni ömür biter, bir uzun sonbahar olur.
Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, perişan olur.
Mevsim boyunca kendini hissettirir veda;
Artık bu dağdağayla uğuldar deniz ve dağ.
Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir;
Günler hazinleşir, geçeler uhrevileşir;
Eskilerin bu hüznü geçer ta iliklere.
Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.”

 Bu çalışmanın merkezinde olan edebi dünyanın derinliğini hiçbir mühendis ölçemez. Hasan Hali Yücel’in Bakanlığı sırasında Türk okuruna, ruhlarımızın biraz daha insanı anlamasına katkı verecek: Dünya Klasiklerinden birkaç yazar, âlim veya şair tanımak, onları anlamak bile  “ Şimdi Bilmek” adına insanı, bir esinti, tatlı bir huzur yakalamak mümkündür.

 Bu klasiklerin en önemli yazarlardan birisidir Honore De Balzac. Sözcüklerdeki insanüstü gezinti, birkaç dakika içinde öfke, gözyaşı, hoşgörü yaşamanıza, ruhunuzu hissetmenize, kaypaklaşan, düzene uymaya çalışan insan halinize çeki düzen vermek için tekrar bir şans verir.

  Balzac’ın MUTLAK PEŞİNDE romanındaki baş karakter Balthazar’a duyacağınız öfkenin haddi hesabı olmayacaktır. Aynı zamanda saygının, edebi uyarının ilahi bir güce dönüşüp yakınınıza kadar gelişinin ayrıcalığı 210 sayfalık kitabın içinde duruyordur. İnsanlığın durduğu sürece duracak yapıtlardır bunlar…

  Balthazar gibi nice insanımız vardır kadim ülkemizde, uçsuz bucaksız hikâyeleri olan diyarlarımızda. Yiyip bitirirler yaşamları, malları, mülkleri ve neşeleri. Hiçbirisini anlatacak değerli bir edebi düşünce olmayınca, bir hiçliğin kara deliğine uçup giderler; lanetlenerek veya çok çabuk unutularak…

  “Şan, şöhret ölülerin güneşidir; yaşarken her büyük adam gibi sen de mutsuz olacaksın, çocuklarının parasını yiyip bitireceksin.” Bu eserin sayfalarında okumaktan öte bir şey bulmak için gezinip, oraya; size ait olanı almaya geldiyseniz; Bir kadın, bir erkek ve bir kız bulacaksınız. Onların karakterlerinde, felsefelerinde tüm insanlığın ihtiyacı olan mirası kendi mirasınıza katmanıza; onur duyarak izin vereceklerdir…

“İnsan, insan derler idi
İnsan nedir şimdi bildim
Can can deyu söylerdi
Ben can nedir şimdi bildim.”

Muhyiddin Abdal’ın şiiri, Fazıl Say’ın bestesi; insanı bir başka şekilde arayanların sesleri yayılıyor tüm kâinata, insana ait kavgaları bitirmiş bir halde, ağırlıksız olmanın huzuru içinde…


 Güven SERİN 




18 Kasım 2019 Pazartesi

EĞRİSİYLE DOĞRUSUYLA GÜNEŞ KAFKASYA...


Kamera; Güven  ERMENİ ANA HEYKELİ
Başkent; Erivan (Yerevan)

"Ana"bu diyarlarda bir mit haline dönüşmüş...Haklı
bir sürü nedenleri var...Aynı heykel;Gürcistan Tiflis'de bir
başka şekilde oranın simgesi; Gürcü Ana,olarak biliniyor...



Erivan-Aziz Krikor Lusavoriç Katedrali...


Erivan-Ermenistan-Cumhuriyet Meydanı



Erivan-SANAT MÜZESİ

Rehberim Ruben ve ben...


ERVAN-SANAT MÜZESİ



Erivan (Yerevan) ERMENİSTAN



Sağımda; rehberim Ruben
Solumda dedesi Konya Akşehir'den
göç etmiş Ara (Ressam) gönlü
aynı Anadolu insanı gibi,
o diyarda bana bir kahve teklif
eden tek insan; orada yaşayan
Türkler hariç...Teşekkürler Ara...


ERİVAN -S.ASTVATSİN KİLİSESİ


Erivan-Tiflsi arası yolculukta minibüsün şoförleri;

Sağımda Ermeni Zekerya ve Yezidi;Cemali ve
bir Türk;bilinen koşullardan öte...


TİFLİS-OPERA ve TİYATRO 


Gürcistan'ın eski başkenti olan bölge,
şimdi UNESCO tarafından korunuyor.

Aziz Krikor Lusavoriç KATEDRALİ  


Kadim Başkent...GÜRCİSTAN 


Gürcistan-TİFLİS 

Jvaris Mama Church Kilise Papazı
Tavmas Chokheli isimli bu Papaz,
aynı zamanda çocuklar için ninniler besteliyor.
Kutladım kendisini...



Tiflis'in güzel meydanlardan bir tanesi daha



Batum'da tanıştığım bir Türk esnaf..
Cihan Baraka;Lokantası ve un değirmeni var...



BATUM


Başkent Tiflis;Eski Parlamento Binası 


TİFLİS



Tiflis;bu mekan Linvelli isimli bir kadına aitti.Ölmeden
önce son isteği,yaşadığı bu yerin tüm eşyalarıyla 
birlikte korunması,kollanmasıdır...Şimdi bu istek
yerine getiriliyor;bir sığınma,dinlenme,kahve içilecek
huzur yakalanacak,kitap okunacak bir yer...


Eski Başkent;kadim diyarlar; Mtsheta...


Eski Tiflis yakınlarında Şio-Mğvime MANASTIRI

Doğanın koynuna gizlenmiş bir yer...Bu bölgeyi
çok sevdim.Fakat,Geveze bir Keşiş de burada yaşıyor.
Bana hiç güven vermedi...


Şio-Mğvime Manastırı...








































11 Kasım 2019 Pazartesi

İNSANCILLIK RUHU






                       İNSANCILLIK RUHU


  Hümanizma için dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in o günün imkânlarıyla Türkçeye çevirdikleri dünya klasiklerinin ilk yaprağında, Bakan Hasan Ali Yücel’in şu sözleri bulunur;

  “ Hümanizma ruhunun ilk anlayışı ve duyuş merhalesi, insanın varlığının en somut (müşahhas ) şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar.”

  Fransa edebiyatından o günün şartlarında günümüze aktarılan yazarlardan birisi de Honore De Balzac’dır. Balzac’ın Mutlak Peşinde eseri de bir başka insancıllık örneğinin karşılığı olarak, Madam Delannoy’a adanmıştır. Günümüzden 180 yıl önce bu eserin başlığında Balzac’ın şu satırlarını paylaşmak isterim;

“ Madam, umarım Tanrı bu yapıtı benden uzun ömürlü kılar. Böylece size karşı duyduğum-ve bana gösterdiğiniz o,”Ana “sevgisine benzer sevgiden aşağı kalmayacağını umduğum-gönül borcu, duygularımız içinde önceden biçilen vadenin ötesinde ve varlığını sürdürür. Eğer yüreğin ömrünün, yapıtlarımızın yaşamıyla uzadığını kesin olarak bilseydik, bu yüce ayrıcalık, ona erişme tutkusuna kapılmış insanların bu uğurdu çektiği tüm sıkıntıları unutturmaya yeterdi. Öyleyse yeniliyorum: Umarım dileğimi yerine getirir Tanrı! “

   Bir esere dâhil olmak ve bir sanatçının sevgisini kazanmış olmak; edebi anlatma bir başka yolun yolcusu olmaya koyulmak anlamını da taşıyor. Bizim varlığımızı oluşturan ömrün sonu gelse bile, eseri oluşturan sanatçının yakarışı, ebedi bir sevgi ve hatırlayıştan başka bir şey değildir… Eğer ruhlar diyarı diye bir yer varsa, tekrarlanan bu yakarış, bizlerin eliyle de evrene bırakılmaya devam etmesinin en güzel karşılığı, bu canlıların yaşamlarındaki sevginin ödülü olarak evrene bırakılmaya devam ediliyor.

  Zamanlar arası gezimi bugüne taşımak istiyorum. Bir başka insancıllık-hümanizma peşinde koşan, icatlarda bulunan bir kadından; Canan Dağdeviren’den söz etmek istiyorum. Fizik okumak istediğinde “ Bu işi yapapazsın; fizik erkek işi diyenlerin karşısında durup, yoluna devam etmiş bir insan Canan Dağdeviren…

 Canan Dağdeviren; Türk bilim insanı olmanın yanında, ABD’deki Harvard Üniversitesi’nin Genç Akademi üyeliğine seçilen ilk Türk bilim insanıdır. Kendisinden söz edilmesinin sebebi ise icatlarıdır.

  Ruhunu ve bedenini kaplayan hümanizma ve bilim sevgisi;28 yaşında hiç bitmeyen kalp pilini icat etmesiyle dikkatleri çekti. Kalp pili icat etmesinin ana sebebi; hiç tanımadığı dedesinin kalp krizinden ölmesi ve onda oluşmuş dinmeyen dede sevgisinin de bir parçası ve aynı zamanda başka insanların dedelerinin, babalarının, ninelerinin, annelerinin de erken yaşlarda ölmemesi üzerine mayalanmıştır. ALS hastası Stephen Hawking ile tanıştıktan sonra Parkinson hastalarının hayatını kolaylaştıracak bir beyin iğnesi yaptı.(Parkinson’la mücadelede kullanılan ilaçların direkt olarak beyne enjekte edilmesini sağlayan bu iğne, hastaların koordinasyon bozukluklarının tedavisinde kullanılacak. Teyzesini meme kanserinden kaybetmeden önce teyzesine bir söz verdi; “Elektronik sutyen yapacağım” En ufak hücre bozulması gözlemlendiğinde sutyen uyarı verebilecek…

  İnsancıllık böyle bir şey! Hangi dalda-meslekte yer bulursa bulsun, almak istediği yol; ticaretten çok öte giden, uçsuz bucaksızlığa uzanan bir yoldur. Bazen avukat, bazen doktor, kimi zaman; yazar ve şair olarak karşımıza çıkar… Her mesleğe sızmış, evrimin ve evrenin bir parçası olmuştur. Çok cahil, çok geri kalmış insanlar veya topluluklar dediğimiz yerlerde bile fazlasıyla bulunur; hümanizma…

    Hele bir de, bilimle, edebiyatla, sanatla, felsefeyle beslenmeye görsün; zamanlar, kıtalar, diller, dinler, milletler arasına kök salmanın yüksek onurunu, şanlı neşesini yaşar ve yaşatır…


Güven Serin 

8 Kasım 2019 Cuma

SEVME BİÇİMLERİ



SEVME BİÇİMLERİ
-----------------------------------------

  Sevmek: “aşk” üzerine kim bilir kaç şiir yazılıp beste yapılıp şarkılar söylendi! Ucu bucağı olmadığını düşünüyorum…


    Edebi bir eserde şu sözcükleri okudum: ” Seni seviyorum.”, “ Diğer varlığa, kendisini açması için şefkatli ve korkunç bir rica. Kabul edilmek rica, kendi benliğinin şefkatli ve korkunç sunumu!”

   Gel de allak bullak olma! Sınırları zorlayan, bildik övgüleri, anlı şanlı sözleri yerle bir eden bir düşünce… Nasıl yorumlayacağız? Altından nasıl kalkacağız? Herkesin tutunduğu bir “SEVME BİÇİMİ” varken; hangi sözcüklerle nazikçe bu felsefeyi alt edeceğiz? Yoksa “Doğruluk payı vardır” düşüncesi üzerinde de biraz eşelenme zamanı geldi mi?

   Tamamlanmamış sevgilerin destansı güzelliği kadar kulağa hoş gelen sevme biçimleri yoktur. Kerem ile Aslı'nın, Tahir ile Zühre'nin, Ferhat ile Şirin’in; birbiriyle kavga etmek gibi lüksleri yoktu. Çünkü hiçbir zaman bir arada olmadılar. Olamadılar… Dokunup koklayamadığı sevdanın büyüsü; destansı bir esere dönüşüyor. Edebi dünya, çekilen eziyetin karşılığı olarak bu tür sevgi ve sevme biçimlerini koruma altına alıyor.

  Her türlü sevgi sözcüğünü; oyuncu kabiliyeti içinde gösteren, sevgi üzerine inanılmaz eğlenceli zamanlar geçiren sevgililere ne demeli? Ayrılınca, bir başka bedene ait olacağını düşündükleri diğer bedene yapmadıklarını bırakmazlar! Bu nasıl bir sevme biçimidir? Diye sorgulamak; ancak sınırları zorlayan uygar dünyanın işi olmalı!

  İnsanın sosyolojik yolculuğu yüzyıllardır beklemiş olmanın can sıkıntısı nedeniyle çok hızlı değişime zorlanıyor. Çılgınlar gibi sevme, tüketim biçimleri yan yana… Peki, ama bu iş süratlen-dikçe saf ve sade olana nasıl dokunacağız? Karşılığını almayacağını bile bile seven insanların sevme biçimlerini nereye koyacağız?

  Saf olan sevgi dedim de; sanırım epey süzülme gerektiriyor. Yeraltı sularının damıtılmış hali gibi; bir sürü katmandan geçmesi gerekiyor. Bir belgeselde eşi, paraşüt sporu yaparken ölmüş bir kadına yer veriliyor. Eşinin bu riskli spora karşı olan ilgisine saygı duyduğu için izin verdiğini. İzin vermeseydi her anının mutsuz geçeceğini, düşündüğü için,”Sevdiği işi yaparken öldü”; kabullenişi o kadar duru ki, insanın içi yerinden oynuyor.

  Okuduğum edebi eserde sevme üzerine söylenen son sözcükler şöyle devam ediyor; “ Seni seviyorum. Geçmişin köleliği ile geleceğin köleliği arasındaki özgürlük ânı.” Gel de bu işe anlam yükle. Anlamaya çalış…

   Dış dünyayı, sınırları zorlayan edebi, felsefi ve pratik dünyayı görüp tanıdıkça ne çok şey var; bize dair… Kendi yabancılığımızın, yabanıl bir hayvandan farklı olmadığımızın köhnemiş hali çıkıyor ortaya; usul usul…

 Güven Serin 


16 Ekim 2019 Çarşamba

ASSOSLU ÇOBAN






                                                ASSOSLU ÇOBAN


   İzmir Seyahati dönüşü Ayvalık yakınlarında otobüse binen ve yanıma oturan Assoslu Çoban ile epey sohbet ettik. Günümüzde nesli tükenmek üzere olan mesleklerden birisi çobanlıktır.

 Köy yumurtasına, tereyağı, ekmeği ve insanına hasret kaldığımız gibi çobanlara da hasret kalacağımız zamanlar geldi ve geçiyor. Köy Enstitüleri halkımızın bir bölümünün damağında ki tattan öte ruhuna işlemiş bir inanç, yaşam felsefesiydi…

  Çoban algısı sıklıkla saldırıya uğramış sıfatlardan bir tanesidir. “Çoban adam! Çoban olma! Çobana kız verilmez!”

  Çobanlığı yücelten de insan yerin dibine batıran da yine insan… İnsanın yeteneklisi, aklı başında olanı, estetiğe, zarafete, sevgiye yer vereni her mesleği yüceltebilir. İnsanın kötüsü, iğrenci, kabası, hilebazı ise her mesleği yerin yedi kadına batırabilir…

 O yüzden burada çobanlığı diğer mesleklerin karşısında yücelmeyeceğim. İhtiyacı da yok. Zaten çoban da yok! Anlatacağım kişi Assoslu Çoban olacaktır. Koyunlarına, keçilerine çok iyi bakan, onlara sevgiyle yaklaşan, bu işin usta işi bir iş olduğunu ispatlayan Assoslu Çoban!

 Herkesin kasabaya, şehre göç ettiği bu zamanda Assoslu Çoban’ın kendi bölgesinde kalmasına şaşırdım. O da benim şaşırmama şaşırdı. Çünkü babasıyla birlikte en iyi bildikleri işi yapıyorlardı. Üstelik en çok sevdikleri işi…

  Assoslu Çoban’ın bakımlı sıhhatli yüzü, giyimi, insancıl tavrı, kendini ifade ediş biçimi bir şeylerin çok iyi gittiğini zaten gösteriyordu.

  Assoslu Çoban’ın yaşadığı yerde de bizim yerlerimizde ki göçler, iş değişimleri olmuş. Çobanların, çiftçilerin çoğu ya kasabaya göç etmişler, ya da pansiyon işine girişmişler. Büyük çoğunluğu batmış, kalanlar da zorlanıyormuş.

 Niçin? Dediğimde; ağabey yaptıkları bu işlere çoğu yabancı! Üstelik bu işlerin ömrü iki aylık! Buralarda ki turizm sezonu çok kısa sürüyor. Çoğunluğu battı. Ya sizin durumunuz? Bu iş yeterince zor değil mi? İşi severek yaparsan hiçbir şey zor değil! Babamla birlikte yapıyoruz. Dönüşümlü. Dışarıdan çoban tutma işine para vermediğimiz gibi yeme de çok az para veriyoruz.

 Yöreyi çok iyi bildikleri için kış zamanı bile yeşil alanları, kuytu köşelerde ki otlakları bildikleri için yem giderleri çok azdı. Çobanlık ücreti de vermedikleri için; şehirde üç dört kişinin çalışıp da kazanacağı ücreti Assoslu Çoban ile babası; kırlarda kaval çalarak, çam ağaçlarının saf soluğunu içlerine çekerek yaşıyorlar.

 Yüzüne baktığımda huzuru gördüm. Assoslu Çoban kendinden emin. Yaptığı işten de oldukça gurur duyuyor. Zaten ulaşım sayesinde gitmek istedikleri yere yarım saat, bir saat gibi bir zamanda ulaştıklarını söylemesi her şeyi anlatıyor.

 Assoslu Çoban’a buralarda, bu diyarlarda 2100 yıl önce Truvalı Çoban yaşadı; hiç duydun mu? Dediğimde; gülümsedi! Duymamı! Deyince şaşırdım. Nasıl yani! “Ağabey; hani şu Sezar’a kafa tutan Truvalı Çoban’ı söylemiyor musun? Evet! Ben onu kendime öncü saymışım…”

 Vay be! İçimden kim bilir kaç kez tekrarladım bu haykırışı… Assoslu Çoban, Truvalı Çoban’dan haberdardı. Biraz konuşunca, muhabbet ilerleyince Assoslu Çoban’ın sadece keçilerini, koyunlarını en iyi şekilde yetiştirdiğini öğrendiğim gibi okumaya da meraklı olduğunu anladım.

  Ayvacık Kütüphanesine üye olmuş. Her ay gidip üç kitap alıyormuş. Heybemde her daim birkaç kitap bulunur, dediğinde şaşırmam durmuştu…

 İnsan denen canlının doğallığı, kendine olan hizmeti her yerde olabilir. Yeter ki bir yerden kıvılcım alsın. Bu okuma sevgisini nasıl yakaladın? Diye sordum. İlkokul öğretmenimiz Melahat Hanım, sıklıkla okumanın faydalarından söz ederdi. Bir de izlediğim belgesellerden; onlar bir okul gibi…

 Assoslu Çoban’a sordum; Truvalı Çobanın en çok neyini beğendin? Senin saygını nasıl kazandı?

  Truvalı Çaban ağır ağır cevap verdi; “ Okumaya meraklı olmasını beğendim. Üstelik atalarının yaşadığı yere bağlı, onların anısını, hatırasını yaşatacak kadar da bilgiliydi. Bir de cesaretine! “Nasıl? “O zamanın güçlü imparatoru Sezar Truva kalıntıları üzerinde dolaşırken ona yaptığı o sesleniş; sanki kulaklarımla duydum, gözlerimle gördüm onun inançlı cesaretini.”

 Truvalı Çoban Sezar’a ne diye seslenmiş? Çek o pis ayaklarını o kutsal yerlerden, diye seslenerek, atalarının mezarları olduğu düşündüğü eski kent alanını korumak istemiş.

 Otobüs Ayvacık Garajında durdu. Assoslu Çoban indi aşağı. Giyinişi, sohbeti Assos, Truva; tüm medeniyetlerin geçmişine yakışır, bütün sessiz ruhların sesi olacak kadar da saygıyı hak ediyordu.

 El salladık birbirimize; sohbet o kadar neşe içinde geçti ki telefonlarımızı almaya vermeye vakit bulamadık. Belki bir gün; Assoslu Çoban ile yine bir yolculukta karşılaşırız! Kim bilir belki de Truvalı Çoban da gelir sohbetimize.

  Çoban Yıldızı nasıl şavk veriyorsa gecenin karanlığına, çobanlara yol, yön, rehber oluyorsa; şafağın gezginine de ilam verir; neşe, heyecan verir. Bir şafak vakti; Assos veya Truva civarlarında, belki Kaz-İda Dağlarında bir patika da bir flüt duyulur; işte o flütü çalan; Çoban Tanrısı Pan’dır; kırlara, ovalara adanmış, dağlarda, vadilerde dolaşan keçi kılıklı Pan…

Güven Serin  

9 Ekim 2019 Çarşamba

RUHUMUZA AİT KATLAR ve KATMANLAR


Goriot Baba (Balzac)



Venedik Taciri (Shekespeare)


                           


RUHUMUZA AİT KATLAR ve KATMANLAR

  İster yaşam koçlarına gidip danışın, isterseniz yaşam tecrübesi olanları dinleyiniz! Hepsinin ortak noktası; zamanla kavga etmeden; “Ânı yaşa!” kavramı üzerine… Nasıl olacak? Derseniz, ona hizmet etmemişseniz; yani; kendi katlarınızı ve katmanlarımıza çok uzak ve zor bir şey olduğunu ifade etmek isterim…

  Sözüm, meclisten dışa, bilgiçlikten çok öte olan bir şey… Çok taze öğrendiklerim, şahit olduklarım siz değerli okuyucunun hizmetinde. Yakından tanıdığım üç insan; üçü de ciddi hastalıklarla uğraşıyorlar. Üçünün de yaşları çok genç denecek vaziyette; yani orta yaşın başları… Gelinen noktada;”Bizler gezemedik, seyahat edemedik ama siz, muhakkak bunu yapın!” İnsanın içini değerli bir hüzün kaplıyor. Bu zamana kadar niçin bekledin? Kim engelledi?

   Düğünleri, nişanları harç borç yapan, kendini yedi sülalesine adayan toplumumuzun kendi iyiliği, esenliği için ayıracağı zaman ve paralar; lüks sayılıyor… Toplumsal kaygılar, çekinceler ve geçmişin genetiğe sızmış korkuları; “Artarsa işten değil dişten artar; sık dişini…”

   Tanıdığım iki iş insanı; ikisinin de büyük pahallı villaları var. Farklı zamanlarda her iki kişiden aynı şikâyeti dinledim; “ Şimdiki aklım olsaydı, üç kat değil de tek kat yaptırırdım.” Niçin? “Bakamıyoruz kardeşim. Çocuklar torunlar pek gelmiyor. Gelseler de sadece yaz günleri oda kırda (dışarıda)geçiyor zaman.”

  Komşu, akraba, arkadaş büyük yaptı diye; kocaman villalar; dağ evi veya kır evi şeklinde yapılıyor. Büyük emekler ve harcamaların karşılığında. Fazla değil;15–20 yıl geçtiğinde büyük pişmanlık; “Keşke!”

  Bütün bunları işleyecek edebi dünya, sosyal dünya; kısacası yazılı ve görsel basın yeterli olmadığı için; neredeyse ülke insanının büyük çoğunluğu; kayıp uygarlıklar gibi kayıp yaşıyor… Kimi oğluna, kimi kızına, kimi torunlarına “Kurban” vaziyette… Hâlbuki hazıra dağların dayanmadığı gibi, şımarmış insanın en tehlikeli canlıya dönüştüğünü tüm dünya biliyor. Ama! Amalar…

  Fırsatını bulan, katlarını çıkıyor. Üstelik kaçak da olsa, yasal da olsa; mülkiyet sevdasını enine, boyuna çoğalarak yapmak istiyor. Ya sonrası? İnsan ömrünün kısalığı? Kendi ruhuna, bedenine harcanacak her türlü zaman veya emek lüks bir şeymiş gibi…

    Esas olan şey; kendi ruhumuzun, irademizin katları, katmanları değil mi? Bizi her vakit, her koşulda koruyacak yegâne şey; kendimize yaptığımız yatırımlar! Olaylar karşısında nasıl davranacağının en değerli öğretileri; edebi dünyanın, sanat alanlarının merkezindedir. Sadece, Shekespeare’nin Venedik Tacirinin tiyatrosunu izleyin birisi; cimriliği, hilebaz lığı; ruhuyla yüzleşerek anlayacak belki de daha o akşam; kendisiyle barışıp Rönesans'ını yapacaktır. Balzac’ın Goriot Baba isimli romanını okuyacak olan birisinin babalık kavramı üzerinde alacağı tavır, kendine vereceği çeki düzen belki de olduğu gibi değişecektir…

  Uygar dünyanın bize sunduğunu kendi bilgi veya bilgisizliğimize göre işliyoruz. İşimize geldi mi şikâyet ediyoruz. Bize borç veren bankları suçluyoruz. Peki, ama kendi ruhumuzun katlarına ne zaman yatırım yaptık? Reddetme imkânı, değişik tercihler varken… Bizim; “Cahil” dediğimiz ninelerimiz, dedelerimiz niçin batmadı? Niçin kendilerini en zor şartlarda dahi yaşamda kalmaya mecbur kıldılar? Söyleyeyim; beklentileri, hayalleri o kadar sade ve anlaşılırdı ki; hiçbir zaman çizmeyi aşacak hayalperest yatırım ve isteklere özenmediler.

  Düşler, hayaller edebi dünyanın özüdür. İşi hayalperestliğe taşıdığımız an, pratik yaşamın altüst ediyoruz. Sonrası? Tam olarak durumu bile değerlendirmeden; bizden başkası; herkes suçlu oluyor… Ya biz? Katlarımız, katmanlarımız her daim aç ve açık-tayken; korumasız bırakılmışken; hiçbir çaba harcamayanların yaşamı; nitelikli ve huzurlu olabilir mi?


 Güven Serin 









3 Ekim 2019 Perşembe

DON KİŞOT






                                       DON KİŞOT-DON QUİJOTE




  O bir çılgın, budala; yoksa bir dahi mi? Bazı ve en gerçekçi yorumlara göre ise; “ O gezgin şövalye olmayı oynayan bir kişidir.”

  Johan Huizinga’ya oyunu şöyle yorumlar; “ Oyunun dört temel özelliği vardır; Özgürlük, tarafsızlık, sınırlılık ve düzen. Bütün bu özellikleri Don Kişot-Don Quijote’nin şövalyeliğinde sınayabiliriz. Don Kişot, kendisini ideal yere ve zamana yerleştirir; özgürlüğüne, tarafsızlığına, inzivasına ve sınırlarına sadıktır. Ta ki sonunda yenik düşüp oyunu terk ederek Hıristiyan ‘aklı başında lığa’ dönüşüne ve bu yüzden ölüşüne kadar!”

  Kitaplığımın kitaplarına bakarken yaklaşık bin sayfaya sahip Cervantes’in Don Kişot eserine ayrı bir sevgiyle sarılıyorum. Çok sevdiğim bir insan oradan bir kitap almak istese; bir hediye algısı yaratılsa, Don Kişot, hiçbir zaman verilmeyecek hediyelerden birisidir.

  Her olgunluk eşiğinde ağır ağır okunacak; Don Kişot’un çılgın, çıldırmış felsefesiyle o hüzünlü bakışın peşinden yürümek bize iyi gelecektir. Bana oldukça iyi geliyor; kendi özgürlük alanımı, yetinen, yaşama sadık sıradan bir insanın, edebi dünyanın uzatılan elleriyle çocuk serbestliğine atılan adımlar gibi…

  Don Kişot’un çılgın halinin bana sunduğu şey; neredeyse çocukluğumun tamamı. Yaşlı dut ağacının her dalına tünemiş bir kuş misali bir çocuk; gülfidanları arasına derme çatma bir kulübe inşa eden, saray mimari kadar gururlu ve onurlu bir insan. Çiçeklerin açma vaktini hiç kaçırmadan, sırasıyla; sümbüllerden zambaklara, erguvan ve güllere kadar olan o ince detayları, erik ağaçlarından süzülen yapışkanlara kadar; upuzun, derin ve çıldırmış bir çocukluk…

  Dehaların ortaya koyduğu; yarattığı eserlerin peşinde koşan araştırmacılar her daim şaşırmaya, çelişkiye düşmeye mehillidirler.

  Cervantes araştırmacılarından Miguel de Umamuno; Don Kişot’un; yani saygıdeğer şövalyenin aklını kaybetmesine şöyle bir yorum yapar;

  “ O aklını, bizim için, bizim yararımıza, bize ruhani cömertliğin ölümsüz bir örneğini bırakmak için kaybetmiştir.

  Ve sözcükleri Harold Bloom tamamlar; “ Yani Don Kişot bizim sıcaklığımızı, hayal gücümüzün kıtlığını telafi etmek için çıldırır.”

  Ya aklı kıt görünen, fakir bir köylü olan Sancho; her defasında Don Kişot’a inanan, bir adanın valisi olacağı hayaliyle şövalyenin peşinde koşan Sancho, Don Kişot’un tamamlayıcısıdır. Birbirini bütünleyen iki dost; çıldırma anına ve bütün çılgın hayallere tanıklık eden bir kafadar…

  Don Kişot; yani hüzünlü ve özgür şövalyenin hayalinde yarattığı erişilmez, üzerine toz zerreciği dahi kondurulamaz olan Dulcinea; hepimizin düşlerini süslemez mi? Tıpkı, Dante’nin yarattığı o eşsiz sevgili; Beatrice gibi…

  Neredeyse bütün eşsiz sevgililer; erişilmezdir! Kerem’in Aslı’ya olan, Ferhat'ın Şirin'e süzülen sevdası gibi…

  Bir yerde bu konuyu; yani dünya edebiyatının zirvesine oturmuş olanlardan birisi olan Carventes’in Don Kişot eserini, ders niteliğinde araştırıp yorumlayan H.Bloom şu sözlerle neredeyse son vuruşu yapar;

  “ Eğer mağduru başka kadınlar ya da erkekler tarafından aldatılmazsa deliliğin ne anlamı vardır? Hiç kimse, hatta Don Kişot’un kendisi bile Don Kişot’dan yararlanamaz. Yel değirmenlerini canavar, kukla gösterilerini gerçeklik sanar fakat kimse onunla dalga geçmez çünkü o zekâsıyla sizi yener. Onun deliliği edebi bir deliliktir.”

 
Güven Serin

26 Eylül 2019 Perşembe

ÇOK Bİ GÜZEL






ÇOK Bİ GÜZEL

   Kuzguncuk’ta Çınaraltı Kahvesinde boğazı seyrediyor Can Yücel. Karşı kıyılardan ötelere, daha ötelere, insanlığın her olduğu yere uzanıyor da yetmiyor, yetemiyor.

   O gün birçok insan gibi bir insan ölmüştü; Haldun Taner. Şairin seyrek beyaz saçlarını, Firişka rüzgârı yalayıp duruyordu. Hafiften bir esintiydi ama şairi teselli etmiyordu.

  Beyaz bir kâğıda dökülüverdi gözü yaşlı sözcükleri-mısraları;

“Baktım sana Yahya gibi
Teşvikiye’den
Kimler seni etmiş olmalı ki teşvik
Küplüce’ye(taa)gidiyordun…
Yürüyordun aramızda
Yürüyordun aramızdan…
Giderayak
İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…
  Bir gün önce Küplüce Mezarlığına gömülmüştü Haldun Taner. Hani Kadıköy’de hemen iskelenin karşısında Devlet Tiyatrosunu ismi verilen Haldun!

  Onun kaleminden, gezip durduğu ilçelerinden, hikâyelerinden söz etmeden olmaz! Şişhaneye Yağmur Yağıyordu hikâyesi, zamansızlığın ödülüne layık görülmüş, uçsuz evrenin içinde edibi dünyaların yörüngesine çoktan oturmuştur.

  Keşanlı Ali Destanı; başlı başına bir destan… Ya onun seslenişi;” Çok Güzelsin Gitme Dur” ricası; kendi dilinden dökülen sözcüklerle bi tamam olur; “ Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil.”

  İnce beyaz saçları, sigara dumanından sararmış sakal ve bıyıkları, bir can taşıyordu hükmetmek istemediği dünyaya, bir hınç duyuyordu. Sıkkındı canı Haldun’dan önce de, sonra da.

   Sıradanlığı, basitliği sevdiği kadar aklı, mizahı, sanatı seviyordu. Bir ayrılışın öyküsü, hiç bitmeyecek hissiyatında ki ocakta yine bir şeyler pişiriyordu;

“İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…”

Güven Serin  


19 Eylül 2019 Perşembe

ÇALIN UYARI ÇANLARINI!





   ÇALIN UYARI ÇANLARINI!

   Kim bilir kaç yüzyıldır sesleniyor sanatçılar, filozoflar insanın azgın gidişatına, bitip tükenmez vahşi gururuna boyun eğişine. Doğayı ağır ağır tüketen insan, kendini yenilerken, yeniden var ederken de zalimliği, unutkanlığı davam ediyor.

   Tabiat ses veriyor; eriyen buzulları, yakıcı güneşiyle… Mülteciler, kadim vatanlarını bırakıp da gözlerini bile kırpmadan gecenin karanlığına bürünmüş sulara giriyorlar. Nasılsa geride ölüm kol geziyor! Karşıya; Avrupa Kıtasına geçerlerse kölelik de olsa, yaşam var ;çoluk çocuğa…

  Mülteciler kendi topraklarına girmesinler diye gökleri bile şaşırtacak hesap kitaplar yapılıyor. Kimi ülkesine kocaman duvarlar örüyor. Kimileri ise pazarlık masasında “Kaç para” vereceklerini hesaplıyorlar.

  “Çalın Uyarı Çanlarını” Çalın… Sonsuza kadar çalınsa, bu kaderin zavallı gerçek yüzü hep yüzümüze haykıracak; “ İyi kötüdür, kötü de iyi!” Sanki Şekspir; sanki tüm zamanların çan çalısızı, kulak çekicisi…

   İç huzuru yerle bir olmuş Kral Macbbeth kaderinden kaçamayacağını biliyor. Kader bu ya; üç cadı kadın onun kafasını karıştırıyor.

  Birinci kadın; “ Aslan gibi yürekli ve gururlu ol” derken, ikinci kadın; “ Macbeth, asla mağlup edilemeyecek. Büyük Birnam Ormanı kalkıp yürümedikçe, Dunsinane Tepesi’ne savaşmak için seninle.” Üçüncüsü ise; “ Kadından doğmuş hiçbir insan evladı zarar veremez Macbeth’e”

   “Kargaşa kendi şaheserini yarattı. Sözcükleriyle, akıl sınırlarını tespit okyanusu kıyıcığına getiren felsefe ve sanat; hep haykırdı, hep saf, zarif uyarılarını yaptı. Kana bulanmış gurur, krallığa aç olan yarı tanrı yaradılışlı insan; zaferden zafere koştu durdu…

   “ Kalkın! Kalkın! Uyanın gaflet uykusundan!” Ne hoş bir geçit töreni; bilmemek, öğrenmemek neden? Saf bir boyun eğiş, kaba bir nefret ile devam ettirilen acınası ve imrenilecek ömürler…

Güven Serin 

17 Eylül 2019 Salı

SÖZCÜKLERE SIĞINMAK


İNTERNET



İNTERNET



SÖZCÜKLERE SIĞINMAK


   Albenisi olan zamanlardan geçiyoruz.21.yüzyılın geride kalan çeyrek dilimi, dünyada durulmayan dengesizliklerin de her daim peşimizden geleceğini gösteriyor. Doğa, milyarlarca yıl hayat sunmuş bu canlı dünya, insanın bir takım zararlı etkileri sayesinde uyarılarda bulunuyor.

   Bazen, seller olarak gösteriyor kendisini. Bazen aşırı ve yakıcı sıcaklar olarak. Doğanın refleksleri muhteşemdir. Sabrı da öyle; hiç acele etmez.


   Ya insanın sabrı? Doğanın bu güzel canlısının, doğal olandan hızla uzaklaşmaya çalışırken kopan fırtınaları kim dindirecek?

   Sözcüklere sığınmayı, korkularımızla yüzleşmekten çok kaçmayı, saklanmayı; hadi halk diliyle söyleyelim; yalan söylemeyi tercih ediyoruz. Örneğin, ticari bir kaybı, kişisel hataların bataklıklarını gizleme ustasıyız.

   Ele güne karşı, tutanaksız, neredeyse omurgasız oluveririz. Tanıdığım bir ailenin kızları eşinden ayrılalı birkaç ay oldu. Bayramda karşılaştım onlarla. Sessizlik çok büyük… Birisi soracak diye ödleri kopuyor.

   Düğünleri; birleşmeleri büyük duyurular, törenlerle yaparız da; ayrılmaları, utanç kaynağı, bir kâbus, hastalık gibi görür, üstünü örtmeye çalışırız. Bizim insanımızdan kaçar mı? Göçlerin, bin bir türlü ayrılıkların, kopuşların içinden gelen bizim insanımız? Daha da meraklanır, kurcalar da kurcalar…

   Batı, gelişen ülkeler niçin ileri gitti? Açıklık politikalarıyla yan yana, adalet, özgürlük anlayışları baş başa yol aldı. Bir sorunu kıyamet gibi görmek yerine, nedenlerini, niçinlerini sorgulamak, onların yaşam biçimi…

   Bir belgeselde, kaplan köpek balığı bir kadına saldırış anını anlatıyor; kadının kalçalarının 3/2’sini köpek balığı tarafından koparıldığı işleniyordu. Sonunda kadının verdiği cevap;”Köpek balıklarını çok seviyorum. Onlar bize düşman değil”

  Bu sözü, açıklamayı niçin yapıyor? Çünkü hayvan dünyasını, saldırının nedenini biliyor. Kendi giyimi, köpek balığının avlanma yerinde oluşunu, kaplan köpek balığına yüklemiyor.

  Korkuyoruz; yaşamaktan, estetik, zarif, öncü, sanatsal şeylerden korkuyoruz. Korkutmuşlar! Katıla katıla gülmeyi bile;”başıma bir şey mi gelecek!” düşüncesi içinde sonlandırıyoruz. Birisine nereli olduğunu söylediğimizde; köyünden söz etmekten kaçındığını görüyorsunuz. Köylülüğünden, ahırından, bahçesinden, özgürlük alanından kaçmış olmanın tarafında; savunmasız bir şekilde, sözcüklerin pasif ve kör alanlarına salını veriyoruz.

Güven Serin  





13 Eylül 2019 Cuma

ÖLÜMÜN ARDINDA BIRAKTIĞI HUZUR





                           ÖLÜMÜN ARDINDA BIRAKTIĞI HUZUR


  Her ölmüş-merhum kişinin ardında bıraktığı hüznün hemen kıyıcığında bir huzur gizlidir. İç dünyamızın dış dünya karşısında ki boyun eğişi, kabul edişi; teslim oluşun huzuru…

  Bu huzur çok değerlidir. Paha biçilmezdir… Bu gezegende kalıcı olmadığımızın içsel muhasebesi o an; saatlerde, dakikalarda yapılır; kötülükten öte, var olan canın, sağlığın, canlıların hoşluğu içinde bir yere aitlik içinde mutlu bir huzur yakalarız.

   Her şey, yakalanan gerçek huzur, birkaç gün sonra değişip,”Aynı tas aynı hamam” döngüsüne dönülecek olunsa bile, o anın, ölümlü oluşunun teslimiyeti güzeldir. Kavgadan çok barış, öfkeden öte sevgiyle kucaklaşırız…

   Babamın, kardeşimin cenazeleri önünde, diğer insanların; eş, dost, akraba, komşuların gelmesini beklerken hissettiğim duygu, yazdıklarımdan farklı değil. Özgün olan hüznü yaşarken, insanın kalıcı olmadığının, gücün sınırsız bir şey olmadığını bilmek, yaşamı kavgadan çok barışla, öfkeden çok sevgiyle geçirmiş insanlara çok daha iyi geliyor.

  Her ölenin ardından kalanların yaşadığı huzurda bir parça güç sarhoşluğu da vardır. Kalmış olmanın, ölmemiş; yaşayan tarafta kalmanın onuru, gizli bir güce, gurura da dönüşür. O yüzden ölenin ardından bolca konuşurlar; “Yapmasaydı, gitmeseydi, olmasaydı, duymasaydı” Birden; herkes bilirkişi olur.

   Oysa oynanan bu oyunu kimse kazanamaz; Kazanamadı! Efsanedeki Hz. Süleyman Peygamber de; bin yıllık zamanını çabuk doldurdu. Evrenin zamanı o kadar bol, yaratıcının sabrı o kadar büyük ki, bize verilen küçük sahneyi o büyük güçle kıyaslamak mümkün bile değil…

  Yakın zamanda eşi genç yaşta ölen bir kadının fotoğrafını gördüm. Cenazesine katılamadığım ölüm törenine gidemediğim merhumun geride bıraktığı insanların; eşinin, arkadaşlarının fotoğrafa yansıyan yüzlerini, donmuş, dondurulmuş hallerini fotoğraf karesinde gördüm; izledim.

  Metanetlerini korudukları belli oluyordu. Üzüldükleri de ortadaydı. Eşinin duruşundaki hüzün, aynı zamanda sözünü ettiğim huzuru da yansıtıyor. Sözünü ettiğim şey; ölümün karşısında sevinç değil! Herkesin öleceği şüphesini gideren, ağırlıksız bir his… Belki de ruhların dokunuş anıdır; Gidenin, kalan insana, ağırlıksız bedeniyle dokunup teselli etmesi, geride kalan zamanı iyi kullan, eninde sonunda sende geleceksin, hissiyatının huzuru…

  Cenazelerin başında olan insanların idraki, yaşam ile ölüm arasındaki kavgaları azalmışsa, duruşlarına yansıyan iç huzur daha da öne çıkıyor. Onların derdi, kalan zamanı en iyi şekilde kabul etmek! Giden insanın uğurlanması, tekrar görüşülecek olma inancıyla birlikte, korkunç bir kaybediş öfkesi değil…

  Her ölüm, kendi hüznünü yaratır. Kaybın büyük oluşu, genç oluşuyla daha da can yakar. Biz istesek de istemesek de, ölüm ağıtları gökyüzüne yükselir. Ölümü anlamak için yaşamı sevmek, tüm canlıların döngü içindeki yaşam aralıklarına bakmak gerekir. Hiçbir hayvanın ölüm korkusu yüzünden herhangi bir hastaneye gidip yaşamını uzatmak için kayıt yaptırdığını göremeyiz.

  Bir tek insan; insan, dünyayı çok fazla sever ve burada kalmak ister. Her gün cenneti hayal edenler bile; “ölümsüzlük hapı” gelse, ilk önce onlar koşar; daha fazla kalalım, yaşayalım diye…

  Bütün sorun, (daha fazlada) gizli olsaydı, çok şey değişirdi. Asıl mesele, hemen herkesin ömrünün kıymetini bilemeden tüketmesi… Hele, geleceği netleşmemiş bir ekonominin, sosyal hayatın içindeyse, yaşam telaşı sadece yeme içmeye sıkışır. Diğer taraftan her şeyi bol olanların bıkkınlığı, uyumakla, tiksinmekle geçirdikleri zaman; yaşamın kendisinden çalınmış en değerli parçalardır.

  Cenaze törenlerini, evlenme törenleri kadar seviyorum. Bir anlığına o inan, insanın özgün-saf halini yakalamak mümkün. Servilerin rüzgârla sallandığı, toprak-kır kokan mezarlıkların kenarında, içinde insanlık dramının uzağında çok az bir zaman için; hüzün ile huzuru, saf olanı, ağırlıksızlığı yakalarız…

  Ve melodisi sadece ruhunuzda duyulur bir ses; senfoni orkestrası, tüm zamların insanlar korosu; evrene yayılan bir sesyayarlar;

“ Gülümse, hadi gülümse/Bulutlar gitsin/Yoksa ben nasıl yenilenirim/Hadi gülümse”

Güven Serin