16 Ekim 2019 Çarşamba

ASSOSLU ÇOBAN






                                                ASSOSLU ÇOBAN


   İzmir Seyahati dönüşü Ayvalık yakınlarında otobüse binen ve yanıma oturan Assoslu Çoban ile epey sohbet ettik. Günümüzde nesli tükenmek üzere olan mesleklerden birisi çobanlıktır.

 Köy yumurtasına, tereyağı, ekmeği ve insanına hasret kaldığımız gibi çobanlara da hasret kalacağımız zamanlar geldi ve geçiyor. Köy Enstitüleri halkımızın bir bölümünün damağında ki tattan öte ruhuna işlemiş bir inanç, yaşam felsefesiydi…

  Çoban algısı sıklıkla saldırıya uğramış sıfatlardan bir tanesidir. “Çoban adam! Çoban olma! Çobana kız verilmez!”

  Çobanlığı yücelten de insan yerin dibine batıran da yine insan… İnsanın yeteneklisi, aklı başında olanı, estetiğe, zarafete, sevgiye yer vereni her mesleği yüceltebilir. İnsanın kötüsü, iğrenci, kabası, hilebazı ise her mesleği yerin yedi kadına batırabilir…

 O yüzden burada çobanlığı diğer mesleklerin karşısında yücelmeyeceğim. İhtiyacı da yok. Zaten çoban da yok! Anlatacağım kişi Assoslu Çoban olacaktır. Koyunlarına, keçilerine çok iyi bakan, onlara sevgiyle yaklaşan, bu işin usta işi bir iş olduğunu ispatlayan Assoslu Çoban!

 Herkesin kasabaya, şehre göç ettiği bu zamanda Assoslu Çoban’ın kendi bölgesinde kalmasına şaşırdım. O da benim şaşırmama şaşırdı. Çünkü babasıyla birlikte en iyi bildikleri işi yapıyorlardı. Üstelik en çok sevdikleri işi…

  Assoslu Çoban’ın bakımlı sıhhatli yüzü, giyimi, insancıl tavrı, kendini ifade ediş biçimi bir şeylerin çok iyi gittiğini zaten gösteriyordu.

  Assoslu Çoban’ın yaşadığı yerde de bizim yerlerimizde ki göçler, iş değişimleri olmuş. Çobanların, çiftçilerin çoğu ya kasabaya göç etmişler, ya da pansiyon işine girişmişler. Büyük çoğunluğu batmış, kalanlar da zorlanıyormuş.

 Niçin? Dediğimde; ağabey yaptıkları bu işlere çoğu yabancı! Üstelik bu işlerin ömrü iki aylık! Buralarda ki turizm sezonu çok kısa sürüyor. Çoğunluğu battı. Ya sizin durumunuz? Bu iş yeterince zor değil mi? İşi severek yaparsan hiçbir şey zor değil! Babamla birlikte yapıyoruz. Dönüşümlü. Dışarıdan çoban tutma işine para vermediğimiz gibi yeme de çok az para veriyoruz.

 Yöreyi çok iyi bildikleri için kış zamanı bile yeşil alanları, kuytu köşelerde ki otlakları bildikleri için yem giderleri çok azdı. Çobanlık ücreti de vermedikleri için; şehirde üç dört kişinin çalışıp da kazanacağı ücreti Assoslu Çoban ile babası; kırlarda kaval çalarak, çam ağaçlarının saf soluğunu içlerine çekerek yaşıyorlar.

 Yüzüne baktığımda huzuru gördüm. Assoslu Çoban kendinden emin. Yaptığı işten de oldukça gurur duyuyor. Zaten ulaşım sayesinde gitmek istedikleri yere yarım saat, bir saat gibi bir zamanda ulaştıklarını söylemesi her şeyi anlatıyor.

 Assoslu Çoban’a buralarda, bu diyarlarda 2100 yıl önce Truvalı Çoban yaşadı; hiç duydun mu? Dediğimde; gülümsedi! Duymamı! Deyince şaşırdım. Nasıl yani! “Ağabey; hani şu Sezar’a kafa tutan Truvalı Çoban’ı söylemiyor musun? Evet! Ben onu kendime öncü saymışım…”

 Vay be! İçimden kim bilir kaç kez tekrarladım bu haykırışı… Assoslu Çoban, Truvalı Çoban’dan haberdardı. Biraz konuşunca, muhabbet ilerleyince Assoslu Çoban’ın sadece keçilerini, koyunlarını en iyi şekilde yetiştirdiğini öğrendiğim gibi okumaya da meraklı olduğunu anladım.

  Ayvacık Kütüphanesine üye olmuş. Her ay gidip üç kitap alıyormuş. Heybemde her daim birkaç kitap bulunur, dediğinde şaşırmam durmuştu…

 İnsan denen canlının doğallığı, kendine olan hizmeti her yerde olabilir. Yeter ki bir yerden kıvılcım alsın. Bu okuma sevgisini nasıl yakaladın? Diye sordum. İlkokul öğretmenimiz Melahat Hanım, sıklıkla okumanın faydalarından söz ederdi. Bir de izlediğim belgesellerden; onlar bir okul gibi…

 Assoslu Çoban’a sordum; Truvalı Çobanın en çok neyini beğendin? Senin saygını nasıl kazandı?

  Truvalı Çaban ağır ağır cevap verdi; “ Okumaya meraklı olmasını beğendim. Üstelik atalarının yaşadığı yere bağlı, onların anısını, hatırasını yaşatacak kadar da bilgiliydi. Bir de cesaretine! “Nasıl? “O zamanın güçlü imparatoru Sezar Truva kalıntıları üzerinde dolaşırken ona yaptığı o sesleniş; sanki kulaklarımla duydum, gözlerimle gördüm onun inançlı cesaretini.”

 Truvalı Çoban Sezar’a ne diye seslenmiş? Çek o pis ayaklarını o kutsal yerlerden, diye seslenerek, atalarının mezarları olduğu düşündüğü eski kent alanını korumak istemiş.

 Otobüs Ayvacık Garajında durdu. Assoslu Çoban indi aşağı. Giyinişi, sohbeti Assos, Truva; tüm medeniyetlerin geçmişine yakışır, bütün sessiz ruhların sesi olacak kadar da saygıyı hak ediyordu.

 El salladık birbirimize; sohbet o kadar neşe içinde geçti ki telefonlarımızı almaya vermeye vakit bulamadık. Belki bir gün; Assoslu Çoban ile yine bir yolculukta karşılaşırız! Kim bilir belki de Truvalı Çoban da gelir sohbetimize.

  Çoban Yıldızı nasıl şavk veriyorsa gecenin karanlığına, çobanlara yol, yön, rehber oluyorsa; şafağın gezginine de ilam verir; neşe, heyecan verir. Bir şafak vakti; Assos veya Truva civarlarında, belki Kaz-İda Dağlarında bir patika da bir flüt duyulur; işte o flütü çalan; Çoban Tanrısı Pan’dır; kırlara, ovalara adanmış, dağlarda, vadilerde dolaşan keçi kılıklı Pan…

Güven Serin  

9 Ekim 2019 Çarşamba

RUHUMUZA AİT KATLAR ve KATMANLAR


Goriot Baba (Balzac)



Venedik Taciri (Shekespeare)


                           


RUHUMUZA AİT KATLAR ve KATMANLAR

  İster yaşam koçlarına gidip danışın, isterseniz yaşam tecrübesi olanları dinleyiniz! Hepsinin ortak noktası; zamanla kavga etmeden; “Ânı yaşa!” kavramı üzerine… Nasıl olacak? Derseniz, ona hizmet etmemişseniz; yani; kendi katlarınızı ve katmanlarımıza çok uzak ve zor bir şey olduğunu ifade etmek isterim…

  Sözüm, meclisten dışa, bilgiçlikten çok öte olan bir şey… Çok taze öğrendiklerim, şahit olduklarım siz değerli okuyucunun hizmetinde. Yakından tanıdığım üç insan; üçü de ciddi hastalıklarla uğraşıyorlar. Üçünün de yaşları çok genç denecek vaziyette; yani orta yaşın başları… Gelinen noktada;”Bizler gezemedik, seyahat edemedik ama siz, muhakkak bunu yapın!” İnsanın içini değerli bir hüzün kaplıyor. Bu zamana kadar niçin bekledin? Kim engelledi?

   Düğünleri, nişanları harç borç yapan, kendini yedi sülalesine adayan toplumumuzun kendi iyiliği, esenliği için ayıracağı zaman ve paralar; lüks sayılıyor… Toplumsal kaygılar, çekinceler ve geçmişin genetiğe sızmış korkuları; “Artarsa işten değil dişten artar; sık dişini…”

   Tanıdığım iki iş insanı; ikisinin de büyük pahallı villaları var. Farklı zamanlarda her iki kişiden aynı şikâyeti dinledim; “ Şimdiki aklım olsaydı, üç kat değil de tek kat yaptırırdım.” Niçin? “Bakamıyoruz kardeşim. Çocuklar torunlar pek gelmiyor. Gelseler de sadece yaz günleri oda kırda (dışarıda)geçiyor zaman.”

  Komşu, akraba, arkadaş büyük yaptı diye; kocaman villalar; dağ evi veya kır evi şeklinde yapılıyor. Büyük emekler ve harcamaların karşılığında. Fazla değil;15–20 yıl geçtiğinde büyük pişmanlık; “Keşke!”

  Bütün bunları işleyecek edebi dünya, sosyal dünya; kısacası yazılı ve görsel basın yeterli olmadığı için; neredeyse ülke insanının büyük çoğunluğu; kayıp uygarlıklar gibi kayıp yaşıyor… Kimi oğluna, kimi kızına, kimi torunlarına “Kurban” vaziyette… Hâlbuki hazıra dağların dayanmadığı gibi, şımarmış insanın en tehlikeli canlıya dönüştüğünü tüm dünya biliyor. Ama! Amalar…

  Fırsatını bulan, katlarını çıkıyor. Üstelik kaçak da olsa, yasal da olsa; mülkiyet sevdasını enine, boyuna çoğalarak yapmak istiyor. Ya sonrası? İnsan ömrünün kısalığı? Kendi ruhuna, bedenine harcanacak her türlü zaman veya emek lüks bir şeymiş gibi…

    Esas olan şey; kendi ruhumuzun, irademizin katları, katmanları değil mi? Bizi her vakit, her koşulda koruyacak yegâne şey; kendimize yaptığımız yatırımlar! Olaylar karşısında nasıl davranacağının en değerli öğretileri; edebi dünyanın, sanat alanlarının merkezindedir. Sadece, Shekespeare’nin Venedik Tacirinin tiyatrosunu izleyin birisi; cimriliği, hilebaz lığı; ruhuyla yüzleşerek anlayacak belki de daha o akşam; kendisiyle barışıp Rönesans'ını yapacaktır. Balzac’ın Goriot Baba isimli romanını okuyacak olan birisinin babalık kavramı üzerinde alacağı tavır, kendine vereceği çeki düzen belki de olduğu gibi değişecektir…

  Uygar dünyanın bize sunduğunu kendi bilgi veya bilgisizliğimize göre işliyoruz. İşimize geldi mi şikâyet ediyoruz. Bize borç veren bankları suçluyoruz. Peki, ama kendi ruhumuzun katlarına ne zaman yatırım yaptık? Reddetme imkânı, değişik tercihler varken… Bizim; “Cahil” dediğimiz ninelerimiz, dedelerimiz niçin batmadı? Niçin kendilerini en zor şartlarda dahi yaşamda kalmaya mecbur kıldılar? Söyleyeyim; beklentileri, hayalleri o kadar sade ve anlaşılırdı ki; hiçbir zaman çizmeyi aşacak hayalperest yatırım ve isteklere özenmediler.

  Düşler, hayaller edebi dünyanın özüdür. İşi hayalperestliğe taşıdığımız an, pratik yaşamın altüst ediyoruz. Sonrası? Tam olarak durumu bile değerlendirmeden; bizden başkası; herkes suçlu oluyor… Ya biz? Katlarımız, katmanlarımız her daim aç ve açık-tayken; korumasız bırakılmışken; hiçbir çaba harcamayanların yaşamı; nitelikli ve huzurlu olabilir mi?


 Güven Serin 









3 Ekim 2019 Perşembe

DON KİŞOT






                                       DON KİŞOT-DON QUİJOTE




  O bir çılgın, budala; yoksa bir dahi mi? Bazı ve en gerçekçi yorumlara göre ise; “ O gezgin şövalye olmayı oynayan bir kişidir.”

  Johan Huizinga’ya oyunu şöyle yorumlar; “ Oyunun dört temel özelliği vardır; Özgürlük, tarafsızlık, sınırlılık ve düzen. Bütün bu özellikleri Don Kişot-Don Quijote’nin şövalyeliğinde sınayabiliriz. Don Kişot, kendisini ideal yere ve zamana yerleştirir; özgürlüğüne, tarafsızlığına, inzivasına ve sınırlarına sadıktır. Ta ki sonunda yenik düşüp oyunu terk ederek Hıristiyan ‘aklı başında lığa’ dönüşüne ve bu yüzden ölüşüne kadar!”

  Kitaplığımın kitaplarına bakarken yaklaşık bin sayfaya sahip Cervantes’in Don Kişot eserine ayrı bir sevgiyle sarılıyorum. Çok sevdiğim bir insan oradan bir kitap almak istese; bir hediye algısı yaratılsa, Don Kişot, hiçbir zaman verilmeyecek hediyelerden birisidir.

  Her olgunluk eşiğinde ağır ağır okunacak; Don Kişot’un çılgın, çıldırmış felsefesiyle o hüzünlü bakışın peşinden yürümek bize iyi gelecektir. Bana oldukça iyi geliyor; kendi özgürlük alanımı, yetinen, yaşama sadık sıradan bir insanın, edebi dünyanın uzatılan elleriyle çocuk serbestliğine atılan adımlar gibi…

  Don Kişot’un çılgın halinin bana sunduğu şey; neredeyse çocukluğumun tamamı. Yaşlı dut ağacının her dalına tünemiş bir kuş misali bir çocuk; gülfidanları arasına derme çatma bir kulübe inşa eden, saray mimari kadar gururlu ve onurlu bir insan. Çiçeklerin açma vaktini hiç kaçırmadan, sırasıyla; sümbüllerden zambaklara, erguvan ve güllere kadar olan o ince detayları, erik ağaçlarından süzülen yapışkanlara kadar; upuzun, derin ve çıldırmış bir çocukluk…

  Dehaların ortaya koyduğu; yarattığı eserlerin peşinde koşan araştırmacılar her daim şaşırmaya, çelişkiye düşmeye mehillidirler.

  Cervantes araştırmacılarından Miguel de Umamuno; Don Kişot’un; yani saygıdeğer şövalyenin aklını kaybetmesine şöyle bir yorum yapar;

  “ O aklını, bizim için, bizim yararımıza, bize ruhani cömertliğin ölümsüz bir örneğini bırakmak için kaybetmiştir.

  Ve sözcükleri Harold Bloom tamamlar; “ Yani Don Kişot bizim sıcaklığımızı, hayal gücümüzün kıtlığını telafi etmek için çıldırır.”

  Ya aklı kıt görünen, fakir bir köylü olan Sancho; her defasında Don Kişot’a inanan, bir adanın valisi olacağı hayaliyle şövalyenin peşinde koşan Sancho, Don Kişot’un tamamlayıcısıdır. Birbirini bütünleyen iki dost; çıldırma anına ve bütün çılgın hayallere tanıklık eden bir kafadar…

  Don Kişot; yani hüzünlü ve özgür şövalyenin hayalinde yarattığı erişilmez, üzerine toz zerreciği dahi kondurulamaz olan Dulcinea; hepimizin düşlerini süslemez mi? Tıpkı, Dante’nin yarattığı o eşsiz sevgili; Beatrice gibi…

  Neredeyse bütün eşsiz sevgililer; erişilmezdir! Kerem’in Aslı’ya olan, Ferhat'ın Şirin'e süzülen sevdası gibi…

  Bir yerde bu konuyu; yani dünya edebiyatının zirvesine oturmuş olanlardan birisi olan Carventes’in Don Kişot eserini, ders niteliğinde araştırıp yorumlayan H.Bloom şu sözlerle neredeyse son vuruşu yapar;

  “ Eğer mağduru başka kadınlar ya da erkekler tarafından aldatılmazsa deliliğin ne anlamı vardır? Hiç kimse, hatta Don Kişot’un kendisi bile Don Kişot’dan yararlanamaz. Yel değirmenlerini canavar, kukla gösterilerini gerçeklik sanar fakat kimse onunla dalga geçmez çünkü o zekâsıyla sizi yener. Onun deliliği edebi bir deliliktir.”

 
Güven Serin

26 Eylül 2019 Perşembe

ÇOK Bİ GÜZEL






ÇOK Bİ GÜZEL

   Kuzguncuk’ta Çınaraltı Kahvesinde boğazı seyrediyor Can Yücel. Karşı kıyılardan ötelere, daha ötelere, insanlığın her olduğu yere uzanıyor da yetmiyor, yetemiyor.

   O gün birçok insan gibi bir insan ölmüştü; Haldun Taner. Şairin seyrek beyaz saçlarını, Firişka rüzgârı yalayıp duruyordu. Hafiften bir esintiydi ama şairi teselli etmiyordu.

  Beyaz bir kâğıda dökülüverdi gözü yaşlı sözcükleri-mısraları;

“Baktım sana Yahya gibi
Teşvikiye’den
Kimler seni etmiş olmalı ki teşvik
Küplüce’ye(taa)gidiyordun…
Yürüyordun aramızda
Yürüyordun aramızdan…
Giderayak
İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…
  Bir gün önce Küplüce Mezarlığına gömülmüştü Haldun Taner. Hani Kadıköy’de hemen iskelenin karşısında Devlet Tiyatrosunu ismi verilen Haldun!

  Onun kaleminden, gezip durduğu ilçelerinden, hikâyelerinden söz etmeden olmaz! Şişhaneye Yağmur Yağıyordu hikâyesi, zamansızlığın ödülüne layık görülmüş, uçsuz evrenin içinde edibi dünyaların yörüngesine çoktan oturmuştur.

  Keşanlı Ali Destanı; başlı başına bir destan… Ya onun seslenişi;” Çok Güzelsin Gitme Dur” ricası; kendi dilinden dökülen sözcüklerle bi tamam olur; “ Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil.”

  İnce beyaz saçları, sigara dumanından sararmış sakal ve bıyıkları, bir can taşıyordu hükmetmek istemediği dünyaya, bir hınç duyuyordu. Sıkkındı canı Haldun’dan önce de, sonra da.

   Sıradanlığı, basitliği sevdiği kadar aklı, mizahı, sanatı seviyordu. Bir ayrılışın öyküsü, hiç bitmeyecek hissiyatında ki ocakta yine bir şeyler pişiriyordu;

“İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…”

Güven Serin  


19 Eylül 2019 Perşembe

ÇALIN UYARI ÇANLARINI!





   ÇALIN UYARI ÇANLARINI!

   Kim bilir kaç yüzyıldır sesleniyor sanatçılar, filozoflar insanın azgın gidişatına, bitip tükenmez vahşi gururuna boyun eğişine. Doğayı ağır ağır tüketen insan, kendini yenilerken, yeniden var ederken de zalimliği, unutkanlığı davam ediyor.

   Tabiat ses veriyor; eriyen buzulları, yakıcı güneşiyle… Mülteciler, kadim vatanlarını bırakıp da gözlerini bile kırpmadan gecenin karanlığına bürünmüş sulara giriyorlar. Nasılsa geride ölüm kol geziyor! Karşıya; Avrupa Kıtasına geçerlerse kölelik de olsa, yaşam var ;çoluk çocuğa…

  Mülteciler kendi topraklarına girmesinler diye gökleri bile şaşırtacak hesap kitaplar yapılıyor. Kimi ülkesine kocaman duvarlar örüyor. Kimileri ise pazarlık masasında “Kaç para” vereceklerini hesaplıyorlar.

  “Çalın Uyarı Çanlarını” Çalın… Sonsuza kadar çalınsa, bu kaderin zavallı gerçek yüzü hep yüzümüze haykıracak; “ İyi kötüdür, kötü de iyi!” Sanki Şekspir; sanki tüm zamanların çan çalısızı, kulak çekicisi…

   İç huzuru yerle bir olmuş Kral Macbbeth kaderinden kaçamayacağını biliyor. Kader bu ya; üç cadı kadın onun kafasını karıştırıyor.

  Birinci kadın; “ Aslan gibi yürekli ve gururlu ol” derken, ikinci kadın; “ Macbeth, asla mağlup edilemeyecek. Büyük Birnam Ormanı kalkıp yürümedikçe, Dunsinane Tepesi’ne savaşmak için seninle.” Üçüncüsü ise; “ Kadından doğmuş hiçbir insan evladı zarar veremez Macbeth’e”

   “Kargaşa kendi şaheserini yarattı. Sözcükleriyle, akıl sınırlarını tespit okyanusu kıyıcığına getiren felsefe ve sanat; hep haykırdı, hep saf, zarif uyarılarını yaptı. Kana bulanmış gurur, krallığa aç olan yarı tanrı yaradılışlı insan; zaferden zafere koştu durdu…

   “ Kalkın! Kalkın! Uyanın gaflet uykusundan!” Ne hoş bir geçit töreni; bilmemek, öğrenmemek neden? Saf bir boyun eğiş, kaba bir nefret ile devam ettirilen acınası ve imrenilecek ömürler…

Güven Serin 

17 Eylül 2019 Salı

SÖZCÜKLERE SIĞINMAK


İNTERNET



İNTERNET



SÖZCÜKLERE SIĞINMAK


   Albenisi olan zamanlardan geçiyoruz.21.yüzyılın geride kalan çeyrek dilimi, dünyada durulmayan dengesizliklerin de her daim peşimizden geleceğini gösteriyor. Doğa, milyarlarca yıl hayat sunmuş bu canlı dünya, insanın bir takım zararlı etkileri sayesinde uyarılarda bulunuyor.

   Bazen, seller olarak gösteriyor kendisini. Bazen aşırı ve yakıcı sıcaklar olarak. Doğanın refleksleri muhteşemdir. Sabrı da öyle; hiç acele etmez.


   Ya insanın sabrı? Doğanın bu güzel canlısının, doğal olandan hızla uzaklaşmaya çalışırken kopan fırtınaları kim dindirecek?

   Sözcüklere sığınmayı, korkularımızla yüzleşmekten çok kaçmayı, saklanmayı; hadi halk diliyle söyleyelim; yalan söylemeyi tercih ediyoruz. Örneğin, ticari bir kaybı, kişisel hataların bataklıklarını gizleme ustasıyız.

   Ele güne karşı, tutanaksız, neredeyse omurgasız oluveririz. Tanıdığım bir ailenin kızları eşinden ayrılalı birkaç ay oldu. Bayramda karşılaştım onlarla. Sessizlik çok büyük… Birisi soracak diye ödleri kopuyor.

   Düğünleri; birleşmeleri büyük duyurular, törenlerle yaparız da; ayrılmaları, utanç kaynağı, bir kâbus, hastalık gibi görür, üstünü örtmeye çalışırız. Bizim insanımızdan kaçar mı? Göçlerin, bin bir türlü ayrılıkların, kopuşların içinden gelen bizim insanımız? Daha da meraklanır, kurcalar da kurcalar…

   Batı, gelişen ülkeler niçin ileri gitti? Açıklık politikalarıyla yan yana, adalet, özgürlük anlayışları baş başa yol aldı. Bir sorunu kıyamet gibi görmek yerine, nedenlerini, niçinlerini sorgulamak, onların yaşam biçimi…

   Bir belgeselde, kaplan köpek balığı bir kadına saldırış anını anlatıyor; kadının kalçalarının 3/2’sini köpek balığı tarafından koparıldığı işleniyordu. Sonunda kadının verdiği cevap;”Köpek balıklarını çok seviyorum. Onlar bize düşman değil”

  Bu sözü, açıklamayı niçin yapıyor? Çünkü hayvan dünyasını, saldırının nedenini biliyor. Kendi giyimi, köpek balığının avlanma yerinde oluşunu, kaplan köpek balığına yüklemiyor.

  Korkuyoruz; yaşamaktan, estetik, zarif, öncü, sanatsal şeylerden korkuyoruz. Korkutmuşlar! Katıla katıla gülmeyi bile;”başıma bir şey mi gelecek!” düşüncesi içinde sonlandırıyoruz. Birisine nereli olduğunu söylediğimizde; köyünden söz etmekten kaçındığını görüyorsunuz. Köylülüğünden, ahırından, bahçesinden, özgürlük alanından kaçmış olmanın tarafında; savunmasız bir şekilde, sözcüklerin pasif ve kör alanlarına salını veriyoruz.

Güven Serin  





13 Eylül 2019 Cuma

ÖLÜMÜN ARDINDA BIRAKTIĞI HUZUR





                           ÖLÜMÜN ARDINDA BIRAKTIĞI HUZUR


  Her ölmüş-merhum kişinin ardında bıraktığı hüznün hemen kıyıcığında bir huzur gizlidir. İç dünyamızın dış dünya karşısında ki boyun eğişi, kabul edişi; teslim oluşun huzuru…

  Bu huzur çok değerlidir. Paha biçilmezdir… Bu gezegende kalıcı olmadığımızın içsel muhasebesi o an; saatlerde, dakikalarda yapılır; kötülükten öte, var olan canın, sağlığın, canlıların hoşluğu içinde bir yere aitlik içinde mutlu bir huzur yakalarız.

   Her şey, yakalanan gerçek huzur, birkaç gün sonra değişip,”Aynı tas aynı hamam” döngüsüne dönülecek olunsa bile, o anın, ölümlü oluşunun teslimiyeti güzeldir. Kavgadan çok barış, öfkeden öte sevgiyle kucaklaşırız…

   Babamın, kardeşimin cenazeleri önünde, diğer insanların; eş, dost, akraba, komşuların gelmesini beklerken hissettiğim duygu, yazdıklarımdan farklı değil. Özgün olan hüznü yaşarken, insanın kalıcı olmadığının, gücün sınırsız bir şey olmadığını bilmek, yaşamı kavgadan çok barışla, öfkeden çok sevgiyle geçirmiş insanlara çok daha iyi geliyor.

  Her ölenin ardından kalanların yaşadığı huzurda bir parça güç sarhoşluğu da vardır. Kalmış olmanın, ölmemiş; yaşayan tarafta kalmanın onuru, gizli bir güce, gurura da dönüşür. O yüzden ölenin ardından bolca konuşurlar; “Yapmasaydı, gitmeseydi, olmasaydı, duymasaydı” Birden; herkes bilirkişi olur.

   Oysa oynanan bu oyunu kimse kazanamaz; Kazanamadı! Efsanedeki Hz. Süleyman Peygamber de; bin yıllık zamanını çabuk doldurdu. Evrenin zamanı o kadar bol, yaratıcının sabrı o kadar büyük ki, bize verilen küçük sahneyi o büyük güçle kıyaslamak mümkün bile değil…

  Yakın zamanda eşi genç yaşta ölen bir kadının fotoğrafını gördüm. Cenazesine katılamadığım ölüm törenine gidemediğim merhumun geride bıraktığı insanların; eşinin, arkadaşlarının fotoğrafa yansıyan yüzlerini, donmuş, dondurulmuş hallerini fotoğraf karesinde gördüm; izledim.

  Metanetlerini korudukları belli oluyordu. Üzüldükleri de ortadaydı. Eşinin duruşundaki hüzün, aynı zamanda sözünü ettiğim huzuru da yansıtıyor. Sözünü ettiğim şey; ölümün karşısında sevinç değil! Herkesin öleceği şüphesini gideren, ağırlıksız bir his… Belki de ruhların dokunuş anıdır; Gidenin, kalan insana, ağırlıksız bedeniyle dokunup teselli etmesi, geride kalan zamanı iyi kullan, eninde sonunda sende geleceksin, hissiyatının huzuru…

  Cenazelerin başında olan insanların idraki, yaşam ile ölüm arasındaki kavgaları azalmışsa, duruşlarına yansıyan iç huzur daha da öne çıkıyor. Onların derdi, kalan zamanı en iyi şekilde kabul etmek! Giden insanın uğurlanması, tekrar görüşülecek olma inancıyla birlikte, korkunç bir kaybediş öfkesi değil…

  Her ölüm, kendi hüznünü yaratır. Kaybın büyük oluşu, genç oluşuyla daha da can yakar. Biz istesek de istemesek de, ölüm ağıtları gökyüzüne yükselir. Ölümü anlamak için yaşamı sevmek, tüm canlıların döngü içindeki yaşam aralıklarına bakmak gerekir. Hiçbir hayvanın ölüm korkusu yüzünden herhangi bir hastaneye gidip yaşamını uzatmak için kayıt yaptırdığını göremeyiz.

  Bir tek insan; insan, dünyayı çok fazla sever ve burada kalmak ister. Her gün cenneti hayal edenler bile; “ölümsüzlük hapı” gelse, ilk önce onlar koşar; daha fazla kalalım, yaşayalım diye…

  Bütün sorun, (daha fazlada) gizli olsaydı, çok şey değişirdi. Asıl mesele, hemen herkesin ömrünün kıymetini bilemeden tüketmesi… Hele, geleceği netleşmemiş bir ekonominin, sosyal hayatın içindeyse, yaşam telaşı sadece yeme içmeye sıkışır. Diğer taraftan her şeyi bol olanların bıkkınlığı, uyumakla, tiksinmekle geçirdikleri zaman; yaşamın kendisinden çalınmış en değerli parçalardır.

  Cenaze törenlerini, evlenme törenleri kadar seviyorum. Bir anlığına o inan, insanın özgün-saf halini yakalamak mümkün. Servilerin rüzgârla sallandığı, toprak-kır kokan mezarlıkların kenarında, içinde insanlık dramının uzağında çok az bir zaman için; hüzün ile huzuru, saf olanı, ağırlıksızlığı yakalarız…

  Ve melodisi sadece ruhunuzda duyulur bir ses; senfoni orkestrası, tüm zamların insanlar korosu; evrene yayılan bir sesyayarlar;

“ Gülümse, hadi gülümse/Bulutlar gitsin/Yoksa ben nasıl yenilenirim/Hadi gülümse”

Güven Serin 

10 Eylül 2019 Salı

TÜRKAN'IN BAKIŞLARI






                                              TÜRKAN’IN BAKIŞLARI


    Son günleri, sonsuza atacağı adımları çoktan bir kitaba; esere dönüşüp, yüz binlerce insanın kendi hikâyesine dönüştü.

    İdealizm kendine bir kurban daha mı aldı? Yoksa bir öncü kendi başarısını, köklerini daha da derine mi gömdü? Türkan, daha baştan beri; okul yıllarında hümanizme yazgılı olduğunu karakteri ve duygularının mantığı üzerinde bıraktığı etkiden biliyordu.

  Taşıyacağı yükler, alacağı yol; yüz binlerce insan bir araya gelse, yapmaktan çekineceği kadar büyük ve ağırdır. Onun içinse yaşamın kendisi; yaşama biçimiydi… İki evlilik, iki kocanın hürriyetine, kadınlığına; “Evinde otur; evinin kadını ol!” baskılarına, ricalarına zerre kadar yanaşmamış, kendi inancını; başarı öyküsünü yazmıştır.

   İki kez vereme yakalanıp, iki savaştan da galip çıkar. Tıpkı kansere yakalanıp bir göğsünü aldırdıktan sonraki galibiyeti; gibi… O yüzden, sıklıkla tekrarladığı marşı; “ Çıktım Açık Alınla Girdiğim Her Savaştan!” şeklinde yorumlanacak, benimsenecektir.

  Girdiği her savaştan; cüzamlılarla verdiği o büyük ve yüce mücadelenin yanında, öncelikle kız çocuklarını okutma çabaları, insan sınırlarını zorlayan, günü kurtarma sıradanlığına teslim olmuş insanların anlamayacağı aşamaya ulaşmıştır.

   Kim bilir kaç bin cüzamlıya dokundu. Evet! Bizzat dokundu. Çünkü cüzüm hastalığının bulaşıcı olmadığını biliyordu. El yüz temizliğine dikkat ettiğin zaman bir şey olmayacağını, hastalara dokunarak da ciddi yardımlarda bulunulacağını çoktan görmüştür…

  Cüzam isminin bile yettiği zamanlarda vermiş olduğu mücadeleyi anlamak için; Van’ın Çaldıran ve Bahçesaray ilçelerine gitmek. Kimselerin uğramadığı zamanlarda oralarda köy köy, mezra mezra alınan yolların, çekilen cefaların karşılığıydı; itilmiş, kakılmış, yok sayılmış bir cüzamlıyı hayata kazandırmak…

  Unvanları çoktur; Eğitimci, doktor, yazar, akademisyen, Çağdaş Yaşama Derneği Başkanlığı ve daha niceleri…

   Yaşamının sonuna geldiğini görüyor, anlıyordu. O bir doktordur; bedensel faaliyetlerinin, almış olduğu ilaçların-zehirlerin bedenine yaptığı etkiyi çok iyi izliyordu. Yemek yiyemiyordu. Dayanacağı, dayanması gereken bir tek tarih vardı; 2 Mayıs 2009 gününe kadar bir şey olmasın; gerisi; Allaha emanetti…

  2 Mayıs günü Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin yirminci yıl kutlamaları yapılacaktır. O güne kadar ne yapıp ne edecek ölmeyecektir! Lütfi Kırdar’da yapılacak kutlamalar, onur ruhuna son bir teşekkür sunmaktan öte, değerli bir veda töreninin de en anlamlı günü ve gecesini de tarihin kayıtlarına geçirecektir.

  Bu anlamlı güne ve geceye katılmayı Fazıl Say’da kabul etmiştir. Konser biletleri günler önceden satılmıştır. Say’dan başka; Patricia Kopatchinskaja, Cihat Aşkın, Çağ Erçağ, Tolga Salman, Burcu Karadağ ve Güvenç Dağüstün hiçbir para talep etmeden bu işi Çağdaş Yaşım Destekleme Derneği ve Türkan için kabul ettiler.

  Türkan’ın ölüm anına on altı gün kalmıştı. Belki de bu öykünün ve bundan sonrakilerin doğum anına… Yaşamı kuvvetlendiren, daha ötelere taşıyan şey, dönüşümler, yenilenmeler değil midir?

   Evrende kalıcı olan ne var?10 milyar yıl yaşayan en büyük yıldız bile eninde sonunda, sönmeye yazgılı, dönüşüme programlı değil midir?

   Kalabalık çok büyüktür. Lütfi Kırdar tarihi günlerden birisini yaşamaktadır. On altı gün sonra yaşama veda edecek Türkan’da öyle! Salona girince ilk söylediği şey; “ Aman Allahım! Aman Allahım!” Hissettiği şey; ölüm yoktur; değişim, dönüşüm ve ilerleme vardır…

  Kardelenler’i gördü; beyazlıklar içinde. Kış savaşçılarıydı onlar. Bahara hazırlanan, saflığın imbiğinden süzülen beyaz renkte kış güneşi kokan Kardelenler’i oradaydı.

  Büyük bir alkış tufanı; erişilmez olanın bedeninden öte, ruhuna dokunma çabaları; inanılmaz görüntüler…

   Bedeni her şeyden vazgeçmiş, ruhu direniyordu. Bir fısıltı içinde şunları tekrarlıyordu;

“ Beni hırpaladılar, yerden yere vurdular, ne gâvurluğum kaldı, ne Kürtçülüm, ne de komünistliğim. Şu son aramayla darbeci yerine kondun. Umurumda bile değil. Çünkü ben, gavur, Kürtçü, komünist veya darbeci değilim. Ben sadece, yüreği insan sevgisiyle dolu hekimim. Ülkemi, insan haklarına ve hukuka saygılı, demokrasiye inanan hükumetlerin idare etmesini isteyen bir vatanseverim. Hayatım boyunca tek istediğim, iyi ve dürüst bir insan olmaktı.

  Bedenini yiyip bitiren kanser, verilen zehirler, dayanma gücünün son anına geldiği anlarda; duydukları sözcükler; dizelere dönüşmüştü. Şiirlere ve şarkılara hayat vermiş insanların sonsuza adanmış ruhları, onun cüzamlı hastalara, Kardelen’lere sarıldığı gibi Türkan’a sarılmışlar, onu ağrısız, acısız ve ağırlıksız olana davet ediyorlar…

  James Joyce’nin ruhu oradaydı; o da, Türkan’ın eriştiği yere büyük bir saygı içinde Türkan’ın duyacağı biçimde mısralar fısıldıyordu;

“Artık ağlama, yaslı çoban artık ağlama/Yas tuttuğun Lycidas ölmedi, zira/Sudan örtünün altında batmışsa da…

   Türkan, camdan bakıyor, sokağa toplamış kalabalığa,”SUS” işareti, sükûnet, sakinlik çizgisini anlatmaya çalışıyor. Oysa onu, onun ülke sevdasını kirletmeye çalışanlar,”Ali Cengiz oyunu” içindeydiler. Ölmesine bir ay kala, neredeyse son bir ölüm gösterisini, diğer ölüme taş çıkartacak bir sınanmayı, camdan bakışları, insana, insanlığa olan sevgisiyle yine kucaklayarak; şefkat içinde; Türkan bakıyordu…

   Güya öleli çok olmuş Türkan’ın! Oysa camdan bakıyor; Türkan’ın bakışları, camda, cama ait gönüllerde kalmış…

Güven Serin 



6 Eylül 2019 Cuma

ERKEK ERKEĞE KONUŞALIM



İNTERNET

  ERKEK ERKEĞE KONUŞALIM
--------------------------------------------------


   Kavgaların, rest çekmelerin, öfke ve bedel ödetme istekleri olan ilkel duyguların ürünü olan bir sürü sözcük; “Erkek erkeğe konuşalım!” Dünya almış başını; 4,5 Milyar yıldan bu yana gidiyor. Evren genişlemesine devam ediyor. Yıldızlar ölürken, başka yıldızlar doğuyor. İklim şartları bir kez daha sınamak istiyor dünya üzerindeki canlıları. Bilinen ve görünen şekilde; en büyük suçlu: İNSAN…

   En hakiki kapitalist düşmanı uçağa en önce biniyor. En pahalı telefonu almayı; “Kaçınılmaz” bir gereksinme olarak görüyor.

   Bir baba küçük çocuğunun karşısına çıkmış; “ Gel, senle erkek erkeğe konuşalım” diye sürekli zırıldı çıkartan çocuğu ikna etmek ve erkek erkeğe konuşmanın ayrıcalıklı olduğunu anlatmaya çalışıyor. Hâlbuki genç anne de yanlarında. Bu sözcüğe, babanın oğlunu ikna ediş biçimine aldırış bile etmiyor. Belki de onun da işine geliyor; erkek erkeğe konuşma biçimleri… Kadın olarak kalmanın, kadın içtenliğinin saf ve duru biçiminin bozulmasını istemiyor…

  Bir şarkı yayılıyor havaya; temposu çok yüksek. Anlattığı hikâyesi var;

 “ Bana dün haber göndermişsin/Gelsin yüzleşsin demişsin/Geldik işte tek başına delikanlı gibi/İyi bilirim ben bu oyunu/Hem başı belli hem sonu/Konuşalım şimdi delikanlı gibi”

    Kabalığın kol gezdiği ülkelerin gençleri; özellikle iyi eğitim sahibi zeki çocuklar ilk fırsatta uygar dünyaya kaçıyor. Kas gücünün öne çıkmadığı, akıl değerlerinin sahiplenildiği yeni yeşerecek tohumların, buluşların, düşlerin gezegenine…

  Bir baba, oğlunun omuzlarından tutmuş hafifçe sarsıyor. Onu kendine getiriyor. Kendince daha bir erkek olması için; “Babanın oğlusun sen” Babanın oğlu, ayrıcalıklı bir rütbe biçimi olmalı…

  Sözcüklerimiz yenilenmeyi bekleyen viran yapılara dönmüş durumda. Biraz ilerisini, biraz gerisini sorgulamaya kalksak; “Benim aklım bu kadarına eriyor arkadaş” demenin hazır cevaplığı hemen yanı başımızda…

   Derli toplu yaşayan bir sürü insan tanıdım. Hepsinin kadını erkeğinin yanında; ya da kadının yanında erkeği… Bir amacın iradesiyle tutunmuşlar yaşamın bol seçenekli hallerine. Köyde, kasabada, kentte; her yerde, birlikteliğin samimi ve adil olanı kazanıyor… Bakmayın siz, saman alevi gibi parlayan zenginliklere. İkinci kuşağa gelemeden, ne büyük facialara gebedir onlar…

   Köy Enstitülerinin yüceliği buradan gelir; aklın ilimle buluşması yetmezmiş gibi; köy insanı; kadın ve erkeği; itilmişlikten kurtarılıp insan olduklarını anlama becerilerini, özgürlüklerini fark etmeleri sağlanmıştır.

 
 Güven Serin 
 

  



27 Ağustos 2019 Salı

BEN CEPHEYE GİDİYORUM








                                          BEN CEPHEYE GİDİYORUM


  Mustafa Kemal’i; Kurtuluş Savaşını ne kadar anlatsak, yeterli olmayacak. Unutkan oluşumuzun, göç ve göçmenlik kadermiş gibi kabul edişimizin son bulma, durma anı…


   Cepheye gideceği gece biraz alkolü arkadaşlarının yanına gelir; “Vakit geç oldu. Oturmayacağım, gideceğim.” Der. Ama nereye? Elbet cepheye… Arkadaşları, yatacağını sanırlar. Ona en yakın arkadaşı Kılıç Ali’yi, İhsan’ı ve Recep’i baş başa getirir ve ellerini onların omuzlarına atar; “ Ben cepheye gidiyorum. Düşmana taarruz edeceğim!” der.

  Dehaların hesabına kitabına kimsenin aklı ermez. Milletimizin tarihini, diğer milletlerle olan ilişkileri yeterince merak etmediğimiz için; yükselen, düşen, çöken, yok olan uygarlıkların kaderlerinin ne olduğunu da pek bilmeyiz. Siyah ile beyaz arasında; kötü ile iyi arasında kaybolmuş bir milletin fertleri olduk.

  25 Ağustos gecesi böyle söyleyen Mustafa Kemal’i arkadaşları bile kuşkuyla bakmıştı. Oysa o daha bir yıl önce şu lafı tarihe devretmişti; “ Memleketimizi çiğnemek için topraklarımızı işgal eden Yunan ordusunu harem-i ismetimizde boğacağım!”

 Bu laf; laf ola beri gele söylenmemişti. Çok ciddi askeri, psikolojik hesaplar yapılmıştı.

“Ben cepheye gideceğim. Düşmana taarruz edeceğim.” Diyen başkumandan dediği gibi o gece cepheye yol alır.

  Sabah karşı Kocatepe’de kurulmuş olan çadırındadır. 26 Ağustos sabahı saat 05.30’da ordusuna taarruz emrini verir.

  26 Ağustos günü, herkes telaş içindedir. Ankara, merak, korku ve bir sürü karışık düşünceler içinde bekleşen bir sürü fikir insanı, değişecek tarihin haberini kuşku içinde bekliyordular.

  28 Ağustos 1922-İnanılır kaynaklar haber verir; Topçu ateşiyle başlayan taarruz başarıya doğru gidiyormuş.

  30 Ağustos 1922-Düşmanın birinci tümeni Dumlupınara sokulmadı. Engellendi. Küthaya yönünden güneye giden yollarda kesilir. Düşman, Muratdağı’nın kuzeyinde ki Kızıltaş Deresi içinde kalmaya mahkûm edilmiştir. Ve düşman derenin içinde kuşatılmıştır.

  31 Ağustos 1922-Bütün ülke neşe ve heyecan içindedir. Kuşatılan düşman kuvvetleri, başlarında Başkumandanları General Trikopis olduğu halde sıkışmıştır. Teslim olacak birlik aramaktadırlar. Rastladıkları bir istihkâm subayımıza teslim olurlar. Ülkede şenlik başlamıştır.

  Birinci Dünya Savaşında Kut-ül Amare Muharebesi’nde esir edilen İngiliz Generali Townshend,12 Haziran 1922’de Adana’ya gelmişti. Oradan İstanbul’a geçerken Konya’ya uğramış; Batı cephesi karargâhından dönen Mustafa Kemal’le buluşmuştur.

  Askeri, kültürel,sosyal; hemen hemen her konuda konuşurlar. Townshend, ayrılırken; Mustafa Kemal’e son sözlerini söyler; “ Ben sizi Napolyon’a benzetiyorum. Hayır! Tam değil… Belki kesin kararlarınız,strateji dehanızla onunla rahatça mukayese edilebilirsiniz. Ama sizde öyle başkalıklar var ki, şu anda kararımı verdim; Her büyükten bir parça almış bir büyüksünüz!”

  Hiçbir başarıyı şahsının hesabına yazmayan Mustafa Kemal bu başarıyı yine milletine yansıtır:

  “ Bu eser Türk milletinin hürriyet ve istiklal fikrinin ölmez abidesidir. Bu eseri meydana getiren milletin bir evladı olarak, bu ordunun Başkumandanı olduğumdan ilelebet mesut ve bahtiyarım. “

Güven Serin 

23 Ağustos 2019 Cuma

CARUSO'NUN HİKAYESİ




                                   CARUSO’NUN HİKÂYESİ


   İnsanlık hikâyeleri hep sevmiştir. Kendi düşlerine erişmenin ve dokunmanın bir tarafı da hikâyelerdir. Tıpkı insanlığın yolculuğu sırasında düşlerden ürettiği masallar, mitler gibi…

   Hikâyelere ruh ve can katan, hikâyenin kendi sahibinden öte başka etkenler; sanatın bütün dalları olduğu gibi, sanatçıların yüce içtenliği ve marifetidir.

    Bu şarkının haykırışı sözcük anlamından çok ötedir. Şarkıyı dinlerken İtalyanca bilmeniz gerekmiyor. Bir veda hikâyesi olduğunu sezmeniz mümkün. En azından sanatsal bir hüznün olduğunu anlayacaksınız.

  Locio Dalla bu şarkıyı Enrico Caruso için yazmıştır. Onun hikâyesini anlattığını bildiği için, sanatçı dayanışması algısından öte, üretme-yaratma becerisinin ortaya konması da diyebiliriz.

  Caruso daha dokuz yaşında müziğe başlamış, o günün şartlarında uzun sayılacak bir hayat; 48 yıllık ömrünün karşılığında yaptığı işten; opera sanatçılığından ciddi paralarda kazanmıştır. Beklide bu kazanç onun daha uçarı yaşamasına neden oldu.

  Doğduğunda takvim yaprağı, 25 Şubat 1873’ü gösteriyordu. Ülkemizde ise bir imparatorluk yaşam mücadelesi veriyordu. Daha ölmemişti. İngilizler, Yunanlar, Fransızlar, İtalyanlar daha yarım yüzyıl bekleyecekti.

   Amerika Birleşik Devletlerinde ise Kızılderililer ölüm kalım sancıları içindeydi. Tarihe düşülen 1873 not; “ABD ordusu 173 Kızılderili, çocuk, kadın, erkek öldürdü.” O günün imkânsızlıkları içinde İstanbul’da güzel bir okul; Darüşşafaka Lisesi kurulur.

  Caruso’nun hikâyesini anlatır şarkı; son gece; yani ölümünden önceki gece sahile inip olanca sesi ve enerjisiyle bir şarkı söyler;

“ Burası denizin parladığı ve rüzgârın sert estiği yer
Yaşlı bir terasın üzerinde,
Yaşlı bir adam genç bir kızı kucaklıyor.
Ve ardından bağırıyor.
Sonra boğazını temizliyor ve şarkı başlıyor.

Seni çok seviyorum.
Çok ama çok seviyorum, biliyorsun.
Bu bir bağ şimdi!
Biliyorsun, damarlardaki kanı eriten.”

  Son şarkısı olduğunu o da biliyordu. Tıpkı, yaklaşan ölümünü bilen Cemal Süreya gibi. Ölüm anını resmettiği şiirde, bir kırlangıç ömrünün daha olduğunu onu da Allah’a bıraktığını ifade eder; Üstü Kalsın, şiirinde.

  48 yaş, bir insan, sanatçı için az görünse de, dünyanın, evrenin milyarlık yaşları karşısında bizim aradığımız yaşam aralığının hiçbir hükmü kalmıyor.

  Enrico Caruso öldüğünde 48 yaşındadır. Sait Faik’in yaşında! Orhan Veli’den ise neredeyse on iki yıl fazla yaşamış.

  Şarkının sözlerinde Caruso’nun hissettikleri, son anın çaresine baktığı, kabullenip sefasını da sürdüğünü anlamak mümkün;

“ Ah, evet hayat bitiyor
Fakat artık bunu daha fazla düşünmüyor
Zaten kendini oldukça mutlu hissediyor
Ve tekrar şarkısını söylemeye başlıyor

Seni çok seviyorum
Çok ama çok seviyorum, biliyorsun
Bu bir bağ artık
Biliyorsun, damarlardaki kanı eriten.”

   Caruso’nun son akşam kime seslendiği bir türlü çözülemedi. Kızı Glorya mı? Son eşi Dorothy mi? Büyük aşkı Ada mı? Bilinmiyor. Sanatçıların bilinmezlikleri onların hayata oynadıkları oyundan başka bir şey değil. Özümseyerek soludukları yaşamın, özümsenerek anlaşılması gereken hikâyelerini bırakırlar.

  Yıl,1921’i gösterdiğinde Caruso başka bir âlemin yolcusudur artık. O yıl, bizim ülkemizde de başka âlemlere geçiş mücadeleleri veriliyordu. Yurdumuz işgal altındaydı. Sakarya Meydan Muharebesi zaferle sonuçlanmıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Ordularının Başkomutanı seçildiği yıl bu yıldır.

  Sanatçının öldüğü yıl, komşularımızla çok hızlı barış antlaşmaları yapılmaktaydı. Savaşın biteceği yakındır. Bir yıl sonra, barışa aç, susamış ülke yepyeni devrimlerle dünya sahasına çıkmaya hazırlanıyordu.

   Caruso’nun hikâyesi, aynı zamanda tüm insanlığın da hikâyesi. İç içe geçmiş anların o kadar çok öyküsü var ki, onları anlatacak, aktaracak sanatçılarını bekliyor. Besteciler, şairler, yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar, opera, tiyatro sanatçıları; sizlere ne çok işler düşüyor…

 Güven Serin 
 



 

  






21 Ağustos 2019 Çarşamba

AHMET CEMAL'İN ARDINDAN


Oyun Atölyesi-Moda



Oyun Atölyesi-Moda



                                     AHMET CEMAL’İN ARDINDAN




  Nicedir gitmek istediğim mekânlardan birisi; Moda’da bulunan Oyun Atölyesi-Cafe Antre’dir. Aya İrini’de sergilenen İzzet Karibar Fotoğraf Sergisi bu fırsatımı tetikleyen şey oldu.

   Sultanahmet ve Moda, aynı zamanda boğazı vapurla geçme hakkı; ödülü anlamına geliyor… Öyle de yaptım.Dört yönü izleyerek; Kız Kulesinden, Galata Kulesini, Topkapı Sarayı’ndan Yeni Cami, Haydarpaşa Garı ve Adalar; hepsi, hikâye, düş ve insanla dopdoluydu…

  Ahmet Cemal 1 Ağustos sıcağında ölmüştü. Her insanın yarım kalan düşleri, onun da yarım kalan bir sürü projesi vardı. O,yakından tanıyanların Ahmet Hocasıydı… Onu tam olarak nerede tanımış, anlamaya başlamıştım?

   Büyük yazar Hermann BROCH’un o büyük eseri; Vergilius’un Ölümü’nü çevirdiğinde… Bir Çevirmen Hikâyesi, diye yazdığı önsözü, kendi hikâyesini ve burada; Latin şair Vergilius ile kaderlerinin birleştiğini yazmaktaydı.

  Ancak; bir düş zamanlar arası gezinebilir, istediği sörfü yapabilirdi. Ahmet Cemal, kendi yalnızlığını Vergilius’un iki bin yıl önceki kaderiyle birleştirmişti. Bu büyük çeviriyi bir başka yalnız sanatçıya;

  “ Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemindeki Türk Aydınlanması’nın gerçekleşmesi ve ülkemizde Antik Çağ kültürünün Anadolu’nun kültür tarihinin doğal bir parçası olarak benimsenmesine, başta Halikarnas Balıkçısı ve Sabahattin Eyüboğlu olmak üzere, dava arkadaşları ile birlikte unutulmaz katkılarda bulunan düşünür, yazar, bilim insanı ve çevirmen…
AZRA ERHAT’ın anısına, saygıyla…”

  Annesinin sıklıkla; “ Sen doğmasaydın, baban ile çoktan boşanırdık!” sözleri, yazgısını baştan kilitlemişti. O,istenmeyen bir çocuğun hikâyesini; yalnızlığını edebiyat yoluyla yaşayacak, paylaşacaktır.

   Vergilius’un Ölümü, eserini; kırk yıl önce çevirmek istemiş. Kendini hazır hissetmediği için kırk yıl daha beklemiş… Yunus Emre’nin varmak istediği bir yön-yol, Ahmet Cemal’in yakalamaya çalıştığı bir eser…

   Ahmet Cemal’in çeviri eserleriyle, onun ölümünden önce tanıştım. Oyun kültüründen gelen, insan erdemini; karanlık ile aydınlık, kötülük ile iyilik arasında bıkıp tükenmez oyun kurgularıyla kendi iyiliğini arayıp, yaşamını engelleyen düğümleri tek tek çözmeye çalışan bir çocuğun saygısı ve sevgisiyle sevdim…

   Amatör dünyamda, kazananları alkışladığım kadar, kaybedenleri TESELLİ etme cömertliğini, beni bu topraklara bağlamış olan köklerimden, hücrelerimde; çok derinlerden gelen çağrı ve rica ile kabul ettim.

   Ahmet Cemal gibi büyük bir değerin büyük yalnızlığını, onun en son çevirisini yaptığı yer; Moda Oyun Atölyesi, Cefe Antre’de konuştuğum Bülent Hoca tarafından da doğrulanmasına tanıklık ettim.

   Bülent Hoca, Ahmet Cemal’in cafe antre’ye geldiği zamanlara denk bir sürü gözlemi yapma fırsatını bulmuştur. Ahmet Cemal’in saygınlığını, onu orada değerli kılan eserlerinden öte, insan ilişkilerindeki nezaket ve saygı da belirleyici olmuştur.

  Johann Wolfgang Von Goethe’nin Yarat Ey Sanatçı isimli eserini 2006 yılında Moda’da, Haluk Bilginer’e ait cafe antre’de tamamlamıştır. Hayatında ilk kez dış dünyada olmayı şu şekilde anlatıyor;

“ Kendimi bildim bileli bütün çalışmalarımı ancak, artık bütününü bir çalışma mekânına dönüştürdüğüm evimin atmosferinde yürütebilmiş, o atmosferin dışında hiç başaramamış biriyim. Goethe çevirilerine başladıktan sonra ise bir deneme yapmaya karar verdim. Modadaki Oyun Atölyesinin antre cafe’si, gözüme sanki çok iyi çalışabileceğim bir mekan gözükmüştü.

  Denemem, başarıyla sonuçlandı; nice sabahlar, dizüstü bilgisayarım ve sözlüklerimle oraya taşındım. Yarat Ey Sanatçı başlıklı kitapta yer alan şiirlerin çoğu oranın huzur dolu atmosferinde çevrildi.”

  Bu kitabı yakın zamanda kaybettiği arkadaşı Erdal Öz’ün anısına ithaf ettiğini son söz olarak yazıyor… Moda, Ağustos 2006

   2017 yılının Ağustos ayı ise onun ölüm zamanı olacaktır. Hâlbuki üç ay önce de bir kalp krizi geçirmiş, yaşama dönmüştür. Bu durumu, Cumhuriyet’in köşesinden şöyle ifade etmiştir;

“ Bu yıl ölümün kıyılarına yaptığım üçüncü yolculuk! Ve bir geri dönüş daha. Ve yine tuhaf bir güven duygusu; (Bu hikâye daha bitmedi)” 5 Haziran 2017

   Bir Ağustos 2017 hikâye bitecektir… Unuttuğumuz bir şey var; sanatçının hikâyesi, külleri ve tozlarıyla yeniden ve yeniden başlar…

 Güven Serin





15 Ağustos 2019 Perşembe

KOKULARA ve RENKLERE YASLANMAK


İNTERNET






KOKULARA ve RENKLERE YASLANMAK
----------------------------------------------------------



   Atölyeme her girdiğimde beni saran kokuyla yüzleşirim ilk önce. Dünden kalan ada çayının tütsü kokusu, belki ıhlamurun, karanfilin mekâna sinmiş olan kokuları… İçi içe geçmiş renkler gibi kokuların da senfonisi, insan ruhunu etki altına alışı, ayrıcalıklı bir şeydir.

 Bülent Yorulmaz ile başlattığımız “kokuları tanıma” hareketi-çabaları, çok büyük yol almış görünmese de, durağan halimize ciddi bir neşe getirdi. Yaklaşık elli küçük şişe ve her birinin içinde çeşitli, ot, bitki, tohumlar…

 İşte; dört küçük şişe, hemen arkamda ki rafın üzerinde. Az önce kapaklarını açtım. Bildik kokularını bir kez daha kokladım. En baştaki fesleğen, kahve ada çayı ve vanilya kokusu! Her biri kendine has özellik, hoş koku taşıyan, doğanın kim bilir kaç milyon yılda geliştirip yarattığı iksirler…

 Birkaç günde bir arkamda duran küçük rafta ki şişeleri değiştiriyorum. Bundan önce de, biberiye, yasemin, lavanta, karabiber şişeleri duruyordu.

 Sağ tarafımda ki duvarda; kokuların rakibi olmayacak derece sanatsal bir duruş sergileyen, renklerin, desenlerin bir araya geliş şenliği yaşanıyor. Osman Hamdi ve Osmanlı Saray Ressamlarından Fausta Zonara; oryantalist ressam olarak biliniyor.

 Her iki esirin orijinalleri Pera Müzesinde. Kopyalarını da Pera Müzesinin satış reyonundan aldım. Birisi Osman Hamdi’nin Kaplumbağa Terbiyecisi isimli çalışma. Diğeri Fausta Zonara’nın Kayıkta Sefa çalışmaları…

 Osman Hamdi'nin çalışmasında, kırmızı, mor ve kahve renkleri hakim. Fausta Zonara’nın ise, mavi ve beyazlık…

 Renkler de sonsuza adanmış; asıl renklerden öte ara renklerin eşsiz tonları… Tıpkı, kokular gibi; insan aklını ve ruhunu zorlayan, ayrı boyutları sembole eden muhteşem güzellik ve zenginlikler…

Güven Serin 

8 Ağustos 2019 Perşembe

TOP SAKALLI YANDAN ÇARKLI


KARAKÖY

TOP SAKALLI YANDAN ÇARKLI


   Vapurlar, kıyısı denize çıkan şehirlerin anılarında önemli yer kaplar. Yandan Çarklı vapurlar İstanbul’un geçmişinde, kültürel ve sosyal tarihi açısından çok önemlidir. Siyah dumanları, su buharı makinesi sayesinde, yandan dönen çarklarından alınan hareketle yol alan vapurlardı.

   Adına Şirket-i Hayriye denen şirketin işlettiği vapurlardan 42’si yandan çarklı idi. Şimdi o vapurlar kalmadı. Yerinde yeller esiyor.

   Burada sözünü edeceğim “Yandan Çarklı” insan olan cinsten! Vapurun yandan çarklı olanı oluyor da insanın niçin olmasın?

  Cevizlibağ Metrobüs hattında inip, tramvaya geçtim. Kabataş’a kadar yol alan uzunca bir yolculuk başladı. Hemen yanı başıma top sakallı bir adam geldi. Yaşı 40-45 civarı olmalı. Bir giyinmiş ki; “ Altı kaval, üstü Şişhane!” Misali…

   Giyimini becerememiş olsa da, top sakalıyla kendini ekselans sanmasına engel değildi. Etrafı süzmeyi bir hafiye kurnazlığında becerdiği gibi, Bekçi Murtaza’nın sorumluluğunu üslenmiş misali gözleriyle kuş uçurtmuyor.

  Bir ara, arka koltukta yüksek sesle bir şeyler dinleyen gence öyle bir bakış fırlattı ki, yandan çarlı vapurun dönüş esnasında suyu dalgalandırma-sına benzer bir bakış. Genç, bakışa arkası dönük olsa bile, gölgesini mi gördü; bilinmez, müziğin sesini hemen kıstı.

   Bir bakışın bile işe yaradığını bilmesi, etrafı daha da hafiyece süzmesine neden oldu. Takmış olduğu yakın gözlüğünün üzerinden, top sakalının onu çok yücelttiğine inanan güç dolu bir bakış…

   Durakları birer birer geçiyoruz. Hafiye bakışlı yandan çarklı, elindeki telefona bir bakıyorsa, etrafa on bakıyor. Güya, onu kimse görmüyor; öylesine bir süzme bakış. Bende onu süzeyim dedim; hemen farkına vardı. O da beni süzdü. Hatta beden diliyle; “ Hayırdır; bir şey mi var?” Der gibiydi. Hemen bakışımı kaçırdım; ne olur ne olmaz; başıma dert almak iyi olmaz.

   Yusufpaşa istasyonunda inenler ve binenler oldu. Yakınıma doğru gelenlerden bir kadına yer verdim. Yeri almak istemese de ısrarım sonucu oturdu. Amacım hafiye kılıklı yandan çarklı top sakallı adamı tam karşıdan izlemek. Ama tıpkı onun gibi. Hatta ondan daha iyi izlediğimi söylersem şaşırmayın. Yazı hayatımın içinde öğrendiğim şeylerden birisi; iyi dinlemek ve izlemek. Ama (baş kanun); kişiyi taciz etme!

  Top sakallı yandan çarklı, yer verdiğim kadın yanına oturunca daha da onurlandı. Göğsünü daha da dikleştirdi. Top sakalı vardı ya! Kadın diğer insanların yaptığını yaptı; hemen telefonunu açtı. Akıllı olan cinsten iyi bir telefon!  Yandan çarklı etrafı izleme görevinde olduğu için, tıpkı arkaya, yüksek sesle telefonu dinleye gence baktığı gibi, yanında ki kadının telefonuna inceden inceye baktı.

   Yandan çarklı bakışı sezmiş olsaydı yanı başında oturan kadın, tahmin ediyorum çarkına zarar verici davranışta bulunabilirdi. İstanbul kadınıydı; sözünü sakınmayan cinsten.   Yandan çarklı top sakallının duruşunda ise, İstanbullu, kentli bir insan duruşundan çok, kasaba kültürüne tutunmaya çalışan bir köy insanı duruşu vardı.

   Karaköy istasyonunda inmeye hazırlanırken yandan çarlı top sakallıyı son bir kez daha gözledim. Telefona bir bakıp, etrafı on gözlüyordu. Her an bir rütbe almanın mutluluğu, yandan çarklı vapurun suları yara yara gidişi gibi, ses çıkarmasa da, kültürel hayatın saygınlığını, çakma görüntülerle aramanın ne beyhude iş olduğunu bilmeden, göremeden kendi hafiyelik rütbesini çoktan almış, yerine getirmenin memnuniyeti içindeydi.

   Yandan çarklı top sakallı adam, bizlerin en masum olanıdır. Neredeyse toplumumuzun tamamı, sloganlarla konuşuyoruz. Hal hatır sormaları çoktan eskidi, koktu, kokuştu. Ama yinede aynı vaziyetin garanti tarafındayız. Bir model seçiyoruz kendimize; birkaç sözcük, o kadar…

  Deniz manzaralı kütüphaneyi kullanan insan sayısı komik derecede! Aldığı kitapları, kendi iradesiyle alıp bilinciyle okuyan insan sayımız kaç kişi; bilmiyorum. Bildiğim bir şey var; büyük arabaları, büyük evleri, büyük övünmeleri seviyoruz.

  Bütün bunların yanında yandan; Top sakallı yandan çarklı kendi rütbesini kendi tahin etmiş; Çok mu? Bırakalım o da kendince yaşamın tadını çıkartsın. Birilerinin davranışlarını yakalayıp, uyarsın, gözle, bakışla, sesle görevini yapsın.

Güven Serin  


6 Ağustos 2019 Salı

LİMANA YAKLAŞAN BİR GEMİ






BİR GEMİ YAKLAŞIYOR LİMANA


Bir gemi yaklaşıyor limana,
Rengi mavi;
Üzerinde yüzdüğü denizin mavisi!
Ali Tamac isimli bir gemi
İki kıta arası yük taşıyor;
Tekirdağ’dan Bandırma, Erdek…
Yanaşıyor iskeleye, usul usul
Beride bir iskele daha var,
Viran!
Eski şaraphane iskelesi
Anason kokardı hep!
Yıl 1931,bir eylül, başlangıcı sonbaharın,
Aynı zamanda kuruluşu, şarap fabrikasının!
Ya şimdi? Satıldı, söküldü,
Götürüldü makineleri;
İmbikleri, fıçıları, tankları
Hep aynı şey;
Bilinen oyun, daha çok getirisi olan yatırım-lar…
Çardak altında birkaç aile,
Birkaç çocuk…
Çocuklar için her şey sütliman.
Zor olan;
Bilen; hisseden kişi için…
Kabullenmek; ah bu unutma isteği!
Yerden göğe kadar haklı olmak,
Bir şey ifade etmiyor.
Çark dediğimiz şey, bir avuç insan,
Mutlu, kazançlı ellerinde!
Doğa yapıyor, onlar yıkıyor.
Cumhuriyet, yoktan var ediyor,
Onlar satıyor, başka yere taşıyor…
Her şey durmadan değişiyor.
Yapılanlar yıkılıyor, yıkılanlar
Yeniden şekilleniyor.
Bütün bunlara “dur” diyecek,
Bir adam daha doğmadı.
Belki de soracağız kendimize;
Yarın ne olacak?
Gezegen, şaşmaz kararlılık içinde
Minik insanın büyük oyunlarına
Tanıklık edecek-ediyor;
Saatte ki hızı iki bin km’ye yaklaşırken…
Yinede bir insan, bir yerde,
Bir şarkı, müzik, beste dinlerken;
Tanrım! Yaşamak ne kadar tatlı!
Diyecek…
Tam da bu yüzden,
Don Kişot ve Oblomov kendi sürecini
Kesintisiz ve rakipsiz yaşatacak.
Don Kişot hep saldıracak, düşmanı
Alt etmeye çalışacak!
Oblomov, hep erteleyecek, uykuyu
Değerli bulacak…
İşin aslı, her ikisi de sevilecek, baş tacı
Görülecek…
Yaşasın Cervantes, Goncarov
Kâtibi, Bartlebey’i unuttum sanmayın!
Hiçbir şey yapmamayı tercih etmenin
Sırrını yakalamış bir kere…
“Bir şey yapmalı!” diyen sanatı,
Sanatçıyı da duymadan edemeyiz…
Hadi o zaman!
Alın elinize,
 Sinoplu Diyojon’in fenerini,
Çıkın aramaya; insanı…

6 Ağustos 2019
Not; Tekirdağ’ın göz nuru şarap fabrikasının özelleştirme adı altında satılıp, sökülmesi ve yok edilmesi olayına, bu değerli mekânın aziz anısına adanmıştır.

Güven Serin