26 Eylül 2019 Perşembe

ÇOK Bİ GÜZEL






ÇOK Bİ GÜZEL

   Kuzguncuk’ta Çınaraltı Kahvesinde boğazı seyrediyor Can Yücel. Karşı kıyılardan ötelere, daha ötelere, insanlığın her olduğu yere uzanıyor da yetmiyor, yetemiyor.

   O gün birçok insan gibi bir insan ölmüştü; Haldun Taner. Şairin seyrek beyaz saçlarını, Firişka rüzgârı yalayıp duruyordu. Hafiften bir esintiydi ama şairi teselli etmiyordu.

  Beyaz bir kâğıda dökülüverdi gözü yaşlı sözcükleri-mısraları;

“Baktım sana Yahya gibi
Teşvikiye’den
Kimler seni etmiş olmalı ki teşvik
Küplüce’ye(taa)gidiyordun…
Yürüyordun aramızda
Yürüyordun aramızdan…
Giderayak
İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…
  Bir gün önce Küplüce Mezarlığına gömülmüştü Haldun Taner. Hani Kadıköy’de hemen iskelenin karşısında Devlet Tiyatrosunu ismi verilen Haldun!

  Onun kaleminden, gezip durduğu ilçelerinden, hikâyelerinden söz etmeden olmaz! Şişhaneye Yağmur Yağıyordu hikâyesi, zamansızlığın ödülüne layık görülmüş, uçsuz evrenin içinde edibi dünyaların yörüngesine çoktan oturmuştur.

  Keşanlı Ali Destanı; başlı başına bir destan… Ya onun seslenişi;” Çok Güzelsin Gitme Dur” ricası; kendi dilinden dökülen sözcüklerle bi tamam olur; “ Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil.”

  İnce beyaz saçları, sigara dumanından sararmış sakal ve bıyıkları, bir can taşıyordu hükmetmek istemediği dünyaya, bir hınç duyuyordu. Sıkkındı canı Haldun’dan önce de, sonra da.

   Sıradanlığı, basitliği sevdiği kadar aklı, mizahı, sanatı seviyordu. Bir ayrılışın öyküsü, hiç bitmeyecek hissiyatında ki ocakta yine bir şeyler pişiriyordu;

“İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…”

Güven Serin  


19 Eylül 2019 Perşembe

ÇALIN UYARI ÇANLARINI!





   ÇALIN UYARI ÇANLARINI!

   Kim bilir kaç yüzyıldır sesleniyor sanatçılar, filozoflar insanın azgın gidişatına, bitip tükenmez vahşi gururuna boyun eğişine. Doğayı ağır ağır tüketen insan, kendini yenilerken, yeniden var ederken de zalimliği, unutkanlığı davam ediyor.

   Tabiat ses veriyor; eriyen buzulları, yakıcı güneşiyle… Mülteciler, kadim vatanlarını bırakıp da gözlerini bile kırpmadan gecenin karanlığına bürünmüş sulara giriyorlar. Nasılsa geride ölüm kol geziyor! Karşıya; Avrupa Kıtasına geçerlerse kölelik de olsa, yaşam var ;çoluk çocuğa…

  Mülteciler kendi topraklarına girmesinler diye gökleri bile şaşırtacak hesap kitaplar yapılıyor. Kimi ülkesine kocaman duvarlar örüyor. Kimileri ise pazarlık masasında “Kaç para” vereceklerini hesaplıyorlar.

  “Çalın Uyarı Çanlarını” Çalın… Sonsuza kadar çalınsa, bu kaderin zavallı gerçek yüzü hep yüzümüze haykıracak; “ İyi kötüdür, kötü de iyi!” Sanki Şekspir; sanki tüm zamanların çan çalısızı, kulak çekicisi…

   İç huzuru yerle bir olmuş Kral Macbbeth kaderinden kaçamayacağını biliyor. Kader bu ya; üç cadı kadın onun kafasını karıştırıyor.

  Birinci kadın; “ Aslan gibi yürekli ve gururlu ol” derken, ikinci kadın; “ Macbeth, asla mağlup edilemeyecek. Büyük Birnam Ormanı kalkıp yürümedikçe, Dunsinane Tepesi’ne savaşmak için seninle.” Üçüncüsü ise; “ Kadından doğmuş hiçbir insan evladı zarar veremez Macbeth’e”

   “Kargaşa kendi şaheserini yarattı. Sözcükleriyle, akıl sınırlarını tespit okyanusu kıyıcığına getiren felsefe ve sanat; hep haykırdı, hep saf, zarif uyarılarını yaptı. Kana bulanmış gurur, krallığa aç olan yarı tanrı yaradılışlı insan; zaferden zafere koştu durdu…

   “ Kalkın! Kalkın! Uyanın gaflet uykusundan!” Ne hoş bir geçit töreni; bilmemek, öğrenmemek neden? Saf bir boyun eğiş, kaba bir nefret ile devam ettirilen acınası ve imrenilecek ömürler…

Güven Serin 

17 Eylül 2019 Salı

SÖZCÜKLERE SIĞINMAK


İNTERNET



İNTERNET



SÖZCÜKLERE SIĞINMAK


   Albenisi olan zamanlardan geçiyoruz.21.yüzyılın geride kalan çeyrek dilimi, dünyada durulmayan dengesizliklerin de her daim peşimizden geleceğini gösteriyor. Doğa, milyarlarca yıl hayat sunmuş bu canlı dünya, insanın bir takım zararlı etkileri sayesinde uyarılarda bulunuyor.

   Bazen, seller olarak gösteriyor kendisini. Bazen aşırı ve yakıcı sıcaklar olarak. Doğanın refleksleri muhteşemdir. Sabrı da öyle; hiç acele etmez.


   Ya insanın sabrı? Doğanın bu güzel canlısının, doğal olandan hızla uzaklaşmaya çalışırken kopan fırtınaları kim dindirecek?

   Sözcüklere sığınmayı, korkularımızla yüzleşmekten çok kaçmayı, saklanmayı; hadi halk diliyle söyleyelim; yalan söylemeyi tercih ediyoruz. Örneğin, ticari bir kaybı, kişisel hataların bataklıklarını gizleme ustasıyız.

   Ele güne karşı, tutanaksız, neredeyse omurgasız oluveririz. Tanıdığım bir ailenin kızları eşinden ayrılalı birkaç ay oldu. Bayramda karşılaştım onlarla. Sessizlik çok büyük… Birisi soracak diye ödleri kopuyor.

   Düğünleri; birleşmeleri büyük duyurular, törenlerle yaparız da; ayrılmaları, utanç kaynağı, bir kâbus, hastalık gibi görür, üstünü örtmeye çalışırız. Bizim insanımızdan kaçar mı? Göçlerin, bin bir türlü ayrılıkların, kopuşların içinden gelen bizim insanımız? Daha da meraklanır, kurcalar da kurcalar…

   Batı, gelişen ülkeler niçin ileri gitti? Açıklık politikalarıyla yan yana, adalet, özgürlük anlayışları baş başa yol aldı. Bir sorunu kıyamet gibi görmek yerine, nedenlerini, niçinlerini sorgulamak, onların yaşam biçimi…

   Bir belgeselde, kaplan köpek balığı bir kadına saldırış anını anlatıyor; kadının kalçalarının 3/2’sini köpek balığı tarafından koparıldığı işleniyordu. Sonunda kadının verdiği cevap;”Köpek balıklarını çok seviyorum. Onlar bize düşman değil”

  Bu sözü, açıklamayı niçin yapıyor? Çünkü hayvan dünyasını, saldırının nedenini biliyor. Kendi giyimi, köpek balığının avlanma yerinde oluşunu, kaplan köpek balığına yüklemiyor.

  Korkuyoruz; yaşamaktan, estetik, zarif, öncü, sanatsal şeylerden korkuyoruz. Korkutmuşlar! Katıla katıla gülmeyi bile;”başıma bir şey mi gelecek!” düşüncesi içinde sonlandırıyoruz. Birisine nereli olduğunu söylediğimizde; köyünden söz etmekten kaçındığını görüyorsunuz. Köylülüğünden, ahırından, bahçesinden, özgürlük alanından kaçmış olmanın tarafında; savunmasız bir şekilde, sözcüklerin pasif ve kör alanlarına salını veriyoruz.

Güven Serin  





13 Eylül 2019 Cuma

ÖLÜMÜN ARDINDA BIRAKTIĞI HUZUR





                           ÖLÜMÜN ARDINDA BIRAKTIĞI HUZUR


  Her ölmüş-merhum kişinin ardında bıraktığı hüznün hemen kıyıcığında bir huzur gizlidir. İç dünyamızın dış dünya karşısında ki boyun eğişi, kabul edişi; teslim oluşun huzuru…

  Bu huzur çok değerlidir. Paha biçilmezdir… Bu gezegende kalıcı olmadığımızın içsel muhasebesi o an; saatlerde, dakikalarda yapılır; kötülükten öte, var olan canın, sağlığın, canlıların hoşluğu içinde bir yere aitlik içinde mutlu bir huzur yakalarız.

   Her şey, yakalanan gerçek huzur, birkaç gün sonra değişip,”Aynı tas aynı hamam” döngüsüne dönülecek olunsa bile, o anın, ölümlü oluşunun teslimiyeti güzeldir. Kavgadan çok barış, öfkeden öte sevgiyle kucaklaşırız…

   Babamın, kardeşimin cenazeleri önünde, diğer insanların; eş, dost, akraba, komşuların gelmesini beklerken hissettiğim duygu, yazdıklarımdan farklı değil. Özgün olan hüznü yaşarken, insanın kalıcı olmadığının, gücün sınırsız bir şey olmadığını bilmek, yaşamı kavgadan çok barışla, öfkeden çok sevgiyle geçirmiş insanlara çok daha iyi geliyor.

  Her ölenin ardından kalanların yaşadığı huzurda bir parça güç sarhoşluğu da vardır. Kalmış olmanın, ölmemiş; yaşayan tarafta kalmanın onuru, gizli bir güce, gurura da dönüşür. O yüzden ölenin ardından bolca konuşurlar; “Yapmasaydı, gitmeseydi, olmasaydı, duymasaydı” Birden; herkes bilirkişi olur.

   Oysa oynanan bu oyunu kimse kazanamaz; Kazanamadı! Efsanedeki Hz. Süleyman Peygamber de; bin yıllık zamanını çabuk doldurdu. Evrenin zamanı o kadar bol, yaratıcının sabrı o kadar büyük ki, bize verilen küçük sahneyi o büyük güçle kıyaslamak mümkün bile değil…

  Yakın zamanda eşi genç yaşta ölen bir kadının fotoğrafını gördüm. Cenazesine katılamadığım ölüm törenine gidemediğim merhumun geride bıraktığı insanların; eşinin, arkadaşlarının fotoğrafa yansıyan yüzlerini, donmuş, dondurulmuş hallerini fotoğraf karesinde gördüm; izledim.

  Metanetlerini korudukları belli oluyordu. Üzüldükleri de ortadaydı. Eşinin duruşundaki hüzün, aynı zamanda sözünü ettiğim huzuru da yansıtıyor. Sözünü ettiğim şey; ölümün karşısında sevinç değil! Herkesin öleceği şüphesini gideren, ağırlıksız bir his… Belki de ruhların dokunuş anıdır; Gidenin, kalan insana, ağırlıksız bedeniyle dokunup teselli etmesi, geride kalan zamanı iyi kullan, eninde sonunda sende geleceksin, hissiyatının huzuru…

  Cenazelerin başında olan insanların idraki, yaşam ile ölüm arasındaki kavgaları azalmışsa, duruşlarına yansıyan iç huzur daha da öne çıkıyor. Onların derdi, kalan zamanı en iyi şekilde kabul etmek! Giden insanın uğurlanması, tekrar görüşülecek olma inancıyla birlikte, korkunç bir kaybediş öfkesi değil…

  Her ölüm, kendi hüznünü yaratır. Kaybın büyük oluşu, genç oluşuyla daha da can yakar. Biz istesek de istemesek de, ölüm ağıtları gökyüzüne yükselir. Ölümü anlamak için yaşamı sevmek, tüm canlıların döngü içindeki yaşam aralıklarına bakmak gerekir. Hiçbir hayvanın ölüm korkusu yüzünden herhangi bir hastaneye gidip yaşamını uzatmak için kayıt yaptırdığını göremeyiz.

  Bir tek insan; insan, dünyayı çok fazla sever ve burada kalmak ister. Her gün cenneti hayal edenler bile; “ölümsüzlük hapı” gelse, ilk önce onlar koşar; daha fazla kalalım, yaşayalım diye…

  Bütün sorun, (daha fazlada) gizli olsaydı, çok şey değişirdi. Asıl mesele, hemen herkesin ömrünün kıymetini bilemeden tüketmesi… Hele, geleceği netleşmemiş bir ekonominin, sosyal hayatın içindeyse, yaşam telaşı sadece yeme içmeye sıkışır. Diğer taraftan her şeyi bol olanların bıkkınlığı, uyumakla, tiksinmekle geçirdikleri zaman; yaşamın kendisinden çalınmış en değerli parçalardır.

  Cenaze törenlerini, evlenme törenleri kadar seviyorum. Bir anlığına o inan, insanın özgün-saf halini yakalamak mümkün. Servilerin rüzgârla sallandığı, toprak-kır kokan mezarlıkların kenarında, içinde insanlık dramının uzağında çok az bir zaman için; hüzün ile huzuru, saf olanı, ağırlıksızlığı yakalarız…

  Ve melodisi sadece ruhunuzda duyulur bir ses; senfoni orkestrası, tüm zamların insanlar korosu; evrene yayılan bir sesyayarlar;

“ Gülümse, hadi gülümse/Bulutlar gitsin/Yoksa ben nasıl yenilenirim/Hadi gülümse”

Güven Serin 

10 Eylül 2019 Salı

TÜRKAN'IN BAKIŞLARI






                                              TÜRKAN’IN BAKIŞLARI


    Son günleri, sonsuza atacağı adımları çoktan bir kitaba; esere dönüşüp, yüz binlerce insanın kendi hikâyesine dönüştü.

    İdealizm kendine bir kurban daha mı aldı? Yoksa bir öncü kendi başarısını, köklerini daha da derine mi gömdü? Türkan, daha baştan beri; okul yıllarında hümanizme yazgılı olduğunu karakteri ve duygularının mantığı üzerinde bıraktığı etkiden biliyordu.

  Taşıyacağı yükler, alacağı yol; yüz binlerce insan bir araya gelse, yapmaktan çekineceği kadar büyük ve ağırdır. Onun içinse yaşamın kendisi; yaşama biçimiydi… İki evlilik, iki kocanın hürriyetine, kadınlığına; “Evinde otur; evinin kadını ol!” baskılarına, ricalarına zerre kadar yanaşmamış, kendi inancını; başarı öyküsünü yazmıştır.

   İki kez vereme yakalanıp, iki savaştan da galip çıkar. Tıpkı kansere yakalanıp bir göğsünü aldırdıktan sonraki galibiyeti; gibi… O yüzden, sıklıkla tekrarladığı marşı; “ Çıktım Açık Alınla Girdiğim Her Savaştan!” şeklinde yorumlanacak, benimsenecektir.

  Girdiği her savaştan; cüzamlılarla verdiği o büyük ve yüce mücadelenin yanında, öncelikle kız çocuklarını okutma çabaları, insan sınırlarını zorlayan, günü kurtarma sıradanlığına teslim olmuş insanların anlamayacağı aşamaya ulaşmıştır.

   Kim bilir kaç bin cüzamlıya dokundu. Evet! Bizzat dokundu. Çünkü cüzüm hastalığının bulaşıcı olmadığını biliyordu. El yüz temizliğine dikkat ettiğin zaman bir şey olmayacağını, hastalara dokunarak da ciddi yardımlarda bulunulacağını çoktan görmüştür…

  Cüzam isminin bile yettiği zamanlarda vermiş olduğu mücadeleyi anlamak için; Van’ın Çaldıran ve Bahçesaray ilçelerine gitmek. Kimselerin uğramadığı zamanlarda oralarda köy köy, mezra mezra alınan yolların, çekilen cefaların karşılığıydı; itilmiş, kakılmış, yok sayılmış bir cüzamlıyı hayata kazandırmak…

  Unvanları çoktur; Eğitimci, doktor, yazar, akademisyen, Çağdaş Yaşama Derneği Başkanlığı ve daha niceleri…

   Yaşamının sonuna geldiğini görüyor, anlıyordu. O bir doktordur; bedensel faaliyetlerinin, almış olduğu ilaçların-zehirlerin bedenine yaptığı etkiyi çok iyi izliyordu. Yemek yiyemiyordu. Dayanacağı, dayanması gereken bir tek tarih vardı; 2 Mayıs 2009 gününe kadar bir şey olmasın; gerisi; Allaha emanetti…

  2 Mayıs günü Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin yirminci yıl kutlamaları yapılacaktır. O güne kadar ne yapıp ne edecek ölmeyecektir! Lütfi Kırdar’da yapılacak kutlamalar, onur ruhuna son bir teşekkür sunmaktan öte, değerli bir veda töreninin de en anlamlı günü ve gecesini de tarihin kayıtlarına geçirecektir.

  Bu anlamlı güne ve geceye katılmayı Fazıl Say’da kabul etmiştir. Konser biletleri günler önceden satılmıştır. Say’dan başka; Patricia Kopatchinskaja, Cihat Aşkın, Çağ Erçağ, Tolga Salman, Burcu Karadağ ve Güvenç Dağüstün hiçbir para talep etmeden bu işi Çağdaş Yaşım Destekleme Derneği ve Türkan için kabul ettiler.

  Türkan’ın ölüm anına on altı gün kalmıştı. Belki de bu öykünün ve bundan sonrakilerin doğum anına… Yaşamı kuvvetlendiren, daha ötelere taşıyan şey, dönüşümler, yenilenmeler değil midir?

   Evrende kalıcı olan ne var?10 milyar yıl yaşayan en büyük yıldız bile eninde sonunda, sönmeye yazgılı, dönüşüme programlı değil midir?

   Kalabalık çok büyüktür. Lütfi Kırdar tarihi günlerden birisini yaşamaktadır. On altı gün sonra yaşama veda edecek Türkan’da öyle! Salona girince ilk söylediği şey; “ Aman Allahım! Aman Allahım!” Hissettiği şey; ölüm yoktur; değişim, dönüşüm ve ilerleme vardır…

  Kardelenler’i gördü; beyazlıklar içinde. Kış savaşçılarıydı onlar. Bahara hazırlanan, saflığın imbiğinden süzülen beyaz renkte kış güneşi kokan Kardelenler’i oradaydı.

  Büyük bir alkış tufanı; erişilmez olanın bedeninden öte, ruhuna dokunma çabaları; inanılmaz görüntüler…

   Bedeni her şeyden vazgeçmiş, ruhu direniyordu. Bir fısıltı içinde şunları tekrarlıyordu;

“ Beni hırpaladılar, yerden yere vurdular, ne gâvurluğum kaldı, ne Kürtçülüm, ne de komünistliğim. Şu son aramayla darbeci yerine kondun. Umurumda bile değil. Çünkü ben, gavur, Kürtçü, komünist veya darbeci değilim. Ben sadece, yüreği insan sevgisiyle dolu hekimim. Ülkemi, insan haklarına ve hukuka saygılı, demokrasiye inanan hükumetlerin idare etmesini isteyen bir vatanseverim. Hayatım boyunca tek istediğim, iyi ve dürüst bir insan olmaktı.

  Bedenini yiyip bitiren kanser, verilen zehirler, dayanma gücünün son anına geldiği anlarda; duydukları sözcükler; dizelere dönüşmüştü. Şiirlere ve şarkılara hayat vermiş insanların sonsuza adanmış ruhları, onun cüzamlı hastalara, Kardelen’lere sarıldığı gibi Türkan’a sarılmışlar, onu ağrısız, acısız ve ağırlıksız olana davet ediyorlar…

  James Joyce’nin ruhu oradaydı; o da, Türkan’ın eriştiği yere büyük bir saygı içinde Türkan’ın duyacağı biçimde mısralar fısıldıyordu;

“Artık ağlama, yaslı çoban artık ağlama/Yas tuttuğun Lycidas ölmedi, zira/Sudan örtünün altında batmışsa da…

   Türkan, camdan bakıyor, sokağa toplamış kalabalığa,”SUS” işareti, sükûnet, sakinlik çizgisini anlatmaya çalışıyor. Oysa onu, onun ülke sevdasını kirletmeye çalışanlar,”Ali Cengiz oyunu” içindeydiler. Ölmesine bir ay kala, neredeyse son bir ölüm gösterisini, diğer ölüme taş çıkartacak bir sınanmayı, camdan bakışları, insana, insanlığa olan sevgisiyle yine kucaklayarak; şefkat içinde; Türkan bakıyordu…

   Güya öleli çok olmuş Türkan’ın! Oysa camdan bakıyor; Türkan’ın bakışları, camda, cama ait gönüllerde kalmış…

Güven Serin 



6 Eylül 2019 Cuma

ERKEK ERKEĞE KONUŞALIM



İNTERNET

  ERKEK ERKEĞE KONUŞALIM
--------------------------------------------------


   Kavgaların, rest çekmelerin, öfke ve bedel ödetme istekleri olan ilkel duyguların ürünü olan bir sürü sözcük; “Erkek erkeğe konuşalım!” Dünya almış başını; 4,5 Milyar yıldan bu yana gidiyor. Evren genişlemesine devam ediyor. Yıldızlar ölürken, başka yıldızlar doğuyor. İklim şartları bir kez daha sınamak istiyor dünya üzerindeki canlıları. Bilinen ve görünen şekilde; en büyük suçlu: İNSAN…

   En hakiki kapitalist düşmanı uçağa en önce biniyor. En pahalı telefonu almayı; “Kaçınılmaz” bir gereksinme olarak görüyor.

   Bir baba küçük çocuğunun karşısına çıkmış; “ Gel, senle erkek erkeğe konuşalım” diye sürekli zırıldı çıkartan çocuğu ikna etmek ve erkek erkeğe konuşmanın ayrıcalıklı olduğunu anlatmaya çalışıyor. Hâlbuki genç anne de yanlarında. Bu sözcüğe, babanın oğlunu ikna ediş biçimine aldırış bile etmiyor. Belki de onun da işine geliyor; erkek erkeğe konuşma biçimleri… Kadın olarak kalmanın, kadın içtenliğinin saf ve duru biçiminin bozulmasını istemiyor…

  Bir şarkı yayılıyor havaya; temposu çok yüksek. Anlattığı hikâyesi var;

 “ Bana dün haber göndermişsin/Gelsin yüzleşsin demişsin/Geldik işte tek başına delikanlı gibi/İyi bilirim ben bu oyunu/Hem başı belli hem sonu/Konuşalım şimdi delikanlı gibi”

    Kabalığın kol gezdiği ülkelerin gençleri; özellikle iyi eğitim sahibi zeki çocuklar ilk fırsatta uygar dünyaya kaçıyor. Kas gücünün öne çıkmadığı, akıl değerlerinin sahiplenildiği yeni yeşerecek tohumların, buluşların, düşlerin gezegenine…

  Bir baba, oğlunun omuzlarından tutmuş hafifçe sarsıyor. Onu kendine getiriyor. Kendince daha bir erkek olması için; “Babanın oğlusun sen” Babanın oğlu, ayrıcalıklı bir rütbe biçimi olmalı…

  Sözcüklerimiz yenilenmeyi bekleyen viran yapılara dönmüş durumda. Biraz ilerisini, biraz gerisini sorgulamaya kalksak; “Benim aklım bu kadarına eriyor arkadaş” demenin hazır cevaplığı hemen yanı başımızda…

   Derli toplu yaşayan bir sürü insan tanıdım. Hepsinin kadını erkeğinin yanında; ya da kadının yanında erkeği… Bir amacın iradesiyle tutunmuşlar yaşamın bol seçenekli hallerine. Köyde, kasabada, kentte; her yerde, birlikteliğin samimi ve adil olanı kazanıyor… Bakmayın siz, saman alevi gibi parlayan zenginliklere. İkinci kuşağa gelemeden, ne büyük facialara gebedir onlar…

   Köy Enstitülerinin yüceliği buradan gelir; aklın ilimle buluşması yetmezmiş gibi; köy insanı; kadın ve erkeği; itilmişlikten kurtarılıp insan olduklarını anlama becerilerini, özgürlüklerini fark etmeleri sağlanmıştır.

 
 Güven Serin 
 

  



27 Ağustos 2019 Salı

BEN CEPHEYE GİDİYORUM








                                          BEN CEPHEYE GİDİYORUM


  Mustafa Kemal’i; Kurtuluş Savaşını ne kadar anlatsak, yeterli olmayacak. Unutkan oluşumuzun, göç ve göçmenlik kadermiş gibi kabul edişimizin son bulma, durma anı…


   Cepheye gideceği gece biraz alkolü arkadaşlarının yanına gelir; “Vakit geç oldu. Oturmayacağım, gideceğim.” Der. Ama nereye? Elbet cepheye… Arkadaşları, yatacağını sanırlar. Ona en yakın arkadaşı Kılıç Ali’yi, İhsan’ı ve Recep’i baş başa getirir ve ellerini onların omuzlarına atar; “ Ben cepheye gidiyorum. Düşmana taarruz edeceğim!” der.

  Dehaların hesabına kitabına kimsenin aklı ermez. Milletimizin tarihini, diğer milletlerle olan ilişkileri yeterince merak etmediğimiz için; yükselen, düşen, çöken, yok olan uygarlıkların kaderlerinin ne olduğunu da pek bilmeyiz. Siyah ile beyaz arasında; kötü ile iyi arasında kaybolmuş bir milletin fertleri olduk.

  25 Ağustos gecesi böyle söyleyen Mustafa Kemal’i arkadaşları bile kuşkuyla bakmıştı. Oysa o daha bir yıl önce şu lafı tarihe devretmişti; “ Memleketimizi çiğnemek için topraklarımızı işgal eden Yunan ordusunu harem-i ismetimizde boğacağım!”

 Bu laf; laf ola beri gele söylenmemişti. Çok ciddi askeri, psikolojik hesaplar yapılmıştı.

“Ben cepheye gideceğim. Düşmana taarruz edeceğim.” Diyen başkumandan dediği gibi o gece cepheye yol alır.

  Sabah karşı Kocatepe’de kurulmuş olan çadırındadır. 26 Ağustos sabahı saat 05.30’da ordusuna taarruz emrini verir.

  26 Ağustos günü, herkes telaş içindedir. Ankara, merak, korku ve bir sürü karışık düşünceler içinde bekleşen bir sürü fikir insanı, değişecek tarihin haberini kuşku içinde bekliyordular.

  28 Ağustos 1922-İnanılır kaynaklar haber verir; Topçu ateşiyle başlayan taarruz başarıya doğru gidiyormuş.

  30 Ağustos 1922-Düşmanın birinci tümeni Dumlupınara sokulmadı. Engellendi. Küthaya yönünden güneye giden yollarda kesilir. Düşman, Muratdağı’nın kuzeyinde ki Kızıltaş Deresi içinde kalmaya mahkûm edilmiştir. Ve düşman derenin içinde kuşatılmıştır.

  31 Ağustos 1922-Bütün ülke neşe ve heyecan içindedir. Kuşatılan düşman kuvvetleri, başlarında Başkumandanları General Trikopis olduğu halde sıkışmıştır. Teslim olacak birlik aramaktadırlar. Rastladıkları bir istihkâm subayımıza teslim olurlar. Ülkede şenlik başlamıştır.

  Birinci Dünya Savaşında Kut-ül Amare Muharebesi’nde esir edilen İngiliz Generali Townshend,12 Haziran 1922’de Adana’ya gelmişti. Oradan İstanbul’a geçerken Konya’ya uğramış; Batı cephesi karargâhından dönen Mustafa Kemal’le buluşmuştur.

  Askeri, kültürel,sosyal; hemen hemen her konuda konuşurlar. Townshend, ayrılırken; Mustafa Kemal’e son sözlerini söyler; “ Ben sizi Napolyon’a benzetiyorum. Hayır! Tam değil… Belki kesin kararlarınız,strateji dehanızla onunla rahatça mukayese edilebilirsiniz. Ama sizde öyle başkalıklar var ki, şu anda kararımı verdim; Her büyükten bir parça almış bir büyüksünüz!”

  Hiçbir başarıyı şahsının hesabına yazmayan Mustafa Kemal bu başarıyı yine milletine yansıtır:

  “ Bu eser Türk milletinin hürriyet ve istiklal fikrinin ölmez abidesidir. Bu eseri meydana getiren milletin bir evladı olarak, bu ordunun Başkumandanı olduğumdan ilelebet mesut ve bahtiyarım. “

Güven Serin 

23 Ağustos 2019 Cuma

CARUSO'NUN HİKAYESİ




                                   CARUSO’NUN HİKÂYESİ


   İnsanlık hikâyeleri hep sevmiştir. Kendi düşlerine erişmenin ve dokunmanın bir tarafı da hikâyelerdir. Tıpkı insanlığın yolculuğu sırasında düşlerden ürettiği masallar, mitler gibi…

   Hikâyelere ruh ve can katan, hikâyenin kendi sahibinden öte başka etkenler; sanatın bütün dalları olduğu gibi, sanatçıların yüce içtenliği ve marifetidir.

    Bu şarkının haykırışı sözcük anlamından çok ötedir. Şarkıyı dinlerken İtalyanca bilmeniz gerekmiyor. Bir veda hikâyesi olduğunu sezmeniz mümkün. En azından sanatsal bir hüznün olduğunu anlayacaksınız.

  Locio Dalla bu şarkıyı Enrico Caruso için yazmıştır. Onun hikâyesini anlattığını bildiği için, sanatçı dayanışması algısından öte, üretme-yaratma becerisinin ortaya konması da diyebiliriz.

  Caruso daha dokuz yaşında müziğe başlamış, o günün şartlarında uzun sayılacak bir hayat; 48 yıllık ömrünün karşılığında yaptığı işten; opera sanatçılığından ciddi paralarda kazanmıştır. Beklide bu kazanç onun daha uçarı yaşamasına neden oldu.

  Doğduğunda takvim yaprağı, 25 Şubat 1873’ü gösteriyordu. Ülkemizde ise bir imparatorluk yaşam mücadelesi veriyordu. Daha ölmemişti. İngilizler, Yunanlar, Fransızlar, İtalyanlar daha yarım yüzyıl bekleyecekti.

   Amerika Birleşik Devletlerinde ise Kızılderililer ölüm kalım sancıları içindeydi. Tarihe düşülen 1873 not; “ABD ordusu 173 Kızılderili, çocuk, kadın, erkek öldürdü.” O günün imkânsızlıkları içinde İstanbul’da güzel bir okul; Darüşşafaka Lisesi kurulur.

  Caruso’nun hikâyesini anlatır şarkı; son gece; yani ölümünden önceki gece sahile inip olanca sesi ve enerjisiyle bir şarkı söyler;

“ Burası denizin parladığı ve rüzgârın sert estiği yer
Yaşlı bir terasın üzerinde,
Yaşlı bir adam genç bir kızı kucaklıyor.
Ve ardından bağırıyor.
Sonra boğazını temizliyor ve şarkı başlıyor.

Seni çok seviyorum.
Çok ama çok seviyorum, biliyorsun.
Bu bir bağ şimdi!
Biliyorsun, damarlardaki kanı eriten.”

  Son şarkısı olduğunu o da biliyordu. Tıpkı, yaklaşan ölümünü bilen Cemal Süreya gibi. Ölüm anını resmettiği şiirde, bir kırlangıç ömrünün daha olduğunu onu da Allah’a bıraktığını ifade eder; Üstü Kalsın, şiirinde.

  48 yaş, bir insan, sanatçı için az görünse de, dünyanın, evrenin milyarlık yaşları karşısında bizim aradığımız yaşam aralığının hiçbir hükmü kalmıyor.

  Enrico Caruso öldüğünde 48 yaşındadır. Sait Faik’in yaşında! Orhan Veli’den ise neredeyse on iki yıl fazla yaşamış.

  Şarkının sözlerinde Caruso’nun hissettikleri, son anın çaresine baktığı, kabullenip sefasını da sürdüğünü anlamak mümkün;

“ Ah, evet hayat bitiyor
Fakat artık bunu daha fazla düşünmüyor
Zaten kendini oldukça mutlu hissediyor
Ve tekrar şarkısını söylemeye başlıyor

Seni çok seviyorum
Çok ama çok seviyorum, biliyorsun
Bu bir bağ artık
Biliyorsun, damarlardaki kanı eriten.”

   Caruso’nun son akşam kime seslendiği bir türlü çözülemedi. Kızı Glorya mı? Son eşi Dorothy mi? Büyük aşkı Ada mı? Bilinmiyor. Sanatçıların bilinmezlikleri onların hayata oynadıkları oyundan başka bir şey değil. Özümseyerek soludukları yaşamın, özümsenerek anlaşılması gereken hikâyelerini bırakırlar.

  Yıl,1921’i gösterdiğinde Caruso başka bir âlemin yolcusudur artık. O yıl, bizim ülkemizde de başka âlemlere geçiş mücadeleleri veriliyordu. Yurdumuz işgal altındaydı. Sakarya Meydan Muharebesi zaferle sonuçlanmıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Ordularının Başkomutanı seçildiği yıl bu yıldır.

  Sanatçının öldüğü yıl, komşularımızla çok hızlı barış antlaşmaları yapılmaktaydı. Savaşın biteceği yakındır. Bir yıl sonra, barışa aç, susamış ülke yepyeni devrimlerle dünya sahasına çıkmaya hazırlanıyordu.

   Caruso’nun hikâyesi, aynı zamanda tüm insanlığın da hikâyesi. İç içe geçmiş anların o kadar çok öyküsü var ki, onları anlatacak, aktaracak sanatçılarını bekliyor. Besteciler, şairler, yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar, opera, tiyatro sanatçıları; sizlere ne çok işler düşüyor…

 Güven Serin 
 



 

  






21 Ağustos 2019 Çarşamba

AHMET CEMAL'İN ARDINDAN


Oyun Atölyesi-Moda



Oyun Atölyesi-Moda



                                     AHMET CEMAL’İN ARDINDAN




  Nicedir gitmek istediğim mekânlardan birisi; Moda’da bulunan Oyun Atölyesi-Cafe Antre’dir. Aya İrini’de sergilenen İzzet Karibar Fotoğraf Sergisi bu fırsatımı tetikleyen şey oldu.

   Sultanahmet ve Moda, aynı zamanda boğazı vapurla geçme hakkı; ödülü anlamına geliyor… Öyle de yaptım.Dört yönü izleyerek; Kız Kulesinden, Galata Kulesini, Topkapı Sarayı’ndan Yeni Cami, Haydarpaşa Garı ve Adalar; hepsi, hikâye, düş ve insanla dopdoluydu…

  Ahmet Cemal 1 Ağustos sıcağında ölmüştü. Her insanın yarım kalan düşleri, onun da yarım kalan bir sürü projesi vardı. O,yakından tanıyanların Ahmet Hocasıydı… Onu tam olarak nerede tanımış, anlamaya başlamıştım?

   Büyük yazar Hermann BROCH’un o büyük eseri; Vergilius’un Ölümü’nü çevirdiğinde… Bir Çevirmen Hikâyesi, diye yazdığı önsözü, kendi hikâyesini ve burada; Latin şair Vergilius ile kaderlerinin birleştiğini yazmaktaydı.

  Ancak; bir düş zamanlar arası gezinebilir, istediği sörfü yapabilirdi. Ahmet Cemal, kendi yalnızlığını Vergilius’un iki bin yıl önceki kaderiyle birleştirmişti. Bu büyük çeviriyi bir başka yalnız sanatçıya;

  “ Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemindeki Türk Aydınlanması’nın gerçekleşmesi ve ülkemizde Antik Çağ kültürünün Anadolu’nun kültür tarihinin doğal bir parçası olarak benimsenmesine, başta Halikarnas Balıkçısı ve Sabahattin Eyüboğlu olmak üzere, dava arkadaşları ile birlikte unutulmaz katkılarda bulunan düşünür, yazar, bilim insanı ve çevirmen…
AZRA ERHAT’ın anısına, saygıyla…”

  Annesinin sıklıkla; “ Sen doğmasaydın, baban ile çoktan boşanırdık!” sözleri, yazgısını baştan kilitlemişti. O,istenmeyen bir çocuğun hikâyesini; yalnızlığını edebiyat yoluyla yaşayacak, paylaşacaktır.

   Vergilius’un Ölümü, eserini; kırk yıl önce çevirmek istemiş. Kendini hazır hissetmediği için kırk yıl daha beklemiş… Yunus Emre’nin varmak istediği bir yön-yol, Ahmet Cemal’in yakalamaya çalıştığı bir eser…

   Ahmet Cemal’in çeviri eserleriyle, onun ölümünden önce tanıştım. Oyun kültüründen gelen, insan erdemini; karanlık ile aydınlık, kötülük ile iyilik arasında bıkıp tükenmez oyun kurgularıyla kendi iyiliğini arayıp, yaşamını engelleyen düğümleri tek tek çözmeye çalışan bir çocuğun saygısı ve sevgisiyle sevdim…

   Amatör dünyamda, kazananları alkışladığım kadar, kaybedenleri TESELLİ etme cömertliğini, beni bu topraklara bağlamış olan köklerimden, hücrelerimde; çok derinlerden gelen çağrı ve rica ile kabul ettim.

   Ahmet Cemal gibi büyük bir değerin büyük yalnızlığını, onun en son çevirisini yaptığı yer; Moda Oyun Atölyesi, Cefe Antre’de konuştuğum Bülent Hoca tarafından da doğrulanmasına tanıklık ettim.

   Bülent Hoca, Ahmet Cemal’in cafe antre’ye geldiği zamanlara denk bir sürü gözlemi yapma fırsatını bulmuştur. Ahmet Cemal’in saygınlığını, onu orada değerli kılan eserlerinden öte, insan ilişkilerindeki nezaket ve saygı da belirleyici olmuştur.

  Johann Wolfgang Von Goethe’nin Yarat Ey Sanatçı isimli eserini 2006 yılında Moda’da, Haluk Bilginer’e ait cafe antre’de tamamlamıştır. Hayatında ilk kez dış dünyada olmayı şu şekilde anlatıyor;

“ Kendimi bildim bileli bütün çalışmalarımı ancak, artık bütününü bir çalışma mekânına dönüştürdüğüm evimin atmosferinde yürütebilmiş, o atmosferin dışında hiç başaramamış biriyim. Goethe çevirilerine başladıktan sonra ise bir deneme yapmaya karar verdim. Modadaki Oyun Atölyesinin antre cafe’si, gözüme sanki çok iyi çalışabileceğim bir mekan gözükmüştü.

  Denemem, başarıyla sonuçlandı; nice sabahlar, dizüstü bilgisayarım ve sözlüklerimle oraya taşındım. Yarat Ey Sanatçı başlıklı kitapta yer alan şiirlerin çoğu oranın huzur dolu atmosferinde çevrildi.”

  Bu kitabı yakın zamanda kaybettiği arkadaşı Erdal Öz’ün anısına ithaf ettiğini son söz olarak yazıyor… Moda, Ağustos 2006

   2017 yılının Ağustos ayı ise onun ölüm zamanı olacaktır. Hâlbuki üç ay önce de bir kalp krizi geçirmiş, yaşama dönmüştür. Bu durumu, Cumhuriyet’in köşesinden şöyle ifade etmiştir;

“ Bu yıl ölümün kıyılarına yaptığım üçüncü yolculuk! Ve bir geri dönüş daha. Ve yine tuhaf bir güven duygusu; (Bu hikâye daha bitmedi)” 5 Haziran 2017

   Bir Ağustos 2017 hikâye bitecektir… Unuttuğumuz bir şey var; sanatçının hikâyesi, külleri ve tozlarıyla yeniden ve yeniden başlar…

 Güven Serin





15 Ağustos 2019 Perşembe

KOKULARA ve RENKLERE YASLANMAK


İNTERNET






KOKULARA ve RENKLERE YASLANMAK
----------------------------------------------------------



   Atölyeme her girdiğimde beni saran kokuyla yüzleşirim ilk önce. Dünden kalan ada çayının tütsü kokusu, belki ıhlamurun, karanfilin mekâna sinmiş olan kokuları… İçi içe geçmiş renkler gibi kokuların da senfonisi, insan ruhunu etki altına alışı, ayrıcalıklı bir şeydir.

 Bülent Yorulmaz ile başlattığımız “kokuları tanıma” hareketi-çabaları, çok büyük yol almış görünmese de, durağan halimize ciddi bir neşe getirdi. Yaklaşık elli küçük şişe ve her birinin içinde çeşitli, ot, bitki, tohumlar…

 İşte; dört küçük şişe, hemen arkamda ki rafın üzerinde. Az önce kapaklarını açtım. Bildik kokularını bir kez daha kokladım. En baştaki fesleğen, kahve ada çayı ve vanilya kokusu! Her biri kendine has özellik, hoş koku taşıyan, doğanın kim bilir kaç milyon yılda geliştirip yarattığı iksirler…

 Birkaç günde bir arkamda duran küçük rafta ki şişeleri değiştiriyorum. Bundan önce de, biberiye, yasemin, lavanta, karabiber şişeleri duruyordu.

 Sağ tarafımda ki duvarda; kokuların rakibi olmayacak derece sanatsal bir duruş sergileyen, renklerin, desenlerin bir araya geliş şenliği yaşanıyor. Osman Hamdi ve Osmanlı Saray Ressamlarından Fausta Zonara; oryantalist ressam olarak biliniyor.

 Her iki esirin orijinalleri Pera Müzesinde. Kopyalarını da Pera Müzesinin satış reyonundan aldım. Birisi Osman Hamdi’nin Kaplumbağa Terbiyecisi isimli çalışma. Diğeri Fausta Zonara’nın Kayıkta Sefa çalışmaları…

 Osman Hamdi'nin çalışmasında, kırmızı, mor ve kahve renkleri hakim. Fausta Zonara’nın ise, mavi ve beyazlık…

 Renkler de sonsuza adanmış; asıl renklerden öte ara renklerin eşsiz tonları… Tıpkı, kokular gibi; insan aklını ve ruhunu zorlayan, ayrı boyutları sembole eden muhteşem güzellik ve zenginlikler…

Güven Serin 

8 Ağustos 2019 Perşembe

TOP SAKALLI YANDAN ÇARKLI


KARAKÖY

TOP SAKALLI YANDAN ÇARKLI


   Vapurlar, kıyısı denize çıkan şehirlerin anılarında önemli yer kaplar. Yandan Çarklı vapurlar İstanbul’un geçmişinde, kültürel ve sosyal tarihi açısından çok önemlidir. Siyah dumanları, su buharı makinesi sayesinde, yandan dönen çarklarından alınan hareketle yol alan vapurlardı.

   Adına Şirket-i Hayriye denen şirketin işlettiği vapurlardan 42’si yandan çarklı idi. Şimdi o vapurlar kalmadı. Yerinde yeller esiyor.

   Burada sözünü edeceğim “Yandan Çarklı” insan olan cinsten! Vapurun yandan çarklı olanı oluyor da insanın niçin olmasın?

  Cevizlibağ Metrobüs hattında inip, tramvaya geçtim. Kabataş’a kadar yol alan uzunca bir yolculuk başladı. Hemen yanı başıma top sakallı bir adam geldi. Yaşı 40-45 civarı olmalı. Bir giyinmiş ki; “ Altı kaval, üstü Şişhane!” Misali…

   Giyimini becerememiş olsa da, top sakalıyla kendini ekselans sanmasına engel değildi. Etrafı süzmeyi bir hafiye kurnazlığında becerdiği gibi, Bekçi Murtaza’nın sorumluluğunu üslenmiş misali gözleriyle kuş uçurtmuyor.

  Bir ara, arka koltukta yüksek sesle bir şeyler dinleyen gence öyle bir bakış fırlattı ki, yandan çarlı vapurun dönüş esnasında suyu dalgalandırma-sına benzer bir bakış. Genç, bakışa arkası dönük olsa bile, gölgesini mi gördü; bilinmez, müziğin sesini hemen kıstı.

   Bir bakışın bile işe yaradığını bilmesi, etrafı daha da hafiyece süzmesine neden oldu. Takmış olduğu yakın gözlüğünün üzerinden, top sakalının onu çok yücelttiğine inanan güç dolu bir bakış…

   Durakları birer birer geçiyoruz. Hafiye bakışlı yandan çarklı, elindeki telefona bir bakıyorsa, etrafa on bakıyor. Güya, onu kimse görmüyor; öylesine bir süzme bakış. Bende onu süzeyim dedim; hemen farkına vardı. O da beni süzdü. Hatta beden diliyle; “ Hayırdır; bir şey mi var?” Der gibiydi. Hemen bakışımı kaçırdım; ne olur ne olmaz; başıma dert almak iyi olmaz.

   Yusufpaşa istasyonunda inenler ve binenler oldu. Yakınıma doğru gelenlerden bir kadına yer verdim. Yeri almak istemese de ısrarım sonucu oturdu. Amacım hafiye kılıklı yandan çarklı top sakallı adamı tam karşıdan izlemek. Ama tıpkı onun gibi. Hatta ondan daha iyi izlediğimi söylersem şaşırmayın. Yazı hayatımın içinde öğrendiğim şeylerden birisi; iyi dinlemek ve izlemek. Ama (baş kanun); kişiyi taciz etme!

  Top sakallı yandan çarklı, yer verdiğim kadın yanına oturunca daha da onurlandı. Göğsünü daha da dikleştirdi. Top sakalı vardı ya! Kadın diğer insanların yaptığını yaptı; hemen telefonunu açtı. Akıllı olan cinsten iyi bir telefon!  Yandan çarklı etrafı izleme görevinde olduğu için, tıpkı arkaya, yüksek sesle telefonu dinleye gence baktığı gibi, yanında ki kadının telefonuna inceden inceye baktı.

   Yandan çarklı bakışı sezmiş olsaydı yanı başında oturan kadın, tahmin ediyorum çarkına zarar verici davranışta bulunabilirdi. İstanbul kadınıydı; sözünü sakınmayan cinsten.   Yandan çarklı top sakallının duruşunda ise, İstanbullu, kentli bir insan duruşundan çok, kasaba kültürüne tutunmaya çalışan bir köy insanı duruşu vardı.

   Karaköy istasyonunda inmeye hazırlanırken yandan çarlı top sakallıyı son bir kez daha gözledim. Telefona bir bakıp, etrafı on gözlüyordu. Her an bir rütbe almanın mutluluğu, yandan çarklı vapurun suları yara yara gidişi gibi, ses çıkarmasa da, kültürel hayatın saygınlığını, çakma görüntülerle aramanın ne beyhude iş olduğunu bilmeden, göremeden kendi hafiyelik rütbesini çoktan almış, yerine getirmenin memnuniyeti içindeydi.

   Yandan çarklı top sakallı adam, bizlerin en masum olanıdır. Neredeyse toplumumuzun tamamı, sloganlarla konuşuyoruz. Hal hatır sormaları çoktan eskidi, koktu, kokuştu. Ama yinede aynı vaziyetin garanti tarafındayız. Bir model seçiyoruz kendimize; birkaç sözcük, o kadar…

  Deniz manzaralı kütüphaneyi kullanan insan sayısı komik derecede! Aldığı kitapları, kendi iradesiyle alıp bilinciyle okuyan insan sayımız kaç kişi; bilmiyorum. Bildiğim bir şey var; büyük arabaları, büyük evleri, büyük övünmeleri seviyoruz.

  Bütün bunların yanında yandan; Top sakallı yandan çarklı kendi rütbesini kendi tahin etmiş; Çok mu? Bırakalım o da kendince yaşamın tadını çıkartsın. Birilerinin davranışlarını yakalayıp, uyarsın, gözle, bakışla, sesle görevini yapsın.

Güven Serin  


6 Ağustos 2019 Salı

LİMANA YAKLAŞAN BİR GEMİ






BİR GEMİ YAKLAŞIYOR LİMANA


Bir gemi yaklaşıyor limana,
Rengi mavi;
Üzerinde yüzdüğü denizin mavisi!
Ali Tamac isimli bir gemi
İki kıta arası yük taşıyor;
Tekirdağ’dan Bandırma, Erdek…
Yanaşıyor iskeleye, usul usul
Beride bir iskele daha var,
Viran!
Eski şaraphane iskelesi
Anason kokardı hep!
Yıl 1931,bir eylül, başlangıcı sonbaharın,
Aynı zamanda kuruluşu, şarap fabrikasının!
Ya şimdi? Satıldı, söküldü,
Götürüldü makineleri;
İmbikleri, fıçıları, tankları
Hep aynı şey;
Bilinen oyun, daha çok getirisi olan yatırım-lar…
Çardak altında birkaç aile,
Birkaç çocuk…
Çocuklar için her şey sütliman.
Zor olan;
Bilen; hisseden kişi için…
Kabullenmek; ah bu unutma isteği!
Yerden göğe kadar haklı olmak,
Bir şey ifade etmiyor.
Çark dediğimiz şey, bir avuç insan,
Mutlu, kazançlı ellerinde!
Doğa yapıyor, onlar yıkıyor.
Cumhuriyet, yoktan var ediyor,
Onlar satıyor, başka yere taşıyor…
Her şey durmadan değişiyor.
Yapılanlar yıkılıyor, yıkılanlar
Yeniden şekilleniyor.
Bütün bunlara “dur” diyecek,
Bir adam daha doğmadı.
Belki de soracağız kendimize;
Yarın ne olacak?
Gezegen, şaşmaz kararlılık içinde
Minik insanın büyük oyunlarına
Tanıklık edecek-ediyor;
Saatte ki hızı iki bin km’ye yaklaşırken…
Yinede bir insan, bir yerde,
Bir şarkı, müzik, beste dinlerken;
Tanrım! Yaşamak ne kadar tatlı!
Diyecek…
Tam da bu yüzden,
Don Kişot ve Oblomov kendi sürecini
Kesintisiz ve rakipsiz yaşatacak.
Don Kişot hep saldıracak, düşmanı
Alt etmeye çalışacak!
Oblomov, hep erteleyecek, uykuyu
Değerli bulacak…
İşin aslı, her ikisi de sevilecek, baş tacı
Görülecek…
Yaşasın Cervantes, Goncarov
Kâtibi, Bartlebey’i unuttum sanmayın!
Hiçbir şey yapmamayı tercih etmenin
Sırrını yakalamış bir kere…
“Bir şey yapmalı!” diyen sanatı,
Sanatçıyı da duymadan edemeyiz…
Hadi o zaman!
Alın elinize,
 Sinoplu Diyojon’in fenerini,
Çıkın aramaya; insanı…

6 Ağustos 2019
Not; Tekirdağ’ın göz nuru şarap fabrikasının özelleştirme adı altında satılıp, sökülmesi ve yok edilmesi olayına, bu değerli mekânın aziz anısına adanmıştır.

Güven Serin  

5 Ağustos 2019 Pazartesi

ÇINAR AĞACININ SERİN GÖLGESİ


TEKİRDAĞ




ÇINAR AĞACININ SERİN GÖLGESİ

   Ağustos; yaz zamanı, kendi üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor. Sıcaklığı en iyi ağaçların altında, denizin kenarında dengeleme imkânı bulabilirsiniz. Bir de yüksek yaylalarda…

   Bazen gittiğim mekâna yine gittim. Denize yakın masalarda birkaç aile oturmuştu. Çocukları güneşe, sıcağa aldırmadan (saklambaç)oyunu oynuyorlardı. Çocukça koşular; her an her yöne hareket etmenin en güzel, en bilinçsiz halleri…

  Bir yelkenli, yakaladığı rüzgârın hakkını veriyor. Manevraları, yelkeni kullanma becerisiyle deneyim kazanıyor. Rüzgâr sadece yelkenliyi enerjisiyle doldurup mutlu etmiyor; çınarın yapraklarını, dallarını da sallıyor. Kuru olanlar birer birer aşağı düşüyor. Gölgesi koyu mu koyu! Altında çay da, kahve de pekiyi gider…

  Biraz ötemde Kazak Abdal, kendi yergilerinin insanı gülümsetecek biçimde yapıyor;

“Eşeğim saldım çayıra
Otlaya karnını doyura
Gördüğü düşü hayra
Yoranın da avradına

Kazak Abdal söz söyledi
Cümle halkı ta’n eyledi
Sorarlarsa kim söyledi
Soranında avradına”

  On yudumda karnımız doyuyor. On birinci yudumda sindirim sistemine haller olur; hazımsızlık başlar… On üçüncü yudumda, kıyametler kopar; insanların birçoğu aç kalır… Ne çok badire atlattı bu insanlık. Ne çok sorun üretmeye de devam ediyor!

    Bir çınarın koyu gölgesi, birkaç yudum kahvenin, çayın insanın kendine, çevresine verdiği bütün değeri, içe işleyen o büyük huzuru; birkaç yudumluk dünya yaşamında yakalamak, çınarın gölgesinde yelkenlinin çalım satarak yüzüşünü görmek varken…

  Kahvenin son yudumunda; çocukların saklambaç oyunu “sobe” sesleriyle, sıcağa rest çeken koşulsuz halleriyle o köşeden diğerine koşuyorlardı.

 Güven Serin 


30 Temmuz 2019 Salı

OYUN ve SAHNE


                                                 


                                                        OYUN ve SAHNE

     
      İnsan yavrusuna en iyi ilaçtır oyun; fiziksel ve ruhsal gelişimin mayasıdır. Sahne, öteden beri, bizden bir adım öndedir; roller verilir, karakterler biçilir…
      Oyun Atölyesinde bu felsefe işlenir ve anlatılır; nazikçe; kırmadan, dökmeden, ağır ağabeylerin ticari kaygılarına teslim olmadan…

Güven Serin 




Kamera; Güven Oyun Atölyesi
MODA



OYUN ATÖLYESİ
MODA



OYUN ATÖLYESİ

Nerede o eski oyunlar,demeyin!Sahne,
hep kurulu;evrenin milyarlarca yıldan bu yana.
Ölmediyse heyecanın,çocukluğun
simgesi oyunlar da ölmemiş demektir.
Hadi gülümse...Hadi...

OYUN ATÖLYESİ-CAFE ANTRE-MODA


GOETHE


Ahmet Cemal'in manevi anısı karşısında saygı ve minnetle eğilirim...







26 Temmuz 2019 Cuma

MUHAN HOCA EFSANESİ


PİCASSO




Velaskez'in Las Meninas eseri


                                         MUHAN HOCA EFSANESİ



    Strateji Yönetimi dersinin başlamasına beş dakika kalmıştı. Öğrenciler kadar bu dersi takip eden öğretim üyeleri bile heyecanlıydı. Bugün ne olacak? Muhan Hoca, ne öğretecekti? Bu dersi dinlemek isteyenler muhakkak dersten önce orada olmalıydı. Muhan Hoca’nın dersine geç girilemezdi. Onun yasası çok netti; “Uçağı kaçırılınca binebiliyor musunuz?” Der, zamanı kullanma sanatını kararlı bir şekilde uygulardı.

   Beklenen an geldi. Muhan Hoca derse tepegözü çalıştırarak başladı. Perdeye yansıyan Picasso çalışmalarından bir resimdir. Orada bulunan öğrencilerin, öğretim görevlilerin gözleri açılmış, resimdeki bilmeceyi nasıl çözeriz diye dikkatlice analiz yapmaktaydılar.

   Picasso’nun kubik bir çalışması, onu değerlendirmek ne mümkün? Herkes şaşkın! Bozuk perspektifli bir oda, röntgen çekilmiş bir kadın, bir köpek, ardından koşan bir adam, gölgeler, karışık nesneler; kafa karıştırmaya yetiyordu.

   Picasso’yu anlamak, onun anlaşılır olmaktan uzak çalışmalarıyla, akıl almaz bir sıra dışı çalışmaya dönüşmüştü.

   Muhan Hoca bir süre, on, on beş dakika bekledi. Kimseden bir açıklama olmayınca, Muhan Hoca da sessizce, tepegöze başka bir resim bıraktı. Picasso’un kubik resmi gitmiş, yerine Velaskez’in ünlü Las Meninas adlı resmi gelmişti.

  Velaskez’in resmi gayet açıktı. Picasso’nun gibi kafa karıştırmıyordu. Bakınca nelerin olduğunu görebiliyordunuz. Sarı saçlı küçük bir kızın etrafında bulunan kızlar, bir cüce, ön planda bir köpek, kızın sağ arka tarafında bir ressam, sol arkada bir asilzade…

  Biraz önce Picasso’nun anlaşılmaz kabul edilen çalışması, Velaskez’in bu çalışmasına bir gönderme olarak yapılmıştı. Picasso’nun ki gayet karışık ve sıra dışı! Velaskez’in çalışması ise oldukça açık; anlaşılırdı.

  Dersin ismi; Strateji Yönetimiydi. Yaşamı anlaşılır kılacak, sorunlarla baş etmeyi öğrenmeye yardımcı olacak bir ders. Aslında, Strateji Yönetimini hep sorunlarla baş etmek olarak anlarız. Ya zenginliklerle baş etmeyi kim öğretecek? Strateji Yönetimi yaşamın her evresinde olması gereken koruma kalkanı, bir sağduyu gibidir. Şartlar olumluyken, her şey süt limanken, insan çok daha korumasız, korunmasızdır.

  Ve son resmi; Velazkez’in resmini de gösterdikten sonra Muhan Hoca stratejik mesajı verir; “ Hayatta hiçbir şey Velaskez’in resmi kadar belirgin ve net değildir.İş hayatı,gerçekleri size Picasso’nun resmindeki gibi gösterir.Picasso’nun resmine bakıp,Velaskez’in Meninas’ını görebilirseniz başarılı olacak,diğerleri kubik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkartmaktan,gerçekleri hiç göremeyecek.”

  Yaşama dair hayati bir ders… Stratejisi olmayan nice varlıklı insanın ne durumda olduğunu en yakın kendi şehrimiz, bölgemizde görebiliriz. Satarak kaç bin dönüm tarlalar bitiren ve sonra, bir parça ekmeğe muhtaç kalan insanlarımız…

   Acaba, onca parayı, zamanı harcarken Prof.Dr.Muhan Soysal gibi birisinden böyle bir derse;birkaç saat dahi zaman ayırsalardı,kaç insanımız,hep sosyal,hem kültürel hayata katkı yapacak,yok olmaktan,yoksul ve çaresiz düşmekten kurtulacaklardı.

   Acımasız gurur, değerli bilgisizlik ve deneyimsizlik, en güçlü kralları bile yerle bir eder. Yaşamın içinde Picasso’un anlatmaya çalıştığı bir sürü sıra dışı KUBİK olay dolu.Kafanız;kafamız karışır,elimiz ayağımız birbirine dolanır.

   Strateji Yönetimi, en az sanat, edebiyat, spor kadar lazım olan şey; insanın bir yudum yaşamına çok şey katacak kadar paha biçilmez…

   Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nin değerli hocası Prof.Dr.Muhan Soysal’ın anısına ve onun yüzlerce,binlerce öğrencisine aktardığı felsefesinin çok küçük ve önemli bir bölümünü siz okuyucuya sunmaktan dolayı mutluyum.Yazarken,öğrenme heyecanı,yazma biçimiyle iyi bir okuyucu olma stratejisi çok önemli bir zenginlik.

  Bu çalışmama katkı veren Deniz Bener’e ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum. Muhan Soysal Hocama, ebedi dünyasında huzurlar, hoşluklar diliyorum.

Güven Serin







25 Temmuz 2019 Perşembe

SURİYELİ AİLENİN HUZURU


Kamera; Güven

ALIN YAZISI
Velıslav MINEKOV





                                    SURİYELİ AİLENİN HUZURU



   Sahilin Yelken Kulüp kısmında bulunan meşe ağaçlarının altında belediyemizin koymuş olduğu bankların altında insanlar oturuyor. Sıcak yaz güneşinin yakıcılığından korunmak için çok güzel dinlenme alanı yaratılmış.

   Boş olan banklardan birisine İlyas Beyle birlikte bizde oturduk. Her zaman yaptığımız şeyi; Yelken Kulübe gitmeyi bir kenara bırakıp bank kültürünü yerinde görmek, yaşamak adına, beş on dakikalığına oturduğumuz yerden ancak iki saat sonra kalkabildik.

  Sıcaktı sıcak olmasına; bunaltıcı sıcağın cinsinden. Meşelerin sık dalları, kuzey esintisinin rahatlatıcı kurtarıcı esintisiyle tek vücut olmuş gibi; koyu bir serinlik, rahatlık hükmü sürüyordu.

   Bir yerde insanlar olursa, istikrarlı bir şekilde toplanırsa o yerde, doğanın çağrılarını duyan, kuşların, böceklerin; kısacası yaşamın şekillenmesi gibi kendi şekillenmesini yaratır. Yolun kaşı tarafında bulunan çaycı da bu şekillenme içerisinde, yoğun trafiğin olduğu bu bölgede büyük fedakârlık yaparak, karşıdan sahile çay, su, soda; her türlü içecek taşıyor. Çünkü burada, meşelerin gölgeleri altında insanlar oturmayı, denizi, etrafı seyretmeyi seviyorlar.

  Banklara oturanlar kolay kolay kalmıyor. Biraz ötedeki bunaltıcı sıcak yerine serin, dingin ve az ötede denizin olduğu bu yer tam HALK işi bir yer olmuş. Hâlbuki bu tür ağaçlandırma caddenin ortasına ekilecek çınarların bir kısmı buraya kadar ekilmiş olsa; yüzlerce ağacın altında yüzlerce bank ve binlerce insan; aynı bizim tattığımız meşenin koyu gölgesinin huzurunu tadabilir, çok az zahmetle, bedavaya ruhuna, bedenine katkı sağlayabilirler.

   İnsan merkezli yönetim anlayışı henüz doğmadı. Biraz kıpırdıyor o kadar. O birazı bile çok bulan yöneticiler, yapılanı bir türlü takip etmeme hastalığına kapılmışlar. Hâlbuki Tekirdağ insanının gönlünü kazanmak; bir bank, bir çay, bir merhaba ile olacak ucuzlukta…

  Banktan etrafı, denizi, gelen geçenleri seyrederken Suriyeli bir aile, küçük kız çocuklarıyla birlikte göründü. Baba, elinde akıllı telefonu kıvırcık saçlı küçük, hatta minik kızının videosunu çekmekteydi. Genç annenin yüzündeki gülüş, her şeye değer bir analık onuruydu. Yavrusunu güvende hisseden her canlının göstereceği o yüksek güdüler, Suriyeli annenin yüzünde de vardı.

  Canlarını zar zor kurtarıp ülkemize sığınmış insanların umutları, vatan hudutlarının dışında, her yerde olabilir. Onlar da en batıya; Tekirdağ’a sığınmışlar. Belki de insan yaşamlarına, farklı kültürlere en uygun olan şehirlerden birisi olan bizim kentimize.

  Onur duydum. Suriyeli ailenin, kıvırcık saçlı minik bebeklerinin düşe kalka yürümesine bakarak duydukları o onurdan… Güvenilmek ne büyük şey… Türk insanını, Türklüğü sevip, içtenlikle benimsememin en önemli etkisidir; sana sığınanlara vicdanını, merhametini, kalbini aç, inancı…

  Suriyeli aile, en az bizler kadar güvende, kıvırcık saçlı küçük kızlarının sahilde yürümesini izleme huzuru içindeydiler. Parlak giysisiyle karanlık kaçışı, kendi zıtlığıyla neşeye, yaşama, umuda dönüştürmüş minik kız, siyah kıvırcık saçlarına yakışan buğday tenli bebek, sıcak güneşten daha sıcak ve içten ışıklar yayıyordu.

  Suriyeli aile ağır ağır sahilin doğu yönüne ilerliyordu. Onların gittiği yönde; yaklaşık iki yüz metre ileride Bulgar heykeltıraşın yaptığı bir heykel var. İsmi “Alın Yazısı” Vatanlarını terk etme zorunda olan mültecilerin trajik sonlarına, onların alın yazılarına adanmış bir heykel…

  Bir mermer kayık ve içinde Dante’nin ruhlar âleminde görmüş olduğu cansız bedenlere benzeyen YİTİK bedenler duruyor. Şehrimizin insanının, kendine sığınan insanlara açmış olduğu kucağı ve aralıksız yaşanan trajedileri anlayıp onlar adına bir parça acıyı anlatan en güzel çalışmalardan birisidir; Alın Yazısı Eseri…


   Suriyeli aile güvendi oluşlarının huzuru içinde, bu anıtın ne için, kimin için yapıldığını beklide hiçbir zaman sorgulamak istemeyecekler. Yaşam yarışına, unutarak, görmeyerek, duymayarak, o huzurun, umudun dinginliği içinde, sahilin güneşli gününde,yürüyüp gittiler. 


Güven Serin