İyi ve kötü diye nitelemekten vazgeçtim! Az veya çok; kandırmacalarına ayak uyduramadım! Özgürlüğü,sınırsızlığın cahilliği olarak göremiyorum! Arayışım odur ki, milyarlık insanın milyonluk kültürlerine açım ben! Bulunduğum yeri sürekli eşeleyip bataklık yapmak yerine, ilerlediğim yerleri patikaya çevirip, insanlığıa doğru küçük adımlar atmanın heyecanını arayan bir gezginim ben.
28 Haziran 2019 Cuma
Enrico Caruso - 'O Sole Mio (Türkçe Çeviri)
Günümüzden yüz yıl önce haykırır sanatçı; " ne güzel şey güneşli bir gün" diye,yine bir başka sanatçımız; " yaşamak ne güzel şey be kardeşim" notunu düşer,kısacak yaşam aralığına...
CARUSO'NUN HİKAYESİ
Saygıyla...
CARUSO’NUN HİKÂYESİ
İnsanlık hikâyeleri
hep sevmiştir. Kendi düşlerine erişmenin ve dokunmanın bir tarafı da hikâyelerdir.
Tıpkı insanlığın yolculuğu sırasında düşlerden ürettiği masallar, mitler gibi…
Hikâyelere ruh ve
can katan, hikâyenin kendi sahibinden öte başka etkenler; sanatın bütün dalları
olduğu gibi, sanatçıların yüce içtenliği ve marifetidir.
Bu şarkının
haykırışı sözcük anlamlarından ötedir. Şarkıyı dinlerken İtalyanca bilmeniz gerekmiyor.
Bir veda hikâyesi olduğunu sezmeniz mümkün. En azından sanatsal bir hüznün
olduğunu anlayacaksınız.
Locio Dalla bu
şarkıyı Enrico Caruso için yazmıştır. Onun hikâyesini anlattığını bildiği için,
sanatçı dayanışması algısından öte, üretme-yaratma becerisinin ortaya konması
da diyebiliriz.
Caruso daha dokuz
yaşında müziğe başlamış, o günün şartlarında uzun sayılacak bir hayat; 48
yıllık ömrünün karşılığında yaptığı işten; opera sanatçılığından ciddi
paralarda kazanmıştır. Beklide bu kazanç onun daha uçarı yaşamasına neden oldu.
Doğduğunda takvim
yaprağı, 25 Şubat 1873’ü gösteriyordu. Ülkemizde ise bir imparatorluk yaşam
mücadelesi veriyordu. Daha ölmemişti. İngilizler, Yunanlar, Fransızlar,
İtalyanlar daha yarım yüzyıl bekleyecekti.
Amerika Birleşik
Devletlerinde ise Kızılderililer ölüm kalım sancıları içindeydi. Tarihe düşülen
1873 notu; ABD ordusu 173 Kızılderili, çocuk, kadın, erkek öldürdü. O günün
imkânsızlıkları içinde İstanbul’da güzel bir okul; Darüşşafaka Lisesi kurulur.
Caruso’nun hikâyesini
anlatır şarkı; son gece; yani ölümünden önceki gece sahile inip olanca sesi ve
enerjisiyle bir şarkı söyler;
“ Burası denizin parladığı ve rüzgârın sert estiği yer
Yaşlı bir terasın üzerinde,
Yaşlı bir adam genç bir kızı kucaklıyor.
Ve ardından bağırıyor.
Sonra boğazını temizliyor ve şarkı başlıyor.
Seni çok seviyorum.
Çok ama çok seviyorum, biliyorsun.
Bu bir bağ şimdi!
Biliyorsun, damarlardaki kanı eriten.”
Son şarkısı olduğunu
o da biliyordu. Tıpkı, yaklaşan ölümünü bilen Cemal Süreya gibi. Ölüm anını
resmettiği şiirde, bir kırlangıç ömrünün daha olduğunu onu da Allah'a
bıraktığını ifade eder; Üstü Kalsın, şiirinde.
48 yaş, bir insan,
sanatçı için az görünse de, dünyanın, evrenin milyarlık yaşları karşısında
bizim aradığımız yaşam aralığının hiçbir hükmü kalmıyor.
Enrico Caruso
öldüğünde 48 yaşındadır. Sait Faik’in yaşında! Orhan Veli’den ise neredeyse on
iki yıl fazla yaşamış.
Şarkının sözlerinde
Caruso’nun hissettikleri, son anın çaresine baktığı, kabullenip sefasını da
sürdüğünü anlamak mümkün;
“ Ah, evet hayat bitiyor
Fakat artık bunu daha fazla düşünmüyor
Zaten kendini oldukça mutlu hissediyor
Ve tekrar şarkısını söylemeye başlıyor
Seni çok seviyorum
Çok ama çok seviyorum, biliyorsun
Bu bir bağ artık
Biliyorsun, damarlardaki kanı eriten.”
Caruso’nun son
akşam kime seslendiği bir türlü çözülemedi. Kızı Glorya mı? Son eşi Dorothy mi?
Büyük aşkı Ada mı? Bilinmiyor. Sanatçıların bilinmezlikleri onların hayata
oynadıkları oyundan başka bir şey değil. Özümseyerek soludukları yaşamın,
özümsenerek anlaşılması gereken hikâyelerini bırakırlar.
Yıl,1921’i
gösterdiğinde Caruso başka bir âlemin yolcusudur artık. O yıl, bizim ülkemizde
de başka âlemlere geçiş mücadeleleri veriliyordu. Yurdumuz işgal altındaydı.
Sakarya Meydan Muharebesi zaferle sonuçlanmıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk
Ordularının Başkomutanı seçildiği yıl bu yıldır.
Sanatçının öldüğü
yıl, komşularımızla çok hızlı barış antlaşmaları yapılmaktaydı. Savaşın
biteceği yakındır. Bir yıl sonra, barışa aç, susamış ülke yepyeni devrimlerle
dünya sahasına çıkmaya hazırlanıyordu.
Caruso’nun
hikâyesi, aynı zamanda tüm insanlığın da hikâyesi. İç içe geçmiş anların o
kadar çok öyküsü var ki, onları anlatacak, aktaracak sanatçılarını bekliyor.
Besteciler, şairler, yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar, opera, tiyatro
sanatçıları; sizlere ne çok işler düşüyor…
Güven Serin
21 Haziran 2019 Cuma
V.NE VAKİT ÖLÜR
V.NE VAKİT ÖLÜR?
-------------------------------
Tanınmış bir Türk
şairi bir gece düşünürken, bilinçaltından yola çıkarak not almaya başlamış;
“ V.ne vakit ölür? Ölse de kurtulsak. Ama V ölürse Y,var.
Peki, ya A,B,C?Onlar yetmez mi insanlara ölüm kusturmaya?”
Sanırım, geçmişte bu
işi; bilinçaltının sıkıntılı telaşını Nurullah Berk’de sorgulamış. İnce
hesaplar sonucu şu karara varmış; “ Bu dünyada,
metrekare başına bir namussuz var.”
Aziz Nesin’in
seslenişini ise bilmeyen yok. Baştan büyük tepkiler edilse de, herkesin
bilinçaltını dışa vurması için muhteşem bir 100.Maymun hareketiydi; Aptallar
olayı! Aziz Nesin’den sonra herkes oran vermek için birbiriyle yarıştı;%
60,70,80,90’a kadar çıktılar…
Esas sorun; Tıpkı
Salâh Birsel gibi benim de bilinçaltım V.de! V.Ne zaman, hangi vakit ölür? Ya
sonra?
Yine bilinçaltım
imdadıma yetişti. Ya sonrası var mı; Sabah ola hayrola…
Aslı Şafak iki
konuğunu ağırlamaktaydı. Birisi Kemal Doğulu, diğeri ise Yonca Lodi. Konukların
anlatımları, Aslı Şafağın sorduğu sorulara dairdi. Özgün bir yaklaşım içinde
konuşuyorlardı. İnsanı sıkmayan cinsten…
Bir ara sosyal
yaşama sıra geldi. Kemal Doğulu;”işten eve, evden işe gidip geliyorum; dışarıda
hiç işim olmaz.” Dedi. Aslı Şafak bu işe şaşırdı. Niçin olduğunu sorduğunda
Kemal Doğulu ; “ Kendim dâhil insan ırkından nefret ediyorum.” Yonca Lodi de
Aslı Şafak da şaşkın…
Kemal Doğulu, dünyayı
felakete sürükleyen, ardı arkası kesilmeyen hakaretler, ölümler, cinayetler
yaşadığı bu dünyayı bu şekilde yorumluyor…
Bilinçaltımız her an
bir yerde yüzeye çıkıyor; çıkmak zorunda; orada hava alır, tekrar yaşam hakkına
kavuşuruz.
Bunca felaket ve
bunca beklenti; umut… Benim de bilinçaltım bir başka bir evrensel oyunun içinde
kurbanlar olduğumuza dairdir. Sahi; V.ne vakit ölür?
Güven Serin
19 Haziran 2019 Çarşamba
SEVDİKLERİMİZ İÇİN DUA ET
İNTERNET
SEVDİKLERİMİZ İÇİN
DUA ET
Haziran ayı
sıcaklarını dengelemeye çalışan hafif bir gece esintisi başladı. Gün ile gece
arası bir zaman; Alacakaranlık vakti.
Alacakaranlık, bir
gün biterken, bir de başlarken yaşanır. Etle tırnak, deri ile kemik gibi,
birbirine sımsıkı yapışmış, birini alır, kaldırırsan; Gece ile gündüz arasında
ki zıtlığı bulabilir, anlayabilirsiniz.
Masanın diğer ucunda
oturan arkadaşımın, gökyüzü merakı, bilimsellikten çok öte astroloji alanına kaymakta.
Bu akşam Jüpiter ile Satürn aynı çizgi üzerinde buluşmuşa benziyorlar. Akrep
Burcu Jüpiter’in altında, Yay Burcu ise her ikisinin ortasına düşen açıda.
Çıplak gözlerimizle
biraz daha Kuzeye, dikkatlice baktığımıza, önce Büyük Ayı Takımyıldızı’nı sonra
Küçük Ayı Takım Yıldızı ve hemen ucunda ki Kuzey Yıldızını gördük. Masa
arkadaşımın görmek istediği yıldız, Sirius yıldızı; Büyük Köpek Takımyıldızında
bulunmakta. Bizden 6,6 ışık yılı ötede, bu gece göremediğimiz parlak yıldız.
Masa arkadaşımın
Sirius’a merakını biraz konuşunca anladım. Atlantis Kıtası’ndan, Mısır
Medeniyetlerinden, diğer eski çağ uygarlıklarından konuştu. Konuşmasındaki
bilimsellik değil de, astronomi ile yer değiştirmiş astroloji hâkimdi.
Dünyanın ve diğer
gezegenlerin Sirius’dan yönetildiğine inanıyordu. O sıra yanımıza dilenci kadın
geldi. Sevdiklerimize dualar ederek alacakaranlık nafakasını toplama
derdindeydi. Bizim yanımıza gelmeden önce uğradığı yerlerde her dört kişiden
birisinden umduğu paraları almasının matematiksel karşılığı % 25’lik bir
şansının olduğunu gösteriyor. Günde bin kişi dolaşırsa,250 kişinin onun
dualarına boyun eğeceğini biliyor; dilenci kadın…
Masanın diğer ucunda
bulunan arkadaşım çantasına uzanıp bozukluk kesesini çıkarttı. Başımızda dua
ederek bekleyen dilenci kadına bozukluk madeni 1 TL verdi. Bizim için küçük,
dilenen insan için çok büyük olacak parayı uzatırken; “ Sevdiklerimiz için dua et” dedi.
Arkadaşın bu
isteğini memnuniyet ve ezbere bir refleks içinde yerine getiren dilenci kadın,
gecenin içine karışan gün gibi ağır ağır alacakaranlıktan geçip kayboldu.
Arkadaşımı
yıllardır tanıyorum. Dilencilere para verdiğine ilk kez tanıklık ettim.
Muhtemelen Sirius yıldızının kendine etki yaptığını hissetti. Çünkü başını göğe
kaldırarak,6,6 ışık yılı ötedeki Sirius yıldızını düşünerek duayı istedi.
Belki de dilenci
kadın da oradan, çok uzaklardaki ışıktan besleniyor, yaşamın bir başka radikal tarafı,
ucunda dilenerek, dua ederek yolunu, yönünü bulup karnını doyuruyor!
İnsanın dünyadaki yeri
o kadar yeni ki; biraz gerilere gittiğimizde işin içine, mitoloji, astroloji ve
gizem perdesi düşüyor. Belki de sanatı da tetikleyen bu gizemdir! Sonsuza koşup
duran evrenimizin diğer evrenlerin peşinden koşusunun bir anlamı olmalı! Düş
ile gerçek arasında, et ile tırnak, gün ile gece arasındaki alacakaranlık gibi;
çok ince bir anlam ve gerçek; boşlukta asılı duran bir şey…
15 Haziran 2019 Cumartesi
MERİÇ'İN ILGIN AĞAÇLARI
internet
internet
MERİÇ’İN ILGIN
AĞAÇLARI
Ne çok çocuk,
Ilgınlar, kumlar ve oyunlar…
Ötede bir nehir,
Balkanlardan süzülüyor Ege’ye.
Bir kara tren, sesi;
Hiç görmediğim rayların üzerinde akıp gidiyor.
Balkanlardan akan rüzgâr, su, hikâyeler…
Odyssey, Çaka Bey, Büyük İskender, Süleyman Paşa
Ve Traklar…
Davullar, kadın sesleri eşliğinde;
Zamansızlığı, ağırlıksızlığı yoğuruyor.
Tüm zamanları anlatan fısıltılar,
Ainos antik kenti viran.
Fatih Camii, Ayasofya Kilisesi iç içe.
Yaşlı dut ağacı,
Benim hikâyem, kolibam,
Sığırcık kuşlarım, bal dutlarım.
Klarnet, akordeon, keman, ud,
Eleni Karaindrou, şarkılar besteler yapıyor,
Theo Angelopoulos, filmler, üçlemeler.
Bir çayır, ağlıyor.
Gün, sonsuza adanmış.
Yolcular, Kitera’ya gidiyor.
Manzaralar puslu, leyleğin gecikmiş adımı.
Odyssey, Truva’yı yakıp yıkan at hilesine,
Bulaşmış zekâsı ve lanetiyle boğuşuyor.
Bir nehir, ismi Meriç…
Bir çocuk, çoktan adanmış, masal
Ve hikâyelere…
Yazgı, yer değiştirme, dönüşüm,
Evrimin büyük eseri…
Ötesinde Meriç’in; Theo ile Eleni,Kazancakis.
Zorba, kollarını kaldırmış, çakırkeyif,
Sırttaki, neşeli ve başkaldırıcı.
Keşişler, sırra kadem basmış,
Geniş, derin yatağından, akıyor nehir,
Ege'nin soğuk, serin sularına.
Güven Serin
Etiketler:tarih,arkeoloji,dağ,sanat
Ege,
Ilgın Ağaçları,
Meriç
14 Haziran 2019 Cuma
MUZAFFER TAYYİP USLU
"Diyecekler ki arkamdan
Ben öldükten sonra
O,yalnız şiir yazardı
Ve yağmurlu gecelerde
Elleri cebinde gezerdi
Yazık diyecek
Hatıra defterimi okuyan
Ne tahlisiz adammış
İmanı gevremiş parasızlıktan"
Saygıyla,sevgiyle;hoşlukla
Muzaffer...
MUZAFFER TAYYİP USLU
24 yaşında,
hepimizin ortak söylemi; “ Daha gençliğinin baharında” ölmüş bir şairdir
Muzaffer Tayyip Uslu.1946 yılının Ağustos sıcakları hüküm sürerken; göçüp
gitmiştir ebedi diyarlara.
Edebi dünya için ölümsüz eserler; şiirler
bırakmayı unutmadan, her daim genç bir ozanın heyecanlı, neşeli haliyle
hatırlanacak, onun yazdığı dizeler, o genç şairi.
Onun Remzi Bey şiiri,
destansı bir sosyoloji içerir. Son nefese gelene kadar fark edilmez yaşamların
kurbansı törenlerini anlatır. Şirini anlatısı kabalıktan arınmış, nezaket ve
şefkatle donanmış bir kalp atışı ritmindedir;
“Nasıl yaşamışsın Remzi Bey
Nasıl yaşamışsın sen
Bugüne kadar böyle
İnsanlardan habersiz
Oturup da bir masa başında
Kaydederek
Falanca evrakın
Nereden gelip
Nereye gittiğini
Hiç de mi canın sıkılmadı
Hiç de gözüne ilişmedi deniz
Bunca zamandan beri
Hayret Remzi Bey
Hayret doğrusu
Hayret.”
24 yaşında son bulan
dünyevi hayat… Kim bilir kaç genç ölüm yaşandı ve yaşanıyor. Geçici bir heves
veya yaz yağmuru gibi geçip gidiyor insan sızlamaları ve iç çekişleri; o kadar…
Bunca yıl; yani
neredeyse bir yüz yıl yaşayan, yaşama bir tek kıvılcım çakmayan insanları düşününce,
şairlerin, yazarların, filozofların çağlar arası düşünce dolaşımları, her edebi,
felsefi rüzgâr estiğinden onların sesleri yankılanır. Bağdaş kurdukları sofralar,
sıradan bir ağacın gölgesinde düşünce terleri, günü yansıtan göz aydınlıkları;
yaşamın, var oluşun güzel kanıtları…
Salâh Birsel de çok
sever Muzaffer Tayyip Uslu’yu. Fransız şair Ronsard’ın kendi mezarı taşı için
yazdığı şiir dizelerini Muzaffer’e yakıştırır;
“ Bereket, gönlün rahat, tertemizsin;
Kan, kin, zehir karışmamış içine;
Birçok insanlar gibi düşünmemişsin
Şan, şeref derdine, mal mülk peşine
Deyip kestim, yolcu; var git işine
Bırak uyusun Ronsard, rahat etsin”
Bu çalışmayı yapmadan
bir gün önce; yazı atölyeme gelen bir başka genç şair; sıkıntılı yüzü, her daim
şikâyet içinde oluşu; şiire ayırdığı zamanların yetersizliğini hatırlatıyor
insana. Öteden beri istediği bir tek şey var; Ün…
Kim bilir kaç kez
onla fikir didişmesi içine girdik. “Sanatçı, bugüne değil, yarınlara aittir” Sanatın,
hesabı, kitabı tüccar gibi olmaz; desem de, hiçbir zaman inandırıcı olmadım!
Onun istediği şey;
çiftçinin, tüccarın, memurun, işçinin istediği şeyden farklı değil; kazanç…
“Ben yaşıyorken
kıymetim bilinmedi ise; öldükten sonra bilinse ne olacak?” Sıradan bir insan söylese;
yerden göğe kadar hakkı var… Ben şairim, sanatçıyım değen birisi; kaygan bir
zeminde patinaj yapan araçtan farkı kalmıyor.
Bende, atölyemde
aradığını bulamamış olmanın asık yüzüyle ayrıldı. Gülümsemeye çalışsa da
gülmüyordu. Kaygıları, beklentileri korkunç bir YÜK oluşturmuş üzerinde…
Şimdi gelip de
Kazancakis’in mezar taşı üzerine kendi yazdığı dizeleri hatırlatacak değilim
ya! Hatırlatsam ne çıkar?
“Hiçbir şey ummuyorum.
Hiçbir şeyden korkmuyorum.
Özgürüm.”
N.Kazancakis
Hedefi bu tür
özgürlük olmayan şaire, yazara bu düşünce hiçbir şey ifade etmez… Herkes kendi
yolunu oluşturur; yola koyulma enerjisi, cesareti, deneyimi, sabrı varsa…
10 Haziran 2019 Pazartesi
ÇOK Bİ GÜZEL
Onun varlığını Keşanlı Ali ile duydum.
Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu hikayesiyle
ruhuyla,edebi yanıyla dost oldum...
Aşkolsun Sana Çocuk;Aşkolsun...
ÇOK Bİ GÜZEL
Kuzguncuk’ta
Çınaraltı Kahvesinde boğazı seyrediyor Can Yücel. Karşı kıyılardan ötelere,
daha ötelere, insanlığın her olduğu yere uzanıyor da yetmiyor, yetemiyor.
O gün birçok insan
gibi bir insan ölmüştü; Haldun Taner. Şairin seyrek beyaz saçlarını, Firişka rüzgârı
yalayıp duruyordu. Hafiften bir esintiydi ama şairi teselli etmiyordu.
Beyaz bir kâğıda
dökülüverdi gözü yaşlı sözcükleri-mısraları;
“Baktım sana Yahya gibi
Teşvikiye’den
Kimler seni etmiş olmalı ki teşvik
Küplüce’ye(taa)gidiyordun…
Yürüyordun aramızda
Yürüyordun aramızdan…
Giderayak
İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…
Bir gün önce Küplüce
Mezarlığına gömülmüştü Haldun Taner. Hani Kadıköy’de hemen iskelenin karşısında
Devlet Tiyatrosunu ismi verilen Haldun!
Onun kaleminden,
gezip durduğu ilçelerinden, hikayelerinden söz etmeden olmaz! Şişhaneye Yağmur
Yağıyordu hikâyesi, zamansızlığın ödülüne layık görülmüş, uçsuz evrenin içinde
edibi dünyaların yörüngesine çoktan oturmuştur.
Keşanlı Ali Destanı;
başlı başına bir destan… Ya onun seslenişi;” Çok Güzelsin Gitme Dur” ricası;
kendi dilinden dökülen sözcüklerle bi tamam olur; “ Ölürse Ten Ölür, Canlar
Ölesi Değil.”
İnce beyaz saçları,
sigara dumanından sararmış sakal ve bıyıkları, bir can taşıyordu hükmetmek
istemediği dünyaya, bir hınç duyuyordu. Sıkkındı canı Haldun’dan önce de, sonra
da.
Sıradanlığı, basitliği sevdiği kadar aklı,
mizahı, sanatı seviyordu. Bir ayrılışın öyküsü, hiç bitmeyecek hissiyatında ki
ocakta yine bir şeyler pişiriyordu;
“İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…”
Güven Serin
Etiketler:tarih,arkeoloji,dağ,sanat
Can Yücel,
Haldun Taner
31 Mayıs 2019 Cuma
ÇİNGENE KADININ HUZURU
Kamera; Güven Tekirdağ
ÇİNGENE KADININ
HUZURU
Elinde birkaç gül
dalı, sahildeki Mutlukent çay bahçesinin çimenlerine uzanmış bir kadın; çingene
kadını. Birde çay söylemiş kendine; sanki içtikçe bardaktaki çay yeniden
doluyor. Bir çayın bu kadar güzel içilmesine ilk kez tanıklık ettim.
Belli ki çok
dolaşmış; birkaç dal gül satacağım diye. Artık, müşterileri; genç kız ve
erkekler eskisi gibi utangaç, mahcup değil. Uzatılan bir gülü, yirmi yıl önce
bir erkek, vazifeymiş gibi alırdı. Cebinde para olsun, olmasın, çingene kadının
uzattığı bir gül çok az geri çevrilirdi.
Çingene
kadın-çiçekçi kadın yüzünü denize doğru vermiş. Arkası bize dönük! Çiçekli bir
don diktirmiş kendine. İçinde pembeleri, beyazları olan! Çingenelerin en
sevdiği renklerden! Siyah bir kazak ve başında da annelerimizin taktığı
yazmalardan!
Yazmanın beyazlığı,
pembeliği, siyah kazağı ve çiçek desenli donuyla bütünleşmiş gibiydi. Asıl olan
şey; çingene kadın, günün, çimenlerin, denizin; yaşamın ta kendisi olarak,
yaşamın keşfini bir şölene çevirmişti.
Kendi aralarında
toplanmış, beş kadın akşam eve dönüş saati nedeniyle masalarından kalktıktan
sonra çingene kadının yanından geçerken, ona özenerek, ne kadar güzel
yaptığını, buranın tadını onun çıkarttığının övgüleri.
Çingene kadın;” Sizi
kim engelliyor?” dediğinde, iyi giyimli kadınlarımız tebessüm ederek
uzaklaştılar. Birbirimize benzeyen insanlar haline geldik. Özgün yaşamlardan,
sohbetlerden çok uzak...
Ya çingene kadın?
Yaşamın ta kendisi; yorgunsa, hemen oracığa mesken tutan, sahiplenen, davasını
doğanın akışı gibi gören insan; insanlar…
Çayını her
yudumladığında özendim, özendim, özendim. Tıpkı, Leyla Şahin’in Ay Toplayan
Kızlar şiirinde ki gibi;
“Sizden önce yoktu hiçbir şey, sizden sonra da olmayacak.
Topraktan öncesiniz, ağaçtan önce
Sizden sonra kirazlar çiçek açmayacak
Üstü üste üç kez çalıyor Aya Triada’nın çanı
Avniye Hanım! Avniye Hanım! Avniye Hanım!
Çingene kadın, her
yudumu, üç kez üst üste yapıyorken, çayın hiç bitmemesini, orada oturduğu
sürece onu izlemenin iç huzurunu; bende her yudumda üçer kez içime çekerek
yudumladım; özgün yaşamların, insana layık bir güzelli, estetik katışını.
30 Mayıs 2019 Perşembe
İDARE EDİYORUZ
İNTERNET
İDARE EDİYORUZ!
------------------------------------
Geçmişte;
elektriklerin olmadığı veya sıklıkla kesildiği vakitlerde çeşitli aydınlatma
araçları vardı. Fenerler, lambalar ve lüks ve olmazsa olmazlar; mumlar vardı.
Lambanın en küçük olanına, fitilin en kısılmış haline “idare” deniyordu. Yani;
durumu “idare etsin” çabuk bitmesin. Işığı; görünür görünmez; belli belirsiz
durumdaydı…
Bunlara, bu sönük,
belli belirsiz ışığı veren lambalara; “idare lambası” denirdi. Niçin? Durumu
idare ittiği, çabuk bitmediği, yok olup gitmediği için…
Göçleri kana kana
yaşamış milletim; göç etmediği yılların da yoksulluğuyla pençeleştiği için
sıklıkla idare etmek durumunda kalmıştır. Bütün yaşam felsefimiz, idare
lambaları gibi, idare etmeye göre tasarlanmış; sanki yazgının işi gibi…
İdare etme ve idare
lambalarıyla geçen ömürler ve onlardan sonra gelen kuşaklar; bir çığ topu gibi
yuvarlanmaya başladı. Nasıl olduysa, şairin şirinde ki gibi, her şey birden
bire oldu;
“ Her şey birden bire oldu,
Birden bire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birden bire oldu;
Birden bire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birden bire oldu, tomurcuk birden bire.
Yemiş birden bire oldu.”
Orhan Veli şiirinde
ki heyecanı, her şeyin ansızın ortaya çıkışını bu şekilde betimlese de;
bizlerin bu birden bire idare etme alçak gönüllülük felsefesinden kurtulmamızın,
kaçıp, ürkmemizin sosyolojik, psikolojik bir karşılığı olmalı!
Yıllarca direnen,
yemeyip içmeyin mal mülk edinen atalarımız; şimdi çocuk ve torunlarının
yarışını kim bilir hangi sıkıntı, garip bir gülümseyiş içinde izliyorlardır! Çünkü
her şey birden bire olupbitti; köyler, kasaba ve kentlere kırk yıl içinde
neredeyse tümüyle taşındı.
Ve bu göçlerle
birlikte girildi 21.yüzyılın içine. Büyük alışveriş merkezleri de birden bire
kentlerin büyümesiyle; idare et, mantığını yerle bir etti. İdare lambaları
gibi,”idare et” anlayışı da hasret oldu.
Şimdi; Tüket!
Durmadan tüket ki istihdam ve borçlanma artsın… Tamam; tüketmekte, üretmekten
de öne geçtik. İdare lambasını eskidi, gereksinim duymuyoruz diye kullanmayıp
çoktan unuttuk. Ya felsefesi? İnsan yanımız? Kültürel altyapılarımız?
Biri birine bir şey sorsa;
Neler yapıyorsun; dese; söylenen ilk söz ; “idare ediyoruz be ağabey!” Olmuyor
mu? Peki, ama nasıl reform bu? Hadi köylülük, eski yüzyıl geride kaldı; ya
şimdi! Şehirli ve yeni yüzyıldayız; halen neyin idare etmesiyle meşgulüz?
Görünen o ki; yarım
yamalak olan her şey; yarım kalıyor… Harcamada, borçlanmada, tüketime bir
numara oluyoruz da, kültürel, ilimsel, sanatsal alanlarda; hep “idare ediyoruz”
felsefesiyle boyun eğiyoruz.
Bu nasıl perhiz, bu
nasıl lahana turşusu! Anlayan varsa beri gele! Daha fazla ayrıntıya giremem;
benim haddime bile değil. Varsın bunu da üniversite, akademisyenler, ilim
insanları araştırsın.
Ama ne zaman
yapacaklar bu işi? Fazla karıştırmamak lazım; elimizde olanlar idare edelim;
idareli olalım dostlarım…
24 Mayıs 2019 Cuma
MUSTAFA'DA GELSİN
İnternet
YAHYA KEMAL;
MUSTAFA’DA GELSİN!
----------------------------------------------------
Mustafa İnan; bu ülkenin;
milli eğitiminin, üniversitelerimizin yetiştirdiği çok önemli değerlerden birisi;
Mustafa İnan…
Çılgınlar gibi
tüketim yüzyılı ve aynı zamanda uzaya salınan uyduların coşkusu yaşanırken;
unutma çılgınlığı da bir o kadar yaşanıyor. Oysa zaman üç boyutlu yaşanırsa
anlamlı ve güzeldir. O zaman, kültür dediğimiz üretkenlik; o büyülü şölen çıkar
ortaya…
Geçmişi, günü ve
geleceği algılamadan; hep kaybettikçe “keşke” lere sığınan toplumların yazgısı
hep aynıdır; güdülmek, yönlendirilip kullanılmak…
Malatya kökenli,
Adana doğumlu övünç kaynağımız bir mühendist; matematikçidir Mustafa İnan. Disiplinin,
idealizmin ve hafızanın, hesabın özü; kendisi…
1954 yılı yaşanırken
İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Dekanlığına seçilmiştir. Bir yaz günü;
Haziran zamanı…
Gündüzleri resmi toplantılar,
geceleri resmi davetlerin boş konuğuydu. Hafızası o günlere; yani 1950’li
yıllara nam salmıştı. Yahya Kemal düzenlemiş olduğu her toplantıda; “Aman önce
Mustafa’ya haber verilsin!” diyor, Mustafa olmazsa toplantıların tadının
çıkmayacağını biliyordu.
Niçin? Çünkü hiç
kimse Yahya Kemal’in şiirlerini Mustafa İnan gibi ezbere okuyamıyordu. Kimse;
Fuzuli’den, Baki’den, Tasavvuftan, İslam’dan onun gibi bilgi, görgü ve ahenkle
söz etmiyordu. Edebiyat, tarih, dil; dilimiz üzerine konuşuyor, bilgi
veriyordu.
Dile, her zaman
farklı bir önem duyuyor; dilin bir matematik olduğunu biliyordu. Mustafa İnan
bu işe o kadar kafa yormuş ki; 30 Bin kelimelik bir dil kurmak için 173 hece
yeterli olacağını hesaplamış. Latincede 1750 hece, Almancada 4650 hece olduğunu
basit araştırmalar neticesinde öğrenmişti.
Hatta bunlarla yetinmeyip;
dildeki kelimelerin hece sayılarını da hesaplıyordu. Dünya dilleri karşısında
Türkçenin İngilizce, Almanca, Arapça, Yunanca, Japonca, Rusça ve Latinceden
bile önde olduğunu da biliyor anlatıyordu.
Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de
Bayram Sabahı” şiirini incelemiş, orada geçen kelimelerin hece sayısının
ortalamasının; 2,43 ettiğini bulmuştur. Oysa İngiliz dilinde kelimelerde ki
ortalama hece sayısı; 1,35 olarak hesaplamıştır.
Mustafa İnan böyle
bir değerdir; zengin düşünceler, bilgiler, hesaplarla yaşamış, yaşatmış; kendi izini,
felsefesini öğrencilerine armağan etmiş bir aydın; insan ve değerimiz…
Saygıyla, rahmetle;
Mustafa İnan…
23 Mayıs 2019 Perşembe
ŞAFAK ÇOK YAKIN
Kamera;Bülent HORA FENERİ
Kamera; Güven Hoşköy-Tekirdağ
ŞAFAK ÇOK YAKIN
Sayıklayan bir insan,
Sıcak terlerin içinde!
Prangalar sıkıştırmış ruhunu.
Eziyete dönüşmüş bahar çiçeğinin ömrü.
Biliyor, ömrün kısalığını.
O yüzden, tereddüt ediyor,
Sıkıntı, boğuşma ve boğulma;
Kabul mü etsin, etmesin mi?
Şafak, çok yakın!
Arılar çoktan çıkmışlar yola.
Kuşlar, uzlaşmacı çığlıklarıyla,
Kendi koruluklarında.
Bir kâbus, yarı ölüm anı
Duyuyor, hissediyor,
Yakın olan şafağı.
Kaldırıyor insan örtülerini,
Kör sevgilerin utançlarını
Kırıyor, yok ediyor insana dair ne varsa
Yeniden, yontuyor, kendi eserini
Çünkü
Duyuyor,
Hissediyor,
Yakın; şafak çok yakın.
Güven Serin
21 Mayıs 2019 Salı
FRİG YOLU
MİDAS ANITI
FRİG YOLU VAR; YA GANOSLAR?
Frigya antik yolu da;
Likya Yolu gibi ülkemizin tanıtımında dünya sahnesine çıktı. Likya Yolundan
sonra en çok heyecanlandığım antik yollardan birisi. Bu heyecanımı; bir gün
Ganoslar diyarında da ortaya çıkartılacak antik yollar için umut besliyorum.
Afyonkarahisan,
Eskişehir ve Küthaya illerinin kavşak noktalarında ve Friglerin en yoğun, aktif
oldukları; Dağlık Frikya, şimdi ülke turizmiyle birlikte dünya turizmine,
kültürüne armağan edildi.
Likya Yolunda yapmış
olduğum her yürüyüşte, antik yolun çağlar ötesine uzanan izlerine, yöreye
yerleşmiş ağaçların, dağların o dönemlere olan tanıklığına, mistik bir
hissiyatla yaklaşırım. Yaşamın devamı olan süreçlerin; en büyük, en zengin
medeniyetlerin bile bir ömrünün olduğunu daha ne anlayınca; had bilmekten öte
ölümlü ve çok az zamanı olan bir insan olduğumla yüzleşirim…
Bu yolculuklardan en
hakikisi, hissiyatı, macerası bol olanı; yapayalnız yaptığım Likya yürüyüş
parkurudur. Adrasan Olympus arası; tırmandığım Musa Dağı, iniş yaptığım Olympus
Dağı, dağda ki yalnızlığım, suyumun bitmesi, en tükenmiş zamanda bir köpeğin arkadaşlığı,
erken geçen turistler tarafından bırakılmış 1,5 LT suyu bulmam, gün geceye
dönüşürken yürüyüşü, kılı kılına bitirip, gece yarısı Antalya’ya dönmem; tam
bir antik yolcunun karşılaşabileceği sürprizler…
Ülkemizin
idarecilerin turizm konusunda ki yetersizliği öteden beri biliniyor. Dünya
turizm listelerinde açık ara BİR numara olabilecek bir ülkedir; Türkiye…
İdarecilerimizin tutumunu, ölçülerini Kültür Müdürlüklerine alınan, atanan
insanlarımızın bu alanda ki bilgi ve deneyimlerine bakarak anlamınız mümkün…
Binlerce antik kent
kazılmayı bekliyor. Bunlardan yüz tanesi bile herhangi bir ülkenin kaderini
değiştirebilir. Ne hazin ki; Efes Antik Kentimizin bile kazı çalışmaları %
20’lerde. Kaç yıldır kazılıyor? Neredeyse 200 yıl… Bergama Antik Kenti;
yıllardır öylece bekliyor. Tekirdağ’ın turizm kaderini etkileyecek olan;
Heraiıon Teıkhos, ili bekleyen antik kentlerin en sonuncusu…
Efes Antik Kentinin
yılda 1,5 milyon turist aldığını düşünürsek, bunun topluma, ekonomiye, kültürel
ve sosyal hayata yansımasının hesabını yapacak olan var mıdır?
Dünyayı, dünya
insanlarını birbirine yaklaştıracak en önemli araçlardan birisidir turizm.
Ticaret kadar etkili, ticaretten çok daha sağlam ve kalıcı, birlikteliklere
adım atma biçimleri…
Likya Yolu
heyecanım, yaşamın içinde olan hatıralarım her daim taptaze duruyorken,2018
yılında İzmir’de yapmış olduğum yürüyüşlerde tanışmış olduğum 9 Eylül Dağcılık
Kulübü Başkanının hediye ettiği bir başka yürüyüş yolu rehberi; Efes-Mimas
Yolu…
Bu tür yolların en
önemlilerden birisidir Efes-Mimas Yolu. Bisiklet, yaya ve esnek, zorlu
parkurları olan, antik dünyanın çevresinden, merkezinden geçen neşeli,
heyecanlı ve doğanın, medeniyetlerle olan uyumunun hikâyesi…
Frigya Yolu da bu
alanda kendi eşsizliğini, güzelliğini başlatmış durumda. Frigya’nın doğa
örtüsü, tarihsel geçmişi, taşa bırakılan uygarlık izleri; Frigya Anıtı, gibi,
Frig kültürüne ait kırmızı başlıklar gibi, efsaneler; Frigya kralının başına
gelen hikâye gibi; belgesellerin, tiyatroların, operaların ve diğer etkinlikler
yardımıyla yapacağımız tanıtımlar, bu yörenin de canlılığına can-canlar
katacaktır.
Frig Yolu, sıra
dışı bir coğrafyanın yanında,67 parkuru, insan ve tabiat çeşitliliği, en
önemlisi belki de dünyanın en meşhur efsanesinin yaşandığı yer; Kral Midas’ın
diyarıdır. Kral Midas’ın başına gelenleri anlatan sazların fısıltıları halen
hissediliyor olunabilinir.
Yürüyüş yollarının
su kenarlarından geçerken, rüzgâr da esiyorsa, sazların çıkarttığı seslere bir
parça daha, dikkat kesilin! Belki de Kral Midas’ın başına gelenleri; Onun
eşekkulaklı oluşunu duyuruyordu.
Frig yollarında
henüz yürümedim. Midas Anıtı,17 m yüksekliğinde,16,5 m genişliğinde; şimdiden
heyecanlanıyorum; medeniyetlerin kutsal alanları, bu kutsallığa inanmış bir
sürü insan; kimisi politik, büyük çoğunluğu ise bütün hücrelerinin damıtılmış
saflığı içinde…
Yürüyüş yolları, hem
ulusal, hem de uluslar arası öneme kavuştuğu an; yüzlerce fabrika gibi
çalışmaya başlar. Dumanı, kiri, allerjisi, kimyasalı olmayan, bir ülkeye en
güzel kıymeti, katkıyı veren antik yolların değeri ölçülemez.
Likya, Frig, Efes
Mimas Antik Yolları var! Ya Ganoslar Antik Yolları? Bunları bulması için, hangi
gönüllü çıkıp yollara düşecek? Kenti antik kentlerimizin farkında bile varmaz,
kör dövüşü yaparken; bur mucize çıkabilecek mi?
Güven Serin
14 Mayıs 2019 Salı
ÇIPLAK BACAKLI KADINLARIN ÜLKESİ
İNTERNET
İNTERNET
ÇIPLAK BACAKLI
KADINLARIN ÜLKESİ
Geçtiğimiz gün,
tanıdıkların tanıdıklarıyla günü, siyaseti konuştuk. Tanıdığımızın odasında on
kişi vardı. Farklı görüşleri, yaşam algıları olan on kişinin birbirine tahammül
edecek kadar tecrübesi ve vicdanı da vardı. Bu yüzden, uç konularda, siyasetin
yetersiz olduğu alanlarda bile yaşadığımız şehrin ortak ihtiyaçları adına
fikirlerimizle konuştuk.
Bir ara, konu dönüp dolaştı;
bu hükumetin daha önceden;”T.C”, “ Andımız”, “ Bayramlarımız” kutlama biçimleri,
bayramlara “hastalık” beyan ederek katılmamaları konu oldu. Laf lafı açtı,
orada bulunan arkadaşlardan birisi; “ 19 Mayıs törenlerinin kaldırmasını bende
destekliyorum! Ne öyle; kızlarımızın bacakları ortalıkta!”
Onun derdi,
neredeyse ülkemizin derdi sayılacak kadar ciddiydi. Orada bulunanların birçoğu
ona karşı çıktığını belli ederek, biraz da ileriye gittiler. Sonuç? Oradaki
arkadaş gibi düşünen milyonlarca insan var. Çünkü açıklığın, açılmanın, sadece
erkeğe özgü olduğunu öğrendik! Kadının yaptığı her şey; erkek yasalarıyla belirlenmiş;
üstelik yüzlerce yıl öteye dayanan bir sürü geleneğin katkılarını da unutmamak
gerekir.
Kadınımıza verilen
en yüce görev; “annelik” olmuş. Yücedir annelik, tıpkı babalık gibi. İnsana
özgü her şey yücedir aslında. İnsanın bu noktaya ulaşması, insan olarak ödüllendirilmesi,
evrimin büyük zorluklarından sağ salim çıkması; sanatsal bir yücelik değil de
nedir?
Orada bulunan on
kişi bir süre sonra dağıldı. Kavgasız gürültüsüz farklı görüşleri paylaşmış
olmanın hürriyeti içinde herkes kendi işine döndü. İnsanlar dağılsa bile benim
aklım; “kızlarımızın bacaklarında” kalmıştı. 19 Bayram Törenlerinde bacaklarını
sergileyen kızlarımızın sancısı, geride bıraktığı izler halen kapanmamıştı.
İnsanların giyiniş biçimlerini,
kendi özel dünyalarını, inançlarını her koşulda İNSAN HAKKI olarak görüyorum.
Her daim, benim, bizim yaptığımız doğrudur sözüne hiçbir zaman katılmadım.
Ninelerimiz de kendilerine özgü örtüler kullanırlardı. Olgun yaşa gelmiş her insanın,
kendi iradesiyle seçtiği yolun, diğer insanlara, canlılara zarar vermeyen her
aşamasına büyük saygı duyuyorum.
Bu sancının sözünü
edeceğim tarafı; içimizdeki örtünün sebebini bir parça anlamaya; anlamak
adınadır. Kızlarımızın bacaklarını düşündüğümüz, onların açıklığından, bize
düşecek namus onurlarından korktuğumuz kadar, ilime, sanata, felsefeye zaman
ayırsaydık ne olurdu?
Bugünün gelinen
noktasında uçağı icat eden ülkelerden birisi biz olurduk. Akıllı telefonu,
bilgisayarları! Başka ne olurdu? Altmışlı yıllarda Almanya'nın açtığı İŞ
KAPILARINA oluk oluk insanımız gitmez; tam tersi, çalışmak için 1930’lu
yıllarda Hitlerin korkusundan bize gelen bilim insanları, bu kez gönüllü gelirdi.
Almanya’ya giden her
insanımızın biricik amacı; daha iyi yaşam hakkıydı. O zamanlar o memleketler
onlar için; başka mana taşıyordu. Başka milletlerin, dinlerin, inançların,
eğlencelerin; bir de açık saçık giyinen kadınların memleketi. Yani; Çıplak
Bacaklarından korkmayan kadınlar yaşardı onların çalışmak amacıyla gittikleri
ülkelerde.
O ülkelere gideli
elli yıl oldu. Çoğunun torunları orayı tercih etti. Niçin? Bugün dahi fırsatını
yakalayan bir sürü insan; çocuğunu okutmak için; Çıplak Bacaklı Kadınların
ülkelerine yolluyor. Neden? Çıplak bacaklara düşkünlük yüzünden mi? Hayır!
Oranın eğitimine; ilmine, altyapısına, doğruluğuna, fırsatlarına, adaletine
güvendiği için…
Bunca telaşımız,
korkumuz, çabamız hep çıplaklığı örtmek için oldu. Gelinen zamanda; dünyada
ortaya çıkan iki yüz devletin içinde, yetişmiş insanların göç ettiği, ülkesini
terk ettiği yere dönüştük.
Ne korkularımızı, ne
de telaşımızı, çabalarımızı iyi yönete bildik. Köylerimiz bile elli yılda, kent
köylü oldular. Üremeden tüketmenin fırsatını yakaladılar. Üstelik kendi giyim
kuşan özgürlüklerini de yakaladılar. Ama bir şey var ki; giyim kuşan özgürlüğünden çok daha öte; adalet özgürlüğü. Bu zarar gördüyse, fırsatlar da,
iş, aş imkânları da zarar görmüştür…
21.yüzyılın ilk
çeyreği bitmek üzere. Bütün buluşları dünyanın belli başlı ülkeleri yapıyor.
Diğer ülkeler; hep müşteri. Çünkü tek dertleri sanılan, çıplaklık ve kadın dayatmalarımız;
düşünceye, üretmeye, adalete olan inancımız için aynı emekleri, telaşı
gösteremedi…
İsterseniz, küçük
bir halk araştırması yapın! Bir iş aramak için sadece kendime güveniyorum,
diyen kaç kişi vardır? Sadece kendime, kendi eğitime, yeteneğime güveniyorum!
Böyle insan bulamayacağımız kadar kıttır bizim diyarlar.
Geçmişte söylenen
bir söz vardı, “Dayın,amcan varsa!” Bu söz, bugünde söyleniyor; yarın da
söylenecek gibi görünüyor. Bir döneme damgasını vuran FETÖ, kaç insanımızın
yaşamını yerle bir etti. Kaç aile, onur, açlık tehlikesi içinde oradan oraya
savruldu…
Adaletin istikrarı,
çıplaklığa duyduğumuz istikrar kadar hiç olmadı. Bizi yönetenleri, çıplaklığa
verdiğimiz değer kadar hiçbir zaman anlamak, uyarmak, doğru insan seçme
telaşına kapılmadık.
Böyle gelmiş böyle
mi gitsin?
13 Mayıs 2019 Pazartesi
AKASYALAR ÇİÇEK AÇTI
Kamera; Güven
Kamera; Güven
AKASYALAR ÇİÇEK AÇTI
Mayısın ilk haftası,
akasyaların da çiçeklerini açma zamanı. Nektarlarında koşacak böcekler. Kısa bir
süreliğine sakin ve cömert kokularını salacaklar şehrimizin her yanına.
Neredeyse her yıl
akasyalar la ilgili bir yazı yazıyorum. Niçin? Çocukluğum akasyaların diyarında
geçti. Yaşlı dut ağacının, güllerin, sümbüllerin, erguvanların, eriklerin
bahçesiydi yaşam alanım…
Akasyalar niçin
önemli? Çünkü onlar insan eliyle dikilme diler. Kuşların yardımıyla doğanın
her yanında yaşayabilirler. Yabanıl olan her şeyin dayanıklılığı, yüz binlerce
yıllık zorluklardan geçmiştir. İyidirler. Sağlamdırlar. İçlerinde ki yaşam
telaşı; çok kuvvetlidir.
Özkan Hocayı 7–3
yenmiş olmanın tavla keyfi içinde akasyalar daha güzel ve beyaz göründüler.
Üstelik tarihi bir alanda; Namık Kemal İlköğretim Okulunun bahçesinde! Buraları
bir zamanlar her derde deva bilgileri olan marifetli insanlarla doluydu.
Ya şimdi? Gençlerin
yüzüne bakmaya korkar olduk! Niye baktın diye küfür edecek gibi duran, yüzlerinde
yaşam ışığı, saygı ve tebessümün eseri kalmamış bir sürü genç; gençlik
dediğimiz gezen, yürüyen boş bedenler.
Akasyalar çiçek
açtı. Şaşmaz bir şekilde beklediler Mayıs ayını. Bademlerin yanılgısına düşmez
onlar. Her sıcağı, güneşi; “çağrı” kabul etmezler. Sağlamcıdır onların yabanıl
telaşları. Seyyar balıkçı; “mevsim balığı” diye bağırıyor. Menekşeleri
hazırlamış; kilosu;25 TL. Neredeyse bir insanın günlük kazancının yarısı!
Ülke büyüyor;
nüfusun artmasına sevinen siyasetçi mantığı, aynı nüfusu iş bulmak, sunmakta
zorlanıyor. Moda olan üniversiteden mezun olan; yüz binlerce genç; öğretmen,
mimar, veteriner, arkeolog atanma bekliyor.
Özel okul denen
yerlerde iş bulan öğretmenler, maaşları sorulduğunda utanıyorlar; yalan
söylüyorlar; askeri ücretin bile altında aldıkları maaşlar yüzünden.
Akasyalar, şaşmazlık
içinde milyonlarca yıl aynı türküyü söylüyorlar. Çiçek açıp, üreme telaşına bir
katkı vermek. Serçelere yuva kurmak için bol yeşillik üretmek. Akasyaların
yapraklarını keçiler, tavşanlar çok sever. Tazedir, lezzetli ve bol suludur.
Okumuş olmak için
okuyan, okutulan, gezmiş olmak için gezen, deli danalar gibi çırpınan, sosyal
dünyada beğenilmek için kılıktan kılığa giren insanlarım; Akasyalar çiçek
açmış; her mevsimin hakkını veriyorlar. Ya sizler? Bizler? Yaşadığımız şehri,
sadece pansiyon gibi görmek! Görenler! Yaşamın her daim yük getirdiğini
sananlar!
Dinlenmek için
çalışmanın yorgunluğunun erdemi büyüktür. Sırf bu yüzden, güzellik de
çirkinliğe çok şey borçludur. Namuslunun namussuza borçlu olduğu gibi…
Zıtlıklar olmasaydı, kavramların içi bomboş olurdu.
Sırf bu yüzden
sevmedi Kral Lear’i Tolstoy. Kendini gördü Shakespeare’nin eseri ve
karakterinde. Yazgısının peşinde, yüklendikçe yüklendi Kral Lear’a. Bütün bu
süreçler yaşanırken, akasyaların çiçek açması her mevsim tekrarlandı durdu.
Sert, sağlam
kökleri, bedeni olan akasya ağacı; yaşama sımsıkı tutunmuş; ağaç, dediğimiz,
şeyin ne kadar canlı ve kendine özgü bir algı yarattığını bilmeden geçip
gideriz; çiçeğe durmuş akasyaların yanı başından…
10 Mayıs 2019 Cuma
GÖRÜLME KÜLTÜRÜ
GÖRÜLME KÜLTÜRÜ
---------------------------------
Çağımızın
hastalığı mıdır, yoksa başka çağlara geçiş için alınması gereken bir bilet ve
kurban törenlerine hazırlık mıdır?
Hilal Bebek bu iş
üzerine; Görülme Kültürüne ciddi emek harcadığı, çok değerli tespitlerini kendi
köşesinde işlemiş. Üstelik enine, boyuna ve derinliğine kadar…
Uslanmayı her daim
ilahi adalet veya doğanın doğum sancılarına bırakmış olan insanlık; her yüzyıl
veya bin yılda bir; kendi kıyametlerini, savaşlarını yaşamış ve yaşamaya devam
edecek gibi…
Teknolojinin
nimetlerini kullanırken, külfetlerine yenik düşmek; yarışa başlamadan kaybetmek
anlamına geliyor. Bir işin, balın mülkiyetiyle birlikte, onun esiri olmak;
esaretin prangalarıyla ödüllendirilmek, loş ve nemli yerlerde kürek çeken;
forsalar-kürek mahkûmiyetine zincirlenmek; zincirlere vurulmak anlamına da
geliyor.
Hilal Bebek,
köşesinde ki çalışmada; Görülmenin, yaşamın önüne geçmesini iddia etmesi,
boşuna veya bir kuşku olmaktan çok öte geçti.
“ Yankılar üzerinden sesimizi duymaya,
yansımalar üzerinden yüzümüzü görmeye çalışıyoruz. Oysa elimizi götürsek
yüzümüz, içimize dönsek sesimiz bizde.”
Resim çekme; yani
görülme, beğenilme ihtiyacı? Bu ihtiyaca, alışkanlığa veya hastalığa tutulmuş
olanlara yakından bakan Hilal Bebek, bu ihtiyacın bazı kişilerde her şeyin
önüne geçtiğini söylemesi boşuna değil…
Hayalimizdeki,
düşlerimizde, gönüllerimizde ki ünlüler, ulaşılmazlar, mitler ve ebediyeti
kontrol eden büyük yaratıcı; sanki insana ayrı bir yetki vermişçesine; en
değerli zamanları, en hakiki anları bir yerlere hapsetmek veya son derece
gelişmiş telefonumuzun, bilgisayarımızın hafızasına yerleştirmek için muhteşem
çabalar harcıyoruz.
Dokunmadığımız,
öyküsünü bilmediğimiz nice mekânı, doğa parçasını ve insanı, insanları çektikçe
çekiyor, gönül, hafıza deryasının bütün limitlerini zorluyoruz. Niçin? Bütün
bunların sanatsal, sosyal, psikolojik ve kültürel karşılığı nedir?
Daha fazla beğeni
alan fotoğraftaki doğa parçasını daha çok korur hale mi dönüşüyoruz. Daha çok
kendimizi öne çıkartıp, sayısız, sınırsız dostlarla birlikte ırmaklar kadar
çoğalan huzur, şenlik, sağlık mı kazanıyoruz?
Sanırım; hiçbirisi!
En geliştirdiğimiz yerlerimiz; parmaklarımız! Daha hızlı yazıp, çekip
gönderiyoruz. Boşluğa, bilinmezliğe teslim edilen; sanki hiçbir zaman
ulaşamayacakları adreslere binlerce, milyonlarca fotoğraf ve alıntı yazı…
21. yüzyılın ilk
yarısı ülkemiz insanını zengin, refah ve daha çok huzurlu olacağız diye daha
çok tükettiği, daha çok mal, mülk ve nesne, obje edindiği dönem olma özelliğine
de sahip oldu. Daha fazla; antidepresan! Daha fazla uyuşturucu! Daha fazla iş
kazası, kadın ve çocuk ölümleri! Ve daha fazla; göçler, küskünlükler,
mal-mülklerin yer değiştirmesi…
Tüketmenin soylu
meziyet haline gelmesi; en hakiki, bilgili, görgülü insanla bile daha lafın
başında kendi gittiği mekânı, yediği yemeği öne çıkartıp, senin kültür kalene
bir gol çekip, senin taraftarın olan, gözlerinden, sesinden, soluğundan medet
umması; ayrı bir gariplik…
Israrla şu denklemi;
dengeyi duymaya çalışıyorum. Bütçe yapmak; dengede ve dengeli yaşamak;
ekonomik, kültürel, sosyal ve eğlence anlayışına kadar, hemen her şeyde…
Tanıklık ettiğim
nice durumlarda; hep daha fazla kazanma adına; mülkiyetçi, güç sahibi olma
peşinde, daha az tüketme, daha hoşgörülü, ağır, özümsenen bir yaşam; ne çok
uzak ve lüks geliyor bizlere.
Ne büyük bir kayıp…
Son sözü; Hilal
Bebek söyleyecek;
“ Bu devrin insanının
derdi, bu kadar ‘yutmaya! Çalışırken ‘çiğneyememek’,böylesi ‘kalmaya’
çalışırken ‘dokunamamak’,bu derece ‘sahip olmaya’ çalışırken ‘kaçırmak.”
6 Mayıs 2019 Pazartesi
TOLSTOY KRAL LEAR'A ÖFKELİDİR
TOLSTOY KRAL LEAR’E ÖFKELİDİR
Bunu iddia eden ben
değilim. Batı Kanonu yazarlarından Harold Bloom’un tespitlerinden ve bu
iddianın peşine takılmış birisi olarak yazıyorum.
Acaba niçin?
Tolstoy, Kral Lear’in üzerinden Shakespeare’yi aşağılamak istemiş olabilir mi?
Bakacağız!
Kral
Lear,Shakespeare’nin yazmış olduğu tiyatro oyunlarından sadece birisidir. Üç
kızı olan Kral’ın, yaşlılık zamanında krallığını üç kızı arasında paylaştırmak
istemesiyle hikâyemiz de başlar.
Kral Lear, üç kızını
yanına çağırtır. Artık yaşlandığını ileri sürer. Krallığını üç kızının yanında,
üç genç insanın yönetmesini ve ölümü ardından çeyiz kavgası yüzünden
krallığının perişanlığını önlemektir amacı.
Shakespeare’nin
önemli karakterlerinden sadece birisi olan Kral Lear, kızlarına, o bildik
soruyu sorar; “Hanginizin bana olan sevgisi daha fazla?” Kızlarının göstereceği
fazilet, yani sevgi sunumu için, daha fazla miras vereceğini söyler.
İlk önce büyük kızı,
Goneril’e sorar;”Kızım konuş bakalım?” Goneril, zorlamanın zoraki konuşmasını
gölgelere sığınarak ve güçlü bir şekilde yapar; “Babacığım, sizi, kelimelerin
tesirinden, gözle görünenden, saygıdan ve mesafeden, zengin ve ender sayılacak
her şeyden bile çok seviyorum.”
Büyük kız Goneril,
sayar da sayar! Artık bunamaya başlayan Kralın duymak istediği sözler
bunlardır. Hemen hemen her evde, olanlar gibi; her daim, süslü sözlere muhtaç
insanlık!
Kral Lear,Goneril’in
konuşmasından çok hoşlanır.Elinin altında bulunan krallığının haritasından,çok
önemli bir bölümü büyük kızına verdiğini söyler.Harita işaretlenir.
Sıra ikinci kızına;
Regan’a gelir. Kral aynı soruyu ona da sorar. Konuş kızım! Regan; “ Kız
kardeşimle aynı taraftayım! Onunla aynı değerleri paylaşıyorum. Siz,
majestelerine olan sevgim sonsuzdur.” Der. Kral Lear’ın yüzü yine gülümser.
Elinin altındaki haritaya tekrar döner. Ona da krallığının büyük bir parçasını,
ablasına verdiğinden aşağı kalmayacak bir yeri verir.
Sıra en küçük
kızına gelir. Kral; “Kardeşlerinden farklı olarak ne sunacaksın; konuş” der.
Küçük kız; “ Hiçbir şey lordum!” Kral Lear şaşırır. “Hiçlikten hiçlik doğar;
tekrar konuş” der.
“Kahırlar içindeyim ki,
kalbimi dilime çekemiyorum babacığım. Sizi tüm bağlılığım içinde seviyorum majesteleri;
ne az, ne çok!” küçük kız Cordelia böyle der. Kral, hiç memnun kalmaz. Övgüler,
düzgüleri bekliyordur; şaşkındır.
Kral Lear
Cordelia’ya daha şefkatle ve uyarcı sözlerle yaklaşır; “ Canım, sözlerini biraz
düzelt ki, servetimin tadını kaçırma yasın!”
Küçük kızı, olduğu
gibi, en içten en samimi dille, aynı sözleri tekrarlar. Kral Lear’in öfkesi
büyüktür. Fırtınaya dönüşür. Küçük kızı Cordelia’yı mirasından mahrum bırakır.
Öfke büyüktür; bir kez daha, büyülü sözlerin altında hilebazlık kazanmıştır.
Tolstoy, Kral
Lear’ın öfkesine mi kızar? Yoksa samimiyeti, barışçıl olanı görmeyişine mi?
Yoksa Shakespeare’nin edebiyat alanında yarattığı o büyük krallığa mı?
Laf aramızda
dostlar, Harold Bloom’un tespitleri, Lear’a kızan Tolstoy’un son zamanlarında
Kral Lear gibi yaşadığı üzerinedir. Bu kadar öfke, telaş, aşağılama kendi
kaderinin kapısına kadar ve Kral Lear’la aynı kaderi paylaşma anlamına mı
geliyor?
Sırf bu yüzden,
yaşamımdan geriye kalan yarım yüzyıl içerisinde kendi öfkelerim
değerlendirdiğimde de bunu görüyor buluyorum. O büyük krallığın öfkelerini,
paylaşımlarını yapmak istemeyen bir öfke krallığı var mıdır? İnsanın, evrimsel
sürecinde büyük ilkellik, hayvani içgüdüler hep peşimizde.
Öfke krallığından
kurtulmamın, onun zincirlerini çözmemin en büyük yardımcıları, edebi, sosyal
dünyadır. Yazmanın okumak, okumanın yazmak kadar gerçek, sonsuz olduğu çok
boyutlu bir dünya… Bugüne kadar pes etmediysem, bunun sebebi budur; bu eşsiz,
büyülü ormanlarda dolaşmak; kimi bir çoban kılığı içinde, kimi gezgin; sıradanlığın
özgürlüğü, mülkiyetsizliğin ağırlıksız olanı budur…
Tolstoy, kendi
zamanından çok önce yaşamış ve halen yaşadığını sandığı Shakespeare’ye
kudur-muşçasına saldırır. Niçin? O da, Kral Lear gibi yaşlandığı, krallığını
yönetmekten korktuğu için mi?
Perde kapanmadan
önce bir ses duyulur; “ Gerçekten öldü!”
ve bir ses daha; “ Daha uzun yaşamalıyız!”
Shakespeare ve
Tolstoy; insanlığın peşinden her daim gidecekler. Hatta zaman zaman önüne
geçip; seslenecekler; “ Doğa, sen benim TANRIÇAM SIN!”
Güven Serin
Etiketler:tarih,arkeoloji,dağ,sanat
KRAL LEAR-SHAKESPEARE
PERA MÜZESİ"Parajanov, Sarkis ile" sergi deneyimi | "Parajanov, with Sarkis" exhibi...
Pera'da,önemli bir etkinlikti;bir ömre yayılan üretimler...
4 Mayıs 2019 Cumartesi
GÜVERCİN BESLEYİCİ
GÜVERCİN BESLEYİCİ
Yağmurlu günlerden
sonra rahatlamış bir günün ilk saatleri. Şafak sökeli birkaç saat olmuş. İşi
olanlar işine, öğrenciler okula yetişme telaşı içinde…
Sabahları geçtiğim yerden;
Huzur Taksinin otoparkından geçiyorum. Taksi şoförlerinden birisi gelmiş; küçük
plastik kulübesinde sırasını bekliyor. Kulübenin beş metre ötesinde bir
güvercin grubu, içlerinde de üç dört kumru buğday yiyor.
Bu tür manzaraları
Vali Konağı Caddesi ve daha birkaç yerde de görüyorum. Kuşlara sevdalı
insanların kuşlarla vakit geçirme ve birbirlerine teşekkür etme anları…
Yiyecek yiyen
güvercinleri geçtikten sonra, bir ses ; “geri dön” diye uyardı. Manzara,
çocukluğumun manzarasıydı. Kuşlar ve onları izleyen; neredeyse soluk almaktan
dahi korkan insanın manzarası…
Geri dönüp,
manzarayı en görünür açıdan izlemeye başladım. İlk önce buğdayları kimin atmış
olduğunu değerlendirdim. En yakın yer; Taksi durağı. Ve durağın kulübesine
baktığımda kapısı açık içeride bir taksi şoförü oturuyor. Sessizce, açık
kapıdan güvercinlerin, kumruların yiyecek yemesini izliyor.
Caddeden geçen
araçların gürültülü telaşları ne kadar çoksa, güvercinlerin, kumruların sessiz
telaşları o kadar çoktu; ne kadar çok ve çabuk yerlerse günü o kadar kurtarmış
olacaklar. Kısacası; bedava yiyecek ve çok az enerji harcayarak, bu yiyeceğe
kavuşmak…
Manzara, tam
manasıyla beslenmenin panorama'sıydı. Güvercinlere yem veren taksi şoförü,
besleyici rolünde, güvercin ve kumrular da, beslenen, besinleri mideye indiren.
Muhtemelen güvercin besleyicisi köyden göç eden insanlarımızdan birisi. Ve
köyünde de güvercin, köpek, kedi, diğer hayvanları besliyordu.
Hayvanlarla, doğayla
ilişkisi kopan insanların içine düştükleri boşluk, sınırsız eğlence ve
tüketimlerle bir türlü tamamlanamıyor. Tam tersi, doğa ve çevremizdeki tüm
canlılarla doğru, faydaya dönük her türlü ilişki, yardım; bize, o boşluğa
düşmekten kurtaracak bir basamak, tutunacak bir dal sunuyor.
Evimizin önüne
koyacağımız bir su kabı dahi çok şey demektir. Bu su kaplarını gözlediğiniz
vakit; oradan geçen onlarca hayvan faydalanıyor; köpeğinden kedisine,
kargasından, kumrusuna, güvercinine…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















