5 Kasım 2018 Pazartesi

KAYIKÇI DA BALIKÇI DA AYNI DİYARDA




KAYIKÇI DA, BALIKÇI DA AYNI DİYARDA
------------------------------------------------------------

  Kayıkçı Antik Yunan dünyasında yeraltında yaşayan, ölen ruhları gideceği yere kayığı ile yeraltı nehri Styx’dan geçirecek olan Kharon’dan başkası değildir.

  Antik dünyanın inancıdır Kayıkçı Kharon’a geçiş parasını ödemek. Yeraltı Krallığında, Hades’in ülkesinde Kayıkçı Kharon’u memnun etmeden, ona ücretini ödemeden hiçbir yere gitmeniz mümkün değildi…

  Şimdi o zamanı bir hayal edin! Ve Kayıkçı Kahron’in ölmüş ruhunuza seslenişini duyun;

“ Dur sefil ruh! Nefes alanların diyarından bana hediyemi getirdin mi?
-          Geçmiş için ödemem işte burada Styx nehrinin yüce kayıkçısı…
-          Ödeme kabul edildi sefil ruh hadi gel kayığıma, götüreyim seni ölümden sonra ki yaşamın diyarına.”

 Bundandır antik dünyada ölen insanların gözleri üzerine konan paraların inancı. Ya da avuçları, ağızları içine sıkıştırılmaları…

 Ya balıkçı? Diğer bir değişle; Halikarnas Balıkçısı olan Cevat Şakir Kabaağaç’dan başkası değildir. 19.yüzyılda doğmuş,20.yüzyılda yaşamış bir Bodrum sevdalısı…

 Peki, ama onun seslenişi nasıldır? Görelim;

“ Ya Ortadoğulu olacağız ya da Anadolulu… Ya Ticaniler ülkesi olacağız, ya da yunuslar okyanusu… Ya terörün cenneti olacağız, ya da Nasrettin Hoca’lar toprağı... Ya zaptiyelerin düdüğü ötecek, ya da Homeros’un şiirleri söylenecek…

  Yokuşun başına geldiğinde Bodrum’u göreceksin/Sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin”

Güven Serin 


24 Ekim 2018 Çarşamba

DAHA İYİ OLMAK KABİLDİR BİRADER


Kamera; Güven-TEKİRDAĞ Resim Sergisi


DAHA İYİ OLMAK KABİLDİR BİRADER
------------------------------------------------------------


  Şimdi Amerika’da yaşayan, yaşamın her daim olumlu yönlerini gören, yakalayan bir insandan söz edeceğim.

  Bardağın dolu tarafını görse de, bu insana “Nasılsınız?” dendiği zaman, iyiyim sözünden çok; “ İyiyim ama daha iyi olmak kabildir birader!” dermiş.

  Öteden beri alışılagelmiş NASILSIN? Soruları, hal hatır sormaktan çok öte anlamını yitirmiş olmalı ki; şimdi Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan iş adamımız, bildik o sözcükleri; “ Çok şükür iyiyim!” hiçbir zaman söylememiş.

  Aslında bizim yazgımız, kaderimiz tam da burada başlıyor gibi! Kaç insanda, konuşma, sohbet esnasında tanıklık ettim. Karşısında ki kişi döküldüğü, yıkılmak üzere olduğu halde; “Seni iyi gördüm!” iltifatları; yıkılmak üzere olan kişinin de vay be; ben iyiymişim! İnanmamış inanma görüntüleri; kuru nehirler gibi; çoktan yatağının yataklarına çekilmiş sular misali…

  Kaç insan, kendini iyi görme merakı yüzünden erken gitti diğer dünyaya… Ayıp olmasın diye açıklanamayan, anlatılamayan nice sorun-dert; hiç bilinmeden, fark edilmeden uçup gitti; canlar, ruhlar gibi…

  İyi olmak nasıl bir şey? Laf olsun diye iyi olunur mu? Dişin ağrıyorsa dişin ağrıyordur! Başın ağrıyorsa ağrıyordur! Açsan; açsındır! Üzüntülüysen, üzüntünün de gerekli olduğunu bilerek üzülme hakkına sahip olmak gerekirken…

  İşte bu yüzden; gülen, gülümseyen insanların ses tonları; sanata, sanatçıya ve doğaya yakışmayan doğa ötesi bir korkutucu tonla yapılıyor. Şişen, gerilen, neredeyse inme inecek insanların doğa dışı gülmeleri komik değil; korkutucu oluyor…

 Baş edemediğim bir tek atasözü var. Kol kırılır yen içinde kalır! Asla kabul etmeyeceğim bir şey! Kol kangren olacak! Doğrusu tedavi sürecine adım atmak; değil mi?

 Yiğitlik edeceğiz diye nice suskunluk!

Güven Serin 

20 Ekim 2018 Cumartesi

DOĞMUŞLUĞUN AZİZ HATIRINA


Kamera; Güven Hoşköy Tarihi Hora Feneri

O da,bir kez daha doğacak küllerinden...


Kamera, Güven

Tarihi Hora Feneri

Yakında,paslarından,yalnızlığından kurtulacak
diye ümit ediyorum...

Kamera; Bülent



                    DOĞMUŞLUĞUN AZİZ HATIRINA


  Kim istemez ki şölenleri,törenleri ve hatırlanıp onanmaları? Yaşa,başa bakmadan ve şımarma korkusu yaşamadan…

  Doğmuşluğun aziz hatırına,evrende yol alan dünyamızın saatte ki hızının 110 Bin km olduğunu bir kenara bırakıp,mucizevi bir canlı olduğumuz halde,bıkkınlığa,uyuşukluğa,ölüm duraklarına zorunlu yönlendirme korkuları ve telaşları yaşamadan;

Doğmuşluğun aziz hatırına;yaşamın içerisinde,kraldan fazla kral olmadan,kralın çıplaklığının önemi kalmadığını bilerek;doğmuşluğun aziz hatırına…

 Büyük çırpınışları,battıkça batak olan tepindiğimiz yeri,hürmetle selamlayıp,hareketin,edebi ve felsefi dünyanın en kıymetli biçimlerini en halkçı,sade anlayış içinde kabullenerek;sevinç ve coşkunun,yıldız tozları gibi her an var olduğunu bilmenin kutsiyeti içinde SELAMLIYORUM sizleri.

 Yakın zaman önce müjdeli bir haber verildi;Kıyı Emniyet Müdürlüğü tarafından gazetemizin köşesinde ki Hora Feneri çalışmalarımın karşılığı olarak. Paşa Dedemden kalacak mirasın düşlerinden daha gerçekçi ve manevi etki yaptı yüreğimde.

 175 yaşında viran,175 bin hikayesi olan bu fenerle bütünleşmiş olan ruhumun titreşimlerini bir kez daha hissettim;doğmuşluğun aziz hatırına…

 İşte böyle;İlimsel bir araştırma;ölüm döşeğinde ki insanlara sorulan bir tek soru;şu sonuçları verdi.

 “ Bir daha dünyaya sağlıklı bir şekilde gelseniz ne yapardınız?” Verilen iki önemli cevap;

“ Daha fazla seyahat eder,insanları,şehirleri,doğayı daha fazla fark etmek isterdik.” İkinci cevap; “ Daha az titiz olurduk;kırılanı döküleni hesaplamadan!”

 Ne çok kayıplarla uğraşıp durduk;bizden öncesi,bizden sonrası;bizim elimizde olanlar ve olmayanlar adına…Sınırlar,mülkler için;hapsolmuş olduğumuz bu güzel dünyanın en ufak kıymetini bilmeden;oysa uçsuz evren,bize hep güldü;varın beni keşfedin,sınırım yok,diyerek…

 Sözüm;kaprislerden kurtulamayanlara,kini,nefreti besleyenlere hiç değil.Vardır onların kendi yolu;daha tepinecekleri,bataklık hale getirecekleri yerleri…

 Doğmuşluğun aziz hatırına;harekete,edebi dünya ve sanata tutunan ülkelere olan muhtaçlığımızı hiç unutmayın. Sadece tüketen ülkelerin efeliği,masallarda saklanır ancak. Gerçeğin efendisi her daim,bütün ilimlere,sanat dallarına sahip olanlardır;küçük sandığımız Yunanistan bile Homeros’a,Sokrates’e,Aristo’ya nice dünyalar borçludur.

 Bu yüzden,doğmuşluğun aziz hatırına;bilin ki;Mevlana,Yunus,Pir Sultan,Mustafa Kemal,Yaşar Kemal,Orhan Kemal,Aziz Nesin ve daha niceleri;doğmuşlun aziz hatırına bizden çok ötelerde biliniyor,inceleniyor,anlaşılıyor.

 Ayran içmenin vazgeçilmezliğine saygı duyarım;hayran gönüllü olup,abartılı ve soytarıca sevgilerden korkarım hep…Bir olan akıl ve ortak olan dünya ihtiyaçları;doğmuşluğun aziz hatırına iyi anlaşılır diye ümit etmekten başka bir de yazıyorum;gazetemizin insanlığa uzanmak isteyen köşesinde;nice yazan,çizen,okuyan,kendi işinde ter döken,düşünceli,erdemli insanlar gibi…

 Selam ve sevgilerimle;selamlıyorum sizleri;Doğmuşluğun aziz hatırına…

Güven serin

    






17 Ekim 2018 Çarşamba

HAYATIMI TOPRAĞA VERİYORUM





HAYATIMI TOPRAĞA VERİYORUM
---------------------------------------------------

  Bir yazar; yazgısını yazmada, düşünmede ve irdelemede tamamlasın! Düşünün bir kere; yazdıkça sandığa atsın eserlerini! Ve sonunda onun felsefesi şu fikri savunsun;



“ Öyleyse kim kurtaracak beni var olmaktan? Hayatımı toprağa veriyorum.”

Fernando Pessoa, yaşamı boyunca yazıp durdu. Neredeyse bütün yazdıklarını onun meşhur sandığına attı. Günümüz insanının her saniyesini sosyal medyada paylaşmak için yanıp tutuştuğunu düşününce; ne kadar uzak şimdiki zamana Pessoa; ne kadar çok…

 Ölümünden sonra sandık açıldığında ortaya çıkan sayfa sayısı, yaklaşık olarak 27 Bindir… Akıl alacak gibi görünmese de; sanatçılar her daim toplumların birkaç adım önünde giderler. Yaşamı, yaşam sapmalarını ve kırılmalarını da önce yaşama hakkına veya eziyetine de onlar sahip olurlar.

 Tıpkı Latin Şair Vergilius gibi, henüz bitirmediği büyük yapıtını yakmak, yok etmek istemiştir; Son nefeste dahi…

 Pessoa, bunca düşünceyi, yazıyı, eseri niçin biriktirdi? Neden yayınlamadı? Bugünün ve dünün insanı; ün, şan, güç için yanıp tutuşuyordu oysa! Bu da bir sanat oyunu mu? Bir tepkinin, inatçılığın karşılığı mı? Bilinmez…

  Belki de yakın zaman önce konuştuğum bir arkadaşım; boşu boşuna bunca yıl idealizm adına çalışıp, durmuşum! Onca kazancı, emeği; toplum için harcayacağım derken, kendi hayatım akıp gitti, diyerek bir küskünlüğü, pişmanlığı dile getirmesi; insanın, insanlardan beklediği karşılığı bulamayınca; her şeyden vazgeçme gibi bir huyu olduğu da anlaşılır hale geliyor…

  Sanki biraz ötemde Pessoa’nın sesi, soluğu bir şeyler anlatmaya çalışıyor; bütün amacının seyir; eylemsiz kalarak sessizce dünyayı, ona ait olan yaşamı, kendi içinde bir komediye dönüştürmek; bütün ciddiyetini de muhafaza ederek; gülecek olanlar gülsün, düşünecekler düşünsün; onun erdemi, seyretmek ve eylemsiz kalmaktır…

Güven Serin 

ALIN YAZISI




Kamera; Güven   Tekirdağ

Heykeltıraş; Velıslav Mınekov


Kamera; Güven-Velıslav Mınekov



ALIN YAZISI

Bu çalışma;Akdeniz'de,Ege'de ölen göçmenler anısına üretilmiştir.
Alın Yazısı olmayan,insanlığın çürük tarafını geçmeye çalışan
efsanelerde ki ruhlar gibi;yeraltı ırmağında,kayıkçıya para
vererek cehennemden kurtulacağını sanan insanlar...

Son olarak;ailesiyle;daha iyi bir yaşam umuduyla
göç etmek isterken tekneleri alabora olan 
Iraklı Kadın; Mıhabat İsmael'in 28 saat yüzerek 
hüzünlü kurtuluşu yansıdı haber diye;insanlığın  yüz
ve kulaklarına. Eşi;alın yazısı adına öldü;
binlercesi gibi...

Onların anısına,kendi durgun ve suskun irademi,
poslu yüreğimi bir parça telaşlandırmak
adına da bu çalışmayı paylaşıyorum.
Güven Serin 


11 Ekim 2018 Perşembe

ÇIRAKLIK ve KALFALIK DEVİRLERİ


ANTİK EFES KÜTÜPHANESİ


ÇIRAKLIK ve KALFALIK DEVİRLERİ
------------------------------------------------


  Kadim zamanlara ait, zanaat işlerini öğrenecek olan insanların izleyeceği yüce yolun yokuşları, bekleme ve sabır süreleri oldukça uzun ve önemliydi…

  Önce çırak olarak başlayıp, sonra kalfalığa ve belki de iyi marifet gösterilirse; ustalığa kadar gidecek önemli, şanlı, erdemli yol; yollar…

  Usta olabilmek birkaç günün veya zekânın işi değil; eğitilmenin, yoğrulmanın, ezilip büzülüp, kendi atomlarından, elementlerinden tekrar var olabilme becerisinin karşılığıdır. Tıpkı; Selimiye Camii’nin ustası Sinan’ın yolu, yolculuğu gibi…

  Kütüphane yolculuğum; yani çıraklığım da öyle başladı. Aradan yıllar geçti;35 yıl kadar. Daha çok yeni; kalfalık diplomamı aldım. Meğer yarım yüzyıl beklemek gerekiyormuş edebi, felsefi, sosyal ve manevi olgunluğa erişmek; bir merdiven daha çıkmak için…

  Okumanın da çıraklığı mı olurmuş? Bal gibi oluyor işte. Kalfalık; belki de hiç bitmeyecek bir durum… Çıraklığın sonunda, geçiş yaklaşırken kendi kitaplığımı kurabilme becerisine, gönüllü seçim yapabilme hakkına sahip oldum.

 Kendi kitaplığını kurabilme özgürlüğü, gönüllülüğü ne demek? Yaşamın kirli bilgilerinden, korkunçluğundan mantık, duygu, sezgiler yardımlarıyla uzak durabilmek anlamına da geliyor. Edebiyatın, okuma hürriyetinin seçim, seçme hakkı; koruyucu kalkanlar sağlıyor.

  Akıl yürütme; reddetme; sorular sorma, cevaplar arama… Bir sürü kirli bilginin, kitabın veya seçeneklerin içinde boğulup gitmenin âlemi var mı? Avucumuzdan bir yudumluk yaşam hakkı; onu da hızla ve gereksiz çırpınışlarla, yaşarken ölü vaziyetine bürünüp, yaşamaya çalışmak; diğer yaşayanlara da büyük haksızlık değil mi?

  Kitaplar dünyası, kalfalığı, ustalığı ayrı bir yere koyar. Kapılar açılır; manevi ve sırlarla dolu kapılar… Örneğin; Goethe’nin Doğu Batı Divanını bir açarsınız; bir bakmışsınız sizi Hafıza, Nasrettin Hocaya, Hazreti Muhammed’e, Kâbus name’ye kadar getiriyor. Ustalık böyle bir şey; öyle bir yolculuk yaptırır ki; Dante’nin yolculuğundan daha edebi, sosyal ve kültürel bir dünya; dünyalar çıkar ortaya…

 Bunca telaş, bilgi, güç, kuvvet ve boşa giden ince servetler… Enerjiler… İnsan ömürleri… Üniversitelerin araştırmalarını sabırla bekliyorum. Bu kadar çok mal mülk edinirken, insanların daha çok antidepresan kullanımı, daha çok yalnızlaşmasının ana temellerinden en önemlisi; daha az öğreniyoruz! Daha az okuyoruz! Daha az sanatla meşgulüz…

 Sıralama baştan beri önemli; sağlık için vazgeçilmez olanlar; hareket, doğru beslenme ve stresten uzak durma! Diğer taraftan bunları algılamamıza yardımcı olacak en önemli yolculuk; çıraklık, kalfalık ve ustalık için; kütüphanelere dört elle sarılma ve seçici olmak için, yanılgılarla başlayıp; bilgi, görgü ayıklama becerisine; yani kalfalığa ulaşmak için; Yunus gibi yıllarca odun taşıma; odun toplama…

  Bu günün dünyasına ne çok uzak şeyler değil mi? Hangi ara? Yani gençlerin söylediği gibi; ne ara olacak bu işler?

 O zaman bırakalım kendimizi; rüzgâr ve akıntı bizi nereye getirecek? Muhtemelen ait olmadığımız dünyalara; yaşam hakkının bile farkına varamayacağımız son duraklara; cebelleşerek, tepişerek ve hiçbir şeyden zevk almadan ulaşılacak son durağa doğru…



 GÜVEN SERİN 






9 Ekim 2018 Salı

GÜNLER GEÇİYOR,GÜNLER


Kamera; Güven  


GÜNLER GEÇİYOR, GÜNLER
--------------------------------------------

  Ahmet Muhip Dıranas’ın şiirlerinden birisidir; Geçen Günler dizeleri. Yaşamın, yaşamların bir nehir gibi akıp geçmesi, akan yaşamlara yerleşen kavramlar üzerine tahtını kurmuş bir şiir.

Günler geçiyor, günler;
Pişmanlığa sürgünler
Gibi geçiyor günler.

 Şairlerin bu dizeleri; yorumları ne kadar çok anlamlı hale getiriyor yaşamları. Yaşamı yorumlamaktan aciz insanlar;” yalan dünya” gözüyle bakarlar maviliklerin, yeşillerin; velhasıl evrenin bize hediye ettiği, sayısız elementin bir araya gelip, yaşamların kaynağını oluşturduğu bu gezegende en hırslı olanlar yine “Yalan dünya” gözüyle bakanlardır.

 Yalan nedir ki? Bir kandırmaca; olmayan bir şey… O zaman; olmayanın içinde yüzüyorsak; bunca olan kargaşa, acı, hüzün, saldırı; neyin nesi?

  Bakmayın bu tür şeylere kafa yormuş olmama! Farkındayım şairin farkında olan uyarısının. Geçen günlerin tembelliği içinde telaşsız fark edişin peşinde, paftası, parsel siz sahipleniyorum dünyamı, evrenimi…

 Ait olduğumu, bu evrenin öz evladı olduğumu bilmek bile yetiyor artıyor ölümlü bedenimin ölümsüzlüğü düşleyen ruhuna.

 Yine söz şairde;

Birbiri arkasından
Batan güneşler gibi,
Yelkovan ve akrebi
Döngüsünde durmadan,
Vuran kampanalarla
Geçiyor bütün günler,
Pişmanlığa sürgünler
Gibi günler ve günler…

 
 Güven Serin 








5 Ekim 2018 Cuma

MÜNZEVİ BİR HAYAT




MÜNZEVİ BİR HAYAT
----------------------

  İnsanlardan uzaklaşıp tek başına yaşanacak bir hayat… Çokluğun titreşimleri, belli ki, yazgısı edebi düşünce yaratıcılığına adanmışları rahatsız ediyor. Hâlbuki bütün beslenmesine, yalnızlığa gidecek yolun, bütün erzaklarını da, yine bu insanlardan şükranla temin etmiştir.

  Theo Angelopoulos’un filmi; Sonsuzluk ve Bir Gün, belki de bu süreci iyi, daha iyi anlamak adına, kendi yüzleşmemi de derinlerden çekip, sıradan olmanın, kalmanın hüzünlü neşesine kavuşmak içindir…

  Bu filmi, defalarca izlemiş olmam, bir daha izlemeyeceğim, anlamı taşımıyor; kat’iyen… Müziklerine, tane tane dokunmak; tıpkı, Anna’nın bıraktığı mektupta, gözlerinin dokunuşunu anlatması gibi bir anlama kavuşur. Bütün parçaların, bütüne yazgılı olup, onların birleşimini izleme şans ve onurunu yakalamak gibi bir şey…

  Münzevi bir hayat; gerçek edebiyatçıların ortak kaderi; yazgısı olmalı… Yarı tanrı kaidesine çıkmanın yüce bedeli… İşte bu yüzden, bu film, aynı zamanda Theo Angelopoulos’un kendi münzevi hayatının karşılığı; aynada ki soluk görüntüdür.

 Belki de, çok geç olmadan, bir gün, bir gecenin bile ne büyük öneme sahip olduğunu, basit yaşamların, nice yüce, derin, zarif yaşama denk bir adalet içinde sıralanışını da işitmemiz, kavramamız mümkün.

  İnsan olmanın, ölümüne, çürümesine, kaybedişine trajik bir hüzün, ağıt yakmak yerine, tanrı ve tanrıçalara daha çok üzülmemiz gerektiğini de düşünebiliriz. Onların ulaşılmazlığı, ebediliği aynı zamanda büyük münzevi yaşamların da teselli haline gelecek kanıtı gibi; dimdik, uzanıyor sonsuzluğun gün ve gecelerinin içinde.

 Işık, sadece en üst kimliğe ulaşmış, kavramları, karakterleri yerli yerine oturtan, sahneler hazırlayan, seyirci koltuklarını yerleştirip, bunu yazıya döken, ezgilerle süsleyen, insana ait; ölümlü olana sunulan şükran; böyle bir şey olmalı…


 Güven Serin







4 Ekim 2018 Perşembe

OLMASAYDI DELİLER


Kamera;Güven


Kamera; Güven


Kamera; Güven
OLMASAYDI DELİLER;

  Ne yapardık biz akıllılar? Ne çok muhtacız onlara; ne çok... Tıpkı çevremizde kaybedenleri gördükçe kendi kazanma gücümüz; yarı tanrı olma hayalimiz gerçekleşir...

  Oysa ne büyük bir sahnedir bu sahne; yönetmen öyle zeki ki; aklımızın bile almayacağı şeylerdir kazanıyorken kaybetmeler; gülüyorken ağlamalar... Milyarlarca hücreyi sadece birkaç safdil duyguya emanet etmek!

  Olmasaydı deliler; ne az eğlenirdi biz akıllılar! Buna eğlenmek diyorsanız; tiyatrolarımızın, sinemalarımızın, kütüphanelerimizin olmayışına, dolmayışı ne kafa yormuyor sanız; buyurun eğlenin; deliliğin, kaybedenlerin meydanı bu meydandır...

  Fotoğraflarda gördüğünüz iki DELİ; iki kardeş; ikizler... Yaptıkları tek delilik, neredeyse doğduklarından beri ellerinde ki radyoların müziklerini dinlemek...

Onların deli gülüşlerine her daim imrenmiş bir akıllıyım ben; her daim, kendi dalgalı, kurallı ve yapay çizgilerimizde hapsedilmiş bir durumda, dut ağacımın krallığına imrenir gibi imrendim delilerin içten gülümsemelerine...


Güven Serin
04.10.2018




1 Ekim 2018 Pazartesi

DANZEL WASHİNGTON'U DUYDUM




DANZEL WASHİNGTON’U DUYDUM
----------------------------------------------

  Ünlü bir insan; sinema oyuncusu! Barbaros Tapan’ın köşesinde, röportajında insanlık çağrısı yapan peygamberler kadar gerçek, manidar bir sesleniş yapıyor.

  Annesinin ısrarla “ Basit yaşa! “ demesiyle şekillenen bir insan! Gösterisini; kazandıklarının büyük çoğunluğunu yardım kuruluşlarına vererek, yönlendirerek yapıyor.

  Bütün bu anlayış, gelişmeler bize neyi gösteriyor? İnsanın huzuru, mutluluğu için saraylara, ordulara ihtiyacı olmadığını, muhtaçlığı olan asıl şeyin saf sevgi ve yeterli olacağına inandığımız kadar; mal-mülk…

  Bir arkadaşım; neredeyse tüm yaşamını titizlik üzerine inşa etti. Kılı kırk yaran anlayışını büyük bir insan algısı sanıp, yaşı ilerledikçe çevresinde ki insanlar daha da azaldı. Kırdığı kalplerin kırılan tarafına yönelmek yerine, kendi haklılığıyla kupkuru bir krallık yarattı.

 En son ziyaretimde, hasta haliyle dahi bu anlayıştan kurtulamayış oluşunun gerçek sebeplerini anlamak için kâhin olmak gerekmiyor. Çocukken şekillenen karakterler ve insanın kendi yazgısıyla birlikte diğer insanlara, canlılara dahi etki edeceği birliktelik, içinde ki saklı hazineleri; eğitim, öğretim ve araştırmalar sayesinde daha da netleşiyor.

  Oscar ödülünü kazanmış sanatçı, en iyiyi ararken, en iyinin hiçbir zaman bulunamayacağı üzerine karar veriyor. Ayrıca başkalarının da iyi olması için onlara yardım etmesi üzerine bir yaşam süreci başlatıyor.

  Kazanıyor ve paylaşıyor… Dünyanın yaşı-başı; birçok insanın aklını kaçırtacak kadar eski! Yaklaşık olarak 4,5 milyar… Hangi süreçlerden geçti, hangi uygarlıklara ev sahipliği yaptı? Uygarlıkların çöküş sebepleri sadece doğal mıydı? Sosyolojik etkenler bu çöküşlerin kaçta kaçını ilgilendiriyordu?

 Ortalama insan ömrü; 70–80 yaş… Yani yıl… Evrenin yaşını, dünyanınkini düşününce, insanın yaşından söz etmek; anlama açısından önemli! Yani, bütün telaşların, korkuların, soylu güç gösterilerinin en hakiki sınırı; 70–80 yıl…

 Son nefesin son çığlıkları atılıyorken birçok şey anlaşılıyor. Anlaşılmasa dahi sonlanıyor. Bizim büyüttüğümüz, süslediğimiz bütün anlamlar değerini yitiriyor…

  Öyleyse; bu dünyanın verimliliği, insanın yarattığı iyi olma çabaları, kavramları; insan ruhuna da iyi geldiğine göre; korkunç bir bataklık, karanlık, dövüş yaratmak; ne akılcı! Ne de ahlaki ve vicdani bir şey…

  Burada ki asıl sorun; inancımız? Tam olarak neye inanıyoruz? Allaha olan yönelişlerin hemen hepsinde büyük tapınaklar, camiler inşa edilmiş. Buralarda; gül suyu, tütsü kokuları yayılmış mekândan öte, evrenin her yerine.

  Mimari, mühendislik; ibadethaneleri aydınlatan gün ışığı, her şey insan eliyle, aradığımız şeye ulaşmak, onu anladığımızı daha anlaşılır hale getirmek ve onun gücü karşısında bizim sınırımızı çizmek olduğuna göre; bu çizgilerin, insana, doğaya; tüm yaşama olan inancımız, sevgimiz; niçin eksik?

  Bu kadar söz, ibadet? Bu kadar kurban? Korku? Günah ve sevap? İnsan, geldiği süreçte ve bu sürecin yolculuğunda her daim kendi yanılgılarının, zaaflarının, egolarının kurbanı olduğu da bir gerçek! Daha fazla kazanç! Daha fazla güç! Daha fazla; İNTİKAM!

 Ve sürekli artan sınırlar! Soru işaretleri hiç bitmeyecek; belli; ta ki insanın büyük göçüne, nadide ve kıt hale gelişine kadar…

Güven Serin  


Denzel Washington'dan İlham Verici Muhteşem Konuşma(Türkçe Altyazılı)

26 Eylül 2018 Çarşamba

HASTANE ÖNÜ


Kamera; Güven -İbrahim Balaban



HASTANE ÖNÜ
-----------------------------

  Tekirdağ Ertuğrul Mahallesi İbrahim Balaban’ın müzesine kavuştu. Bir şehre yapılacak en güzel zenginliklerden birisidir müzelerle buluşturmak. İbrahim Balaban Müzesi de öyle güzel bir butik müze oldu.

 Ahşabın ayak seslerini, tarihin erdemli izdüşümlerini hissetmek, anı ve geleceği yorumlamak adına değerli bir kavuşum…

 Balaban’ın eserlerinden birisi de; Hastane Önü yağlı boya tablosu. Siyahın, kahverenginin hâkim olduğu eserde; onlarca insan bekleşiyor. Çaresiz ve çare bekleyen kadınlar, erkekler, çocuklar…

 Bu tablonun yarım yüzyılı aşmış yaşı, sadece geçmişe bir ışık değil; bugüne ve yarınlara da taşıyacağı bir şey var. Hastane önlerinde değişen bir şeyin olmadığı… Bir sürü hastane açıldı; hapishaneler gibi…

 Aynı oranda hasta arttı. Balaban’ın eserinde ki karakterlerin daha moderni var şu an; hastane önünde bekleyen insan yüzlerinde. Fakat umutsuzlukları, umutları, çileleri ve BEKLEYİŞLERİ hep aynı…

 Bunu değiştirmek için; hükumetimiz o kadar büyük çaba harcadığı halde; bu korkunç bürokrasi, kendine gurur yaptığı körlük kalkanı sayesinde; iyi analiz edememe; sivil örgütlerin yetersizliği; partilerin il ve ilçe teşkilatlarının sosyoloji, psikoloji ve analiz gerçeklerinden uzak kalmaları; bu değişmez HASTANE ÖNÜ manzaralarını sabitliyor…

  Ve Balabanın insanları; solgun yüzlü, umutları bedenleri örselenmiş; ay ışığında ki kağnıların ve onları takip eden kadınların yorgun hallerinde ki inanç yok onlarda; siyaha, kahverengine, solgunluğa teslim olmuşlar…

Güven Serin 


22 Eylül 2018 Cumartesi

DOĞADAKİ SES ÖLMEZ İŞTE


Kamera; Güven  Tekirdağ
İbrahim Balaban

Kamera; Güven
İbrahim Balaban



DOĞADAKİ SES ÖLMEZ İŞTE

Bunca cefa, eleştiri, oradan oraya sürükleniş; İbrahim Balaban’ın yollarının Nazım Hikmet ile kesişmesi; Anka Kuşunun küllerinden doğması gibi bir doğum olayını da hapishane duvarları arasında gün yüzüne çıkarttı.

 Yazgısıdır sanata giden yolların pıtraklı, engebeli, karanlık ve heyecanlı yollardan geçmek. Yoğrulma ve mayalanma böyle başlar; acıların renklerinin desenleri, iniltilerin nağmelere, şiire dönüşmesiyle…

 Balaban, kendine düşen çıkışı resim sanatına tutunmakla yaparken, zaman zaman haykırışlardan da geri kalmaz;

Doğadaki ses ölmez işte!
Doğadaki renk ölmez işte!
Doğadaki biçim ölmez işte!
Sen ölmedin işte!

Güven Serin 






21 Eylül 2018 Cuma

TEKNOFEST İSTANBUL ve TEKNOLOJİ HEYECANI


Kamera; Güven






Kamera; Güven


Kamera; Güven


Kamera; Güven



TEKNOFEST İSTANBUL ve TEKNOLOJİ HEYECANI
----------------------------------------------------

  20 Eylül, 3.Havalimanı devasa meydanında ikincisi kutlanılan Teknoloji Şöleni; her yaştan insanlarla; cıvıl cıvıl; gençler bir stanttan diğerine, inanılmaz heyecan, coşku içinde koşuyorlar…

  Özellikle havacılık ve uzay sanayisinin öne çıktığı festivalde, gelişmiş ülkelerin yıllar önce geçmiş olduğu yollardan geçme çabalarımızı alkışlıyorum.

  Festivalin çok yeni olmasıyla birlikte havacılığımızın Mustafa Kemal zamanında önemsenip, istikbalin göklerde olduğu uyarısı onlarca yıl önce yapıldı. Siyasi tutarsızlıklar, zayıfı oluşumuzun dış güçlere muhtaçlığı; köy enstitülerini yarı yolda bırakışımız; bizi dışa bağımlı hale getirdi.

 Samana bile muhtaç duyulur hale gelmek; hürriyetini de bir bakıma teslim etmek anlamına geliyor. Motorinden, yedek parçaya, aşılardan, her türlü ilaçların formüllerine kadar…

  Bu tür festivaller, ortaya çıkan kayıplar iyi değerlendirildiğinde milli şuurun albenisi, manevi çekiciliği, üretime, emeğe olan irade ve çalışkanlıkla birleştiğinde yeni; yepyeni buluşlar da ardı ardına geliyor.

  TEKNOFEST büyük bir organizasyon; oldukça büyük ve önemli! Bu önemi, alt kademe yöneticileri pek anlamamışa benziyor. Daha alana geldiğimiz an; giren de pişman, girmeyen de; algısı oluşuyor.

  Karışıklık, kuralsızlık, aymazlık o kadar büyük ki; bütün bu başıboşluğun büyüklüğü dahi; festivale çok az gölge düşürüyor. Çünkü bu festivalin amacı, kapsamı çok büyük…

 Alanda ki otopark bölümünde ki gevşeklik, kuralsızlık insanın içini acıtıyor. Devletimiz bu kadar çok imkânı ve en zor zamanlarda bir araya getiriyor fakat buna rağmen; bir “yağma” ve “ yağmalama” görüntüsü…

 Nedir bu olanlar? Festivale gelecek olan misafirlere verilecek sandviç ve meyve sularının kamyonlardan indirilip bir kenara; insanların gelişi güzel almasına terk edilmesi! Kimisi ceplerini, koynunu doldurmuş; kimisi kolileri ellerinde taşıyor…

 Festivale mi geldi bu insanlar; ekmek, meyve suyu yağmasına mı? Büyük çelişkiler; bu işlere bakan insanların BÜYÜK AYIBIDIR…

 Yönlendirme, festival alanına taşıma adına büyük bir rezalet yaşansa da; festivale geldiğimizde her şey değişiyor. Gençliğin, düşüncenin, araştırmanın fırsatlar verilince neler yapılacağının kanıtları orada; günlerce gezilse, tam olarak ikna olunamayacak kadar güzel ve değerli çalışmalar…


Güven Serin 






18 Eylül 2018 Salı

SAPIK YUNUS






SAPIK YUNUS
----------------------------

  Hiçbir davranışın ilimsel tarafı bizleri ilgilendirmiyor bile. Ona eziyet edecek bir sıfat; yakıştırma bulmamız yeterli…

 Bir hafta önce okuduğum bu haber; Fransa’nın kuzeyinde Breton bölgesinde yaşanıyor. Kahramanımız ise bir yunus. Hani insanlara fazlasıyla yakın duran, hepimizin sevmek için can attığımız deniz hayvanı.

 Fransa’nın Bereton Bölgesinde plaja dadanan bu yunusun bir de ismi var; Zafar! Zafar, bildik yunus davranışlarından çok farklılık gösteriyor. Gözüne kestirdiği yüzücü, sörfçüleri flört etmeye zorluyor.

  Zafar’ı takip edip incelediklerinde yunus biliminin de yardımını alarak; Zafar isimli yunusun cinsel açlık çektiğine karar veriliyor.

  Belediye Başkanı bu gidişattan çekinip, plajı yüzücülere kapatmakla çare üretmiş. Belki yakın gelecekte Zafar’a bir arkadaş da bulmaları mümkün; en doğru olanı da bu olacak gibi…

 Zafar gibi bir yunusun bizim plajlarımıza dadandığını bir düşünün! Yüzücü veya balıkçılarla flört etme isteği nasıl karşılanırdı? Sapkınlıkla suçlanır; oracıkta canına kıyılırdı… Kimsenin de gözünden bir damla yaş akmazdı…

  İnsanın gizemi, ancak ilimle aydınlatılarak netleşip, gün yüzüne çıkartıla biliniyor. Gerisi, hep eksik, hep suçlama; hatta suçluyu yakalarken en korkunç olanı yapma; SUÇ İŞLEME…

 Bizlerin ahlak anlayışı, vicdan ve adalet tutumu ne hazindir ki hep buna benzer; bana zarar verdi; öyleyse; yok olsun; yerin yedi kat dibini boylasın… Ne korkunç bir ahlak, adalet anlayışı… En büyük şey, suçluyu yakalarken, kendimizin de suç işlemeye ne kadar yakın oluşumuz…

 Zafar isimli yunus şimdi nerede; aynı plajda volta atıyor mu bilinmez! Muhakkak yeni arkadaşlar, açlığını gidermeye derman olacak objeler, nesneler, canlılar arayacaktır; hormonları Zafar’ı rahat bırakmıyor…

Güven Serin 



17 Eylül 2018 Pazartesi

OKULLARIN ZİLLERİ ÇALDI




OKULLARIN ZİLLERİ ÇALDI
---------------------------------------

 Şimdiki zillerin çeşitliliği 21.yüzyılın yakın gelecekte ki serbest eğitimlerinin de habercisi gibi…

  18 milyon öğrenci ve bir milyon öğretmen; yüce bir yörünge içinde, insan beyninin yol alabileceği, nicelikten niteliğe, büyük topluluklardan saygın bir kişiliğe dönüşme yolculuğunun mekânları…

 Yakanı gelecekte belki de okulların önemi, mekânsal olmaktan öte taşınacak… Ülkemizde ki eğitimin, öğretimin akademik karşılığını en iyi dünya sıralamalarına bakarak anlayabiliriz. Araştırmalara baktığımızda ülkemizin durumu; yıllar önce yaşanan EUROVİSİON ŞARKI YARIŞMASI sonuçları gibi; acaba hangi ülke bize puan verecek?

 Hep bir hüzün… Oysa niçin puan alamadığımızın sorusunu; yine düşünen, analiz eden okulların öğrencileri sorgular…

  18 milyon öğrenci ve 1 milyon öğretmen;19 milyon soluk;19 milyar düşünce demek… Bu kadar çok enerji, emek, dönüşüm yaşanırken; dünya sıralamalarında ki utandırıcı yerimizin cevabı; cevapları aranmaya başladı…

 Bir ses; hatta sesler; bunca yıl neredeydiniz? Bu büyük kayıp, utanç… Büyüklüğünü kim hesaplayacak? Teslimiyet mantığı ve mirasyedi kültürleri içinde ki bizler;”Bişey olmaz!” mantığına sığınmış sak…

  19 Milyon soluk;19 milyar koşu, fark demek… Neredeler? Bu büyük kitle, sadece ticari oluşumları hareketlendiriyorsa; halen, 19 milyonun barınma, sağlık, besin ihtiyaçlarının tam olarak sağlandığından emin değilsek ve bu araştırmalarla yüzleşemiyor sak; kayıpların erozyonu da büyük olacak; en değerli topraklarımızın yıllarca denizlere akması; yitip gitmesi gibi…

 19 milyon soluk; hareket, heyecan, kırgınlık; gün sizin gününüz; zilin, zillerin farklı farklı çaldığı ve engellenemez bir değişimin; neredeyse yüz yılda bir değişen bilgilerin her ay ikiye katladığı bu çağda ki yerimizi, umutlar içinde merak ediyorum…

 Ezber eğitimin dönemi, sus ve sadece dinle algısının önemi kalmadı artık. Konuş, değerlendir, analiz et ve ÇARE ara…

 Budur çaresi; 19 milyon soluğun, hareketin, güzel canlıların bu büyük yaşam maraton koşusunun önemi…

  Kutlu OLSUN…

Güven Serin 

HASTA OLMAYANLARIN HUZURU



HASTA OLMAYANLARIN HUZURU
--------------------------------------------------

  Eşekten düşmeyen, düşenin acısını, damdan düşmeyen düşenin sancısını nasıl ki bilemezse, hastalık yaşamamış olan da, sağlığın kıymetini bilemiyor.

  Her gün geçtiğim hastane önünde, bir başka görüntüler içinde, hasa yakınlarının hastane önünde ki bankta yaşadıkları sigara dumanı keyiflerini görüyorum. Hemen hemen tüm hasta yakınları lezzetli bir nefes içinde sigarasını içiyor.

 Görünen o ki, hasta olmayanların, henüz hastalık tanısı konulmamış olanların en büyük sevincidir, sağlıklı olmanın huzuru ve güveni…

 İnsanın eğlencesi burada başlıyor. Doktora gitmediysek, hastalık tanısı da konmamışsa, bedenimiz de bizi düşe kalka götürüyorsa; kendi krallığımızın sigara keyfini yaşarız. Bir de yardımcı felsefelerimiz vardır; “ İçmeyenler ölmeyecek mi?”

 Kaliteli yaşam, yaşamsal bütünlüğün; yani birçok şeyin bir araya gelmesiyle daha bir anlam; sanatsallık kazanıyor.

 Nasıl mı? Sadece maddi özgürlüğü arayanların her daim şaşırıp, şaşkınlık bataklığına düşmeleri gibi! Sadece sosyal özgürlük diyerek, maddiyatı yok edip, manevi ezilmelerle karşı karşıya kalınmalar gibi…

 Yaşamın bütünlüğü, tüm organlarımızın eksiksiz çalışmasıyla daha bir anlam, cesaret, güç kazanıyor. Birisi aksamaya başlamaya görsün; tökezleme de başlıyor.

 Meşhur şarkıda ki gibi; “ Hastane önü incir ağacı…” Benim her gün önünden geçtiğim hastanenin önü ise; SİGARA DUMANI…

 Zor şey insanı anlamak! Kimisi sağlığını kazanmak için inanılmaz emekler, paralar harcarken, kimisi ise korkunç zehirleri içe çekiyor. Sadece sigara ile mi? Hayır; elbette hayır; yaşamın en önemli zehirlerinden birisidir; her şeyi büyütüp, hayata ait bir yudum yaşamın buhar olup gitmesini izlemek; kurtarıcı rolüne bürünmek, dert, tasa ve kavga üretmek…

  Oysa sakinlik, sükunet ve iradi, edebi, siyasi çözümler ne büyük yaratıcılıklarla taçlandırılır…

Güven Serin 


14 Eylül 2018 Cuma

BEN OLMASAM DA YOKLUĞUM VAR





 Şairlerin şiirleri,bütüne giden kesintilerde bir köprüdür;Tıpkı Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "Ben olmasam da yokluğum var!" Dizelerinde ki gibi;yok oluşu,anlamlı bir var oluş dizesiyle dengeler,köprü olur...Kimsenin kalıcı olmadığı bu güzel dünyada,ne söylense azdır insana dair. Elementlerin oyunları,oynaşmaları bizim üzerimizde ki deneysel dönüşümleri;bütün değerleri allak bullak eder; ve bu yüzden yüzleşmeden,yüzleşe gerçeğine dokunamadan ayrılırız bu sahneden;her daim eksiklerimizle,unuttuklarımız,utanma durumlarımız la...



Güven Serin 

GÖKYÜZÜNE EGEMEN OLDU YERYÜZÜ






GÖKYÜZÜNE EGEMEN OLDU YERYÜZÜ
--------------------------------------------------------

  İnsanlığı anlatan nice insan öyküsü; varlıklarını devam ettirmek için, dillere, nesillere ve bir de akademisyenlere ihtiyaç duyarlar.

  1968 yılından öldüğü yıla;1994’e kadar ülkemizde ilk önce, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde;1991–1994 yılları arasında da Çukurova Üniversitesi’nde ölene kadar görev yapan bir Türkiye sevdalısıdır; Prof.WİLFRİED BUCH.

 Onun çevirilerinden nice yazar, şair faydalanmıştır. Başta, Umberto ECO… Bu aktarım, tıpkı eski dillerin öyküleri, şiirleri gibi; daldan dala aktarılan, bizim bilmek istemediğimiz, gerçeklik; uygarlık dediğimiz körleşmenin içinde ki insanların bilinçli bilinçsiz uzak durduğu edebiyat sayesinde daha bir güvenceye alınıyor.

 Kim bilir hangi zamanın odun ateşi yakan, odun kömürü ışığında düşler kuran toplumları tarafından yazıldı bu şiirler, okundu bu sözcükler!

Anılmasın tüm öteki mucizeler
Susulsun!
Gökyüzüne egemen oldu yeryüzü,
Biricik mucizedir bu.

Yeryüzü yukarıda,
Aşağıda gökyüzü,
Önemsenmelidir bu,
Tüm mucizelerin üstünde…

  Neyi önemseyeceğinin ipi kaçmış görünse de, edebi, felsefi dünyanın yol alışı bir başkadır. Büyük dünya eleği her gün sallar; çiftçinin elinde ki elekten aşağı düşen, yerli yersiz, çer-çöp gibi düşecek son çöpe kadar; sonsuz bir salınım, dalgalanış ve titreme içinde; yörüngeden yörüngeye doğru akar; soluk alan düşünen canlı insan…

Güven Serin 

13 Eylül 2018 Perşembe

YAZARIN YAZGISI






YAZARIN YAZGISI
-------------------------------

  Dünyanın diğer yanlarında nasıl bir gönüllülük içinde soyunuluyorsa yazarlığa, şairliğe; kısacası sanatın kendine özgü dallarına; bizim ülkemizde, yaşadığımız şehirde de aynı içen duyguların yer çekim kuvvetiyle, kapılıp gideriz akıntıya, kapılan yaprağın kayalar ve kıyıyla oynaşması gibi…

  Ne çok merak ederler yazan insanın iç dünyasını! Romantikliğini, realistliğine, siyasi, dini kısacası bütüne açık dünya görüşünü; görüşlerini! Her sözcük soruya dönüşür yazarın sofrasında.

 Her şeyi bilmesi, haberdar olması beklenir yazardan. Toplumun bütün eksiklerini, fazlalıklarını ve insana dair bütün üstünlükleri kendinde toplanması beklenir. Bir konuda haklıdır insanlar. Yazarın düşleri, üşenmeden oluşturduğu büyük uçsuz kurgu; patron, işçi, kral, hizmetli, asker veya general; her şeyi olma becerisi yazarın sezgi, bilgi ve hayal gücüyle sihirli bir değnekmiş gibi tutunur yeryüzüne.

 Bu yazgının, tam olarak bizi etkisi altına alan yalın gerçeği nedir? Bilinen bir sözdür; “ Bir kalemi üç parmak tutar, ama tüm beden çalışır.”

 Bunun içine ruhu, bir de hikâyesi eksik kalanların ruhumuza dokunuşunu, dokunuşlarını düşünürsek; büyük baskının, akışın ve sıkışmanın içinde un ufak olmanın Yunus misali kavrulmanın yolculuğuna dem verecek, mayanın ölçüsünü ayarlayacak ince zanaat; yine yazarın şansı, kaderi etkileyen yazma sevgisinde gizlidir…

  Yazarın yazgısıdır; sadelik ile yarı tanrılık arasında ki ince çizgiyi tutturmaya çalışmak. O muhteşem bölgede; kadını güneşe büründürür, şairlerin gökyüzünü maviye, sarıya, kırmızıya boyadığı gibi boyar, erkeği komedinin içine, kaynayan kazana sokar, tam idam edilecekken, erdemli bir savunmayla gönüllerle su serper…

  Ölçülerin, ölçümlerin birbirine karıştığı bu dünyada bir tek şey karışmaz; yazarın düş gücünün uslanmaz lığı…


Güven Serin 

12 Eylül 2018 Çarşamba

FENER RUM KIZ OKULUNUN KONUĞU OLDUM




Kamera; Güven 


Kamera; Metin


Kamera; Güven
Fener Rum Kız Okulu


Kamera; Güven 
Sanatçı Kalliopi Lemos
Bakışlar;insan ve hayvan beden;düştüğümüz ve ait 
olduğumuz durumu anlatmak için değerli bir çalışma;
bakış;insan sınırlarını zorlayıp,tüm algıları,dayatmaları
gururlu sözleri bir kenara itiyor...






FENER RUM KIZ OKULU KONUĞU OLDUM
-----------------------------------------------------

  Şimdi geçmişte bir yerde asılı duruyor; bugüne davet edildiği için biraz acı; doğum sancısına benzer sancılar, titreşimler yapıyor; çünkü yaşama davet edildi bu değerli anılar…

 Nasıl ki; ülke birden şaha kalktı; yani büyük göç yaşadı; kimsenin tam olarak anlayamadığı ve değerlendiremediği bir göç; köylülükten kaçıp kentli olma yolculuğu neredeyse tamamlandı. Şimdi, ister Anadolu da, ister Trakya da hangi okula, sağlık ocağına giderseniz gidin; Fener Rum Kız Okulunun başına gelen şey; büyük yalnızlık ve viranlık…

  Şimdi, şu anda kendi okulumun sınıfıyla yüzleşebilir miyim? Yüzleşebilirim; bir tek şartla; çocukluğa hâkim olan şen, coşku, bilinçsiz kaçış ve, korkular, kendi özgünlüğümü inkar ettiğim için canımı acıtmaya can atacaktır; atacaktırlar.

 Tıpkı taş mekân; Fener Rum Kız Okulu sınıfları gibi… Sınıfların öğrencilerinin faydalandığı haritalar orada. Öğrencilerin seslerini temsil eden teneffüs zili ve kız, erkek sesleri; tüm okullarda olduğu gibi; güneşe, bahçeye çıkış sevinçleri…

  Beral Madra’nın Küratörlüğünü Beral Madra’nın yaptığı Dünyalar Arasında ve Gölgeler Arasında ki çalışmanın sanatçısı KALLİOPİ LEMOS…

 Bir tesadüf, bir ilahi buluşma, evrimsel bir denklem adına sanatçı da oradaydı. Sınıfların viran boşluğu, terkedilmişliği ikimizi de aynı duygular içinde aynı limana hapsetmişti. Dil bilmiyordum, rehber yardımıyla anlaşmaya çalıştık. Oysa çoktan aynı dili konuşuyorduk; evrenin ortak dilini; acıların, hüzünlerin, sevinçlerin her canlı da ki tesirlerinin hep aynı olacağı, olduğu gibi…

  Tıpkı; şehrimizde Akdeniz’de boğulan Suriyeli göçmenler için yapılan anıt-heykel gibi; Dante’nin ruhsal, ebedi yolculuğuna çıkmış insanlar artık dokunulmazdı; yüzleri, gözleri, ağızları yoktu; sadece orada insana, canlıya benzer bir şeyler kalmıştı…

 Fener Rum Kız Okulunda okumuş birkaç öğrencinin fotoğrafı ve ismi de olması gereken yerde; kendi sınıfında duruyordu. 1970 doğumlu; Aliki Gülgün. 1970 doğumlu; Güzel Şekercioğlu…

 Sıklıkla teneffüs zili çalıyor. Temsili sesler; temiz havaya, güne, güneşe aç öğrencilerin şen çığlıkları; tıpkı 1970’li yılarda Paşaköy ilkokulunun sınıfında; ahşap kaplaması üzerinde zıplayan çocuklar gibi; dışarı, bahçeye, oyuna aç bir şekilde koşuyorduk; şenlik çığlıkları atarak…

 Anılar, yaşama davet edildiği an; insan ruhuyla birlikte bedeni büyük bir temizlik hareketine başlar. Bütün çıkıntıları düzeltir; pasları, pislikleri temizler. Sadece insana özgü bir yaşatmadır bu büyük buluş; bütün geçmiş, zarif, nazik ve kutsal bir kabul ediliş töreniyle karşılanır…

 O geçmiş; artık yaşamın bir parçası; değerli bir konuğu, evladıdır…

  Moda haline gelen yozlaşma, ilah ki başkalarına benzeme; bir başka Yunanlı yazarı; Dimitris A. Mavridis’i de etkiler. Kendi ülkesinde, ideolojilerin küresel düzeydeki çatışmaları, ülkesinde ki dayanılmaz baskıları ve kontrolsüz siyasi gevezeliklerin ananeyi, kendini tanımayı, kendisiyle çatışmayı daha da körüklediğine inanır…

 Ya ülkemizde? Benim bölgemde; şehrimde? Şehrime yabancı bir arkadaşım gelse; bölgenizi, kentinizi tanımak istiyorum; kültürünüzü bana tanıt dese; köy okullarının boş sınıflarının artık çalmayan zil seslerini, kınalı elli köy kızlarının, çağdaş yaşama hakkı diye şehirlere hapsoluşunu nasıl anlatırım?

  Kendi folklorumuzdan gönüllü vazgeçtiğimizi;Doğulu olmaktan huzursuz olup,batılı taklit yaşamlarla sadece tüketimin saygınlığına,itibarına katkı yapıp,kendimize,çevremize yabancı ve duyarsız olduğumuzu anlatabilir miyim?

Güven Serin