5 Ekim 2011 Çarşamba

AKLIM SENDE KALDI

Kamera; Güven   Küçük Çamlıca
Büyük gürültülerin çok yakınında
büyük dinginliğin sığınma yerleri.

Kamera; Güven Topkapı Surları
Bir şaheser gibi uzanıyorlar; koruyacakları
bir şehir yok artık; tam aksine onları koruyacak
taşa,sanata, tarihe önem verecek insanlar lazım.


Kamera; Metin  Kumbağ Limanı-Tekirdağ
Benim de aklım limanlarda kalır hep;
limanları sınırsızlığın içinde düşünürüm;
hiçbir ülkeye ait olmayan;tüm insanlığın
limandan limana gidip birbirinin
kahvesini, sohbetini içeceğini hayal
ederim; erişilmez bir düş olmaktan öte...

AKLIM SENDE KALDI



 Genç kadın çalıştığı işyerinin hemen dışında sigara içiyordu. Gözlükleri gözlerindeki kararsız hüznü örtememişti. Sigaranın dumanı boşluğun tavanına yayılırken, kadının yere basan ayakları mutlu bir bedeni temsil etmiyor gibi duruyordu.

 Kadın çalışanlar birçok mesleği alınlarının hakkı ile yapıyorken artık birahanelerde de erkek yerine bir sürü kadın çalışan görüyorum. Belli çevreler, belli düşüncenin insanları buralarda çalışan kadınları hafif-kolay kadın kabul etseler de bu fikre şiddetle karşı çıkıyorum. Yaptıkları iş oldukça yasal ve aynı zamanda zor bir kararın tercihidir. Birahanelerdeki kadın çalışanlarımızı engelleyecek herhangi bir kanunumuz olmasa da belli bölgelerde bunu engelleyecek içi çürümüş ahlak kavramlarımızda oldukça tazeliğini koruyorlar.

 Kadını baştan çıkarıcı, teşvik edici kabul eden soylu erkeğin, kendi iradesini hafif bulmamamsı, kendi ahlakını, anlayış biçimini yenileyememiş olması da ayrı bir tartışma konusudur. Hiçbir insan yaptığı işten dolayı rezil olmak, lanetli bakışlar ile algılanmayı istemez. Hangi mesleğin kadını olursa olsun; yaptığı işin karşılığında insanlara, devletimize fayda sağlıyorsa eli öpülesi bir kadındır. İnsandır…

 Kadının içkili bir yerde çalışması zor olan değildir. Birahanelere sadece serserilerin gittiğini düşünmek de ayrı bir ayıptır. Bu yerlere bir sürü insan gider. Günün yorgunluğundan tutun da, diğer günlere doğru laf cambazlıkları, gün sonu muhasebesi ve gelecek sınamaları bu mekânlarda da yapılır. Futbol topunun arkasından futbolcu gibi koşulur, hakem gibi düdük çalınıp, kırmızı ve sarı kartlar bu mekânlardan da verilir. Birahaneler çalışanlarıyla ve buraya gelen müşterileriyle kendine iyi adam diyen birçok insandan daha fazla katkı sağlarlar. Ekonomiyi canlı tuttukları gibi, insanın kendini sınadığı yerlerdir de aynı zamanda…

 Birahanelerin de çalışma koşulları yasalarla; çalışma kanunları, vergi kanunları ile bellidir. Yasalara uyduğunuzda ülkenize en faydalı insan gibi üretir ve tüketirsiniz. Hiçbir işyeri çalışanları olmayınca iş üretemez. Birahanelere de erkek garson gibi kadın garsonlarda yakışıyor. Aslında kadının girdiği her mekân kendi içinde güzelleşmeye, yenilenmeye, kokusunu ve algısını değiştirmeye başlar.

 Şimdi emekli bir öğretmen dinlediğim bir yaşanmışlık hep aklımdadır. Yıllar önce Endüstri Meslek Lisesi sadece erkek öğrenci ve öğretmenlerden oluşurken, üstümüze, başımıza hiç bakmazdık, demişti öğretmen. Ama kız öğrenciler ve kadın öğretmenler gelmeye başlayınca, erkek öğrencilerinde, öğretmenlerinde üstü-başı ve konuşmaları gözle görülür bir şekilde değişmişti, demişti.

 Kadın böyledir işte; hor görülürse, o da kendi yeraltı dünyasını oluşturur ve be seferde adı “dişi şeytan” olur. Ya erkek! Erkeğin ahlak ve namus adına çevirdiği dolapları anlatmaya kalksak hangi köşe alır yazdıklarımızı!

 Aklım o kadında kaldı; hüzünlü duruşu ve sigara dumanı ile yüzünü örtmeye çalışıyor gibi geldi bana. Belki de öyle değildir. Mutludur erkek egemenliğinin erkekçe muhabbetlerin olduğu birahanedeki işinde. Belki de ağır kadın olmak gibi bir derdi de yoktur. Sonbahar yaprağı gibi yeşile, kızıla ve sarıya dönüp, herhangi bir rüzgârda değişime doğru oradan oraya savrulurken mutluluğun türküsünü söylüyordur; kim bilir…

 Genç kadının yere basan ayaklarının üzerinde duran bedenini hüzünlü de bulsam, yaşamın içindeki canlı olmanın erdemi ile en yüksek mutluluğa ulaşmış olduğunu da bilsem; üzerinde durmak istediğim başka bir şey. Emeğe ve kadına yeterli saygıyı ve saygının tarafı olan erkeğin yeterli değişmeyi göstermemiş olmasıdır benim asıl derdim.

 Bu toplumun gelişmesi ve her türlü düşüncenin taraflarının mutlu ve huzurlu yaşaması için bize verilen Hürriyet, bize verilen Cumhuriyet çok iyi algılanmalıdır. Hiçbir çöp; kapı arkasında gizli kalamaz. Hiçbir insan da içindeki dalgalanmaları sadece doğru belletilen yollardan çözemez; sadece bastırılan duyguları ayıplarla, günahlarla gizlemeye çalışırsa; düşüncenin, aklın yolu ile eğlencesini sahiplenmesek; en güzel din duyguları da, ahlak duyguları da bizi gelişen milletlerin yarışında güçlü kılmaz.

 Aklım o kadında kaldı; o kadını irdeleyen düşüncelerimin uslanacağı yoktur. Bu konuda daha çok yazı yazıp, çok düşünceyi kovalayacağım da bellidir. Şimdi aklım başka bir yazarın Derviş ve Ölüm kitabındaki paragrafta kaldı:

 “ İnsanların başının üzerinden gökyüzü ve sonsuzluğa bakarak, genel kurallar uydurmak kolay. Bu kuralları, tanıdığın, belki de sevdiğin canlı insanlara, onları incitmeden uygulamak zordur. Her türlü kuraldan daha geniştir hayat. Ahlak sadece bir imgeleme, hayat ise olup biten şeylerdir. İnsan hayatına, günahtan çok günah işlememek için alınan tedbirler zarar getirmiştir.”

 Güven Serin














3 Ekim 2011 Pazartesi

ORMANIN KALBİ

Kamera; Güven Kıyıköy-Kırklareli
Önce çadırlar kuruldu; gecenin ıslak karanlığına
karşı koymak adına.

Kamera; Güven 
Sonra ateş yandı ve ateşi şarap töreniyle
kutladık. Dut şarabı; buna şarap demek
doğru değil; şurup:)) Bu şarabı Şirince'den
getiren ve bu güzel geceye getirmek amaçlı
saklayan bana; teşekkür ediyorum:))


Kamera; Güven   
Önce gün geceye kavuştu sonra gece güne.
Şimdi sucuk partisi zamanı .)) Akşamdan kalan
gözleri tekrar küçük dal parçaları ile buluşturduk.
Genç meşe ormanının tanıklığı eşliğinde ruhu
besleme uğraşları içinde mideyi de besledik.


Kamera; Aziz öğretmen
Akşam konuğumuz Edip Canseverdi, sabah da
onu ağırladık. Birazdan kamp yerinden
ayrılırken insanlara ait çevreyi kirletecek tek
bir atık bırakmadık geriye. Poşetlendiler ve
doğayı nasıl bulduysak öyle bırakıp minnet
ayrıldık.


KIYIKÖY-KIRKLARELİ
Kıyıköy'ün merkezine gelince Antalya Kaleiçi
geldi aklıma. Biraz gezince taş evleri
bulamadım. Biraz da olsa ahşap evler vardı
denize uzanan tepenin üstünde.



Kamera; Güven Kıyıköy Limanı
Güzellikleri gören ben, çirkinlikleri de gördü.
İyiye övgüler yağdıran ben, pisliğe ve kötülüğe de
yandım durdum. Aranası cennet böyle
cehenneme çevrilir. Pislikler, çirkinlikler
insana ait rezillikler görünmesin diye yakın
yapmadım... Ne hazin...
Buraya, temizlik, mimari ve düzen
uğramamış. Ama tabiat burada, bizlere
rağmen burada...


Kamera; Güven Kıyıköy'ün ahşap evleri
Limana dik inen tepelerin hemen üstünde
yerleşim yeri başlıyor. Tepeler ve etekleri, buraya
özel kayalar ve tarih; gün yüzüne çıkarılıp temizlense
turizmin nimetlerini koyacak yer bulamaz bu
soylu efendiler...


Kamera; Yunus  Kıyıköy
Kıyıya sokulan küçük ve gizli limanlar;
çocukluğum burada yeşerseydi kim bilir
na anılarım ve düşlerim olurdu
gizemli su yolları ve kayaların içinde
sakladığı mağralarda.


Kamera; Güven  Yunus usta ve Aziz öğretmen
Çok özel bir kayalık burası. Gizemli ve
kendi doğal mimarisi ile insanı şaşkına
çevirecek gösterileri var. Altında küçük bir tünel
su taşıması gerekirken, kasabanın kanalizasyonunu
taşıyor. Muhteşem bir katlediş...


Kamera; Güven Kıyıköy
Karadeniz kayaların içindeki doğal
limanlara, küçük kanallara kadar sokuluyor.


Kamera; Güven
Yakın, insan eliyle kirliydi; ama uzak,düşlerimin
uzanmak istediği sonsuz kadar temiz ve
dingindi...


Kamera; Güven   Pabuç Deresi-Kıyıköy
Sakin ve duru bir su. Üzerinde kano ve deniz
bisikleti gezintileri yapmak mümkün.


Kamera; Güven  Pabuç Deresi
Üzerindeki küçük kır lokantaları dere ve tabiatla
bakışıktı. Derenin çevresi temiz ve bakımlıydı.
Kıyıköy merkezdeki üzüntüm bir bakıma bu duru
dere ile dengelenmiş gibi gibiydi:))


Kamera; Güven  Aya Nikola Manastırı
MS. 565 yılları. Dünyanın en eski
kaya manastırlarından birisi.
Şaşırtıcı olan; koruma altına alınmamış; gönüllü
bir koruyanı var; çok ilginç ve çok garip...


Kamera; Güven  Aya Nikola Manastırı
ve gönüllü koruyanı; Hamdi Kaya
Lakabı ; Tako:)) Neşeli ve güler yüzlü bir insan.
Tarihi sevmenin güzel yüzü Hamdi Kaya'ya
oldukça yakın hisler duymama neden oldu.
Hamdi Kaya, burasını pırıl pırıl tutan bir
kahraman. O kadar tarihi yer gezdim; gönüllülük
içinde buradan daha temiz bir yer görmedim.
Hamdi ağabeyin bir hizmeti daha var; gezip
gördüğünüz manastır hakkında bilgiler verirken
bir de ; bu fasülye 7,5 lira, şarkısı ile sizi uğurluyor.
İnsanın oynayası, kendinden geçesi geliyor:))


Kayaya oyulmuş tamamı ile insan eli ile inşa
edilen manastırın bekçisi darbukaya da
hayat verdi. Müzik, tarihin hemen yanıbaşında
insanları mutlu etti; çünkü onlarda ritim
duygusunu hissedip ritmik hareketler yapmaya
başladılar:))


Kamera; Güven Aya Nikola Manastırı
Kültür Bakanlığının bize miras kalan ve bizim
tarafımızdan tüm dünyaya sunulacak bir yerin
ne büyük bir kültürsüzlük içinde fark edilmediğine
sadece ; sus, işareti yapıyorum; Sus ve düşünme...


AhiMehmet Köyü-Saray
Dönüş yolculuğumuzda çay molası için
Nazım ağabeyin kahvesinde soluklandık.
Çaylar ve sohbet tanıdık insanların
bir birine inanmışlığının huzuru içinde sürüp gitti.
Sonra, burnumuzun dibinde olup, bitenleri, görmeyip
duymadığımıza yana yana tekrar yaşadığımız
yere doğru yol aldık...
Hareket, dünyanın ve evrenin en sevdiği davranış;
o zaman; miskinliğe paydos:))

ORMANIN KALBİ



 Ekim ayı, sonbaharın en güzel aylarından birisidir. Yapraklar yeşil ile kızıllığın arasındaki geçiş törenine hazırlanıyorlar. Yolcu yolunda gerek inancı ile yine yollardayız. Yaklaşık 24 saatlik bir kamp gezisi için yolun yolcusu olduk. Istranca (Yıldız) Ormanlarına olan yolculuğumuz iki yıl önce başladı. Kamp Ateşi ortak felsefesi; kültürleştirmek; yani istikrarlı bir beraberlik içinde geziler yapmak üzerine kuruludur.

 Istranca Ormanları ile üçüncü buluşmamız oluyor. Bu buluşmamızın en önemli yeniliği ise hastalığı yenen Aziz öğretmenin aramıza katılmış olması. Yolculuk Kıyıköye; Karadeniz’in sakin yerine. Denize dik inen kayalıkları, gizli küçük koyları, limanları ile özel, çok özel bir yere doğru...

 Rakım yükseldikçe ormanların içine girdik. Yeşil; yemyeşil ormanlar daha kızıla, sarıya bürünmemişti. Meşeler her yerde meşe ağaçları en büyük sayıyı, topluluğu oluşturuyor. İçlerine gizlenmiş, karaağaçlar, gürgenler vardı. Sarmaşıklar vardı, yaban gülleri vardı…

 Her yolculuk kendi hareketini oluşturur. Her hareket de kendi sürprizlerini insanoğluna sunmayı bekler. Yunus usta, Aziz öğretmen ve ben; sürprizlerin içine tam da kalbine indik. Gecenin başlamasına çok az bir zaman vardı. Kıyıköyüne varmamıza 10 km kala zamanla rekabet içine girdik. Çam ormanlarını kamp için tercih edemezdik. Çünkü ateş yakmak tehlikeli ve yasak! Yine alabildiğince uzanmış, tepe ve vadilerin için yayılmış meşeliklerin arasında ilerlerken eski bir yol bulup içine süzüldük. Süzülüşümüz sadece yolun içine değil; aynı zamanda ormanın da tam kalbine gidiyordu. Yaklaşık 1 km ilerledikten sonra genç ve gür yeşil meşe ormanının uygun bir yerinde kamp yapmayı uygun gördük. Çadırlar kurulup derhal kuru odun toplandı.

 Ateş yanıyor; dumanları tüte tüte yanan ateş; ısı, ışık demek. Yemek, türkü, şarkı demek! Gök çabuk büründü karanlığa. Belli ki aydınlık kadar karanlığı da seviyor. Ama asıl sevdiği yıldız şöleni olmalıydı. Milyarlarca yıldız ve bizim galaksimiz. Diğer galaksilerin en önünde ve en parlağı! Ay hilal ve neşeli. Sanki sevdanın bilinen neşesi ve heyecanı yaşanıyor ayın güleç yüzünde.

 Kampın vazgeçilmezi ateş ve ateşi en iyi kullanan arkadaşımız Yunus usta. Külünde patatesleri pişirirken közünde patlıcanları hazırladı. Her zaman ki gibi çoban salatası benim ellerim ile hayat verdi tabağa. Karanlık korku vermiyordu ateşin yakınında olan üç kampçı insana. Sembolik de olsa kamp fenerimiz gaz koku ile tanıdıktı; çan ve zillerin hemen yakınında ışıldayan duruşu ile. Başlarımızdaki ışıklar; çevremizi gün gibi aydınlatıyorken; ormanı; büyük ormanı karanlık yutmuşçasına kayboluyordu ışıksız kaldığı her alanda.

 Kamplarda gelenek haline getirdiğimiz üzerine bir şairi de davet ediyoruz. Bu kamptaki konuk şairimiz Edip Canseverdi. Cansever’den şiirler okuduk gecenin karanlığını delen ışıklarımızın desteği ile. Edip Cansever; Yer Çekimli Karanfili fısıldadı şu dizelerle;

“Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde/Oysaki seninle güzel olmak var/Örneğin bir rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi/Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda/Midemdi, aklımdı şu kadar kalıyor/ Sen o karanfile eğilimlisin alıp sana veriyorum işte/Sende bir başkasına veriyorsun daha güzel.”

Aziz öğretmen ezberindeki bir şiir ile seslendi yeşili bol olan meşe ormanının tam da kalbinin içindeki ateşin yanı başında;

“ Önde zeytin ağaçları arkasında yar/Sene 1946/Mevsim/Sonbahar/”

 Sıra Yunus ustaya gelince Yunus Nazımı büyük şairi hatırlattı hiç unutmadığımız ve kayın ormanlarına çok yakın olduğumuz meşeliğin kalp atışlarının yakınında. Yunus sustu Nazım konuştu;

“ Kara kuru bir çingenenin kıllı elleri/Geçirse de boynuma ilmeği/Boşuna bakacaklar Nazımın gözlerindeki korkuyu görmeye.”

 Kamp ve tabiat sevdalısı olmak böyledir işte; aynı zamanda şairleri, yazarları, filozofları düşünürsün. İnsan denen canlıya yaratıcının verdiği aklı, iradeyi ve öğrenme isteğini büyük bir lütufla algılar daha; daha bir düşünmeye başlarsın.

 Bu düşünce içinde paylaşılamayan dünyamızın hemen üzerindeki gökyüzüne baktım; milyarlarca yıldızın dolaştığı ve hiçbir hilekâr insanın o yıldızları paylaşma, satın alma, kendi mülkiyetleri içine katma gibi hünerleri olmadığına sevindim. Ve yaratıcının verdiği aklın, akılların bize sunduğu düşünceleri kendi düşüncelerimle tokalaştırdım.

 Meşeliğin ormanı ve benimle toka yapan insan aklını adeta; ölüm, yaşam, aidiyet, iktidar değerlerini tığ ile oya gibi işleyen bir zanaatkâr gibi seslenen Meşa Selimoviç konuştu;

“ Hayatı aşağıya doğru çeken, kendi kendileriyle çatışmaya başlayan düşüncelerdir. Bu arada yeni düşünceler doğar ve her şey gerçekleştirilmeye başlamadıkça, bu düşünceler güzeldir. Var olan değil, arzu edilen şey güzeldir. Keşfedince kirlenmemesi için camekân içine gizlenmelidir.

Öyle olsa dünyayı düzeltmek için elimizde hiçbir imkân olmaz; ömrümüz bunalım ve ebedi denemelerle geçer”

 Şairler, yazarlar ve düşünceler; derken Kıyıköy; kayaları bol olan tepelerin Karadeniz ile buluşması. Kendine has doğası burasını bir turizm cennetin yer yapacakken yine biz giriyoruz devreye; bizim insanımız; büyük kirleticiler… Yine kendimizi kandırdığımız bir cennet; ama biz cenneti bir başka yerde arıyoruz; ne hazin…

Güven Serin























27 Eylül 2011 Salı

GECENİN İÇİNDEN

Kamera; Güven -Tekirdağ
Bir şarkı söyleniyor; Barış'ın şarkısı;
"ellerimle büyüttüğüm,solar iken
dirilttiğim,çiçeğimi kopardın sen..."
Çiçekleri koparmadan da sevmeyi
öğreneceğiz birgün...

Kamera; Güven-Kumbağ
Bir gün daha doğuyor. Ve yine gün,
alabildiğince kucaklayacak insanları; kimi
kucağını açacak,kimi yumruğunu sıkacak,
kimi kin ve nefretini biraz daha
olgunlaştıracak; kimi ise, sevgisini
yüceltip abideleştirecek...


Kamera; Güven Kumbağ Tepesi
Haylaz haylazın halinden anlar:)) Şımarıktı,
insana yakındı. Aslında gün içinde ağır adamlığa
özenmeseydim iyi haytalık yapardım bu küçük
beyefendi ile:))


Kamera; Güven-Kumbağ
Alabildiğince benimdi gün. Tepe,deniz, liman ve
martılar; benimdi... Ben olmanın benliği içinde
hiçbirini mülkiyetim içine geçirmeden ve incitmeden
hepsi benim; bizim diyebilmek;sokak, cadde,park,
orman, dağ, tepe, ırmak; bizim diyebilmek; derken
katletmeden sevdiklerimizi...


Kamera; Güven Işığın Olduğu Yer
Bir çocuk için anne ve babası, büyük bir
çınar ağacı gibidir. Sıcakta gölgesinde durmayı,
soğukta geniş kovuğuna girmek ister.
Korktuğunda da dallarına tırmanıp
yükselmeyi hayal eder...

Işık da öyledir kendini arayan canlı için;
onu görür,kokusunu duyar ve sesini
bir çağrı gibi algılar ve o sesin, o çağrının
sonsuzluğa uzanan bir şey olduğunu
anlayacağı zamana doğru yürür insan...


Kamera; Güven  Kumbağ
Tepeden ayrılırken ne bir hoşçakal, ne bir
elveda dedik birbirimize. Biliyorduk ikimizde
tekrar tekrar buluşacağımızı.
Tepelerde tutunmuş küçük bitkiler ve ağaçlar
her zaman büyük saygıyı ve övgüyü
hakederler. Çünkü sıradan bir şımarıklık,
rahatlık ve keyfiyet yoktur onların yaşamında.
Tam bir mücadele ve savaş vardır; yaşam
ve yaşatma savaşı...


Kumbağa Balıkçıları
Yalnızlığınız, tepelerle, rüzgarla, ışıkla konuşmanız
son bulur ve o sonun içinde insanlara ihtiyaç
duyarsınız. Ve bende dinlencenin, kendi sessizliğimin
sonunda insanlara merhabe dedim. Çay ve kahve
içtim onlarla. Sohbet içtim, tost yedim.
Doğrusu tost lezzetliydi; kahve ve çay
keyif vericiydi; tıpkı beni bir yabancı
kabul etmeyerek aralarına aldıkları
gibi.
Merhaba Hasan Bey, Merhaba Metin
Bey; selam olsun sizlere...


GECENİN İÇİNDEN



 Bu sabah yine o bildik süzülüşü yaptım şehrimin eski limanına. Bildik kahvaltısını ve sessiz seyrini… Gecede aynı yerdeydim ama günün ilk ışıkları ve ilk tazeliği gibi değildi gece. İnsan sesleri ile adeta yalnızlaşmış ve kimsesizleşmiş gibiydi. Üstelik benim masam; iğde ve şeftali ağaçlarının hemen yanı, başkalarının şamatacı lütfü ile onurlandırılıyordu.

 Gecenin içinden süzülerek geldim sabahın başladığı eski limana. Sessizlik kendi sesini, sahiplenişini çoktan yapmıştı bile. İğde ağaçları ile şeftali ağacı beni bekliyordu. Ev sahibi rahatlığı ile masamı düzenledim. Yiyeceklerim sabah beslenmesi adına yeterli görünüyordu; yumurta, domates, yeşilbiber ve beyaz peynir.

 Yalnızlık yalnız olmadığını bilerek çok güzel yaşanıyor. Her gördüğünü alıp gereksiz israfı da yapmamak; alabileceğini bildiğin halde almamak da öyledir. Her söze; hüzne, sevince, alkışa söylenecek bir şey olabileceği halde; söylemeyip yalnızlığa, sessizliğe bürünmek de öyle…

 Bir gül goncası ilkbaharı anlatıyordu sonbahara. Bir anne kedi, yavrusuna hayatı öğretiyordu; şımarık yavrusu zamanla öğrenirim oyun oynamayı sürdürme telaşı içindeydi. Yavru martılar yetişkinler gibi uçup, beslenme ustalığını; kendi kendilerine yetebileceklerini kanıtlıyorlardı. Limanın kirli suyu orada yaşamı ve yaşamayı seçen balıkların oyun bahçesine dönüşmüş; ışığın aydınlattığı limanda balıklar suya atılmış yiyeceği iştah ile yiyor ve zıplıyorlar.

İtalyan Şair Giusepe Ungaretti 1927 yılından ses veriyor; Bir Esinti;

 Duyarak gökyüzü/Sabahın kılıcını/Ve kucağına tırmanan tepeyi/Dönüyorum o tanıdık uyuma/Ölgün bir ağaç kümesi/Kavrıyor tepeyi dibinden/Birbirine dolanan dallardan/Yeniden doğan uçuşlar görüyorum/

 Bu dizeyi tekrarlarken ben, kendimi mavi minibüste buldum. Kuzey rüzgârı teslim almıştı beni. Doğrusu gönüllü bir teslimiyet içinde sabahın davetkârlığı beni batıya götürüyordu. Mavi minibüsün gideceği son yere; Kumbağ’a gittim. Şimdi, yaz ayın kalabalıkları yoktu orada.

 Geçtiğim yerlerde; Altınova ve Barboros; yağan yağmurun izleri; miller, molozlar insanlık abidesi gibi hâla duruyor orada. Yağmur bereket getirirken, insanlığın ve insanlığı yönetmeye talip olan yöneticilerin gözü önünde büyük gösterisini yapmıştı. Bizlere özel bir gösteri; doğayı sevmeyen ve doğayı her fırsatta katleden bizlere…

 Kısa sürede Kumbağ’a geldim. Deniz mutlu bir haykırış içinde; yenileniyor, tazeleniyor. Yağmur sonrası akan miller mavilik içinde sarı bölgeler oluşturmuş. Deniz, her şeyi yuttuğu, her savaşa tanıklık edip, içinde erittiği gibi insanlığın gözü önünde akan milleri de yerli yerine yerleştirecek elbet…

 Bildik tepeye, büyük kayanın yanına gittim. Öylesine uzandım boşluğun denizine, çevre tepelere ve şairinin dizelerine; gönül içliği ile sessiz bir titremeyle. Yine İtalyan Şair Giusepe Ungaretti seslendi 1929 baharından; Sessiz;

Üzümler olgun/tarla sürülmüş/Tepeler sıyrılmış bulutlardan/Yazın tozlu aynalarına/Gölgeler düşmüş/Belirsiz parmakları arasından/Işıltıları açık seçik/Ve uzak/Serçelerle uçuyor/son keder.

Şair Ungaretti bunları söylerken bende çevreme bakıyorum. Gerçekten de üzümler olgun ve tarlalar sürülmüş ve tepeler sıyrılmış bulutlardan.

 Sığırcık kuşlarının sesini o kendilerine has konuşmalarını duyunca şaşırdım. Sığırcık kuşları da göç eden kuşlardan olmasına rağmen daha göç etmemişler. Söyledikleri şarkımı, şiir mi yoksa sıradan bir sohbet miydi bilemiyorum. Ama çok içten seslenişler; belki de bu yılın bu yöreye bir ayrılık şarkısının seslenişleriydi…

 Yaz ayları sonbahara dönüşüyordu. Yağmurlarda başladı. Turizm beldesi karmaşasını bırakıp burada yaşayan insanlarına kavuşmuş ama az da olsa yazlıkçılardan kalan insanlar sığırcık kuşları gibi son günlerini geçiriyorlar.

 Tepenin esintisi çok güçlü bugün; aşağıdaki dalgalar ve tepenin rüzgârı iç içe geçmiş durumda. Beni karşılayan küçük köpek yavrusu umutla peşimden geldi. Benden önce beni sahiplendi. Etrafımda, bacaklarımın arasında dolandı durdu. Çeşitli yaramazlıklarla beni çocukluğuma getirmeye çalıştı ama nafile; ben bir derviş sessizliğinde başka seslerin peşindeydim…

 Ben, serçelerle, sığırcık kuşları ile uçacak son kederleri görmeye çalışıyordum; son kederleri… Martıları, kargaları, güvercinleri gördüm de yinede serçelerle uçacak son kederleri göremedim. Yunuslar da yoktu; o şımarık ve insana yakın hayvanlar.

 Bir yandan denizin senfonisi; bir yandan kulağımda çalan Ayşe Tütüncünün piyanosu ve bir yandan da Ungaretti’nin seslenişi; Ey Gençlik;

 Yola çıkma zamanı bitmiş sayılmaz/Yükselen gökler/Dizginlenemeyen atılım/Ve şimdiden terk edilmişim/ Kaybolmuşum sürünen kara duyguda.

 Güven Serin

23 Eylül 2011 Cuma

ERDEMLİ İNSAN

Müze Kuyruğu; bazen güneşin, bazen koyu
gölgelerin altında ağır ağır yürüdük.
Sadece maç kuyruklarının olmayışı ne güzel;
öğretilere, küçük bir bilgiye ulaşmak için birkaç
saat beklemek ne büyük bir erdem...
Mişka kitabının zeka fışkıran sayfalarının
birinde şöyle sesleniyor;

 "Her türlü kuraldan daha geniştir hayat.
Ahlak sadece bir imgeleme, hayat ise olup
biten şeylerdir. İnsan hayatına, günahtan çok
günah işlememak için alınan tedbirler zarar
getirmiştir."

Kamera; Güven  Dolmabahçe
Kapılar ve bahçeler, ardındaki gizli, aşikar
hikayeler; insanın hikayesi...
ERDEMLİ İNSAN



 Neredeyse doğar doğmaz bize verilmek istenen davranış biçimi “erdemli insan” olmak üzerine kuruludur. Anne ve babamızdan öte, nine ve dedemiz, yakın akrabalarımız ve komşularımız; bize verdikleri öğütlerde; erdemli insanın oluşması ve erdemli insanın kök salması üzerine olmuştur.

 Erdemli insan, yalan söylemez, hata yapmaz, yüksek sesle konuşmaz, istenen yardımları da geri çevirmez anlayışı da erdemli insanın yapması gereken ek işlerdendir. Daha çocukluğumun ilk zamanlarında çocukça sakız çiğniyordum. Civarın en sevilen ebesi; Ayten Abla’nın annesi, çocukça ve özgürce çiğnediğim sakızı gördü. Ve seslendi bana; “ bak çocuğum, erdemli insan öyle sakız çiğnemez!”

 Ben ki, daha erdemli insan olmamış halim ile bile çok utandım. O an, içerisi insanla dolu odada, diğer erdemli insanların içinde neredeyse yer yarılsa da yerin dibine girsem diye düşündüm. Sonra, civarın en sevilen ebesi Ayten Abla’nın erdem savunucusu annesine sordum; “ erdemli insan nasıl sakız çiğner?” O da zevk ile gösterdi bana. Yani, ağzımız iç açmadan ve sakızı hiçbir şekilde dışarı çıkartıp balon gibi şişirmeden; ağzımda sakız olduğu bile anlaşılmayacak… O gün, bugün sakızı öyle bir çiğnerim ki; ağzımda sakız var mıdır; yok mudur belli olmaz!

 Zengin çocukluğumun bol seçenekli sosyal tercihleri arasında kendimden büyük arkadaşlar da vardı. Bizler; benim gibi düşünen çocuklar bol oyunlu, bol maceralı hayatın içinde serpilirken, yakın akrabamdan Metin Dayım ise o günkü kuran kursunun dini daha iyi öğrenip, iyi bir insan olma yolunda ilk adımları atıyordu. Babası olan İsmail enişte de beş vakit namazında bir insandı. Çocuklarının da okuyup büyük adam olması yerine, kuran kursu görüp öyle yaşamlarını istiyordu. Ne var ki çocuklar dini bütün olma yolunda bol korkulu, bol nasihatli kuran eğitim almalarına almışlardı ama topluma uyum sorunları yaşıyorlardı. Daha oyun çağlarındaydılar. Eğrilmeleri, bükülmeleri ve ilim-fen, felsefe, sanat da öğrenmeleri gerekiyordu. Sadece korkuların öğretileri ile cennete bilet almaya çalışmanın çocukları; baba ve aileleri ile ters düşecek kadar erdemsizlik yapıyorlardı.

 İsmail enişte Metin Dayıyı kuran kursuna vermekle daha iyi bir ahlak, daha iyi bir erdem beklerken; ne hazindir ki erdem dedikleri şeyi bulamamışlardı. Sık sık beni yanlarına çağırırlar; küçük bir çocuktan istenebilecek yardımları isterlerdi. Güven; bakkala git. Şunu getir. Bunu al. Gel yanımıza; sen doğruyu söylersin; sen erdemli bir çocuksun diye de zaman zaman kendi usullerine göre benim erdemimden yararlanmak isterlerdi. O zaman; daha çocukluğumun en güzel, en heyecanlı zamanlarında erdem denen şeyin bize niye musallat olduğunu düşünürdüm.

 Erdem konusu, okul hayatımızda, iş hayatımızda sürüp gitti. Sınıfın haylaz öğrencisi durumundayken bile iyi giyinmem, tertipli olmam ve belki de daha o zamanlar felsefemin derinliğin kendi kaşığım ile karıştırmam nedeniyle; karneme zayıf notlar geldiğinde çalışkan öğrenci arkadaşlarım şaşırırdı. Sanki ben hiçbir şekilde zayıf alamam, karnemde kırık not olmazmış gibi bana çıkışırlar; “ Nasıl olur, senin gibi bir çocuk, erdemli bir insan zayıfı getirir!” Karnemin zayıflarla dolu olmasına üzülmezdim o kadar. Esas üzüldüğüm konu; arkadaşlarımın benden, benim gibi erdemli insandan bekledikleri karneyi gösteremediğim içindi.

 Aslında daha eğitimin ilk yıllarında okula, kapalı alanlara ve zoraki kıyafetlerin, düşüncelerin tek tip insan yetiştirme korkusuna alışamamıştım. Bütün tepkim; gizli duruşum; haylazlığımın sebebi bundandı. Ama bu sebebi ben bile keşfetmemiştim o zamanlar. Canım isteyince o dersten en iyi notu alıp; öğretmene “aferin” dedirttikten sonra bir yıl iyi bir not peşinde koşmuyordum. Sonuçta “aferin” alabileceğimi ispatlamıştım ya; bana yetiyordu. Arkadaşlarım arasında da en çalışkanlar kadar, en erdemliler kadar ilgi görüyor, bir şey sorulacağı, danışılacağı zaman benim de fikrim alınıyordu ya; o da mutlu ediyordu beni.

 Sonra, genç yaştaki yükselme devri başladı. Arka sıraların haylaz çocuğu Tekirdağ’da çalışkan çocuk olma çizgisine geçmişti. Arka sıraları terk edip ön sıralara geldim. Tabi ki 1.78 lik boy; arkamda oturan çocukları oldukça rahatsız ediyordu. Tahtayı ve tebeşir tozlarını iyi göremiyorlarmış. Fakat çalışkan ve erdemli olduğum için kısa zamanda benim boyumu ve en ön sırada oturuşumu kabul ettiler.

 Liseden sonra erdemli oluşum sayesinde lisans eğitimine başlayıp aynı zamanda iş hayatına da başlamıştım. Para ve mevkii çok çabuk kendini gösterdi. Doğal olarak benim erdemli oluşumu, akıllı oluşumu daha fazla insan övmeye, seslendirmeye başladı.

 Daha 19 yaşında bir odam, bir koltuğum sorumluluğumda 5 personel ve 145 kişilik bir öğrenci yurdunun yöneticisi olmuştum. Üç yıllık öğrencilik yıllarımdan sonra çıraklığım bitmiş kalfalığım başlamıştı. Ustalık çok çabuk geldi. Artık yeni görevim için Müdür Yardımcılığı için tebrik ediliyordum. Patronlarım sık sık; sen erdemli bir insansın, bizim oğlumuzsun deyip, gerekli gereksiz zamanlarda beni şımartmaya çalışıyorlardı.

 Erdemli olmayı, koltuk sahibi olmayı canım sıkılarak iki yıl yapabildim. Gördüm ki her koltuk, her sorumluluk; harika bir yük ve muhteşem bir fedakârlık demekti. Niçin? Daha çok çalışıp yan gelip yatmak için mi? Hiç sanmam! Belki de bir tutkunun muhteşem bir yolculuğunun insan denen canlıyı diğer canlılar tarafından en iyi oyalamak ve ondan en iyi fayda sağlamak için…

 Bir gün Gogol’a rastladım. Günümüzden 170 yıl önce yazdığı eseri Ölü Canlıları okudum. Zekânın güzel gösterisinde Gogol erdemli insan özerine bir konuşma yapıyor;

Ama ne derseniz deyin erdemli bir kahraman seçmedim kendime. Bunun nedenini size açıklayabilirim. Çünkü zavallı erdemli insanı rahat bırakmanın zamanı geldi de geçiyor; “erdemli insan” deyimi anlamını yitireli çok oluyor. Çünkü erdemli insanı ata çevirdiler. Ve onun sırtına binmeyen, kırbaçla ona istediğini yaptırmayan yazar kalmadı; çünkü erdemli insanı o kadar kemirdiler ki zavallı erdemin gölgesi kalmadı ve ondan geriye kaburgası ve derisi kaldı. Çünkü dürüst değiller erdemi insana karşı; çünkü saygıları yok erdemli insana. Evet, aşağılık insanlara da yüklenmenin zamanı geldi artık. Hadi artık birazda aşağılık insanlara yüklenelim.”

Değerli kalem arkadaşım Gogol erdemli insanı kurtarman en azından derisini posttaki yapmalarına karşı açtığın edebi savaş için sana minnettarım. Tüm erdemli insanlar; insancıklar adına…

Güven Serin







20 Eylül 2011 Salı

ZİYAFET

Kamera; Güven   Binbirdirek Sarnıcı-İstanbul
Sütun ormanına hoşgeldiniz. Biraz nem, bol tarih
ışık,taş ve mermerin hikayesi; aynı zamanda
insanın hikayesi...

Kamera; Güven  Binbirdirek Sarnıcı
Yunanca biliyorsanız sütunlara keski ile kazınmış
ustaların hikayelerini dinleyebilirsiniz.


Kamera; Güven Sultanahmet Meydanı
Alman mimarisi ile Türk mimarisi yanyana.
Bu meydanın geçmişi,yaşanan olayları, anlatacakları
kısacası başından geçmiş çok fazla
yaşanmışlığı var. Meydana geldiğinizdeki sessizlik
o yüzden ürpertir bedeninizi.


Kamera; Güven  Ayasofya
Rüzgar hafiften fısıldıyor; " bu mekanın büyüsü
her zaman farklıdır" diyor.

Kamera; Güven   Ayasofya
Uzun bir süre kilise, sonra cami ve Cumhuriyetle birlikte
 müze hizmeti veriyor.
1500 yıldır ayakta. 1500'lü yılların sonunda Mimar Sinan
taafından ilave edilen iki minare. Yerebatan Sarnıcına
bakan ve diğerlerine göre biraz daha geniş olan
iki minare...Diğer ikisi; ilki Fatih Sultan Mehmet
zamanında inşa ettirilmiş, ikincisi ise Topkapı
tarafında olan II. Beyazıt zamanında inşa
ettirilmiştir. 

Kamera; Güven  Ayasofya iç mekan.
Sanki mahşer yeri; insanlık sınanmaya değil
kendini sınamaya gelmiş...


Kamera; Güven   Ayasofya
107 sütunu, 1070 penceresi ve içine
ayak basan milyonlarca beden ve ruhun
imrenerek baktığı bu mekan, birçok sanat
eseri gibi huzur sunuyor; huzura muhtaç
güzel ve soylu insanlara...


Kamera; Güven Ayasofya (Kutsal Bilgelik)
Yerden yaklaşık 55 metre yükseklikte ve
32,6 metre genişlikteki büyük kubbe


Kamera; Güven  Ayasofya
Gezin, dolaşın ve Ayasofya'dan bile eski olan sütunlara
daha önce tanık oldukları dualara, ricalara, huzur
ve korkulara kulak verin.


Kamera; Güven  Dolmabahçe Sarayı
285 odası, 44 salonu ve 6 hamamı ile görkemli
bina insanı düşündürmeden edimiyor; En güçlü zamanda
en mütavazı yerler saray olurken, çöküş zamanı en
gösterişli saraylar neden, diye soruyorsunuz beyninizdeki
susmak bilmeyen şımarık hücrelere...


Kamera; Güven Dolmabahçe Sarayı


ZİYAFET



 Bazen insan kendini bile şaşırtmalı. Hiç umulmadık biçimde kendi kendine adamakıllı bir ziyafet hazırlamalı. Ziyafet deyince çoğumuzun aklına anlı şanlı çilingir sofrası gelir. Etler, mezeler ve çeşitli içkilerden oluşmuş iyi bir sofra hazırlamak hüner ister. Hangi içkilerle hangi balıklar, hangi kırmızı etler nasıl hazırlanır, ne şekilde sunulur; bu da sofranın usta ellerinin işidir.

 Özenerek hazırlanan sofranın da ağır adamları ile ağır kadınları olmalı. İyi bir çilingir sofrasını bütünleyen, sofraya sanatsal bir duruş katan insanın kendisidir. İnsansız, ne loşluğu aydınlatan mumun, ne de etlerin, mezelerin ve içkinin bir önemi vardır.

 Ağzınıza attığınız her lokma, her yudum içki ağzınızdaki tat askerlerini içtimaa çağırmalı. Bütün bunları ben niye anlatıyorum? Amacım içkiden, etlerden, mezelerden oluşmuş bir sofra kurmak değil ki! Okuyucu zahmete girip sormadan ben kendi ziyafetimi anlatmaya başlıyorum.

 Bugünün menüsü çok zengin; paha biçilemez ve satın alınamayacak kadar da değerli… 200 yıl ile 1700 yıl arası değişen tatları hep birlikte ağzımızı şapırdata şapırdata yiyeceğiz. Sunulacak bu ziyafetin en önemli özelliği azmederek yeme kültürüne sahip olmalıyız. Birazdan ruhumuzu besleyen kiler bizim için açılacak. Ve içinde sağladığı sanki ölümsüz insanlara hazırlanmış ve hiç bozulmayan reçeller, turşular, tarhanalar, kuskuslar, karpuzlar, kavunlar, pirinçler, un yağ, tuz…

 Bana öyle geliyor ki ben yine başka bir yola saptım. Tamam, şimdi asıl sofraya geliyorum. Şimdi anlatmam gereken ziyafete geliyorum: taştan, mermerden, mimari, mühendislik ve tinsel görüntülerden oluşmuş büyük ziyafet.

 Bu ziyafetin en önemli özelliği ağzınız ve midenizin çalışması yerine; ayaklarınız, gözleriniz, beyin hücreleriniz ve ruhunuz çalışacaktır. Adeta beslenmek için çırpınacaktır ruhunuz.

 Güne neyle başlarsınız? Kahve veya çay ile. Bende öyle yaptım; kahve keyfini ziyafetin birinci adımı olarak Sultanahmet’te bulunan Binbirdirek Sarnıcında yudumladım. Binbirdirek Sarnıcı sütun ormanından oluşmuş bir yer. Geçmişi yüzyıllar öncesine Roma zamanına kadar uzanıyor. Güne böyle bir ormanda başlayıp, hünerli ellerin keski, beden kuvveti ve ruhlarının inceliği ile ortaya koydukları sanata alışık olsanız da bir kez daha şaşırtıyor insanı.

 Günün ilk ışıkları ile Binbirdireğin loş ışıkları; nem ve eskinin buğulu kokusu; böyle bir ziyafete aç olan insana, karanfil kokusu kadar güzel ve çekici geliyor. Sanki çocukluk sevgiliniz ile karşı karşıya gelip de bir sürü şey söyleyeceğiniz halde küçük ve mahcup bir sırıtıştan başka hiçbir şey yapmamak gibi duygu yaşarsınız; taş ve mermer ormanının içinde.

 Ziyafet menüsünde ikinci yemek; yani sabah kahvesinden çok daha çeşidi olan öğle yemeği yerine geçecek büyük kilise Ayasofya var. 100 ustanın, 10 bin işçinin çalıştığı 107 sütun üzerinde muhteşem büyüklükte görünen Ayasofya. 1070 penceresi gün ışığını öğle ziyafetine sunmaktan dolayı onur duyuyor. Işık sonbaharın ötesinde bir aydınlatma ile adeta çılgın bir gösteri sunuyor. Büyük kubbe, yaslandığı yarım kubbeler ve sütunlar; güzel, akıllı, çekici bir sanat kadını görünümündeler…

 Ayasofya maşher yeri gibi; içinde bin bir çeşit insan barındırıyor. Sanırım kapılar kapanıp içeride bulunan insanlar bir araya toplanıp, kimlikleri, duyguları sorulsa; büyük çoğunluğu büyük ziyafetin onurlu buluşması nedeniyle evrene seslenerek; insan olmak, sevmek güzel şeydir diyeceklerdir. İnsan olmayı, güzel duyguları da ziyafetin önemli menüsü olan mimari ve mühendislik şaheseri Ayasofya yaşattı. Bunca insan, yüzyıllara meydan okuyan bu esere koşuyor…

 Bu yapı artık bizim olmaktan çıkıp tüm dünyaya aittir. Öne kilise, sonra cami ve büyük dehanın isteği ile müze olmuştur. Belki de olması gereken; tün insanların, insanlığı geleceği, onu içinde barındırdığı tinsellikle ziyaret edeceği bir yer.

 Kim bilir kaç kez geldim bu ziyafete. Ama hiçbirisi bu kadar lezzetli olmamıştı. Anladım ki bu ziyafet, saatlerce sürmeli. Geçen saatlerde hünerli ellerin mimari ve mühendislik ile nasıl buluştuğu da anlatılmalı. Sağa, sola büyük kubbeye, farklı mermerlerden oluşmuş sütunlara bakmaya ve içinde barındırdığı gizemli koku, ses dalgasının aşkını yaşamaya bıkmamıştım ama bedenimi dik tutan omuriliğim yorulduğumun sancılarını da yapmaktan geri kalmadı. Zaten sırada da akşam yemeği niyetine başka bir ziyafetin son menüsü vardı.

 Üçüncü yer; yani kendime sunduğum ve daha sonra sizlerle paylaştığım ziyafet; Dolmabahçe Sarayıdır. Milli Saraylarımız içinde en görkemlilerinden birisidir. Boğazın kenarında batı mimarisi ile Türk evi kullanımı arzulanarak büyük bedeller ödenerek hazırlanmış ve meydana getirilmiş eserler topluluğu.

 Dolmabahçe Sarayı 285 odası, 44 salonu ve 6 hamamı ile baş döndürücü bir yer. Avrupa kıtasının kıyısında, Asya kıtasının yalılarına göz süzüşle hafif gerdan kırarak bakan bu mekân; Osmanlı İmparatorluğunun da çöküş zamanını ve çöküşün çok güzel bir mimari makyaj ile örtüldüğünün de muhteşem bir kanıtı gibidir.

 Bu menüde aklımda kalan bir sürü sanat çalışması, gösterisi var ama en önemlisi muayede salonudur. Ziyafetimin önemli bir tadıdır. 2000 metre kare kullanım alanı, 56 sütunu, yüksekliği 36 metreyi bulan kubbesi kubbeye bağlı 4,5 ton ağırlığındaki İngiliz yapımı avizesi ile saatlerce yenile bilecek bir ziyafet.

 Bu ziyafet sonrası yine her zamanki gibi; övünç, felsefe, mahcubiyet yaşadım. Elbette tarihi ziyafetleri o dönemlerindeki oluşumlara, olayların akışına göre değerlendirmek lazımdır. Fakat yok oluşa giden yolda hazırı satın almak, büyük saraylar yapmak, büyük ihtişamlar yaşayıp, içinde halkın ve halkında içinde sanat, felsefe, çalışma ruhları eksikse; çöküşler de muhteşem oluyor…

 Güven Serin















 

16 Eylül 2011 Cuma

DOĞA ve İNSAN

Kamera; Güven Kaz Dağları(İda)
Sarıkız Tepesi
Doğa insandan çok önce vardı. İnsan doğaya
efendilik yapmaya soyundu; doğa bu efendiliğe
kıkır kıkır gülümsüyor; zavallı insanın efendiliğine...

Kaz Dağları
Taş, toprak, bitki ve ağaçlar; aynı zamanda
efsanelerin diyarı. Hayal gücünüzü ne kadar
zorlarsanız; bugünün soylu gerçeklerinden
o kadar uzaklaşır ve insanca bir dinginliğin
en güzel solunumunu yaparsınız...


Kamera; Güven Kaz (İda) Dağları
Kızıl ve Kara Çam Ağaçlarının Diyarı
Dağların içinde kıvrılan yollar;ruhumuza kıvrılan yollar gibi
öğrennmenin öğretilerini sunmak için bizi bekleyorlar.
Aç ve vahşi insanoğlu; ne zaman ki tabiatın
patikalarını sakince ve nazikçe gezmeye başlayacak,
ne zaman ki tüm dünyaya barış ve sevgi içinde
bakacak; o zaman ; işte o zaman büyük ödüle
kavuşacak; belki de insanı ürpertecek kadar büyük
bir ödül...

Bu diyarın soylu insanları; içinde barındırdığı zengin ve muhteşem
kültürleri birazcak anlamaya çalışsaydı;
"ihanet" denen söz de farklı algılanırdı o zaman.
Denizin dalğasını, tabiatın fırtınasını ihanet
diye görürsen; toplumların içindeki farklı
insan kültürlerini de öyle algılarsın; hiçbir çaba
göstermeden canları yok edersin... Ne acı...

DOGA İLE SOHBET



 Bazen bu kadar büyük kalabalıkta; insan kaynayan şehirlerde yalnız hissederiz kendimizi. Sesimiz çıkmak istemez. Soluğumuz varlık ile yokluk arasında bir çağrı bekler. İnsandan çok tabiattan gelecek daveti beklersiniz.

 Şehri dolaşan rüzgâr bir şeyler mırıldanıyordu bana. Başka şehirlerin, kasabaların, köylerin davetkâr kokularını, seslerini, folklorlarını hatırlatıyor. Takılıp kaldığımız, üst üste yaşadığımız şehirleri özlemek ve farklı açılardan görmek için çıkıp gezmemi söylüyordu rüzgâr.

 Bende öyle yaptım; şehrin kavgasını şehirde bırakıp bir gezgin gibi çocukluğumun düşlerini, sırlarını taşıyan nehrine gittim. Çok uzaklardan geliyor; dağlardan, ovalardan, vadilerden geçip Ege ile birleşiyor.

 Nehir, bir şeyler anlatmak istiyor gibi geldi bana. Biz insanlık abidesi, gurur ve kibir yüklü canlılara bir şeyler söylüyordu doğanın erdemli ve sabırlı öğretileri adına. Kıvrılıyor, iki ülke arasındaki sınırlara gülüp geçiyor. Bir kıyısı Yunanistan, bir kıyısı da Türkiye! Nehir, böyle bir ayrılık istemediği ve ayrılıklara da meydan okuduğu belli! Bazen kıvrılıyor; bir öteki kıyaya, bir beriki kıyıya sokuluyor.

 Nehir, kendi yatağını binlerce yıl öncesinden oluşturmuş. İnsanlığın kavgaları, ayrılıkları başlamadan! Kıvrım kıvrım olan nehir; her şeyin düz olmayacağını, doğruluğun yanında eğriliğinde olabileceğini anlatıyor. Her eğrinin; kendi doğrusuna kavuşmak gerektiğini de bir süre sonra düz bir çizgi halinde coşkulu bir akışın içinde anlatıyor. Ne kadar eğri olursan ol, en sonunda doğruluğa, hakka-adalete muhtaçlığımızı; zorunlu olduğumuzu söylüyor.

 Nehir, doğanın bize verdiği en güzel zenginliklerden birisi! Sınırları çizen, sınırları yok sayan, başka ülkelerde doğup da, bizim ülkemize ve oradan da insanlığın ortak denizine uzanan yorgunluk yerine sürekli suların türküsünü söyleyen nehirdir. Yatağını sık sık değişime zorlayan, insanın gem vurmasına kızıp, başka karaların içine sokulup; onlarca kola ayrılan da nehirdir. Ayrılığın zayıflama demek, ayrılığın yok oluş demek olduğunu anlatır bize; güçlü gövdenin; bir arada coşkulu bir şekilde akarken; ayrılığa zorlanması…

 Ülkeleri oluşturan insanların bir arada olması da coşkulu bir nehir gibidir. Çalışkanlık, bereket, ilim ve sanat üretirler. Ama nehirlere vurulmaya çalışılan gemler gibi insanlara vurulmaya başlayan kötülüğün gemleri; zehirli dikenleri en güçlü toplumları da nehrin kolları gibi kollara ayırır. Ayrılığın sebebi çoktur belki. İç içe geçmiş ve kangren olana kadar sessiz kalınmış sebepler…

 Bu toprakların üzerindeki ülkemi ve ülkemin diğer ülkeler ile arasında akan nehrini biraz daha iyi anlasaydık; diğer nehirleri de, o nehirlerin etrafında yaşayan insanları da anlamış olurduk. Yapacağımız her türlü teknolojik yapıyı; doğanın bağrını deşmeden ve onun diğer canlılara ulaşmasını engellemeden yapardık. Mühendislik ile övünürken, mimari ile de aynı orantıda övünebilsek; mimariyi uygularken, tarihin, tabiatın hiçbir tarafgirlik yapmadan bize anlattıklarını da anlamış olurduk.

 İnsanlık hizmeti sunacağız derken; neşe taşıyan, mil ve tarih taşıyan nehirleri doğal dengeleri içinde bırakabilirdik. Onların eğrilerine bakıp, kendi eğrilerimizle yüzleşir, onların doğrularını görünce, doğruluğun resminin çok daha uzağı gösterdiğini, görüş zevkinin insanda aydınlık yarattığını da anlardık.

 Öylesine akıyor nehir. Bir ülkeden diğer ülkeye doğru… Sonra, Yunanistan ile Türkiye arasında kavgalara son vermiş bir hakem gibi düdüğünü öttüre öttüre Ege Denizine yaklaşıyor. Bazı yerlerde obur, hiç doymak bilmeyen bir insan gibi genişliyor. Bazı yerlerde gizemli bir canlı gibi küçük dehlizler oluşturup, su canlılarına hayatta kalma, üreme, oyun oynama alanları yaratıyor.

 Nehir, Ege Denizine yaklaşırken iyice daralıyor. Belki de yaşamlarımızın; doğum ile son bulma anını; başka yaşama dönüşme anını; daralmak ile anlatmak istiyor. Biraz ötede, efsaneleri ile ünlü, adaları ve girintili, çıkıntıları ile gizemli bir mavilik uzanıyor.

 Evren hiç durmadan yepyeni ulaşılmazlıklara doğru genişlerken; Meriç Nehri Ege’ye doğru genişliyor. Bir süre sonra; Meriç Nehri, Ege Denizi oluyor. Dönüşüm başlıyor; dağlardan, ormanlardan ve vadilerden; ovalara; ovalardan denizlere; denizlerden karalara doğru…

 Meriç Nehrinin beri tarafında ıssızlığı delen kurbağa, kuş seslerine kulak kesildim. Yeşilin, sarının, kahverenginin her tonunu görüyorum; nehrin kenarında yaşayan sazlarda, otlarda. Orayı yaşam alanı; o sazlıkları, otları yaşam bilmiş on binlerce kuş, böcek ve hayvan; kendi biyolojik saatlerini yaşıyorlar; bizim yaşadığımız dünyanın hemen yanı başında.

 Doğa şimdilik, hiçbir hali ile kavga etmiyor gibi görünüyor. Sadece iyi anlaşılmak şartı ile sürekli gülümsüyor, bir şeyler anlatıyor bize. Bugün; doğanın dili ve ağzı; kendi hikâyesini anlatan Meriç Nehri oldu. Belki yarın, başka bir ağız, dil ve göz; başka bir türküyü, hikâyeyi anlatacak ve bizler kendi kavgalarımıza, gürültülerimize dalmış olduğumuz için; anlatılanları anlamayarak; kaderin; kara bahtı diye algılayacağımız anlamlar ile kavgalar edip, yine karalar bağlayacağız…

 Güven Serin