8 Ağustos 2011 Pazartesi

BİR DAMLA GİBİ SÜZÜLDÜK İSTANBULA

Kamera; Güven  Sabancı Müzesi
Kiklad Heykelcikleri(İdoller)
Binlerce yıl öteden süzülüp de
gelen sanat eserleri.
Sanki, onları yontan ellerin bedenleri
yanı başınızda; görüyor musunuz?

Kamera; Güven  Sabancı Müzesi-İstanbul
Kiklad ve Anadolu kültürü sentezine
hoşgeldiniz efendim. Buyrun; lütfen önden
buyrun.


Emirgan-İstanbul
Her gezginin benim gibi sağ ve sol kolları olmalı.
Sağımda Tamer Kaptan. Solumda
İlyaz Bey. Tabiat da sağlık sunmuş;
satmışım dünyanın anasını da, babasını da
uleeen:)) Elbette bu bir şakadır dostlar;
beyefendilik, ağır adalık var azcııık :))


Kamera; Güven Sabancı Müzesi ve Boğaz
Masal dünyasına hoşgeldiniz. Muhteşem bir
masal var; gerçeğin hemen yanı başınızrdan
aktığı bu diyarda...


Kamera; Tamer Kaptan-Sabancı Müzesi Bahçesi
O. Stıchlign-BERLİN
Bahçnin tadını muhakkak çıkarmalı; yoksa
yavan kalır bu güzel yemek.

Kamera; Güven  Sabancı Müzesi
(Atlı Köşk)
Biliyorum siz şimdi atı merak ettiniz. Hemen
aşağıda, binicisini bekliyor.


Kamera; Güven   Sabancı Müzesi
(Atlı Köşk)


Rahmi Koç Müzesi-İstanbul
Dostlarım ile kahve molası.
Dostlarımı çok seviyorum; her kes kendi
hesabını ödüyor ve geziler yük olmaktan
çıkıp kültürleşiyor. :)) Böyle dostlar;
her eve lazım...


Kamera; Güven Rahmi Koç Müzesi-İstanbul
Antika Taksiler

Kamera; Güven Rahmi Koç Müzesi
Atlar, faytonlar...

Kamera; Güven R.Koç Müzesi
Kağnı ve Taliga
Yediyordu Elif kağnısını
Kara geceden geceden
Sanki, elif elif uzuyordu, inceliyordu,
uzak gecelerin acısıydı gıcırtılar,
inliyordu dağın ardı yasla,
her bir heceden heceden
F.Hüsnü Dağlarca


Kamera; Güven R.Koç Müzesi
Kayıklar
Eros
Adalar denizi
köpüklerin gemisi
düşlerinin martıları
seren direğinin tepesindeki
gemicinin
dalgalandırdığı şarkı
Işıkla dalga
yeniden canlandırıyor gözleri
hayatın uzakları gören
yelken açtığı
Hayata-

Kamera; Güven Rahmi Koç Müzesi
Bir yanda parçalanmış teknem durur
Sert tütünüyle gün bir yanda
Kara yakındı önce, hem de çok yakındı
Elimi uzatsam tutardı ama
Yalnızlıktır denizin tek yasası
Bütün ölüler unutulur
Yaşayanlar kalır tek başlarına.
M.Cevdet Anday

Kamera; Güven Rahmi Koç Müzesi
78 yıl öncesine ait bir tabela. Bir esnafın
kim bilir yıllarca çalıştığı dükkanda,
kaç bin insanın ağırlandığı, "yine beklerim"
denip, demli çayların, kahvelerin
içildiği, muhteşem zenginliklerin ve
reklamların insan ruhunu ele
geçirmediği zamanlar...


Kamera; Güven Rahmi Koç Müzesi
Uzay Küresine gitmeli ve Uzay yolculuğuna
çıkılmalı. O zaman, bizim şehrimiz, hemşerimiz,
ülkemiz demek yerine BİZİM DÜNYAMIZ
deriz; dünyayı ve bizi öldürmeden...

BİR DAMLA GİBİ SÜZÜLDÜK İSTANBULA



 Saat 05,00’ı gösterirken süzüldük; Tekirdağ şehrinin şafağından. Bir yaz günü erken kalkmanın önemi büyüktür. Uzun günü daha uzun ve daha üretken bir yaşanmışlık hatıraları içine alırsınız. Tabiatın durmayan coşkusu, evrenin bitmeyen yolculuğu gibi yolculukları olmalı insanın!

 Bir İstanbul günü daha yaşandı. Upuzun bir gün… Ramazan ayı nedeniyle mi, tatile giden İstanbulluların çokluğundan mıdır bilinmez; bindiğimiz halk otobüsleri, taksiler İstanbul’un çok az rastlanan tenhalığında büyük mutluluk içinde yol aldılar.

 İlk durağımız Emirgan. Sabancı Köşkü(Atlı Köşk) oldu. Özel müzeciliğin öncülerinden olan Sabancı Müzesi bu sefer M.Ö. 3. Bin’de Kiklad Adaları ve Batı Anadolu Medeniyetlerine kucak açmış. 15 Türk müzesi ve Yunanistan’dan gelen eserler; geçmiş ile bugün arasında bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar. 28 Ağustosa kadar sürecek sergi, arkeolojiyi sevenler, geçmişin efsanelerine ili duyanlar için görülmeye değer.

Bu serginin ismi de çok ilginç. Ve de çok manalı. İsmi; KARŞIDAN KARŞIYA!

 Yunanistan sınırları içinde kalan Kiklad Medeniyeti ile o dönemin Anadolu Medeniyetlerinin eserleri ile yan yana; karşı karşıya geliyorlar. İnsan ruhunun baskısı, hayal gücü, üretime isteğine, taşa, mermere kendi ruhlarından süzülmüş.

 Sabancı Müzesinin Karşıdan Karşıya sergisine Türkiye müzelerinden getirilen eserlerin yanında Atina Ulusal Arkeoloji Müzesi, Kiklad Sanat Müzesi de ödünç verdiği eserlerle katkı yapmışlar.

 Sabancı Müzesinden günün taze saatlerinde en önemli öğretisi Kiklad Medeniyeti ve eserlerini tanımak oldu. Sanki o zamana kadar hiç yaşamamış bir medeniyetin temsilcileri(sanatçıları) ile el sıkıştım. Beş bin yıllık tarih kokan eller ile el sıkışmak da çok özel bir duygu çeşidi…

 Müzenin en ilginç eserlerinden birisi de aslına uygun yapılan 14 metrelik bir Kiklad teknesini yakından gördük. O günün Kiklad teknelerinin modeli, ahşap kokan tekne ile burnum ve oradan beyin hücrelerimin yosun kokuları ile dansı gibi bir şey oldu bana.

 Gezinin Kiklad yolculuğu Kiklad sanatı, sanatçıları, soyut heykelcikleri(idol) görüntüleri içinden süzülüp boğaz yürüyüşüne; İlyaz Bey ve Tamer kaptanın da birlikteliği ile günün fazla sıcak olmayışının esintisi de bir araya gelince; ruhun bedene sunduğu yeni bilgiler, görüntüler, kendi heyecanını tüm hücrelerimizde hissettik.

 İnsan denen canlı tabiatın ayrılmaz bir parçası. Ve tabiatı güzel yapan, muhteşem hale dönüştüren en önemli gerçek; değişimler, renkler ve hareketler. İşte, gezen, gören, öğrenen insanla, gezmeyen, öğrenmeyen ve duran insan arasındaki korkunç gizem-uçurum burada kendini gösterir bize…

 Karşıdan Karşıya olan gezimiz bitmişti ama boğaz yürüyüşümüzde Avrupa kıtasından Asya kıtasına, karşıya bakarken de karşıdan karşıya hayallerini; görüntüler; işgal edilmiş tepeler ve güzel yalılar; o yalıların ardına gizlenmiş efsaneler ile birlikte harmanladık.

 Boğaz yürüyüşümüz bitince, bir başka öncü müze olan; müzeciliğin Generali olan Rahmi Koç Müzesine gittik. Haliç kıyısındayız. Tarihin içinde, tarihin karşısında ve tarihin bugünkü tüccar ve yapay düşünceye bir şeyler anlattığı o yerdeyiz.

 Sabancı Müzesinden öğretilerle ayrılmama rağmen içimde bir burukluk kaldı. O da Sabancı Müzesindeki heyecanın azalmasından dolayıdır. Ama Rahmi Koç Müzesindeki değişim, heyecan; o burukluğumu dengeledi. Bu müze hâla büyüyen bir genç kız gibi; tazelik, yenilik, güleçlik saçıyor.

 Türk insanında ki gelişmeler; bilgiye, sanata, bilime, eğlenceye, felsefeye, müzeciliğe dönüşümünün tüm kanıtlarını Rahmi Koç Müzesinde arayıp bulabilirsiniz. Yeni, yepyeni keşifler için bulunmaz bir müze! Denizlere açılma gibi hayalleriniz varsa, göklere tırmanma, uçma gibi düşleriniz sizi kamçılıyorsa, antika otomobil, motosikletler, faytonlar, fizik kuralları, uzay sizin için bir anlam taşıyorsa; bu müze sizin için bulunmaz bir dünya olacaktır.

Aristokrasinin şehirler, ülkeler için ne kadar önemli olduğunun da düşüncelerini iyi irdelemek gerekir…

 Rahmi Koç Müzesinden çıkarken Haliç’in karşı kıyısında tarihi yarımada da, Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camiine tebessüm edecek, Piyer Loti tepesine bakarken, Aziyade’nin aşkının gerçek mi masal mı olduğunu bir kez daha irdeleyeceksiniz.

 Müzeden çıkarken, bereketli ve devasa bir ormanın içinden ayrılırken bin bir unutulmazlıklar taşıyor gibi birçok nesnenin hatırası, üzerindeki ruhların anıları sizle beraber olacağı doğrudur. Ama bir anı daha var ki, o da “uzay küresi” uzay küresine gitmeyi asla unutmayınız. Uzayın 35 bin metre yukarısına, uzay merdiveni ile tırmanacaksınız. Oradan da uzay teleskopu ile uzayın derinlerine, saman yolumuza, yeni doğan yıldızlara, patlayan ölen yıldızlara insanı ürküten bir neşe içinde bakacaksınız…

 Bir damla gibi süzüldük İstanbul’a. Tıpkı, derelere, ırmaklara, denizlere ve ruhlara süzülen damlalar gibi; hayatın içinden başka hayatlara doğru…

Güven Serin





















2 Ağustos 2011 Salı

ÇOCUKLAR-2

Kamera; Güven- İSTANBUL
Hangi milletten olurlarsa olsunlar çocuklar
hep;ÇOCUKTURLAR.

Kamera;Güven    İstanbul
Çocuklar meraklıdırlar; Doğa Irmak da öyle:))


Kamera; Güven   İstanbul
Çocuklar ilgiyi, alakayı severler...


Kamera; Güven   İstanbul
Çocuklar; masum ve sevimlidirler...

Kamera;Güven  Alanya
Çocuklar tarihi de severler.


Kamera; Güven    Alanya
Çocuklar zanatkarları ve öğretileri de
severler


Kamera; Güven  Antalya-Kemer
Çocuklar 2365 m den kuşlar
gibi süzülmeyi de severler.


Kamera; Güven Kaleiçi-Antalya
Doğa Irmak ve Dilek Hanım
Çocuklar önemsenmeyi de severler

ÇOCUKLAR



 Üzerlerine toz kondurmak istemediğimiz, yemeyip yedirdiğimiz çocuklarımız… Bugün, aile bütçelerinin en büyük payını; yani aslan payını çocuklarımıza ayırıyoruz. Tanıdığım birçok aile inanılmaz eğitim masraflarını gözlerini kırpmadan çocuklarına harcıyorlar. Ağzında dişi olmayan, gözlerinin feri sönmüş ve neredeyse iki büklüm yaşan birçok insan da kendi ihtiyaçlarını bile karşılamayarak çocuklarına; gelecek adı altında yatırımlar yapıyor. Niçin? Çocuklarının daha iyi bir geleceği, daha huzurlu bir hayatı olsun diye!

 Tam bir yaz akşamı; Doğa Irmak ile çocuk parkındayız. Parkın etrafına dizilmiş anne- babaların değerli çocukları; kuşlar, kelebekler gibi oradan oraya koşturuyorlar. Bu çocukların kuş ve kelebeklerden tek farkı; gelecek adına üretmekten çok tüketerek, oynayıp, zıplayarak yol alıyorlar. Onları bekleyen renkli ömürlerinden en can alıcı renkler; beyazdan çok kırmızı ve siyah olacak. Çünkü en güzel ve en masum çocuklarımız doğar doğmaz borçlu ve ölümcül haberlerin gün ışıklarında akıyorlar gecenin derin sessizliğine doğru.

 Parkta bulunan çocuklar güneşin ağır baskısından kurtulmuş, gecenin gece kuşları gibi inanılmaz çabuklukla yer değiştiriyorlar. Doğa Irmağı takip etmekte zorlanırken, bir yandan da diğer çocukların muhteşem koşturmalarına baktım. Kimi sallanıyor, kimi kayıyor, kimi tırmanıyor…

 Çocukların temiz giyimli ebeveynleri mutluluk içinde çocuklarını izlerken; inanılmaz bir tüketim çılgınlığı yaşıyorlar. Çekirdek yarışması yapılıyormuş gibi neredeyse tüm yetişkinler bulunduğu yeri çekirdek kabuğu yığınlarına dönüştürmüştü.

 Gerçekten de böyle bir yarışma yapılsa; en hızlı çekirdek çitleyen, en hızlı çekirdeği mideye indiren yetişkinler yarışması; hatta kiraz festivali yerine çekirdek festivali düzenlense; birinci gelecek yetişkin bir dakikada ne kadar çekirdek çitlerdi acaba?

 Temiz giyimli yetişkinlerin evleri de temiz ve düzenli olmalı! Ayakkabılarını dışarıda çıkaran, evini aklına geldikçe temizleyen yetişkinler; çocuklarının oynadığı parkları, yürüdükleri kaldırımları kirletme yarışmasında sanki Tanrı buyruğu almışçasına sürekli tüketiyorlar.

 Çocuklar, koşuşan, oynayıp zıplayan çocuklar; geleceğe doğru daha şimdiden öğretilerin yöntemlerini anlamaya çalışan çocuklarımız… Parkın kenarında ışıksız gölgenin içinde bir yabancı gibi etrafı izliyordum. Doğa Irmağın ara sıra görünüp yanıma gelip gitmesi; beni boşluğa bakan zavallı bir adam olmaktan kurtarıyor; çocuğunu gözetleyen değerli bir ebeveyn konumuna getiriyordu.

 Çocukların oyunları, birbiri ile bir dakika içinde arkadaş olmaları insani ve çok doğal ilişkilerin en doğalıydı. Ya yetişkinlerin asık ve donuk bakışları; aynı zamanda konuşmak, tanışmak, dinlemek yerine muhteşem bir çabukluk ile çekirdek yiyerek etrafı kirletme hareketleri ne kadar doğaldı? Bence harika bir rezalet… Bu şehrin insanları adına bunun adı muhteşem bir rezalettir… Bu yetişkinleri; temiz ve şık giyimli kadın ve erkeleri izlerken aklıma zaman zaman dut ağacımıza musallat olan tırtıllar geldi. Kelebeklerin bıraktıkları yumurtaların bir süre sonra larvaya dönüşmesi ve dönüşümlerini tamamlamak için inanılmaz bir yaprak tüketmeye ihtiyaçları vardı. Durmadan yerler; dut ağacının o güzel görüntüsünü birkaç gün içinde utanılası bir görüntüye çevirirlerdi.

 Dut ağacının yapraklarını kemiren larvaların önce tırtıl, sonra kelebek olmak mecburiyetleri vardı! Ya, durmadan çekirdek yiyerek, oturdukları parkları, yürüdükleri kaldırımları kirleten yetişkinlerin ne mecburiyetleri var? Bunu anlayan varsa; beri gele…

 Doğa Irmağı arama bahanesiyle parkın içlerine girdim. Küçük çocukların yanında biraz daha büyükçe çocuklar da vardı. Her yaştan, her renkten çocuklar… Hemen yakınımda üç oğlan çocuğu gelecek adına birbirleriyle güreşirken yetişkinler gibi taraf ve bertaraf olma sancısı yaşamaya başladılar. Çocuklardan ikisi diğerini hırpalama gayreti içindeydiler. Hâlbuki buraya birlikte gelmişlerdi. Muhtemelen aynı mahallenin, aynı sokağın çocuklarıydı. Tek kalan çocuk; tipik yetişkin gururu ile ayakta kalmaya çalışıyor; kaslarına yüklediği gurur gücü ile iki çocuğa karşı direnmeye çalışıyordu. Ama sonuçta olan oldu; iki çocuğun güçleri, kurnazlıkları ve hileleri galip gelmiş; iki çocuk diğerini yere düşürdüler. Yere düşen çocuk; yenilgiyi kabul etmediği gibi sert bir tekme ile iki çocuktan diğerini geri püskürttü. Birbirlerini sınama, gelecek adına hilelerle, kurnazlıklara hazırlanma çabuk başladı, çabuk bitti…

 Park alanını kaplayan çekirdek kabukları neredeyse parkın doğal sergisi gibi; yerde yumuşak bir zemin oluşturmuştu. Belki de park içinde oyun oynayan ve yere düşen çocukları koruma göreve bile görüyordu; yetişkinlerin durmadan yere bıraktıkları çekirdek kabukları.

 Gökteki ay tam bir hilal görünümündeydi. Yerdeki çocuklar, yetişkin ağırlıklarından, kirlerinden çok uzak; tam bir doğal çekicilik içinde birbirine koşan ama birbiri ile bir arada yaşayamayacak gezegenler gibi uzayın sonsuzluğunda kendi dönencelerini yaratma peşindeydiler.

 Bu çocuklar, bizim çocuklarımız. Ama bize ait olmayan bu toplumda yaşayan, anası, babası ayrılıp da kimliksiz, kişiliksiz, korumasız kalan çocuklar da bizim çocuklarımız. Sokağa, sevgiden yoksunluğa düşen çocuklar çok hızlı ve uzun süre yağan yağmurlar gibidirler. İnsanlığın yaptığı en muhteşem barajlar bile uzun süreli yağmurlar sayesinde dolar-taşar. Ve insanlığın büyük eseri olan dev barajların kapakları açılmak zorunda kalır. Çünkü muhteşem sular, barajı yerle bir edecek seviyeye gelir.

 Toplumu oluşturan çocuklar da yağan yağmurlar gibidirler. Yatakları bozulur, sevgisiz kalırlarsa toplumun en harika barajlarını patlatacak hale gelirler. Kendi çocuklarımızı sevdiğimiz, önemsediğimiz kadar boşluğa düşmüş, sevgisiz kalmış çocukları da önemsemeliyiz; yoksa tabiatın muhteşem patlaması biz çok geç kalınca kendi doğal yok edişini başlatır…

 Güven Serin

30 Temmuz 2011 Cumartesi

KIRLANGIÇIN ÖMRÜ

Cemal Süreyya
Beni öp sonra doğur beni
Şimdi
Utançtır tanelenen
Sarışın çocukların başaklarında
Ovadan
Gözü bağlı bir laylak kokusu ovadan
Çeviriyor o küçücük güneşimizi
Taşarak evlerden taraçalardan
Gelip sesime yerleşiyor

Kamera; Güven
Güven'in Kitaplığı:))
Aracım yok, köşküm yok diye üzülmedim hiç!
Ama küçük bir kütüphanem yok diye hep
üzüldüm; beyni olan canlının beyni ile...
Şimdi üç paraya alınan bir kitaplığım var ve
üç paralık kitaplığın dünyaları ayağımıza
getirdiği; küçük dünyamızın diğer dünyalara
açıldığının gerçeği var.

KIRLANGICIN ÖMRÜ



 İlkbahar ile birlikte ülkemize Afrika’dan göç eden minik kırlangıçların ömrü 9 yıldır. Yani kırlangıç 9 yıllık ömre, 9 seyahat-göç sığdırır.

 Lokman Hekim uzum ömrü için kartalın yaşam süresini seçmiş. O zamanlar kartalın 80 yıl ömrü olduğuna inanılırmış. Lokman Hekim’de 7 kartal ömrü kadar yaşar. Yani 560 yıl.

 Cemal Süreyya kendi ömrü için kırlangıcı seçer. Hani, ömrü gibi kendi de küçük olan kırlangıcı. Cemal Süreyya kendi ömrü için 7 kırlangıç ömrü ister. Altısını ardı ardına yaşadık, geriye bir kırlangıç ömrü kaldı, diyen de kendisidir.

 Cemal Süreyya’nın kendi ömrü için kırlangıcı niye seçtiği bilinmez! Ama kırlangıçların muhteşem uçuşlarını, inanılmaz manevralarını, yuvalarını kurarken çamur ve tükürükten nasıl bir inşaat yaptığını bilmeyen yoktur. Kırlangıçlar bir insan olsaydı; sanırım Japonlar gibi çalışkan ve yine; yepyeni buluşlara imza atan disiplinli insanlar olurlardı.

 Kırlangıcı bildiğimiz kadar Cemal Süreyya’yı bilmeyiz. Zaten Cemal Süreyya’da bir kırlangıç utangaçlığında, üretkenliğinde, gizliliğinde yaşadı. Yaşamına bildiği en iyi işi; şiirleri yazarak; şiirde felsefeyi, aşkı, özlemleri, mizahı anlatarak yapabileceği en güzel katkıları yaptı. Bir gün Cemal Süreyya’nın mezarı bile kaybolduğunda; kırlangıçlar yine gelecek; yine çalışkanlıkları ile yuva kuracaklar, küçük sinekleri avlayıp mutlu-mesut bir şekilde öteceklerdir. Cemal Süreyya’nın şiirleri de keşfedenler tarafından yeni; yepyeni bir kıta bulmuşçasına heyecan yaratacak; kaybolmuşluk girdabında dönenlere yeni bir yol olacaktır…

 Cemal Süreyya’yı Doğan Hızlana sorsak şöyle der; “ Yaşamak şiir okuyarak mümkündür, onu okurken böyle diyeceksiniz.”

 Ve Doğan Hızlan arkadaşı Cemal Süreyya’yı anlatmaya devam ediyor: “ Şöyle düşünüyorum bir yerdeyim ve biri bana yaklaşıp Cemal Süreyya nasıl bir şairdir sorusunu yöneltiyor. Bildiklerimi unutmuşum, başlıyorum bilmediklerimi anlatmaya. Çünkü Cemal Süreyya’nın şiiri bildiklerimizin ötesine geçer. Şiir yorgunu olmak ne güzel… Aradığını bulmak… Çok garip gelir bana, hele bir şiir yolcusunun rehber araması… Gideceği yeri bilenlerle şiirin ne ilgisi var. Ama bazı şairler vardır ki, birkaç dize sonra onda ne bulacağınızı bilirsiniz, ilk dizesi adeta son dizesinden sizi haberdar eder.

 Cemal Süreyya’nın şiiri, rehbersiz, haritasız bir şiirdir. Şaşırtıcı bir yola çıkmışsınızdır, dilde, imgede. Tek bir şiirde, bütün şiirler gizlidir.”

Söz sırası Cemal Süreyya’da olsa o bu şiiri okur muydu acaba:

Kadın gözlerini koydu ortaya.
Bir mavi bir gökyüzü aldı çevrelerini.
Sevdiler sonsuz bir maviyle alıngan.
Sevip yaşayanlar oldu sevdi yaşadılar.

 Lokman hekim 7 kartal ömrü kadar; yani 560 yıl yaşarmış. Cemal Süreyya, yedi kırlangıç ömrü; yani 63 yıl yaşamak istedi. Son kırlangıç ömrünü tamamlamaya çok az kaldığı vakit; ünlü şiirini yazdı; Üstü Kalsın şiiri;

Ölüyorum tanrım
Buda oldu işte

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım

Ama ayrıca, aldığın bu hayat
Fena değildir…

Üstü kalsın.

 Cemal Süreyya, bir kırlangıca ait ömrün; yani son kırlangıcın ömrünün yarısın yaşamış ve yarısını da geri iade etmiştir; nazikçe, şair inceliğinde.

Son sözü Ülkü Tamer’e verip, Cemal Süreyya’yı anlat dersek, o da şöyle der bize;


“ Tanrı bin birinci gece şairi yarattı. Bin ikinci gece Cemal’i. Bin üçüncü gece şiiri okudu tanrı, başa döndü sonra kadını yeniden yarattı. “

Güven Serin











27 Temmuz 2011 Çarşamba

O AN

Kamera; Güven   İpsala-Edirne
Bir insan; bir Yusuf... Ne zenginlikti derdi, ne de çok
yaşamak...
Duyuyorum; görüyorum, bir gün gelecek
dönence...
Simsiyah gecenin koynundayım yapayalnız
Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor
Kamera; Güven   Antalya
Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor
Kupkuru bir ağacın dalıyım yapayalnız
Çatlamış dudağımda ne bir ses, ne bir nefes
Uzaklarda bir yerlerde türküler söyleniyor.

Kamera; Güven  Phaselis Örenyeri
Ölüm, yaşamın hemen kıysında
bazen ağır ağır, bazen çok hızlı gelir.
Ölümün hemen kayısında yaşamlar,
bir şeyler anlatır bize...

Kamera; Güven Phaselis Örenyeri-Kemer-Antalya
Gün çoktan döndü buralarda
biliyorum, duyuyorum bir gün gelecek
dönence...


O AN



 Koşuşturmaktan bıkmamış adamın bedeni kiloları ile dertte olmasına rağmen adam bundan rahatsız değildi. Yakınları, kendine iyi bak, dediklerinde gülümser kimsenin bu dünyaya kazık kakamayacağını kendi insancıl felsefesi ile kısa bir şekilde anlatırdı. O, sanki başkalarına adanmış bir insan; görevlendirilmiş bir canlıydı.

 Adamın adı Yusuf’tu. Onu tanıyalı çok olmuştur. Yıllar 1966’ı gösterirken tanımıştım ilk olarak. Ve bir daha asla unutmadım Yusuf’u. O, ne oğullarına, ne kızlarına ve ne de eşine aitti. Sanki çevresinde ki tüm insanlara; aklı ve merhameti seven tüm canlıların Yusuf’uydu.

 Kır kulübesinde balığını yemiş eşi Hatice’ye seslenerek; “bir kaşık çorba koy.” Diyerek hayatla olan son beslenmesi o bir kaşık çorba olmuştu. Sonra, göğüslerim ağrıyor deyip, beyaz arabasının marşına basmış; insanlık düşlerinde hiçbir zaman geri vitesi olmayan Yusuf; aracın geri vitesi ile pirinç tarlasının içine uçmuştu. Kalbi ince ince sancımış; beyne son bir kez yaşam yollayarak Yusuf’a güle güle demişti.

 Kır kulübesinde akşam yemeğini yiyen eşi, torunu ve dostları Yusuf’u gitti biliyorlarken, Yusuf, aracın geri vitesine son bir dokunuş yapıp, yeşil pirinç tarlası içinde dünyanın dönmesi ile birlikte boşta kalan aracın tekerlerinin dönmesi yaşanırken; Yusuf’un da hayat döngüsü İpsala-Paşaköy ovasının üstündeki tepede; pirinç tarlasının içindeki araçta son bulmuştu.

 İşte an; o andı. Yusuf’un hayatta kalıcı olmadığına inandığı, doktorlarla arasının iyi olmadığı; yaşamını birkaç yıl daha uzatmak istemediği anın sonsuza açılan kapısındaydı Yusuf. Acaba, doğup büyüdüğü ve çocukluğunun geçtiği topraklarda ölüm ve o an nasıl bir şeydi? Ölürken ne kadar mutluydu? Biliyordu ki insanlığın erişemeyeceği, kalıcı bir düzleme oturtamayacağı en önemli şeylerden birisi de huzurdu. Huzurun da leylekler tarafından getirilemeyeceğini o da biliyor, çalışmanın, aklı beslemenin yanık türküsünü söylüyordu ona verilen kısacık yaşamın içinde.

 Yusuf bir yaz günü, babası ve amcasının çocukluğunun geçtiği topraklarda veriyordu son nefesini. Her taraf yeşil, kırmızı ve kahverengiydi. Tarlaların bereketi üzerinde, en görünür yerde olduğu İpsala ovasının zenginlik adına pirinç tarlalarına teslim olduğu sıcak günün akşamüstüydü. Yusuf’un son akşamüstü! Son güneşi…

 Bazı insanlar resmi hiçbir görev dahi verilmeden insanlığın hizmetinde hissederler kendilerini. Bir asker, bir sanatçı, bir filozof, bir öğretmen, bir din görevlisi gibi… Yusuf’ta öyle insanlardan birisiydi. Resmi görevlerinin yanında evrene adanmış gibi evrensel; insanlık görevleri kalbinin sancısı gibi hep sancıdı onda. Köyünün, kasabasının, ilinin daha da ileriye, daha da mutluluğa koşmasını istiyordu; aklı, ilimi de eksik etmediği sözlerinden.

 Yusuf Fransız yazar Simone de Beauvoir’i okmuş muydu bilinmez ama onun kitabında anlattığı gibi yaşamıştı. Yazar; “Her ölümsüz hiçliği tadacaktır” der. İnsan ölümlüdür ama yazarın kitabındaki kahraman Raymond her insanın ulaşmak istediği ölümsüzlük iksirine ulaşmış ve ölümsüzlüğün nasıl bir şey olduğunu anlamıştı.

 O an; yaşama kan pompalamayı bırakan kalp; ölüme doğru buharlaşır. Yusuf, ölümün gerçeğini çoktan yaşam biçimi yapmıştı. O yüzden, mal-mülk sevdası onda bir tutkuya değil, insanlığa yönelik paylaşıma dönüşmüştü. Yusuf, en sevdiği tepenin yeşil pirinç tarlasında İpsala Ovasına bakıyordu. İpsala Ovasının biraz ötesinde Meriç’in Ege’ye aktığını biliyor; Meriç’in ötesinde de sınırları olan Yunan topraklarının da başladığını sınırsızlığa açılan o anın ve yaşamının tüm zamanlarında anlamlandıramadığı gibi yine anlamlandıramıyordu. Bu sınırlar, sınır çizgileri; neden konmuştu? Hangi gerçek, saflık, yüksek erdem aranıyordu bitmeyen sınırların soylu kavgalarında!

 Fransız yazar Simone de Beauvoir, tüm insanlar ölümlüdür adlı romanında, roman kahramanı Raymond Fosca ise ölümsüzdür. Mal-mülk, hilebazlık sevdalısı olan tüm zavallıların istediği ölümsüzlükten…

 Fosca, zamanın 13. yüzyılı gösterdiği yerde ölümsüzlük iksirini içen bir prenstir. İnsanoğlunun bitmek tükenmek bilmeyen savaşlarının, hayallerinin, sevdalarının iksiri içilmiş ve ölümsüzlük kazanılmıştır. Fosca, artık hayallerinin ötesine uzanacak, diğer insanlar zamana karşı direnemeyip, bir bir erirken o hep yaşayacaktı. Ve öyle de oldu. Zaman, Fosca’nın tanıdığı, sevdiği tüm kişileri kendi içine çeker; zamansızlığın borusunu öttürürken dahi, Fosca zamana karşı meydan okuyan bir prens olarak yaşıyordu.

 Fosca ölümsüzlük iksirini içtikten sonra yaşlanma ile olan sorununu çözmüş, zamana karşı olan savaşını kazanmıştı. Artık akan zamanla gücü de sınırların ötesine taşmış, inanılmaz bir güce erişmişti. Fosca’nın etrafındaki yüzler değişir, sevdiği insanlar zaman tarafından sıraya dizilir. Ve Fosca’da yavaş yavaş HİÇLİĞİN pençesine düşer. Artık zaman ilerlemez. Çünkü zaman diye bir kavram yoktur. Dünya tekrarlardan ibarettir. Her gün aynı güneş doğar ve batar. Her akşam aynı ay ve yıldızlar çıkar; önce kış gelir, sonra ilkbahar, sonra yaz, ardından sonbahar.


Yazar Esen Tezel;

 Önce yeryüzüne hâkim olmak isteyen Fosca git gide aynı yeryüzünün sessiz bir tanığına dönüşür. Bir süre sonra, içinden tanıklık yapmak bile gelmez. Çevresindeki hiçbir güzellik ilgi çekici değildir artık. Hiçbir aşk kalıcı kaynağı, hiçbir acı üzüntü verici, hiçbir zafer sevinç kaynağı değildir. Sevmek ya da nefret etmek saçmadır. Dünya dönüşürken ve aslında hep aynı kalırken Fosca tam anlamı ile yok olur. Yok, oluşun temelinde de ise bitmeyen var oluş yatar. Herkes giderken o kalmaya yazgılıdır.

“ Ne cimri ne cömert, ne cesur ne korkak, ne kötü ne iyi, aslında ben hiçbir kimseyim” der. Ölümsüzlük söz konusu olduğunda kazanmak veya kaybetmek diye bir şey yoktur. Fosca sonsuz zamana sahip olmanın hiçbir şeye sahip olmamak anlamına geldiğini görür.

 Sanırım Yusuf, Fosca’nın istediği ölümsüzlük iksirini hiç istemedi. Bu dünyanın tek sahibi, sevginin, aşkın, nefretin, mal-mülkün tek sahibi olmadığını yaşamının her anında gösterdi. Ve onun yaşamına tanıklık yapanlar; ölüm korkusu ile doktor doktor gezerken o ise; son anı bile gülümseyerek; İpsala Ovasına, sınırlara bölünmüş Yunanistan’a, Meriç’e, Ege’ye, Balkanlara el sallayarak; ölümlü olduğuna bir filozof gibi minnet duyarak ayrıldı ayrılması gereken dünyadan…

Güven Serin

25 Temmuz 2011 Pazartesi

GÜLÜMSEYİN

Kamera; Güven  Alanya
Ey her solukta gövdemi yutan zamanın muazzam ürperişi
Ruhun dünyanın çığlarını çağır
Seni sarıp döne döne getirecektir zaman
C.Baudelaire


Kamera; Güven Alanya Tersanesi
Selçuklu zamanı...
Ama işte gene de binlerce yıldan beri
Cenkleşir durursunuz, duymadan acı, keder;
Ne kadar seversiniz çırpınmayı, ölmeyi,
Ey hırslarına gem vurulmaya kardeşler
C.Baudelaire


Kamera; Güven  Alanya -Kızıl Kule
Gezip,görmemiş insanın acıları ve mutlulukları
ne kadah muhteşem olabilir ki?


Kamera; Güven  Alanya
Sadece biz sandığımız dünyanın ne
kadar bizden öte olduğunu küçük kıpırtılarla
bile öğrenebiliriz..

GÜLÜMSEYİN



 Sanırım gülmekten çok ağlamakla, ağıt yakmak ve dinlemekle meşgul olan halkımın her an ciddileşen bir tarzı vardır. O yüzden fotoğraf çektirirken; fotoğrafçı sürekli uyarır bizleri; “lütfen gülümseyin biraz” der ve bizler de gülümsemek ile sırıtmak arası bir şekil içinde sonradan zor beğendiğimiz fotoğraf makinesine bakarız.

 Lütfen gülümseyin biraz, desem; gülümsemenin zorla olmayacağını, zorla olan işlerin bu noktaya geldiğini fısıldarsınız kulağıma. Sanırım gülümsemeye çalışan oldukça fazla insan var; ama sadece sırıtmakla yetinip kalıyoruz.

 Kendi ile oldukça uğraşmış, belki de dünyanın içinde insan olarak bir ömür, kendini aramış bir insan gülümsemekle ilgili şöyle demiş; “ Yüzünüzde taşıdığınız gülümseme, sırtınızda taşıdıklarınızdan daha önemlidir.” Bu söze, böyle hissedip de yaşamının bir parçası haline getirmiş gülümsemeli bedenlere; şapka çıkarılır. Ellerimiz acıyana kadar alkışlanırlar elbet…

 Gülümseme ile ilgili, yaşamla, insan ilişkileri ile ilgili binlerce söz, yüz binlerce kelime var. Bazılarını da ısrarla saklar, tekrar tekrar okuruz. Hâlbuki sözleri okuyup da sadece o anın mutluluğunu erişiyormuş gibi sarhoş olmak; sarhoş bir bedenin titremeli keyfini yaşamak yerine; sözleri işselleştire bilirsek bizi biz yapar ve işte o zaman sözlerin asılmış, ezberlenmiş olanlarına değil; kendi yaşamımızın içinden üreyen keyifli gülümsemelere kucak açarız.

 Bekâra karı boşamak nasıl kolay oluyorsa; yazı yazmak da, konuşmak da, öfkelenmek de kolay gelir; bu işlerin gerçek manada çizgisine girmeyenlere. Sanırım, insan denen canlı; bir konuyu, bir davranışı ilk önce kendi beyninde içselleştirmese; ortaya güzel ve huzur verici bir şey çıkmıyor. Birbirine benzeyen, birbirini taklit eden; sanki binlerce ruhun tek bir bedene hapsedildiği zavallı canlıları izler ve dinler gibi oluyorum…

 İnsanın bir hazinesi sayılan tarihin basamaklarından geriye doğru indiğimizde insanlık gelişmelerinin son 150–200 yıla sıkıştığını da görebiliriz. Sürekli savaşan ve kendi yarattığı masallarla, mitlerle uğraşan insanlık; 20. yüzyıl içinde uçmaya, denizlerin altına dalmaya ve uzayın kapılarını aralamaya başladı. Binlerce yılın uyuşuk bedenleri baharat kokularını terk edip parfüm kokularına adanmış birer kahraman gibi uygarlığın beton bayrakları altında ödüllerini alıyorlar.

Gülümseyin; lütfen gülümseyin biraz! Ama çalışma masanızın arkasındaki duvara asmış olduğunuz yazıların, uyarıların, büyük sözlerin hatırına değil. Kendi bedeninizdeki en küçük ve en mutlu hücrelerin hatırına!

 Sanırım çok yakında felsefe de kendi gelişimini, kendi geleceğini sorgulayıp kendi reformlarını yapmak için insanlığa kendini kurban olarak adayacak filozoflarını ortaya çıkaracaktır. Çünkü günümüzden yüzlerce yıl önce ortaya çıkarılmış yaşam iksirleri gibi bizlere yol gösteren sözlerin uygarlığın değişimi ile birlikte değişmesi, kendi evrimini yapması mecburidir.

 Filozof, gülümseyin diyor. Yüzünüzdeki gülümseme, sırtınızdaki taşıdıklarınızdan daha önemlidir. Gülümseme ile sevmediklerinizi bile ikna eder, sevecek, sayacak duruma gelebilirsiniz diye insanlık seslenişini; yüzyılların gerisinden yapıyor. Evet; filozof yerden göğe kadar haklı! Yüzümüzde taşıdığımız, sırtımızda taşıdıklarımızdan çok daha önemli. Doğru…

 Fakat işin bir başka doğrusu daha var. Zamanın filozofları savaşan; yalnız savaşan ve ara sıra barış yapan insanlara verdiği öğütler; küçük zaman aralıklarında bile huzuru, mutluluğu arayan insanlara bir ödül gibi gülümseme veriyordur. O günün insanları, kendi yorgun savaşlarını, kanlı ve yaralı bedenlerini kıyıya çektikleri zamanlarda böyle söylenmiş sözlere muhtaçlık içinde büyük bir huzurla dinliyor olabilirler.

 Ya bugünün insanları! Neredeyse toplumun büyük ama büyük çoğunluğu borç içinde havada en bol olan oksijeni bile almakta zorlanıyorken; denizdeki yılanı bırakın, görünmeyen iblislerden bile medet umacak hallere düşmüşler. Şimdi bu insanlara; gülümseyin, gülümsemek çok önemli, desek; bize yüzleri ile mi gülümserler; yoksa başka bir yerleri ile mi?

 İşte dostlarım; emeğin kıyısında, savaş, göç ve kıtlıklara rağmen; emeğin ve aklın kıyısında dolaşırken; insan, kendi mutluluğunu sözlerde de bulabiliyordu; türkülerde de, çiçeklerin gece gibi akan kokularında da; sevgiliden alınan mektuplarda da, kadın kokan mendillerde de mutluluk sunuluyordu uygarlığın borç-alacak gelişmelerine teslim edilmemiş insanlarına.

 Eğer gülümsemeyi yaşam biçimi, elden ele dolaşacak bir iksir; körleşmiş insanlığa sunulacak bir ışık haline dönüştürmeye niyetliyseniz; okuduklarınızı, dinlediklerinizi, gördüklerinizi, dokunup, kokladıklarınızı da imbiğinizden geçirdiyseniz; GÜLÜMSEYİN LÜTFEN…

Güven Serin

























22 Temmuz 2011 Cuma

YANILMIŞIZ

Kamera; Güven Antalya Arkeoloji Müzesi
Dansöz(Dancer) Heykeli
Batıyı anlamak için dansı, müziği ve
kadını da anlamak lazım diye düşünürüm...

Kamera ; Güven Antalya Müzesi
ATHENA
Aklı, bilimi ve savaşı temsil eden tanrıça.


Kamera; Güven Antalya Müzesi
Artemis (Dıana)
Doğaya egemen, avcı bir tanrıça.


Kamera; Güven Antalya Arkeoloji Müzesi
Perge-Attika Tipi Lahit
Lahitin üzerinde ölü portreleri bulunuyor.


Kamera; Güven   Antalya Müzesi
Müzede bulunan değerli arkeolojik eserlerle
yüzlerce yıl derine inerken, belli bir dönem
için sergilenen ve Melek Çalışkan'a ait
resimler de ayrı bir mutluluk yaşattı; arayışın
yorulmamış bedenine...


Kamera; Güven- Melek Çalışkan
Kadın için ne diye bilir insan?
Ses,nefes,dokunuş,koku...
Ten,rüya...

YANILMIŞIZ



 Bir gün kendisini görmeye gelen birine Voltaire; “ seni kim gönderdi?” diye sormuş.

Mr. Haller” demişti karşısında duran adam.

Voltaire; “ Büyük adam, büyük şair, büyük doğa bilimci, büyük filozof, neredeyse evrensel bir deha.”

“Doğrusu şaştım sözlerinize; çünkü Mr. Haller sizin için aynı şeyleri söylemiyor.”

“Yaaa?” diye karşılık vermiş Voltaire; “İkimiz de yanılmışız demek!”

 Bu güzel memleketin neredeyse her şehrinde, her mahallesinde her an birbirimiz için; yani doğu ile batı, güney ile kuzey, kara ile beyaz derili veya şu dinden, bu tarikattan olan insanlar; her an övgüler veya nefretler ile birbirini övüp yerin dibine batırmaya çalışırız.

 Neden ve niçin? Verimli toprakların, her tarafı denizle çevrili ülkemizin muhteşem dağları ve ırmakları varken bütün bu kuşkular, bütün bu korkular ve bize ait olmayan yalancı görüntüler neden?

 Bir adam veya bir kadın ile tanışıp “merhaba” dediğimizde, övgüler ile “ne şık, ne güzel, ne başarılı, ne kadar müthiş insansınız” dediğimizden çok az sonra; övdüğümüz kişi ayrılır ayrılmaz; aslında tam tersini söyleme gereği duyarız. Sevgi ile yergiyi, yergi ile yücelmeyi, nefret ile hoşgörüyü, cömert ile cimriliği iç içe geçirmiş ve hangi ırkın, hangi karakterin insanları olduğumuz anlaşılmaz hale geldi.

 Her saçı uzun, her kulağına küpe takmış erkeği farklı görüp “adam mı be!” söylemlerimiz çok taze. Biraz açık ve bakımlı bir kadını hafif görmek, içki içip erkeklerle samimi olan kadını dışlayıp, çok kolay elde edilen bir canlı sınıfına koymalarımız da çok yeni…

 Doğu için etle tırnak derken, biz iç içe geçmişiz derken göç edip de şehrimize yerleşen insanlara, bir de bir şeyler üretip kazanmaya başladılarsa; “ dün geldiler, bugün zengin oldular” kuşkuları ile de yaklaşmalarımız hiç bitmeyecekmiş gibi devam ediyor.

 Tabiatta boşluk her an başka canlılar, bitkiler tarafından doldurulur. İnsanlığın oluşturduğu toplumlarda da güvenli, huzurlu, ihtişamlı yerler; her an göç alır. Tıpkı bizlerin Avrupa’ya, Amerika’ya aktığımız gibi! Sonuçta bizim ülkemizden biraz daha karlı, biraz daha huzurlu olan her yere gidecek milyonlarca insan sırada bekliyor.

 Bu ülkede yaşayan ve yüzyıllardır bir arada olan insanlara yapılmış en büyük fayda; Cumhuriyetle birlikte gelmiştir. İnsanları birbirinden ayıran inanç farklılıkları, ben senden daha soyluyum, temizim yanılgıları Cumhuriyetin kurtarıcılığı, bizlere sunduğu insanlık armağanı gibi kabul etmemiz ve ısrarla yaşatmak için mücadelemizi vermek zorundayız.

 Laiklik de Cumhuriyet ile inançları güvenceye alan ve inançlar yüzünden birbirine düşen, birbirini boğazlayan insanların insan oldukları için, yararlı, üretken oldukları için önemli olduklarını anlatmak ister.

 Ne hazindir ki Laiklik hâla tam manası ile anlaşılmamış devlet eli ile yanlış ile doğrular birbirine karışmış vaziyette devam ediyor. Alevi köylerine imam yollayıp kendi gerçeklerimizi ve Cumhuriyetimizin laiklik anlayışını tam bir kararma ile yok sayıyoruz.

 Yıllardır tanıdığım komşum ve dostlarım var. Alevi inancı ile büyümüş, serpilmiş ve ülkesini seven, çevresi ile barışık yaşayan bu insanlar ile Alevilik konusunu yıllarca konuşamayışımızı, onların korkarak, çekinerek yaşayışlarını da batı ilinde; şehrimizde içler çekerek gördüm ve yaşadım.

 İnançların güvence altına alındığı halde inançlarını korkarak, saklanarak, gizlenerek yaşamaları Allaha ulaşacak ve ulaştığını sanan içinde sevgi yerine karanlık ve kötülük yeşermiş insanların varlığı hâla korkulu bir fırtına gibi insanların bedenlerini sallıyor.

 Arkadaşım yıllar sonra itiraf ediyor bana; “ dostum, benim dedem Alevidir” diye! Dostumun insanca ifadesine, kendini anlatmasına yıllar sonra da olsa mutluluk ile karşılık verip; “ neden diyorum; inancınızı neden yaşayıp, yaşatmak istemiyorsunuz?”

 Aldığım cevap; “ dostum, sen Kızılbaşlık ile suçlansan, sen mum söndürme gibi rezillikler ile anılsan, ben Aleviyim der misin? Onun için bizim gibi binlerce insan, inançlarını gizleyip yok etmişler. Şimdi boşlukta boş olmanın sevgisizliğini ve nefretlerini bile yaşayanlar var.”

 Korku, zorlama kendi gizli dehşetini oluşturuyor. Sevgi yerine zorbalık, bizler, hepimiz tüm farklılıklarımız ile bu ülkenin vatandaşıyız demek yerine sahip olduğu inançla ayrıcalık yaratanların öfkeleri, kinleri yüzyıllar öncesinden geliyor…

 İhtişamlı Yavuz, ülkeden ülkeye koşarken, kutsal emanetleri ve halifeliği imparatorluğun kalbine taşırken bile paşaların kellesini hiç düşünmeden alıyor ve sahip olduğu inanca ait olmayan kardeşlerini; aynı ırktan olan kendi ülke insanlarını da insanlık, merhamet adına katlediyordu…

 Sanırım hepimiz yanılmışız. Birbirimizi sevmek, tanımak, farklılıklarımızı ilimle, sanatla, edebiyatla, dünya insanları ile buluşturmak varken; yanılmışlığın dağınıklıklarını, göçlerini, korkularını hâla yaşıyoruz; yaşatıyoruz…

 Ben şuyum, ben buyum, ben üstünüm, ben kutsalım, kutsanmışım düşünceleri yerine; bizler insanız ve insanın insanlaşması için vicdan özgürlüğü, merhamet ve ahlaki tutarlılığı içinde yaşamanın bilincini taşıyoruz, demeyi tercih ederim…

 Bu konular, yok sayılan ve yerin yedi kadına saklanan olaylar o kadar çok ve o kadar önemli ki; ne kadar ertelersek, o kadar geriye, o kadar bölünmeye, çarpılmaya yaklaşacağız diye hüzünlerimi kedere dönüştürüyorum.


Tüm kederler, yanılgılar içinde bile usta kalemin bir sözü geliyor aklıma;

Bir kadeh viski içtiğim zaman, bir başka adam olurum. O bir başka adam bir kadeh viski ister.”

Güven Serin













21 Temmuz 2011 Perşembe

YIL 1341, RAKIM 2365 M

Kamera; Güven Antalya Tahtalı Dağı Tepeleri

Kamera; Güven  Antalya
Teleferik ağır ağır süzüldü dağların tepeleri
üzerinden. Sanki yaşamın yılları da ağır
ağır süzülüyordu; geçmiş ile gelecek arasındaki
çizgiye doğru...


Kamera; Güven Tahtalı Dağları
Dağları gizemli yapan yükseltilerin
derin uçurumlarıdır. Saklı vadiler, gizemli
uçurumlar; insanın içindeki ulaşılmazlıkla
dengelenmeye çalışırlar...


Kamera; Güven Tahtalı Dağları Zirvesi; 2365 m.
Sıfır rakımlı yerin üstümüze çöken ağırlığı
2365 metrede göklere yükseliyor. İnsanlaşmanın
ne kadar kolay olabileceğini de çok
kolay unutacağımız hissedişlerde farkına
varıyoruz;kuş gibi baktığınız tepede.


Kamera; Güven 
Yıl 1341, rakım 2365 m
Zirvenin tadını, keyfini çıkaranlar vardı;
kahvesini, çayını ve birasını yudumlayarak.
Tıpkı düşlerimi,erişilmezlere uzanmak
isteyen ben gibi...

YIL 1341, RAKIM,2365



 Yıl 1341 sebep oldu şeytan bir cana kıydı/Katil defterine adımı yazdı/Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz, der yanık sesli sanatçı. Der de dinleyenler nasıl dinler; nasıl çözümler…

 Yıl 2011 rakım 2365 metre Tahtalı Dağları zirvesinden bakmak; güne, haftaya ve aylara… Bulutlar dağılır gibi olur ve dağılırken diğer bulutlar sarar etrafınızı. Baş döndürücü yüksekliğin gizemidir zirvenin beyaz ve heybetli bulutlarla örtülmesi. Masalımsı bir görüntünün içinden gerçeğin ta kendisi olarak, et ve kemik ve kandan oluşmuş bedeniniz, ruhunuza teslim olmuş ve ağırlıksızmış gibi gelir o an size.

 Ben de öyle yaptım; Tahtalı Dağının zirvesinden 2365 metreden, güne, haftaya ve aylara baktım. Yetinmeyip yıllara da dokundum. Akdeniz’e oldukça yakın olan Tahtalı Dağları, inanılmaz bir yükselti ile dört mevsimi yaşatacak kadar medeniyete yakın bir yerde; Antalya, Kemer yakınlarında yine teknolojinin, insan zekâsının insanlığa sunduğu bir hizmetle, teleferik ile on dakikada zirveye erişiliyor.

 Gavur icadı ve son derece güvenli, bakımlı teleferik çalıştığında, ağır ağır göğe yükselmeye başladığınızda, devasa çamların, sedirlerin ve kayaların yükseldikçe küçüldüklerini gördüm. Uçurumlar, birbirine dokunacak kadar yakınmış gibi insanlığının tüm günahlarını, çirkinliklerini yutmak için ağızlarını açmış öylesine bekliyorlar. Yeşilin, kayalıkların, ağacın ve derin uçurumların krallığıydı sanki gördüğüm manzaralar.

 İki gün önce 9500 metreden uçakla süzülürken, iki gün sonra teleferikle yükseldik tahtalı dağının zirvesine. On dakika önce rakımın 10–20 olduğu yerde güneş çılgın bir sıcaklık sunarken, on dakika sonra 2365 metrede titremenin ayıp olduğu, incecik bir palto hayali kurduğum zirvedeydim. Zirve, antik kentlerin efsanelerinden yükselen bulutlarla çevriliydi. Ama ara sıra açılan bulutlardan aşağılara süzülen gözleriniz; sayılamayacak kadar ağacı, tepeyi ve uçurumları görüyor.

 Ormanın, dağların, günahların, sevapların başladığı ve belki de bittiği yer burası. 2365 metrenin sımsıcak yaz gününde insanı serin nefesi ile arınmaya davet ettiği, masalımsı bulutları ve esintisi ile içinizin titrediği yer. Titreme, havadan mı, yükseltinin rüzgârından mı, yoksa arınmanın günahları kustuğundan mı tam bilinmez!

 Yıl 1341 sebep oldu şeytan bir cana kıydı. Yıl 2011, teknolojinin sınırsızlığı insanı değişimin kabullenişine zorluyor. Gök ve yer, çok büyük kargaşalara, talanlara ve insanın kirli ruhu ile sebep olunan savaşlara tanıklık ediyor. Yüz yıl önce o dönemin insanlarına, yüz yıl sonra yaşanan bu gelişmeler anlatılmaya kalkılsaydı bir ömür yetmeyecek kadar zorlanırdır.

 Gökler de, denizler de bilinmezliklerini, gizemlerini ve aşklarını insanlığın emrine sunuyor. Bu sunum, gönülden bir sunun değil elbet! Karalardaki savaş, büyük ustaların elinde ve sürekli kurbanlarını sunak taşlarına yatırıp, kanlarını şarap niyetine içiyorlar.

Yıl 2011 ve ben 2365 metrede tahtalı dağlarının zirvesindeyim. Baş döndürücü uçurumların hemen üstünde, bulutların insanlığın tepesinde dans ettiği, çam ve sedirlerin yaban keçileri ile şarkı söylediği rüzgârlı tepede.

 2365 metrede, rakımın 10 metre olduğu şehrimi düşündüm. Meriç nehrinin temiz ve coşkulu aktığı çocukluk yıllarımı, lanetli çeltik tarlalarına teslim olmamış bereketli İpsala ovasını, ayçiçeklerini, altın sarısı buğdayları-arpaları, mısırları düşledim. Çocukluğumuzun yokluk zamanlarının, bin bir hileyle teslim olmadığı akrabalık ilişkilerini, komşuluk birlikteliklerini uygarlığın hiçbir yerine koyamadığım gerçeği de tahtalı dağının zirvesine yatırdım.

 Kurban törenlerine bıkmamış usta oyuncular gibi kendi barış törenimi, nefes alıp, yaşam içinde yaşamıma katkı yapacak, beden ve ruh sağlığımı kösteklendiğim zaman destekleyecek enerjimi çektim içe; ta, derinlere doğru…

 2500–3000 yıl önce şehirleşmiş, sanatı, ticareti, felsefeyi, ilimi anlamış uygarlıkların birden yok oluşlarını; huzur için, birbirlerini yiyerek beslenişlerini, hâla susmamış iniltileri, ilenmeleri dinledim. Bugün de insanın en bol olduğu, tıbbın insan ömrünü uzatmaya çalışırken, insan ömrünü kısaltan oyuncuların muhteşem görüntülerini, parfüm kokularını ve insanlık adına davet ettikleri mekânlarda bizleri nasıl yok ettiklerini de anlamaya çalışıp, zirvenin büyüleyici, sersemletici zirvesinde anlayamadım!

 Yıl 1341 sebep oldu şeytan bir cana kıydı. Katil defterine adımı yazdı. Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz, der yanık sesli sanatçı. Yıl 2011 göğe yükselen tahtalı dağının zirvesi 2365 metrede; insanlığın koştura koştura teknolojinin kucağına atıldığı bu zamanda gülümsemelerin, soygunların, iflasların, icraların ve insanların donlarına kadar soyulduklarının gerçeğini ne rakımın sıfır, ne de 2365 olduğu serin, bulutlu zirvesinde de boş ile dolu arasında bir yere koyamadım…

Güven Serin

16 Temmuz 2011 Cumartesi

HAYTALIĞIN KEYFİ

TEKİRDAĞ
Haytalığın en güzel yanlarından birisi de
ağaç tepesine çıkıp meyve yemektir. Şimdi kiraz
yeme zamanı:))

ANTALYA
Haytalar, sık sık günlük hayatın içinden başka
hayatlara bakar gibi yaparlar.Hem var hem de
yok gibidirler:)) Metre, kilo, ağalık, beylik uzaktır
onların sığıdaki arayışlarının derin düşüncelerinde


Kamera; Güven- Antalya
Haytalar bazen de geceye, gecenin içinden
evrene bakarlar; zakkum çiçeklerinin,çitlembik
ağacının yanından...


ANTALYA
Haytalık başka şey canım:)) Dağ, tepe, vadi,yayla,
mağara, arkeloji derler demesine de keyif çatıp
serinliğin keyfine de doyamazlar...

HAYTALIĞIN KEYFİ



 İlah ki keyif alacak bir mazeret istiyorsanız seçenek çoktur. Koyu bir çam ağacı gölgesinde ülke kurtarma sohbetlerinden tutun da, dalgaların incecik kumları yaladığı Mehmet’in Yerinde soğuk bir bardak biraya-rakıya kadar bir sürü haytalık sanatı vardır.

 Tabi ki sözüm hak etmiş kahramanlara, gecesini gündüzüne katıp ve dinlenceyi hak getirenlere değildir. Nerede o eski âlemler, nerede o eski komşuluklar-dostlar demek yerine bu zamanın kendi kültürünü; gelecek zamanlarda keyifle anılacak yaşanmışlıkları da yine biz-siz oluşturabiliriz.

 Bu yazımın konusu olan “haytalık keyfi” benim yata, yata 1000’ci yazıya ulaşmamın da hatırlatma şımarıklığıdır aynı zamanda. Hani, dile kolay, tam tamına bin yazı yazmışım; “vay be” ne büyük adammışım, ödülü hak ettim de demeyeceğim. Ama bugün için mütevazılığın en ince dalına da tutunup hiçbir şey yazmamışım gibi de yapmayacağım. Sizin anlayacağınız, bu çalışmamda değerli okuyucunun mizah anlayışına sığınıp bir güzel şımarıklık, haytalık yapacağım.

Bir kere 1000 adet yazının nasıl bir haytalık içinde gerçekleştiğini, beş yıl önce başlayan bu serüvenin meslek haline gelmese de benim için düzenli bir iş ciddiyeti ile bütünleşmiş bir yolculuk olduğunun altını çiziyorum.

 Tekirdağ şehrine geldiğim günden bugüne kadar mutlu olduğum en güzel anlar; yazı ile bütünleşip Habertrak gazetesinin Sığdaki Derinlikler köşesinde seslendiğim zamanlara denk gelir.

 Düşündüm de ortalama bir yazı için en somut bir şekilde yaklaşık 2 saatlik bir zaman harcadığımı hesap edersem; yaklaşık 2000 saatlik bir iş gücü yaratmışım. Bu da 5 yıllık yazı yaşamımda yaklaşık 83 günlük geceli gündüzlü çalışma bütünlüğü demektir. Bazen sorarlar; yaşamın sonuna gelmiş bir insana; “hayattan ne anladın” diye! Hiç şey… Geldik, gidiyoruz… Uğraş vermemiş, sevmemiş, üzülmemiş, zirvelerin soğuğunu, yelini bedeninde gezdirmemiş insanların söyleyeceği laf genelde böyledir.

 Bazen de hayatın her hücresine yapışmış bir insana sorarsınız; “hayattan ne anladınız” diye! Çok şey der… Anlatsam bir sürü roman çıkar, der. Soğuğunda, sıcağında, kazanmanın da, kaybetmenin de anıları, maceraları çıkar ortaya; kişi anlattıkça; dalga dalga sarar sizi güneyin bir kadın titizliğindeki esintisi…

 Beş yıllık yazı yolculuğunda yani yaklaşık 1800 günü ve geceyi tüketirken 83 gün ve geceyi yazılarıma ayırmışım. Gördüğünüz gibi matematik bilmenin ayrıcalığı budur işte! Matematik dedim de, ilk matematik öğretmenin Mustafa Ayhan, bu kadar toplama, çarpma işlemini yaptığımı görse; benle övünürdü. İpsala Lisesindeki hayta Güven; en arka sıraların temiz giyimli çocuğu; matematiği de anlamış; vay be, derdi. Mustafa öğretmen ile birbirini tanımayan iki insan gibi karşılaşıyoruz bazen. Belki de hiçbir anımızın gün ışığına çıkmaması, birbirimize anlatacak bir şeylerin olmayışıdır bizi yan yana getiremeyen çekim kuvvetinin eksikliği…

 İpsala’da maya tutan haytalığım, Tekirdağ’da olgunluk devri ile arka sıralardan ön sıralara gelmeye başladı. Artık matematik öğretmenim Zafer Tarım’a göre iyi denecek bir öğrenciydim. Edebiyat öğretmenim Adnan Filoğlu’ya göre de öyle… Coğrafya öğretmenim Ahmet Başar’a göre de öyle… Sizin anlayacağınız haytalığımı İpsala’nın bereketli ovalarında belki başka bir zamana dönerim diye bırakıp, Tekirdağ tepelerinde, yosun kokularında, martı çığlıklarında biraz da olsa efendiliğe dönüştürmeye çalıştım.

 Siz siz olun, sırf efendi olacağım diye de hayatın o güzel şımarıklıklarını, haytalıklarını da bir kez olsun yaşamadan bu dünyadan gitmeyin. Yaşınız kaç olursa olsun; uçurtma uçurun. Yalın ayak, toprağın, çimenlerin üzerinde saatlerce dolaşın. Konmuşun bahçesinden adı hırsızlık olmayan; ödünç alma diye bilinen ayva koparın; gizlice… Armudu, inciri, kirazı, eriği, dutu; bir de ağacın üzerine çıkıp yeğin.

 Şimdi, kırlarda uçurtma uçurmuyorum. Yağlı ekmeğimi hem yerken oyun oynamıyorum. Renkli misketleri geçim kaynağı yapmayalı çok oldu Gece saklambaçları, gece çelikleri, voleybol, yakar top, oyunları haytalık zamanında kalmış olabilir ama insan denen canlı kendi haytalığını isterse istediği yaşta yeniden ve yepyeni uğraşlarla çıkarıyor ortaya.

 Şimdi, satrancın felsefesine sığınarak haytalık yapıyoruz. Ganos Dağlarının tepelerine, yaylalarına, vadilerine inip, çıkarak haytalığı keşfediyoruz. Sokakta, caddede, parkta, kahvede, otobüste yazılarıma konu olacak konuların içine dalıp, masalımsı bir takip-dinleme şaşkınlığı içinde haytalık yapıyorum.

 Sözün kısası dostlar; birinci yazıdan çıktım yola şimdi bininci yazı ile devam ediyorum. Daha yazıyor musun, kaç para kazanıyorsun, çok uzun yazıyorsun, çok ağar anlatıyorsun, yazmalısın, yazılarını saklayıp torunlarıma da okutacağım diyenlerden tutup; bu şehirli olup olmadığım sorgulandı; kimi hoyratça, kimi nazikçe… Ve ben, gündüzden geceye, geceden gündüze akarken; ne birileri istedi diye, ne büyük kazançlar içinde olup, köşeyi dönerim düşüncesi ile çıktım bu yola.

 Birinci yazıda da kala bilirdim, yüzüncü yazıda da. Şimdi bininci yazıda yol alıyorum; biri de bir, yüzü de, bini de diyemediğim için; bugün, bininci yazıda tıpkı yaşlı dut ağacımıza konmuş sığırcık kuşları gibi haytalık yapıyorum…

 Henüz vakit varken, yakaladığınız fırsatlarda, eşe-dosta zarar vermeden haytalık yapmaya bakın. Haytalığı bilinenden öte geçirip, şirin ve sevimli ve aynı zamanda üretir hale dönüştürüp Türk Dil Kurumunu şaşırtalım! Haytalık bu; ne yapacağı belli olmaz…

Güven Serin