28 Şubat 2011 Pazartesi

DÖNEN SES-1-

Kamera; Güven izmir Ekonomi Üniversitesi
Hasan Âli Yücel
7 Yıl 7 Ay 7 Gün...
Efsaneler ölmez;bilirim,efsaneler
yaşayanların yaşam hakkı kadar
onlara ait bir güzelliktir...
Kimi,kiliseye, kimi camiye, kimi,
herhagni bir tapınağa inanarak;
kendi soylu ışığını yakalar.
Hasan Âli Yücel'e inanmış olanlar;
bilimin, sanatın, tarihin, felsefenin
ışığını yakalamışlar; gördüm onları;
gördüm...

Kamera; Güven Güzel Yücel- İzmir Ekonomi Üniversitesi
Hani ; "ben en çok o çapkın babamı sevdim" diyen büyük
şair Can Yücel'in kızı Güzel Yücel. Hani, bizim gibi insanken
Köy Enstitüleri ile birlikte efsaneye dönüşmüş Hasan Âli
Yücel'in torunu...

Kamera; Güven İzmir Ekonomi Üniversitesi
Oturum Başkanı; Prof.Dr. Özdemir Nutku
Hürriyet Gazetesi yazarı; Doğan Hızlan
Cumhuriyet Gazetesi; Ataol Behramolu
Prof.Dr. Ali Uçan
Prof.Dr.Oğuz Makal
İnanmışlığın, anlamışlığın soylu güzel insanları...

İzmir Ekonomi Üniversitesi 26 Şubat
Varlık Özmenek,içimize su serpen, karanlığı
yok etmeye, olması gereken yere itmeye adanmış
insan! Muhteşemdin ey arkadaş; arkadaşım...

İzmir Ekonomi Üniversitesi-Balçova
Bir şair, bir yazar, bir ülke sevdalısı;
Ataol Behramoğlu; hani , ben
ölürsem akşam üstü olürüm
mısralarını yazan insan.
Ben ölürsem akşam üstü ölürüm.
Şehre simsiyah bir kar yağar.
Parmaklarımın arasından
Gecenin geldiğini görürüm.

Kamera; Güven İzmir Ekonomi Üniversitesi
Kır kokan,çimen ağaç kokan, umut, ümit kokan
bu yüzlere baktıkça ben; dünü, bugünü, yarını
görürüm de yanarım neden?...


Kamera; Güven Kızılçullu Köy Enstitüsü kız öğrencileri.
Onların yaşıtları o tarihte zoraki güzel inançların
buruk hüzünlerini yaşıyorlardı. Yüzü gülen,gönlü akıla, bilime
tutulmuş kızlar; bedenleri ve ruhları daha da temizlemeye
hazırlanıyorlar. Her ne kadar kirletilmeye çalışıldılar,
yok edilip, yakılmak en ağır sözlerle kirletilmek istendiseler de
onlar; onlara düşen görevi; yani, tohumu ekip biçtiler...
Kızılçullu Köy Enstitüsünden bir öğrenci, Zekerya
Kayhan diyor ki; Ben, karnı şiş, kafası büyük
sıtmalı bir çocuktum. Kızılçullu'da her dalda
spor yaptım, halk oyunları oynadım.
Kızılçullu Köy Enstitüsü bana sağlığımı
kişiliğimi kazandırdı...



DÖNEN SES -1-



 Bir konuda yazı yazmaya başlamadan önce yazacağım konunun başlığını düşünürüm. O başlık, anlatacağım konuyu ne kadar destekliyor ve ne kadar ifade ediyor diye dövünüp durmuşluğum çok olmuştur. Ele ele yazacağım konudan müthiş etkilenmiş, adeta o konu ile bir bütün olmuşsam bir sürü başlık yazar-çizer ve silerim…

 Şubatın son günleri, belki de “bir sesin”, “bir ruhun” tekrar dönüş zamanıdır. Kim bilir; nice değeri eritmiş, unutmuş olduğumuz gibi Hasan Âli Yücel’in Köy Enstitülerinin ruhunu, sesini tekrar geri çağırırız! Yok, olan bir şeyi, yerle bir edilen değerleri, bedenleri tekrar gerisi geriye getirmek kolay mıdır? Hiç sanmam ama bir yerden başlayarak en zora ulaşmak da yine insanın, insanların yapacağı işlerden birisidir. Tıpkı Hasan Âli Yücel, İsmail Hakkı Tonguç’un hiç unutulmayan muhteşem bir rüya gibi her susadıkça, her acıktıkça hatırlanan eğitim, bilim, felsefe, sanat anlayışlarının özlenmesi gibi…

25–26 Şubat 2011 tarihinde İzmir Ekonomi Üniversitesi A Salonunda toplanmış yüzlerce insan da eğitimin, bilimin, felsefenin, sanatın açlığını, susuzluğunu kendi sesleriyle, nefesleriyle ve de varlıklarıyla haykırdılar.

 Balçova Belediyesinin, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneğinin büyük katkıları ile çok iyi bir iş başardılar. Şahsım adına ve aynı zamanda gazetem Habertrak adına ben de oradaydım. O heyecan dolu yüzleriN pırıl pırıl insanların arasında… İzmir Ekonomi Üniversitesi Salonu müthiş bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. İki gün boyunca A ve B salonu hiç susmadı.

 Cumhuriyet Döneminin en önemli işlerinden birisidir Hasan Âli Yücel Dönemi. 7 yıl, 7 ay, 7 gün süren dönem; binlerce öğrencinin köyden çıkıp kentleşmeye dönüştüğü zamanın adıdır. Binlerce insanın, yüz binlerce insana dönüşeceği zamanların ekimidir… Bu maya tutmuştur da! Tutmuştur ki aradan geçen yıllar bu güzel felsefeyi öldürememiştir. Her kanarlık çöküşünde Yücel’in aydınlığının felsefesi binlerce ışığa, sese dönüşmüştür.

 İzmir Ekonomi Üniversitesinde iki gün süren Hasan Âli Yücel Eğitim, Bilim, Kültür Politikaları Sempozyumu, hiç unutmadıkları sesi arayan insanların seslerini duyurdukları bir yer oldu. Baharın kokusu üniversitenin karşısındaki dağın çamlarla kaplı tepelerinden buram buram geliyorken, salondaki insanların aydınlık yüzü da korkuların, suskunlukların, zamanın içinden de öyle süzülüp geliyordu; buram buram…

 Sempozyuma katılan yaşı çoktan 80’ne dayanmış büyük çınarların; emekli öğretmenlerin nezaketleri, heyecanları, şıklıkları görülmeye değer manzaralardandı. Yüze yakın konuşmacı sadece var olan gerçeklerin haykırışını yine var oluş nedenimiz, geleceğimiz için bir kez daha yaptılar.

 Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Genel Başkanı Prof. Dr. Kemal Kocabaş ve diğer başkanlara aynı zamanda bu sese kulak veren Balçova Belediye Başkanı Mehmet Ali Çalkaya’ya şükranlarımı bir kez değil binlerce kez yapıyorum. Her şeyin yitip gittiği bu zamanda, her şeyin sadece kirli para zannedildiği bu anda; var olan ve yitip gitmesi, unutulması için her şey yapılan Hasan Âli Yücel felsefesi; bir umut, bir gelecek, bir heyecan, bir aydınlanma adına yeniden çağrılıyor…

Aslında her şey; yani aydınlanmaya giden yol 1924 ‘de Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Tevhidi Tedrisat kanununu (Eğitimde Birilik) kabul etmeleriyle başlar. 1931 yılında Cumhurbaşkanı Atatürk'ün çıkmış olduğu yurtiçi denetleme gezisi üç ay sürer. Yanındakilerden birisi de genç Hasan Âli Yücel’dir.

Bir mola zamanı Mustafa Kemal etrafında bulunanlara bir soru yöneltir;


“Türk Milleti ne zaman kendini kurtarmış sayılabilir?” Orada bulunanların kimi çekingen dururken kimileri de değişik fikirler söylediler. Yücel ise; “ Paşam, Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacı duymayacak hale gelirse, o zaman kurtulmuş olur.” Yanıtını verir.

Mustafa Kemal,”Hepiniz güzel fikirler söylediniz. Fakat bu çocuğun ileri attığı, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir.” Der.

 Sanırım seksen yıl önce Mustafa Kemal’in üzerinde düşünmeye; derin derin düşünmeye değer bulduğu Hasan Âli Yücel’in fikirleri, vermek istedikleri oldukça önem arz ediyor. Şimdi, yazımın da başlığı olan DÖNEN SESE kulak vermek zorundayız. Altını çizerek, gözlerimizi dörtten de fazla açarak “önem” vermek zorundayız. Biz, Atatürk Cumhuriyetinin onurlu evlatları her şey sona ermeden, kendi varlığımızı, bize emanet edilmiş olanları ve evrensel pencere ile ruhumuza sızan güneş ışınlarını yok etmemeliyiz…

 Her şey kirlenir, her şey yok olur; ama insanın insana akan, insanın insandan insana geçişi asla yok olmaz; dünyamız durduğu sürece… Yetmiş yıl önce ışımaya başlayan Hasan Âli Yücel ışığı sönmeyecek, söndürülmeyecek altyapılarla sağlamlaştırılmalı.

 Bir gerçek var ki, karanlık ile aydınlık varlığımızın değişmez gerçeğidir. Karanlık düşüncenin, bağnaz seslerin var oluşunda gecenin, geceye destek veren karanlığın bir kusuru yoktur. Ama karanlığı dengeleyecek aydınlığın varlığı gibi aydın insanların dengeleyici mütevazılığı, çalışkanlıkları, duyarlılıkları Türkiye Cumhuriyetinin olmazsa olmazıdır…

Güven







19 Şubat 2011 Cumartesi

BU NE YAMAN ÇELİŞKİDİR ANNE

Kamera; Güven   Doğa Irmak ölü ağacın yaşını hesaplıyor.
Ağacın ilk yılların inanılmaz güzel ve yeşil geçtiği belli.
15-20 yaşından sonra yaş halkaları birbirine karışmış
durumda. Belli ki duraklama ve çöküş devri başlamış...
Tam da şehrin göbeğinde bir yerde; daha yıllarca
yaşayacakken ölüme terkedilen çam ağacı.
İnsanın bol olduğu, ilmin kıt olduğu diyarda
ne ağacın, ne insanın, ne de hayvanın bir
değeri vardır. Gelir geçer; doğanın yaşam
ölüm döngüsü, çapraz ilişkileri bizi hiç mi
hiç ilgilendirmez. öyle ya ; sonra başımız ağırır...

Kamera ; Güven -  Tekirdağ
Yaklaşık elle yaşına gelen çam ağacını kurudu diye
belediye görevlileri kestiler. Muhtemelen dallarını da
bir güzel yakmışlardır. Neler yanmadı ki şu
yaşlı dünyada; bir meşe ağacının lafı mı olur!
Ortaçağ, ilim ve bilim insanlarının aynı zamanda
susturulduğu, yakıldığı, kellelerinin kesildiği
zamanlardı. O zamanda öldürülen insanlar
günlerce asılı bekletilir, ibretliğin hikayesi beyinlere
kazalırmış! Ne garip, ne çılgın ve ne lanetli bir düşünce.

BU NE YAMAN ÇELİŞKİ ANNE!



 Böyle seslenir seslenmez mavi gözlü annem, biraz ürkek ve şaşkın; “ oğlum, çelişkide, çıkmazda olan nedir?” diye karşılık vererek her annenin kapıldığı telaşa kapıldı…

 Güya bizim ülkemizde hak-adalet oturuşmaya başlıyormuş! Artık adalete sığınıp hak arayacak insanlar 10–15 yıl beklemeyeceklermiş! Olanakları az olan, çaresiz ve yitik insanlar en az olanakları çok olan zengin ve belli bir düşüncenin tarikat keyfi içinde yaşayanlar kadar önemli sayılacakmış; güya…

 Başbakanımızın muhaliflerine açtığı davalar altı ay sürüp başbakanımızın lehine sonuçlanıyor. İyi de para kazandırıyor başbakanımıza öfke ile laf atanların verdiği cezalar. On yılı geçip zaman aşımına uğrayan davalar dururken başbakanımızın altı ayda biten davaları beni işkillendirse de zoraki bir hoşluk içerisinde unutkan kültürümüze güvenerek yol almanın, yaşamımızın keyfini çıkarmanın yollarını iç çekerek bulmaya çalışıyorum.

 Ürkekliği biraz daha artan annem; “ böyle şeyler konuşma, yazma oğlum! İyi şeyler yaz, yoksa…” diyerek anaçlığın en bilinen koruma mantığının felsefesine sığındı. Eleştirinin, tartışmanın ne kadar uzak kaldığı, ne kadar uzaklaştığını da annelerimizin korkusundan, analarımızın ürkekliğinden anlaya biliriz.

 Peki, anneciği iyi şeylerden söz edelim, diye yine kendi sanatımı yazmaya koyuldum. Ülke insanının yaşam kalitesi arttı, artıyor derken ölüm yaş ortalamamız da yetmişe yaklaşmış. Ne hoş… Ah, bir de kişi başı gelirimiz 15–20 bin dolar seviyelerine gelmiş. Ne garip bir hoşluktur bu yaman çelişkiler…

Asgari ücret aylık 300 dolar seviyelerinde gezinirken, ortalama emekli maaşları 400–600 dalar civarıyken bir ailenin yıllık geliri 5000 doları geçmiyor. 15–20 bin dolar kazanan ve bunu gizleyen aileler tez cezalandıra!

 Sağlık alanı kendi imdat çığlığını çoktan atmışa benziyor. İstediğiniz kadar yasa çıkarın; asıl sorun insanların işlerini severek yapmaları. Yaşamlarındaki çelişkilerinden kurtulup her insanın huzur ve sevgi içerisinde çalışmış olması, bunu en hakiki yaşam bilinci ile sahiplenmesi gerekiyor.

 Hastanelerin sıkıştırmalı iç içe geçmiş insan yığınları kaliteli hizmet almak için inanılmaz çabalar gösteriyor. Kimi el altından harika nakitleri hizmet adına helal ediyorken, kimi arka, ön, dayı ve amca aramak ile kendini telef ediyor… Elbette vekillerimiz, müsteşarlarımız ve ülke kaderini elinde tutan büyük büyük ağalarımız, ağabeylerimiz hastanelerin, havalimanlarının, hizmet alacağı tüm mekânların Vip salonlarını kullandıkları için görmek istedikleri manzaraları bir türlü görmezler…

 Mısır halkı kazandı; yenilik isteyen halk statükoyu devirdi. ABD ve İsrail kaybetti diye sevinen ülke yöneticileri müthiş bir huzur içinde sesleniyorlar… Sanki kendi ülkelerinde her şey süt-liman, sanki kendi halkları harika bir mutluluk içinde masalımsı bir yaşam sürüyormuş gibi…

 Doğu mantığının kısır ve yanıltıcı kurnazlığı Mısır halkının kazanmasına, ordunun başa geçmesine ve ABD ile İsrail’in kaybetmesine seviniyor gibi! Acaba ABD başbakanı ve bakanlarından hafif bir tebessüm, küçük bir işaret alsalar atıp tuttukları ülkeye koşa koşa gitmezler mi? Giderler anne giderler. Bu ne yaman çelişkidir annem!

 Ülkemde yaşayan on binlerce eğitimli ve eğitimsiz insanlar topluluğu ABD’ye gitmek için sırada bekliyor ve o büyük, o kurnaz ülkenin ışıltılı, yeşil dolarla rüyalarını gündüz bile görüyorlar… Ne yaman çelişkidir bu anne!

 Ulusuna sevdalanmış, ulusunun haklı için kendini feda edecek bir sürü insan suskun ve bir sürü insan da karanlığın beton ile demirlerle bütünleştiği hapishanelerde ömür törpülüyorlar. Üç bin sayfaya yaklaşan iddianameler ile yargılanacak ve güya haklanacak insanlar gerçek adaleti bekliyor; eğer ömürleri yeterse… Bu ne yaman çelişkidir anne!

 Annem sadece iyi şeyler yazmamı istiyor. Yani, suya-sabuna dokunmadan temiz kalmamı, arınmış bir bedene sahip olmamı bekliyor benden. Bu ne yaman çelişkidir anne, diyememenin evlat burukluğu içinde annemi, anneleri, bağrı yanık elleri nasırlı ve makyajlar altında bile artık güzel görünmeyen mutlu varlıkları selamlıyorum.

 Öyle bir ülkede, öyle bir tarihi zamanda yaşıyoruz ki bazen şaşırıyor şaşkına dönüyorum. Acaba diyorum, Erasmus gibi deliliğe övgüler yağdırıp, deliliğin ipine mi tutunsam! Yoksa yazılarımı daha sertleştirip, daha canavar hale getirip Thomas More gibi dinlencenin huzurunu yakalamak, çevredeki acı çeken insanları görmemek adına kulelerin zindanlarına mı atılsam, diye düşünüyorum…

Güven







16 Şubat 2011 Çarşamba

SUSMA SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK

Kamera; Güven-Fransiz Kültür Merkezi Taksim
Suskunluk, korkudan değil; acılardan değil;
sanata üçüncü boyut bakışın derinliğinden
olmalı...
Fransız Kültür Merkezi İzzet Keribar ve
Laurence Aegerter'i buluşturmuş.
Hem fotoğrafların, hem de çiçek kokuları içinde
güzel bir çay keyfi için gidin oraya.
Fransız Kültür Merkezi-Taksim
Dalgınlığımın soylu hatırı için mi, sanatın
çok sesli, derin büyüsü için mi, yoksa
güzel ülkemin, tükenen insanlığı için mi
daldım bilemiyorum...

Kamera; Güven Fransız Kültür Merkezi
Küçük bir vazo Nergiz; bir oda çiçek kokusu ve
bir bardak çayın insanı zengin,mutlu eden
elle tutulur hali...

SUSMA SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK



Atem tutam ben seni/Akşama baban gelince önüne atem ben seni/Hop hopun olsun oğlum/Sıralı kavak dibinde toyluğun olsun oğlum/

 Bu kadar ağır bir başlıktan sonra “hayda” deyişleri duyar gibiyim. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, diyebilir, bu türkü, bu ninni de nereden çıktı; bu yazıda işi ne diye de irdelenebilinir. İnanın bende bilmiyorum! Bütün suç sol tarafımda duran iblisin işi. İblis, günün ilk ışıkları ile birlikte bu ninniyi türkü şeklinde söylüyor. Pek de güzel söylüyor hani! Eh iblisin işi bizi kandırmak! Bende kanmış bulundum bir kere. Günlük yazıma başlar başlamaz, yazı ile birlikte bu ninni de ağzımdan kaleme, kalemden kâğıda dökülüverdi…

Aslında sağımda duran melek, “bırak şu türküyü, bırak şu yazı yazmayı” deyip iyi niyetli uyarılarını yaptı ama dinleyen kim!

 Süheyl Batum’un “kâğıttan kaplanlar” sözü, kıyameti kopardı. Sanırsınız ki tüm ordu suçlandı, sessizliğe gömülmüş kışlasında terleyen askerler ölüm uykusuna yattı. Ayağı yere basan ve akıl ile beslenen bir ordu; ne kâğıttan kaplanlar sözüne alınır, ne de generallerinin gece yarıları tutuklanmasına. Ne de durduk yerde ordu içindeki çürükler ayıklanırken halkına küsmeyi bilir. Asıl sorun bizde; biz soylu, suskun halkta. Nereye çekilsek, hangi laf edilse çekilen yere sürüklenerek de olsa giden; cahil merakımızı bir türlü yenemeyen ve lafların altında taş altında kalmış gibi ezilen bizlerdedir sorunun en büyüğü…

 Susma, sustukça sıra sana gelecek, güzel ve anlamlı bir slogan. Fakat hayatımızı yenileyecek ve yeniliğe ayak uyduracak yeterlilik sadece sloganlarda değildir. Bir ülkeyi oluşturan halk; kendilerine sunulan yaşama haklarını bir bütün olarak görmezler ve hayata bakış açılarını huzura açılan kültürleşme içerisinde algılamazlarsa; akıntıya tutulmuşçasına çırpınmaktan başka bir şey yapamazlar. İşte o zaman her sloganı kurtarıcı, her sloganın sahibini de efendi kabul edip; boynu bükük sıraya dizilirler…

Solumda duran ve yanımdan hiç ayrılmayan iblis yine bir şeyler fısıldıyor. Güya Antik Mısır Rahipleri müridine seslenirmiş; “ Ey Sırlar Biliminin Sadık Evladı” diye… Bende kendi halkıma, insanlarıma sesleneymişim.

 Ey uygarlıklar tarihinin sadık, güzel, onurlu evlatları; yaşamı, yaşam hakkını bütün olarak görüp, ayağınıza bastığınız ülkenin sonunu da düşünün. Artık borç yiyenin kesesinden yemediği, verilecek ödünlerin sadece kaybedilen mal-mülk ve onur olmadığını da unutmayın!

 Bankacılığın ve çok önemli kurumların yarıdan fazlası yabancıların özellikle usta oyuncuların eline geçmiş durumda. Sen çalışmaz, kendi özün ile kalkınmaz, kendi zenginliklerini zarar ediyor diye usta oyuncuların kârlı ellerine teslim edersen; kendi özünü, huzurunu, yaşam hakkını kurtara bilir misin?

 Sadece sloganların arkasına düşmek, onlar ile oyalanmak ne kadar büyük kayıplar verdirdi bize. Borç-alacak ve ödeşme adı altında güya ülkeyi kurtarmak adına yapılan 1980 ihtilali aydınlanmayı, aydınları kökten kazımışa benziyor. Ne sloganların büyülü pratiklerini yakalayabiliyorlar, ne de bazen susmanın, küçük ve sürekli ilerlemenin daha büyük işler yapabileceklerinin stratejisini görüyorlar.

1980 yılları hatırlayanlar; o gün başlayan ve zaman içinde inanılmaz değişim göstererek asıl amaca yaklaşan tarikatların, Amerikan, İngiliz işbirlikçilerinin usta oyunlarını bugün daha iyi anlayabilirler.

 1980 ve 1990’lı yıllarda bugün söz sahibi olmuş usta yöneticiler ve işadamları, hatipler; ne kadar radikal, ne kadar kavgacı ve sert görünüşteydiler. Cumhuriyetin, Mustafa Kemal’in, Laikliğin amansız düşmanı, kendi taraftarlarının yol göstericisi gibi her an konuşmaya, sataşmaya, başkaldırıya hazırdılar.

 Sonra, ne olduysa oldu; estetik, nezaket, sessizlik onların vazgeçilmez stratejileri oldu. Örtünmeleri de, uygarlığın her türlü gelişmişliğinden faydalanmaları da en azgın tüketiciler kadar iştahlı ve modern görünümlere büründü. Amerika’yı, Avrupa’yı iblis ilhan etmiş olan bu kavgacı savaşçılar her ne olduysa, Amerikanın, Avrupa’nın bol paralı ve parfümlü kucaklarına sığındılar. Hiçbir gocunma duymadan, asıl hedefe gidecek gemiye, Amerikalı, İngiliz dostları ile birlikte bindiler.

 Bizden daha Atatürkçü, bizden daha Cumhuriyetçi, bizden daha laik ve sosyal görünümlü pelerinler giydiler. Sadece göllerde balık avlayan, yaşamı masumca devam ettiren aydınlar ise açık denizlerin fırtınalarını hesaplayamadıkları için sloganların büyülü gelgitleri içinde yorulup bir bir tükendiler…

 Cumhuriyete, Atatürkçülüğe gıcık olan ve onların yaşam biçimine uymayan rejimi değiştirmek isteyenlerin mücadelesi tam anlamıyla 30–40 yıl önce başladı. Sabırla inşa ettikleri yıkım araçları; ekonomiyi, eğitimi, adaleti, güvenliği ele geçirmekti. Bağırmanın, sataşmanın, sloganların gücünün yetersiz olduğunu görüp, Amerikan destekli usta işi felsefe ve para ile desteklenen planları tutmuşa benziyor…

 Şimdi, bu ülkenin aydın, masum evlatları; bu güzel ülkenin bir bütün, bu halkın ayrılmaz bir kardeşlik içinde var olması gerektiğine inanıyorsanız siz de felsefeye, sanata, akla ve paraya muhtaç durumdasınız! Çok bağırmanın, çok slogan üretmenin alacağı yol; bir arpa boyudur; bileseniz…

 Solumdaki iblis yine boş durmuyor ve bir şeyler fısıldıyor bana; “ Haydi durma coş! Nasıl olsa sıra sana da gelecek!” diye iblisçe söyleniyor işte…

Güven











12 Şubat 2011 Cumartesi

MUHTEŞEM GANOSLAR(IŞIKLAR DAĞLARI)

Kamera; Yunus  Ganoslar Dağı-Tekirdağ
Yaz,Kışa bir gün hediye eylemiş...

Kamera; Yunus
Dağların tepeleri uygarlığın şehirlerinden daha bonkör:))

Kamera; Güven  Ganoslar Dağlarında
oyun zamanı:))

Önceki yağıştan kalan karlar Tamer Bey ile İlyas Beyi
coşturmuşa benziyor:))

Kamera; Güven Uçmakdere Köyü-Tekirdağ
Dağların, tepelerin anasında gençlerini çoktan
uygarlığın şehrine yollamış güzel bir köy.
Dağların ve tepelerin arasında bahrat kokan
yaşlı insanlarıyla son zamanlarını yaşıyor.

Kamera; Güven Ganos Tepeleri
Yaşlı taşları ısıtan soylu güneş; toprağın kokusuyla
şehvetli bir kadın gibi baş döndürüyordu.
İlyas Bey ile Yunus dinlence zamanında.

Kamera; Tamer Kaptan
Dağlardan süzülen suyun tatı güzel ve hoştu.

Kamera; Güven Ganoslar
Bayan sporcu bir kuş gibi tepelerin ve denizin üzerinde
süzüldü.

MUHTEŞEM GANOSLAR(YILDIZ DAĞLARI)



Tekirdağ için büyük bir şans olan Ganos Dağları baş döndürücü tepeleri ile insanların insanlığa sunacağı huzurlar için bekliyor.

 Ganoslar diyarına neler olmaz ki? Marmara Denizini eşsiz maviliği, sisler içindeki adaları ve batıdan eser rüzgârı hissederken tepeden tepeye yürüyüşler olur. Rüzgârın kanat ve kuvvet verdiği yamaç paraşütleri olur. Motor ve tabiat sevgisini heyecan ve macera ile birleştirmişler için inanılmaz gizemli yerlerin diyarıdır burası. At gezintilerine, balon turizmine, teleferik ile o tepeden bu tepeye seyahatlere de uygun; hatta onlar için özel tasarlanmış gibi…

 Ganoslar diyarını anaokulu öğrencilerinden başlayıp her yaştaki insana tanıtmak gerekir. Burasını görmeden, bura ile ilgili anılara sahip olmadan göç etmek; bu dünyadan ayrılmak büyük bir kayıptır. Size verilen zamanı; yaşam hakkını elinizden kaçırmadan Ganoslara kucak açın. Ganoslara koşulsuz ve insanın kendi özü, temizliği, titizliği ile yaklaşın. Siz bir verin; size on verilecektir. Siz bir el verin; Ganoslar size bedenini armağan edecektir…

 Tabiat sevgisi bilmeyen, tabiatın işleyişini anlamayan insan; insanlığa sağlıklı adımlarla yürüyemez. Sürekli emeklememizin, ağdaki balık gibi çırpınmamızın nedenleri de budur. Sevgisiz, bilgisiz ve tabiatın işleyişini anlamadan büyün insanların yozluğu; hayvan sürülerine dönüşmekle son bulur.

 Ganoslar ile iç içe geçmiş iki köy var. Yeniköy ve Uçmak Dere köyleri. Bu köyler yok oluşa yaklaşmakta bir adım kalmış. Gençler çoktan köylerini terk etmiş. Tütün, ipek böcekçiliği ve bağ işleri yanlış politikalarla yok edilmiş. Bu diyarın tepelerini gezerken, terk edilmiş tarlaları ve bağları görünce içi sızlıyor insanın. Tıpkı bizim köylerimizden önceki Rum köylülerinin terk edip gitmesi ve onlardan kalan lanetli bir sızı gibi; her rüzgârın esişinde, her güneşin doğuşunda insan denen canlının canlı olan vicdanına bir şeyler oluyor…

 Mahşerin dört atlısı değildik ama Ganoslara sevdalı dört kişiydik. Rehber Yunus Çakırın önderliğinde İlyaz Bey, Tamer Kaptan ve ben… Bu dayarlara tabiatın aşkı ile bağlanmış insanlardan birkaç tanesiyiz. Aşk, erişilmez, tutulmaz, yakalanmaz olandır ama Ganoslar, erişilir, yakalanır, tutulur ve koklanır… Bütün bunlara rağmen bu diyardan bıkamazsınız; doyamazsınız…

 Ganoslar kapitalizmin kölesi olmamışların diyarıdır. Realizm ile romantizmin karışımını bu diyarda pişirenlerin dağıdır Ganoslar. Büyük tüketim dünyasına boyun eğmişlerin, kendi özünden kaçanların, kendi kültürüne yan bakmayanların da diyarı değildir bu dağlar…

 Gün, özel olarak yazdan çalınmış bize hediye olarak sunulmuş gibi sıcaktı. Deniz, bir ana gibi şefkatli, kırlar babanın dik duruşu kaslı vücudu gibi kucakladı bizi. Katır Kuyrukları küçük bitki olmaktan çıkmış ağaca dönüşmüşlerdi. Keçi patikaları, küçükbaş hayvancılığının azalması nedeniyle çalılarla, bitkilerle örtülmüş, patikalıktan çıkmıştı.

 Her tepenin ardında bir yeni buluş; yeni bir keşif gibi heyecanlı ayak basışlar yaptık. Kuytu yerlerin yeşil çimenleri ilkbahar gibi yeşil ve tazeydi. Çıplak, kuzeye bakan tepelerin zirveleri çıplaklığın en utanmaz hali ile kibirden uzak ama yetmiş yedi düvele karşı koyacak güce sahip gibiydiler…

 Dağların tepeleri kendi saklı kentlerini oluşturmuş. Medeniyete bu kadar yakın ama bu kadar da muhteşem bir giz içinde olan bu yerlerde dolaşmak çocukça heyecandan öte; tam bir gezgin ruhu olgunluğu ile pişmemize neden oluyor.

 Saklı kentlerin tek haberdarı olanlar çobanlar. İki tepenin ortasında dışarıdan bakılınca hiç görünmeyen küçük vadiler korunaklı bir kale gibiydi. Çobanlar için bulunmaz bir kentti buraları. Küçük vadinin her tarafı kapalıydı. Yükseltinin tam ortasındaki vadi; rüzgârdan, soğuktan korunmak için ideal birer mekân gibiydiler. Bu diyarlarda böyle tepelerden, vadilerden onlarca, yüzlerce var.

 Biraz yürüyüp, biraz terleyip yol alınca sanki kayboluyor, medeniyetten doğanın ilk haline en ilkel zamana geçiyor gibiydik. Ve canımız sıkılınca biraz çaba gösterip tepeliğe çıktığımızda kara yolun ve denizin ne kadar yakında olduğunu görüp bir hoş olduk.

 Bu bölgeye asfalt yol yeni geldi. Yamaç paraşütü çalışmaları gelişen ve artan oranda devam ediyor. Yürüyüşler, motorkroslar az do olsa başladı. Bu başlangıçlar iyi olmasına iyi; bu diyarlara gelenlerin büyük çoğunluğu da aranma adına yedikleri-içtikleri yiyeceklerin pisliklerini, kaplarını, poşetlerini umarsız gibi sağa-sola bırakıyorlar. Ne bir çöp bidonu, ne bir uyarı, ne bir koruma gayretini gözlemledim.

 Her insan kapısının önünü süpürüp, kendi sokağından, doğasından sorumlu olup, temiz tutmayı başarsa; o zaman, mahallesini de, şehrini de, ülkesini de, ormanlarını da, denizlerini de temiz bulmak isteyip temizliğin soylu savaşlarını verecek.

 Toplumun temizliğe olan aşkını en duyarsız yöneticiler-politikacılar da yok sayamaz. Ama asıl olan bizlerin inanmışlığı, duyarlılığı değil midir dostlar? …

 Güven






















9 Şubat 2011 Çarşamba

İHANET







32 yaşında ölüme; göz göre göre ölümüne seyirci kalan
akrabasını savunan bir YAZAR, insanlığın çürük meyvesi
değil de nedir? 




Evinde misafir ettiği İNSANI; bir anneyi,bir kadını
kendi kurnaz korkusu için sonsuza kadar kendisini
af edemeyeceği bir insan kılığıyla savunmaya
çalışan insan; ne kadar huzur bulabilir bu dünyada...



Not; 2001 Şubat Arşiv çalışmamı; bir kez daha hatırlamak,okumak,okumak istedim..." 

İHANET



 Bu sözcüğü oldum olası sevmedim. Anlamını tam anlamlandıramadığım çocukluk yıllarından beri sevmedim. Çünkü insanı mutsuz eden ve bu kelimenin ardına sığınan sahtekârları da mutlu eden çok özel ve yandaş bir kelime…

 Ülkemde her gün yaşanan onlarca ölüm var. Onları irdelemeye kalksak, yüce yaratıcının bize yüklediği merhamet çatlar; bu çatlama ile bedenimiz paramparça olurdu. Benim ülkemde yaşlanmanın olgun keyfini yaşamadan ölenlerin anısına Defne Joy’un ölümünü yazacağım. İçimden geldiğim gibi koşul, kural gözetmeden… Aklın ezberletilmiş ahlaksallığına da sığınmadan sadece beden ve ruhumun algıladığı ve vicdanım ile çapraz, düz, eğik tersliklere düşmeden…

 3 Şubat günü her ölümün erken olduğu gibi 32 yaşında hayat dolu, özgüven dolu, neşe ile donatılmış bir kadının da dünya aydınlığını görememe zamanıdır. Defne’nin öldüğü, karanlığa, meçhule, imkânsızlığa, ihanete gömüldüğü zamanın gecesi…

İhanet kelimesinin üç anlamı vardır. Birincisi; “ hainlik” ikincisi; “ Evlilikte, sevgide atlatma, sadakatsizlik.”

 Medyamızın en bilgili bilgiç adamı Hıncal Uluç Defne Joy’un ölümünü anlatmak için ikinci anlama sığınmış. Entelektüel yazarımız, her şeyi bilen ve ahlakın en ince ayrıntısını en şaşmaz terazide tartan adam; “ bu bir ihanet, eşi aldatma, su testisi su yerinde kırıldı.” Diyerek akrabası olan Kerem Altan’ı büyülü bir labirentin içine alıp aklınca kafa karıştırıp koruma altına alıp büyük ödülü kazanacakmış gibi!

 Bu bilgili bilgiç entelektüel ve soylu adama sormak isterdim; “ ihanet sözcüğünün üçüncü anlamı da var; onu da söyler misin?” Sanırım, laf ebesi olmuş, küstahlıkta da harika bir koşu içinde olan Hıncal; üçüncü anlamı; bugünlerde söyleyemez. Onun yerine ben söyleyeyim; ihanet sözcüğünün üçüncü anlamı da;

” Gerektiğinde yardımda bulunmama, bir kimsenin güvenini yok etme.”

 Şimdi sormak isterim Hıncal’a, Hıncal gibi ihaneti sadece kadınlara yükleyen soylu efendilere; “ size güvenip, sizin evinize sığınmış bir kadını yaşatacak sağlık ekipleri beş dakikada geleceği ve o kadını kurtaracağı halde, saatlerce niye bekletildi?” Bu sorumun cevabını verecek gerçekten ama hiçbir vicdan sahtekârlığına bulaşmadan verecek bir soylu insan var mıdır?

Hıncal gibi ahlak düşkünleri ihaneti, sadece kadına yamarken, kendi kırdıkları cevizlerin haddi hesabı yokken; bu olayı bu kadar gaddarlık, bu kadar aymazlık ile geçiştirmeleri ne kadar insani?

 Elbette Defne’nin evli olması, bir çocuk ve işinin olması çok özel ve kırılgan bir durum! Onun eşinin acısı çok büyük. Ama o daha büyük ve daha anlamlı bir iş yaptı; Defne’yi son ana kadar yalnız bırakıp, ölüsünü bile taşlayacak insanlara taş atma imkânı yaratmadı.

 Defne’nin ölümünde İHANET sorgulanacaksa onu evine davet edip de ölümüne göz göre göre seyirci kalan Kerem Altan sorgulanmalı. Türkiye’yi düze çıkarmaya çalışan ve her nasılsa her haberden haberdar olup, ordumuzu, generalleri, usulsüzlükleri hizaya sokan bir gazetenin yazı işleri müdürü olarak; bundan sonra kadınların yüzüne nasıl bakacak acaba? Kerem denen soylu kişinin biraz vicdanı varsa; gördüğü her kadında Defne Joy’u görecektir. Ortopedik yatağına yatıp gecenin sessizliğine sığınmak istediğinde de Defne Joy’un çığlıklarını “Beni Kurtar, Bana İhanet Etme” değişini duyacaktır…

 Defne’nin öldüğü sabah, Defneyi en soylu, en acımasız ve en kansız bir şekilde ölüme gönderdiği sabah, Keremin gazetesinde bu acıklı olayla ilgili bir tek yazarın çalışması vardı. Oda Keremin babası Ahmet Altan’a ait bir yazı! Belki de felsefenin, yüce yaratıcının ilahi şefkatine sığınıp cambazca yazılmış bir yazı!

 Ahmet Altan 3 Şubat sabahı çıkan yazısında Korkunç Bir Sabah diye başlık atmış. Ve o kadar hakkı, adaleti, dürüstlüğü sorgularken, oğlunun efendice korkaklığını, evine sığınan bir kadına ihanetini sorgulayamamıştı. Koskoca generalleri, iş adamlarını sorgulayan gazetenin korkusuz yazarı; “ ölümün yanında durup da, sonsuzluğa değerek baktığımızda, bütün kâinat, bütün insanlar, bütün hayat, hatta bizzat ölümün kendisi bile öylesine küçük toz zerreciklerine dönüyor ki, bir ‘kudret’ bize ne kadar önemsiz olduğumuzu hatırlatma ihtiyacını duyuyor diye merak ediyorsunuz.”

 Oğlunun ihanetini, korkaklığını sorgulamak yerine ölümü sorgulayan Ahmet Altan, ölüm karşısında önemsizliği anlar gibi olup, bir genç kızın vahşice ölüme gitmesini böyle bir felsefe ile açmak isteyip iyice açmaza düşmüş.

 Bilginin efendisi, hatta padişahı dede Çetin Altan ise o gün kendi değimi ile “ıskalamış” yani yazı yazmış ama Defne’nin ölümü ile ilgili değil. Belki de oğlu gibi laf cambazlığına girip saltolar atarken düşmekten korktu; kim bilir? Belki gerek duymadı; belki Hıncal gibi su testisinin su yolunda kırıldığına inanıp, nasıl olsa testilerden binlerce var; daha kim bilir kaç tanesi kırılacaktır diye düşünmüştür…

 Defne Joy’un ölümüne büyük bir korkaklık ile seyirci kalan Müdür Kerem Altan’ın dedesi Çetin Altan; torunu 3 Şubatın bol acılı, bol ihanetli gününde boynu bükük durumdayken; o günün yazısında şöyle diyor; “ bendeniz ise sımsıcak kahvemi içerken ne düşünüyorum biliyor musunuz; Türkiye’de ki ilk siyasal nutku kim söyledi?”

 Taraf gazetesinin yazı işleri müdürü; Kerem Altan; Cumhuriyeti yozlaştıranların çoğaldığı bir zamanda değil de, Cumhuriyet, Atatürk laikliğinin değerleri çoğaldığı dönemde yaşasaydı; evine getirdiği kadın evli veya bekâr olduğuna bakmadan derhal 112’yi arar; hayat dolu, sevgi dolu bir kadını kurtarmanın en erdemli anını yaşardı.

112’yi arayıp söyleyeceği şey sadece; “ARKADAŞIM HASTALANDI ACİLEN GELİN”

Umuyorum ki bu söylenmemiş sözcük; bu müdürün, bu soylu mirasçının bir ömür peşinde olacaktır…

 Güven SERİN 

4 Şubat 2011 Cuma

MODA'DAN KANLICAYA

Kamera; Güven - Moda
Tanrıyı bulmak ve görmek için ne papazları, ne
imamları, nede başka kurtarıcıları beklemek gereklidir.
Biraz emek ve biraz sabırla o istenen her yerden gözlenebilir...



Kamera; Güven    Kanlıca Mezarlığı
Yüreklerin yaşamdan yaşama uzandığı yer...


Kamera; Güven  Kanlıcadan Boğaza Bakış

MODA’DAN KANLICAYA



 Bazen tüm mazeretleri bir kenara itip ”nazikçe” kendi dünyanızda gezinmelisiniz. Size ait, içinde sürekli acıların, kavgaların, gürültülerin olmadığı dinginliğinde olduğu dünyaya yol almalı insan. Nedense yolun yolcusu olmayı, hazır ve bilinen yollardaki alınan bir arpa boyu yollara adamışız. İnsan denen canlının kendi patikasını oluşturması kadar güzel ve değerli bir şey olamaz. Büyük bir haz duyar insan; insanlığın ve diğer canlıların da geçeceği bir yola attığı ilk adımlardan…

 Barış Manço’nun 12. ölüm yılı nedeniyle sevenleri olarak Moda iskelesinde toplandık. Ne soğuğun bıçak gibi keskinliği, ne rüzgârın da soğuğu yanına alarak bizleri sert bir şekilde okşadığın korkuttu gözümüzü. Bir yaşam yılında sağ ve sağlıklı olan bedenlerimizle hiçbir koşulun, siyasetin, namuslu ve namussuz çıkarların albenisine kapılmadan oradaydık.

Moda bir Pazar günün tenhalığını yaşarken gecikmeli de olsa vapurumuz geldi. Düdüğünü uzun uzun öttürdü. Gelen vapur Barış Manço’nun adını taşıyor. İçerisi de Barış’ın posterleriyle süslenmiş.

 Bir vapur insan; yüzlerce bakışın, sesin, nefesin özlemle buluştuğu yerde şarkılarla boğaza doğru aktık. Vapur, martılarla birlikte girdi boğaza. Hemen önümüzde kız kulesi, mitolojinin tüm hikâyelerini anlatmaya hazır; sanki bu döneme aitlik içinde değil de bizi kendi dönemine çekmiş vaziyette selam veriyor.

 Birbirlerine kavuşamamış tüm beden ve ruhları düşünürken kız kulesinin hikâyelerinden bir tanesi Hero ile Leandros’u da düşündüm. Kavuşamadan ölmenin, buz gibi sulara karışan iki gencin nesilden nesle aktarılan hikâyesini…

 Kız kulesi kadar eski olmasa da yaşayan tarih Avrupa yakasından selamlıyordu bizi. Solumuzda bir döneme büyük bir çentik atmış Osmanlı İmparatorluğunun mütevazı saraylar topluluğu bulunuyor, hemen onların yanı başında ise muhteşem Ayasofya, Aya İrini ve Sultanahmet geçmişten geleceğe uzanan insanlık abidelerinin dik duruşunu yapıyorlar. Vapur kız kulesi izahsına gelince solumuza baktığımızda yine başka bir abide; Galata Kulesi ile yüz yüze geldik. Çarpık yapılaşmanın, talan ve yalan felsefesinin buluştuğu ve güzel İstanbul’u yerle bir ettiği yerde; Galata Kulesi tüm talanları affettirir bir şekilde göğe yükseliyor.

 Asya ve Avrupa kıtalarının tam orta yerinde tüm dünyanın imrendiği boğazda ilerledik. Orkestra Barış Manço’nun ruhu, felsefesi, sanatı ve besteleriyle birleşmiş; boğaz sırtlarına bakarken “Dağlar dağlar, ben bilirim, unutamadım.” dedik.

 Vapurda bulunan insanların büyük çoğunluğu birbirini hiç tanımasa da tümü; bir tek insan için bu yerdeydi. Muhtemelen bir yıl da birbirimizle hiç görüşemeyecek ve çoğumuz birbirimizin nereli olduğun, nereden geldiğini bile merak etmeyecektik. Etmedik, sorgulamadık da… Asıl olan, orada bulunma amacımızdı.

 Her yıl yapılan alçakgönüllülükle birleşen kutlamalarda hiçbir zorlama ve lüks yok. Sadece sanat adamı, sevilen uzun saçlı bir insan için toplanıyoruz. Ama aynı zamanda sanatına gizlediği ve tüm insanlığa seslendiği güzel felsefesi için…

 Barış, seslenişini ne sopa ile ne silah zoruyla, ne şantajlarla yaptı. Onun en güzel, en gösterişli silahı; müziği ve şarkılarıydı. O şarkılardaki uzun saçla adam bazen; “bak beş parmağım var benimde, eğer dost yüzünden kalbin kırıksa bir yudum suyu paylaşırım senle” dedi. Bazen; “para pula aldanıp kanma dostum, içi boş insanların bu dünyada yeri yok.” dedi. Bazen de; “ eğri eğri, doğru doğru, benim eğrim bana doğru.” diyerek her insanın kendine ait fikirleri, düşüncesi ve amacı olduğunu anlatmaya çalıştı.

Bazen uyandırmak istedi dünya malına dalıp yaşamın en güzel hediyesi olan beden ve ruhu karartan enayilere ve onlara seslendi; “ gör şeytanın görmediğini yoksa duyarsın bir gün dıral dedenin düdüğünü.”

 Vapur martı çığlıkları ve buz gibi arınma soğuğu ile birlikte ilerliyorken Dolmabahçe Sarayı karşısındaydık. Bir dönemin batışına ve Türkiye Cumhuriyetinin doğuşuna tanıklık etmiş saray; Atatürk’ün var olmuş, o mekânla bütünleşmiş ışıltısı ile parlıyor gibiydi. Boğaza paralel uzanmış sarayın beyaz karyolasında bir deha yatıyordu. İyileşir iyileşmez kırlara kaçmak, tabiata sığınmak isteyen bir deha; bu sefer bir başka düşman, siroz ile savaşıyordu. Hain, sinsi siroz…

 Vapurumuz ilerledikçe sular ve martılar da ilerliyor. Ama bu sefer tarihi geriliyor, Mustafa Kemal’in düşman donanmasını Yıldız Sarayından seyrederken “ geldikleri gibi giderler.” sözüyle bir kez daha hayat buluyordu.

 Büyük bir imparatorluk çökerken tüm zamanlar yaptırmadığı kadar gösterişli yaptırılmış ve çöküntünün saraylarla durdurulacağı sanılmıştı. İşte bu saraylar; Dolmabahçe, Çırağın, Yıldız, Beylerbeyi tüm ihtişamı ile o devri kurtaramayışının hüznü ve aynı zamanda bir başka yeniliğin sevinci içindeydiler. Sanki boğazın olmazsa olmazı olmuşlardı.

 Bol ağaçlı ve çam koruları ile hâla şehirlerin kargaşasına meydan okumaya çalışan Kanlıca son durağımız oldu. Barış Manço’nun sonsuza uzanan yorulmuşluğunu dinlendirdiği yerden baktık boğaza, Avrupa Kıtasına. Avrupa kıtasının satranç oyuncularını; İngiltere’yi, Fransa’yı, Almanya’yı seyrettik doya doya. Ve bir kez daha üzüldüm; hayata sadece tavla oyunu gözü ile bakışımızdan dolayı…

 Güven


29 Ocak 2011 Cumartesi

KORKUYU FETHETMEK

Kamera; Güven -  HIERAPOLIS-DENİZLİ
Korku hep vardı; 1700 yıl önce de... Ama, sanat
mimari de hep vardı... Şimdi olduğu gibi; sanat,mimari
korkunun ve ticaretin içine gizlenmiş olarak var...

KORKUYU FETHETMEK



“Size söz veriyorum; korkuyu fethettikten sonra ölümü fethedeceksiniz. “ Büyük İskender Perslerle girdiği savaşta, askerlerine böyle sesleniyordu… Yedi yıldan fazla savaş yapmış, kıtadan kıtaya akmış Büyük İskender; elliden fazla savaş gören ordusunun cesaretini, bıkkınlığını, doygunluğunu bekli de son bir kez canlandırmak istiyordu.

 Yaşamının on beş yıllık kısmına imkânsız gibi görünen yolculukları ve savaşları sığdıran Büyük İskender, ölmeseydi durmadan yol alacak gibiydi. Bilinen kara parçalarını bilmek, o bilinenden öte gitmekti onun amacı. Yenilmez gibi görünen Pers Devletini yenmiş, kılıcındaki kan hiç kurumamış ve belki de ölümü gördüğü anları saymaya kalksa sayamayacağı kadar çok dehşetler ile birlikte tarihe; ölümsüzler kitabına kocaman bir çentik atarak ayrılmıştır bu dünyadan. Çok genç; daha 32 yaşında, o hızlı, o coşkulu ve aynı zamanda korkulu hayata veda etmiştir. Daha ölmeden yedi yılda kurduğu devasa İmparatorluğu dörde bölünmüştür. Sonra, kim bilir kaça bölündü? …

 Günümüzden 2350 yıl önce fethetmek, korkularla başa çıkmak ve gözü kara olmak; çok önemli bir kahramanlık sayılırdı. Ele, bulunduğun konum; kral gibi bir yerse; artık, korkuların efendisi olmak zorundasınız.

 Bugüne baktığımızda da çok şeyin değişmediğini anlıyorum. Bazen tarihin içine girip Antik Yunan ve Roma dönemine gitmek istediğim oluyor. Eski Mısır Uygarlığını, nefes alışını, günlük çalışma hayatlarını, yemeklerini, savaşlarını yakından ve üç boyutlu görmeyi çok isterdim. Bu isteğimizi çaresiz olarak tarihin sayfalarında doyurmaya çalışıyoruz.

 Görünen o ki, gelişmenin en iyi olduğu uygarlıkların en güzel mimariyi, felsefeyi, sanatı ürettikleri zamanda bile en önemli olaylar; savaşlar olmuş. Hiçbir uygarlığın yok sayamayacağı savaşlar… Siz, istediğiniz kadar muhteşem bir medeniyet kurun. Bu kuruluş, bu güzellik ve muhteşemlik; gölgede ve karanlıkta kalan diğer tüm uygarlıkları harekete geçiriyor. 2350 yılın muhteşem Babili Büyük İskender tarafından ele geçirilmiştir. Muhteşem Truva’yı Yunanlılar ele geçirip yerle bir etmiştir. Yüzlerce uygarlığın diş bilediği Bizans’ı da Osmanlılar ele geçirip, bugüne taşımıştır…

 2350 yılın en iyi yetişmiş, en büyük kahramanları da daha çok zenginleşmek, daha fazla toprak ve su için öldürüyordu. O zaman da köle ticareti muhteşem boyutlarda yapılıyordu. Yaşadığımız ülkemizin topraklarının dilinden iyi anlayıp, onları duyacak özel kulaklarımız olsaydı; şaşkınlığımız, bönlüğümüz korkunç ve dayanılmaz bir hal alırdı.

 O günden bugüne neler değişti? Bu kadar ölüm ve kan ve yerinden-yurdundan edilen insanlar; aranası insanlığa ne kadar yaklaştı? İnanılmaz pırıltılı ve gökdelenli şehirler, yaşam standartlarının konfora yönelik şah şahlı artışları; eski çağların barbarlığından, Tiranlığından ne kadar daha insani? Sorarım ne kadar daha insani bir ruhun vicdanlı ve adaletli bedenlerine sahip olduk? Gelinen nokta koskoca bir hiçten öte değildir…

 Bugünün muhteşem Amerika Birleşik Devletlerine diş bileyen yüzlerce ülke var. Aynı geçmişte, Bizans’a, Roma’ya, Mısır’a, Perslere, Truvalılara, Osmanlılara diş bileyenler olduğu gibi. Büyük ve muhteşem ülkelerin yıkılışı da aynı muhteşemlikle olur…

Okyanus ötesi bize çok uzak sayılan ABD, aslında içimize öyle bir sokulmuş ki, hangimizin kalbi ne şekilde atıyor; hangimiz hasta veya sağlıklı onları bile biliyor olmalılar…

 Muhteşem Uygarlıkların komutanları, kralları da muhteşem işler çıkarmışlar. Elbette onlardan zenginlik, toprak, kahramanlık isteyen halkları adına yapmışlardır bu işleri. Ama bir komutan, bir kral yıllarca savaşmayı, her an ölümle yüz yüze olup, öldürmesen ölürsün felsefesini taşımayı sadece halkı için seçmiş olabilir mi? Sanmıyorum. Hiçbir zahmet, hiçbir ölüm ve öldürme düşüncesi o insanın içinde yeşermediyse, bir başka insanların kıymetli alkışları için yapılmaz.

 Bizim muhteşem iktidarımız AKP yöneticileri de Büyük İskender’in yedi yılda almış olduğu toprakları, köleleri, hazineleri alamadılar ama, yedi yılda dünyayı yetmiş yedi kez dolanacak kadar başka ülkeleri ziyaret ettiler. 2350 yıl önce Büyük İskender ve ordusu at sırtında yirmi bin kilo metreye yakın yol aldılar. Elli savaşın içine girip galip ayrılmayı başardılar.

 Halen ülkemizin kurtarıcı politikacıları olarak halkımızın takdir edip en büyük parti yaptığı AKP ve yöneticileri eski uygarlıkların komutanları, kralları gibi büyük daha büyük heyecanlara kapılıp önce Türkiye, sona tüm dünyayı fethetmek isteyebilirler mi acaba? Görünen o ki, başbakanımız ve bakanlarımız; ulaşacakları zirvenin en üst noktasında korkusuzca kılıç sallıyorlar. Büyük İskender elliden fazla savaş yapmış olabilir ama iktidarımız da elliden fazla özelleştirme yaptı. Ortalık özelleştirme ile zengin işsizlerle dolu… Ne hazin…

 Korkuyu, korkutmayı fethetmeyi çoktan başarmış iktidarımız, ne sanatı, ne sanatçıyı nezaketin onurlu takdiri ile onurlandırıyor. İstediği kesimi en üste taşır, en konforlu yaşam hakkını hediye ederlerken, hep istemedikleri bir kesim var; hani, heykele, tiyatroya, sinemaya, resme düşkün o topluluklar; su kenarlarında yaşadıkları için; bir türlü sevilesi, sayılası hak edişlerin hakkına sahip olamıyorlar…

 İçimdeki ses; hiçbir uygarlığın, krallığın, iktidarın ulaşamayacağı evreni hatırlatıyor bana. Uçsuz bucaksız kozmos; her akşam ışıklarını bize yollayan zarif yıldızlar; bizim ne kadar küçük ve korumasız ve aynı zamanda savaşlara muhtaç olduğumuzu da anlatıyor. Daha gelişmemiş, eski ile yeninin ayrışımını tamamlamamış; kendi yarattığımız tapınaklar içinde sürekli tapınak yaratma peşinde olan insanlık; daha, savaşa ve kana doymadı; o yüzden, aç ve çılgın insanlığın o muhteşem narları içinden sıyrılıp daha fazla kitap, sinema, tiyatro, gezi haykırışını yapıyorum…

Ne için? Elbette, daha fazla seçenek ve can için… Öldükçe, dirilmek, parçalandıkça daha çoğalmak için…

 Sanki kozmosun derinliklerinden 2350 yıl öncesinin Büyük İskender’i omuzlarına kadar düşen sarı saçları ve siyah atının üzerindeki dimdik duruşu ile seslendi bana; Ben, Tiran (Acımasız, Gaddar, Zorba) değilim; diye avazı çıktığı kadar seslendi…

 Acaba, bugünün yöneticileri yumuşak ve bol kokulu yataklarına girip kendi soylu vicdanları ile baş başa kalınca aynı seslenişi yapabilirler mi? Merak ediyorum…


Güven

25 Ocak 2011 Salı

GECE ve BEN

Kamera; Güven  Tekirdağ Eski Liman
Gelde, ucsuz bucaksız deniz altının harika özgürlüğüne
dalmayı ve oradan limandan limana gezmeyi hayel
etme.. :))

GECE ve BEN



 Kış gecesinin gamlı bülbülü gibi yine alışık olduğum yere; limana getirdi ayaklarım beni. Soğuk, buz gibi, soğuk arınmanın kamçısı gibi… Çok hafiften eser rüzgâr, zehir soluyan bacaların dumanlarını göğün yedi katına taşımışa benziyor. Soğuğun hediye ettiği tertemiz bir gece havası!

 Böyle geceleri Gelibolu bülbülleri de sever. Yüz binlerce insanın yattığı o diyarda böyle soğuk ve arınma akşamları ve şafak vakti öter; hiçbir karşılık beklemeyen bülbüller. Bilmem ki hiç dinlediniz mi Gelibolu bülbüllerini. Diğer bülbüllerle aynı dili kullansalar da farklı gelir insanın kulağına; ilahi bir sessizliğin hüküm sürdüğü Gelibolu diyarında. Bir gece vakti gitmeli ve sabaha kadar yürümeli top-tüfek sesine, akan kanların şırıltısına şahit olan o yerleri.

 Şimdi bülbüllerin ötmediği, limana giden kamyonların gürültüsünün geceyi böldüğü limanın gece ile kesiştiği köşesinde dinliyorum kendimi. Hemen sağımda duran iğde ağaçları yazın ne kadar da alımlı ve soylu bir güzellik içindeydiler. Açık yeşil kostümleri ne güzel yakışıyordu incecik bedenlerine. Şimdi sararmış solmuş doğanın en güzel içine kapanmış büzülme halini yaşıyorlar.

 Şehrimin bonkör ışıkları denize ve limana can veriyor. Bilirim, deniz ışıklarla dansı ve erotizmi sever. Şarabın, kadının, sanat müziğinin sevildiği gibi; bir erkekle kadının saatlerce seviştikleri gibi sevişirler böyle gecede. Soğuk ölümden çok yaşamı hatırlatıyor bana. Büzüşmüş bir tohumun on bin yıl sonra dünyaya merhaba deyip, yeni bir tabiat döngüsünün başlayacağının müjdesini verir gibi! …

 Kamyonlar gündüz ve gece demeden yük taşıyor Avrupa’dan Asya kıtasına. Limanda bekleyen teknelere binip, tonlarca yükü suyun büyülü gücünden yararlanarak bir o kıyıdan, bir bu kıyıya taşıyorlar. Limanın sessizliğini bölen sadece yük taşıyan kamyonlar… Martılar bile şamataya ara vermişler. Hafif bir rüzgâr kuzeyin mutluluk ilacını serpiştiriyor bedenime. Kaban ve kasketime rağmen üşüdüğümü hissediyorum. Aslında daha da çok üşümek, daha da arınmak istiyorum; delice…

 Bugün kendi kendime söylenirken Fatma Hanım gülümsedi bana. Bedenim ile aramdaki konuşmayı duyup da gülümsemeyecek olan var mıdır acaba? Sıkça rahatsızlanan ve beni dışa karşı süt kuzusu yapan bedenime bir ceza vermeyi sesli düşünüyordum. O kadar önemsediğim, gıdasını, giyimini, öğrenme açlığını, tarihi ve felsefe tutkunluğunu beslediğim bedenim sık sık sınıyor beni. Bende dedim ki; “ bu böyle olmayacak arkadaş; bu bedeni alıp bir haftalığına Ganos Dağlarına çıkacağım. Aç ve susuz bırakıp, soğuğa karşı çıplak direneceğim. Bakalım sürekli sorun çıkaran bu nazlı beden ne yapacak o zaman?” diye sesli düşünürken düşüncemi Fatma Hanımın gülüşü böldü.

 Küçük balıkçı tekneleri çok hafif bir şekilde sallanıyorlar. Belki de kendi kültürlerindeki bildik dansı yapıyor kendi şarkılarını söylüyorlardır. Soğuk gecede soğuğu iyice hisseden kulaklarım, burnum, ellerim ve dudaklarım nedense en temiz ve asla kirlenmeyen ateşi istemiyordum. Nasıl olsa dayanma noktasının dayanmama noktasına gelme anında sıcak bir çay, sıcak bir arkadaş sohbeti bu işi çözecek diye düşündüm. Birazdan sessizliğin büyüsü bozulacak nasıl olsa. Liman kahvesinin içine girip İzzet ve Hüseyin Ağabeye merhaba dedikten sonra günlük olayların karmaşaların bitmeyen türküsüne dalacağım.

 Gecenin yalnızlığını ve arınma soğuğunu yaşayan ben; yapayalnız ölen Ece Ayhan’ı hatırladım. Son zamanları yalnızlık içinde huzur evinde gecen yalnızlığın melankolisini yaşayan Ece Ayhan, mezar taşına gelecek kuşaklara hatıra niyetine şöyle yazdırmış;

“ buraya bakın, buraya bu kara mermerin altında bir teneffüs daha yaşasaydı tabiattan derse kalkacak bir çocuk gömülüdür. Devlet dersinde öldürülmüştür.”

 Yalnızlığa, korkulara, sevgisizliğe teslim olmuş çocukları yaşlıları düşündüm gecenin koynundaki soğuğu hissederken. Sımsıcak giysilerimiz ve evlerimizde onurlu yaşamlar içinde ne kadar çok şeyi kaçırıp, soylu bencillikler ve korkular içinde hâla insan olamadığımızı seslendirdim dost geceye. Gece, insanca konuşmasa da gecenin sihirli dili ile onayladı beni. İnsan olamadığımı, kendi kıçını kurtarmanın çok büyük bir şeref olmadığını anlattı kendi dili ve evrene uzanan bedeni ile…

Nasıl, dedim? Nasıl insan olamadım? Benim dilim, hislerim, iradem var; bu insan olmak için yeterli değil mi? Gece yine kendi dili ile hiçbir gocunma ve kükreme hissettirmeden konuştu;

“ Evet, siz insanların dili, hisleri ve iradesi var. Ama niçin? Kavgalar etmek, savaşlar çıkarmak, soylu yalanlarınıza şerefli madalyalar eklemek için. Bu dünya insan gelmeden önce, bu şekilde bölünmemiş, bu şekilde soylu hikâyelere, soysuzca teslim olmamıştı. Gece ile gündüz kardeşti. Gece bağrında katilleri, soyguncuları saklamazdı. Gerçek şudur ki, gece ne katilleri, ne soyguncuları, ne kabarık banka hesapları düşkünlerini sever. Gece, evrenin en büyük hediyesini vermiştir insana. Dinlenme, rüya görme ve yenilenme zamanını hediye etmiştir.”

 Gecenin sessiz konuşmasını Şaban Ağabeyin selamı böldü. Teknesinden inmiş, her tekne sahibi gibi gece teknesini kontrol etmişti. Limana bağlı olan tekneler nazlıdırlar. Onları bağlayan ipleri bazen germek, bazen de gevşetmek gerekir. Denizin coşkusu ile teknenin coşkusu ahenkli olmalı ki tekne küsüp kendini kıyıya vurmasın…

 Gecenin arınma sessizliğinden ve soğuğundan alabildiğim nasihati alıp dostlarımın yanına sıcağın ve çay kokusunun olduğu yere gittim. Yine insan görünüşlü, yine kendi doğru mutluluğumuzu bulmuş inancını yitirmeden gecenin güne akacak dostlarının yorumlarına kulak verdim.

Günlük yorgunlukları, etkilenmeleri dinlendiren arkadaşları dinlerken, bir taraftan da Cemal Süreyya’nın dizelerini dinliyordum;

“ Önce bir elerin vardı, yalnızlığımla benim aramda/Sonra birden kapılar açılı verdi ardına kadar.” …
Güven


















22 Ocak 2011 Cumartesi

MEVZUNUN BAM TELİ

Kamera; Güven Ürgüp
Doğa salınıvermiş yüzyıllar öncesinden.Biz bugün dahi
salınamamışız; hep soylu mazeretlerimiz var...

MEVZUNUN BAM TELİ



 Yani, halkın bam teli… Bazen düşünmüyor değilim; sazın bam teli olur da, her insanın da bam teli olmaz mı diye… Fakat toplum insanlardan oluşuyorsa, toplumumuzun bam teli yok mudur? Diye düşünür, bir türlü çare bulamam…

 Filozof Kierkegaard’ın sigarası biter ve bir tane daha yakar. Düşünme antrenmanı onu tutuvermişti. Sonra aklına şu fikir gelir; Madem herkes olayları kolaylaştırmakla meşgul, belki de birinin her şeyi zorlaştırması gerekir; yani hayat o kadar hafiflemiş ve kolaylaşmış olabilir ki, insanlar zorluğun/ağırlığın tekrar geri gelmesini isteyebilirler.

 Hayatını insanları uyandırmaya adayan filozof Kierkegaard acaba şu an ülkemizde yaşasaydı bu felsefesini devam ettirebilir miydi? Yaşayacağı büyük şaşkınlığı hangi ölümsüz kelimelerle anlatırdı? …

 Şimdi hayatımız çok kolaylaştı, çok hafifledi ve bizler çok şımardık o yüzden mutsuz, o yüzden huzursuzuz, desem; bana kaç kişi inanır. Hayır, yahu; bu benim fikrim ama bana da bunu 19.yüzyılda yaşayan Kierkegaard fısıldadı desem de kimse inanmaz!

 Ülkemin son yüz yılını değil de son otuz yılını irdelesek; otuz yılda yaşanan büyük depremleri, iflasları, intiharları, trafik kazalarını, göçleri; kitaplar dolusu bilgiye ulaşırız. Otuz yıl içerisindeki değişen teknolojiye baktığımızda artık her evde iki-üç bilgisayar, beş-on cep telefonu ve birkaç tane araba buluruz. Doğal olarak bunlar gelişme ve zenginlik adına iyi şeyler olarak görülür. Hayatımızı kolaylaştırmış, renklendirmiş internet sayesinde içine sinmiş, odalara hapsolmuş insanımız bir den kuşlar gibi uçmaya başlamıştır. Gerçi, antrenman eksiğimiz var ama o da zamanla düzelir…

 Hayatı kolaylaşan, hızı ve yaşam kalitesi artan toplumumuzun hâla bocalama devresinde olup kan kaybetmesini nasıl izah edebiliriz? Otuz yıl içerisinde sadece trafikte ölen insan sayısı yüz binin üzerinde olduğunu, büyük depremde ölen insan sayımızın bugün bile anlaşılmadığını, yaşanan iflasların milli kayıp olduğunu vurgulamaya kalksak; kaçımızın canı “can” gibi acıtır?

Kierkegaard’a göre hayat kolaylaşmış, insanlar şımarmış ve duyarsız hale gelmiştir. O zaman; hayatı zorlaştırmalıyız. Acaba bugünkü yöneticiler dahi filozofun felsefesini anlamış olup uygulamaya mı koydular?

 Araba satışlarının çok sesliliği artan rakamları aynı oranda inanılmaz ölümleri, kazaları, kayıpları da peşinde sürüklüyor. Teknoloji ile dolmuş evlerimizin aile birliktelikleri rekora koşarcasına çözülüyor… Acaba, hafifleyen hayatımız; bizi baş döndürücü bir şekilde hafifliğin uçuşuna-uykusuna mı yatırdı?

 Başbakanımız meclisteki gurup toplantısında konuşuyor; “ Ben romanlarla birlikte büyüdüm.” Başbakanı dinlemeye çağrılan konuk roman vatandaşlarımız arasında ünlü bir roman da var. Balık Ayhan ve diğer Roman vatandaşları Başbakanımızın okşayan sözleri ardından sıkça alkışlıyor, ayağa kalkıyor çılgın bir sevgi gösterisi yapıyorlar.

 Çingeneyi öldürüp, romanı diriltmeye çalışmamız hangi demokrasinin, bilimin gerçeğidir? Çingene kültürünün rengini, sesini, eğlencesini görmeyip, onları kenar mahallelerde boğulmaya, asimile olmaya itip, sonra da şehirlerin apartman katlarında Roman olarak yaşatmak; soylu ve onurlu bir davranış mıdır?

 Siyasilerin ele ele iktidarın gücünü, enerjisini tatmış olan politikacıların buluşları müthiş eğlendiriyor beni. Toplumun içindeki büyük karışıklığı, büyük erimeyi yok sayıp, kendi fotoğrafçını, ressamını, şairini, yazarını bulup; onları kendi anlattığın masala inandıracaksın ki onlarda içinde bulundukları topluma; her şey yolunda, her şey süt liman; kimse sizin bam telinize dokunmadı; rahat edin lütfen, desinler…

 Nedense bu konuyu bam telini irdelerken birden Mısır uygarlığına, binlerce yıl öteye gittim. Bedenen hiç gidemediğim yerlere, ruhen ve bilgi ile ulaşmak bile heyecan verici.

 Mısırın gizemleri arasında Mısır Ölüler Kitabında geçen Maati Salonu, kalbin tüyle tartıldığı ayinlere sahne olurdu. Osiris’in Rahipleri, kalplerin tüyle tartıldığı tüy kadar günahsız olduklarının ispatı için gösteriler yaparlardı;


“ Hürmetle sana ey büyük Tanrı. Akması gereken suyu durdurmadım, içinden su geçen kanalı delmedim. Yanması gereken ateşi söndürmedim. KENDİ TÜRÜNDEN BALIK YEMİYLE BALIK YAKALAMADIM. “ diye devam eden, arınma ve inanç ifadeleri bugün bile bam telimize dokunmuyor mu acaba? Eğer bam tellerimiz hâla sağlam kaldıysa…

Güven

20 Ocak 2011 Perşembe

ANLAMAYA ÇALIŞMAK

Kamera; Güven - Ürgüp
Muhteşem... Beden ruhu, ruh bedeni sınayabileceği
bir yer. İkisini de bir arada tutmak çok zor.
Koyveriyorsunuz kendinizi; tabiat ve insan eliyle yapılmış
ve içinde binlerce anı,acı,sevinç barındırmış
kayalıkların arasına... Keçilerin bile çıkmak
istemeyeceği yere çıkıp, buraya nasıl çıktım,
türküsünü söylüyorsunuz... :))

Kamera; Güven - Ürgüp
Destansı bir güzelik. Mitoloji içine tam merkezine
dave ediyor insanı. Lütfen diyor, lütfen
gel, buyur sende katıl bize...

ANLAMAYA ÇALIŞMAK



 Neyi mi? Dönekleri elbet! Dönme dolabın dönmesini eğlence adına anlarsınız. Dünyanın dönmesini yaşam adına anlarsınız. İnsanın değişimini, güncellenmesini tabiat adına anlarsınız da dün sol, bugün sağ, dün soğuk, bugün sıcak ve kendi etrafında bir cambaz gibi dönen dönekleri pek anlayamayız…

 İnsanın sosyal hayattaki yerini olaylar karşısındaki duruşu, aldığı önlemler, yaptığı işler belirler. Her şey güllük gülistanlıkken hemen herkes şirin ve bilge görünür insana. Birden hava kararmaya, rüzgâr esmeye ve soğuğun buz gibi keskinliği vurmaya başladı mı bedene; o,işte duruşu, inanışı ve cesareti ile bilgisi olan insan çıkar ortaya. Veya ortada zannedilen insan; ortanın kenarına başka bir köşesine kaçmıştır ardına bile bakmadan…

 Sıradan halkın içinde yaşayan insanlar bile dönekliğin bedelini dışlanarak öderler. Ele bir de kendinden çok şey beklenen, sevilen bir yazar, şair, besteci, şarkıcı, siyasetçi iseniz beklentiler kayıplara tahammül gösteremeyecek kadar yüksektir.

 Bir bedenin resmini, fotoğrafını herkes çektirir veya yaptırır ama beden ile ruhun bir oluşunu, ses ve renk getirişini çok az insan yaptırabilir. İşte bu yüzdendir Voltaire öldüğündü cenazesini uğurlayan yüz bin insanın toplanması. Bu yüzdendir Barış Manço öldüğünde her yaştan, her inançtan insanların ağlaması. Bu yüzdendir Mustafa Kemal’in hâla kahraman bir ölümsüzmüş gibi sığınılan olması; bu yüzdendir hâla yaşayan bir canlı gibi korkmaları…

 Dönekliğin eğlenceli ve kârlı tarafları da vardır elbet! Yaşarken köşklere, kör bir iktidarın geçici korumasına sahip olursunuz. Zırhlı araçlarda gezen ölümsüzmüşçesine güç gösterisi yapan insanların yalan iltifatlarına ve gülücüklerine de şahit olur; dönekliğin kahramanı sanılan insan.

 Norveç edebiyatında çok önemli bir yere sahip olmuş Knut Hamsun, Türkçeye Açlık, Pan, Dünya Nimetleri, İnsanın Dayanma Direnme Gücü gibi kitapları da çevrilmiştir. Hamsun 1920 yılında Nobel Ödülü ile onurlandırılmıştır. O zamanlar Norveçlilerin öğündükleri, en tenha köşelerde bile okunan bir yazardı. Norveçlilerin ışığı, yol göstericisi olmuştur. Ne zamana kadar? 1940 yılına kadar. Neredeyse her Norveçlinin evinde kitapları bulunan Hamsun İkinci Dünya Savaşında Nazileri açıkça desteklemiş, aldığı Nobel Barış Ödülünü bile Nazilere adamıştır.

 Savaş bitince toz-duman durulunca Naziler ve Hamsun yargılanmış, Hamsun’un hasta olduğuna tedaviye ihtiyacı olduğu anlaşılmıştır. 1940’tan sonra Hamsun’a inanmış Norveç halkı Hamsun’un tüm kitaplarını raflardan indirip Hamsun’un evinin önüne yığmıştır. Batılı ve gelişmiş ülkelerde döneklik çok önemli bir cezaya çarptırılır.

 Bizim ülkemizde batılı olma ile doğulu olma arasındaki kendi savaşını veriyor. 1920’lerden beri veriyor. Aslında akılcı yoldan yaklaşılırsa ne doğulu olmanın, ne güneyli, ne batılı olmanın zararı vardır. İnsan bulunduğu yeri akıl ile onurlu ve yaşanacak hale getirir. Bugünün doğusu geçmişin güzel iz bırakan uygarlıklarına da ev sahipliği yapmamış mıdır?

 Dönekliğin bedelini ödeyen sanatçılardan birisi de Ahmet Kayadır. Sesi, yorumu muhteşemdir. Fakat duruşu, otuz yıl içerisinde bir sola, bir sağa, bir PKK idealizmine kaymıştır. Ahmet Kaya, batılı dinleyicisi sayesinde ünlenmiş, paralar kazanmış ve nedense zengin ve ünlü olunca Kürt olduğunu hatırlayıp PKK’nın dönekliğe kucak açmış oyununa gelmiştir. Hâlbuki ben ve bizim gibi batıda doğmuş yaşayanlar Ahmet Kaya’yı Kürt olarak sevmiştik. Onu Türkiyeli Kürt bir müzisyen kabul etmiştik; o daha bunu vurgulamaktan korkarken…

 Bir zamanların Çetin Altan’ı Şeytanın Gör Dediği köşesinden korkusuz yol gösterici sağlam duruşlu yazılar yazmıştır. Ölümlü bedeni ölümlü korkulardan arındırmış halkın kahramanı gibi hareket etmiştir. Bu yüzden Cemal Süreyya halkın kahramanı olmuş; bir zamanların Çetin Altan’ı için;

“ Hayat, coşku ve devinim: Budur Çetin Altan. Atın gökyüzüne çifte atması: ilkyaz ikindisinde gübre kokusunun hiç de kötü olmayışı; manken yürüyüşündeki evrensel, bir bakıma Uzaysal tat; Nazım’ın bir şirindeki gibi, denizde öpüşmek…”

Cemal Süreyya Şeytanın Gör Dediği köşesinde bir halk kahramanı haline dönüşmüş Çetin Altan için yüceltici yazılar, şiirler yazıyordu.

 Bir eğitimci gözüyle, Köy Enstitülerinin günahsız olgunlaşması içinde yetişmiş Emin Özdemir Çetin Altan için dönmüşlüğün dönek hatırına yorum yapıyor; “ Acaba, diyorum, Cemal Süreyya, Çetin Altan’ın birkaç yazısını bugün okusaydı böyle yüceltici nitelendirmede bulunur muydu? Hayır, bulunmazdı bana göre, sanatçı onuru izin vermezdi buna.”

 Sahi, sanatçı, aydın, siyasetçi onuru nedir? Çok soyut bir kavram gibi görünüyor değil mi? Hâlbuki değil! Çok basit bir duruşun sadece gerçekleri ifade ediş şeklidir; sanatçı, siyasetçi, aydın onuru… Yağma-talan, kayırma, adaletsizlik, namussuzluk varsa; var deyip, bunlar karşısındaki duruşunuzu belli edeceksiniz. Birde sanatçı, siyasetçi, aydın; yarınları okuyabilmektir diye düşünürüm. Hani toz-duman durulunca, kurt izi ile kuzu izinin ayrılmaya başladığında da halkın ve en önemlisi kendinin yüzüne korkmadan bakabilmektir…

 Çok önemsediğim, aydın, yol gösterici bir dostum vardı bir zamanlar; o kadar bilgi, o kadar ışıltının içinde demişti ki; “ Güven, ben aynaya bakınca korkutucu bir canlı görüyorum. Sende dene bak görecek, kendinden korkacaksın.” Onu üzmemek için diyemedim; baktım ama kendi doğal saf yüzümden başka bir şey göremedim diye…

Güven