16 Ağustos 2010 Pazartesi

ÖLÜM YAŞAMA DÖNÜŞTÜ

  


Kamera; Güven        İğneada
Böğürtlenler, Yakı Çiçekleri, Dişbudak Ağaçları
ve dalgalarının sesini dinlediğim; Karadeniz...
Yaşamın kirli yüzüne,acılı ölümüne
rağmen; bir de yeşil,pembe, mavi, beyaz,
mor,sarı yüzü vardır! Değil mi dostlarım?

Kamera; Güven  İğneada Longos Ormanları

 Kelebek,ölüme ne kadar yakın değil mi?
Ya, onun yakını bizim yakın anlayışımızdan
çok farklı, ya da ölüme meydan
okuyor bu güzel canlı! Ya da...


Kamera; Güven  Yaşam ve Ölüm
Bir tek çekirge bir Eşek Arısı ve binlerce
karıncaya yaşam hediye edecek.
Bugün, Eşek Arısı ve Karıncalar kazandı; belki
yarın da Çekirge kazanır; kim bilir?


ÖLÜM, YAŞAMA DÖNÜŞTÜ



Eşek arısı saatlerdir aynı bölgede dolanmanın büyük avını bir dakika içinde büyük bir ödüle dönüştürdü. Ne muhteşem bir savaş… Ne muhteşem bir dönüşüm…

Bir çay içimi oturduğum erik ağacı gölgesi aynı zamanda yaşam ile ölümün tabi gösterisini de izlememe neden oldu. Tabiat sessizce ölümlere, yaşamlara dönüşüyor… Sessizce… Erik ağacının koyu gölgesi yazı sıcağında iyi bir sığınma yeri olmuştu. Karımca kolonisi de hemen erik ağacının altındaki alçak duvarın gölgesinden yol oluşturmuşlardı. Koloni oluk oluk akıyordu. Erik ağacının gövdesinden dışa vurduğu sakızları çoktan sertleşmişti. Ama epey uğraştıktan sonra küçük bir parça sakızı kopardım. Dedemin ektiği çocukluğumun erek ağaçları boldu bizim bahçemizde. Onların da gövdelerinden dışa sızan sakızları olurdu. Çiğnemek için değil de yapıştırmak amaçlı kullanılan sakızlar…

Gölge koyu, esinti yok denecek kadar azdı. Ne olduysa o an oldu. Tam da oturduğum yerin hemen yakınına iki savaşçı yere düştüler. Eşek arısı ile çekirge savaşlarının sonuna gelmişlerdi. Bu savaşı izleyen büyük seyirci topluluğu yoktu. Tek izleyicileri bendim. Çekirge eşek arısının üç misli büyük olmasına rağmen yaşam savaşını kaybetmek üzereydi. Çünkü en zayıf yerinden yakalanmıştı. Eşek arısı çekirgeyi tam da üstünden yakalamış. Çekirgenin güçlü ayakları ve dişleri arıya hiçbir şey yapamıyordu.

Arı ile çekirge yere düşmeleri ile birlikte eşek arısı en ölümcül silahını kullandı. Çekirgenin sol yanından zehirli iğnesinin zehrini boşalttı. Çekirgenin bedenine yayılan zehir, Sokrates’in kendi elleriyle içtiği bir tas baldıran zehri değildi. Ama çekirge de bir tas baldıran zehrini içen Sokrates gibi mutlu gitti ölüme. Çünkü hayatını olabildiğince doğal yaşamışlardı. Doğal olmayan döngünün onlara bir sürpriz hazırlayacağını çok iyi biliyorlardı.

Sokrates’i suçsuz yere ölüme yollayanlar bir süre rahat edebilmeyi, kendilerince genç insanların Sokrates’in aydınlık felsefesinden zehirlenmemelerini istiyorlardı. Ve tek kurtuluş Sokrates’in bir tas zehir içip ölümlü bedeni başka yaşamlara dönüştürmesiydi. Sokrates ölümün; doğal olmayan ölümün her geç kapısını çalacağını biliyordu. İşte bu yüzden hiç durmadan ve hiçbir maddi beklentiye girmeden; düşünmeyi, irdelemeyi, doğruyu, iyiliği savundu.

Çekirge de Sokrates gibi hiç acı çekmeden öldü. Yaşam sona ermişti. Daha bir dakika önce avcı konumunda olan ve oldukça güçlü ve sağlıklı olan çekirge bedeni; şimdi başka bir avcının elinde yaşam sanatına dönüşüyordu. Ne büyük bir çığlık… Ne büyük bir dönüşüm…

Eşek arısı çekirge ölünce rahatladı. Çekirgenin sırtından inip sol göğüs hizasından kocaman bir parça kopardı. Arının ödülü buydu. Çekirgeden alacağı ödül; belki de çekirgenin 1/10 kadardı. Eşek arısı aldığı kocaman ödül ile uçmayı denedi ama uçamadı. Çünkü yaşam ödülü oldukça büyüktü. Çekirge bedeninden kopardığı yiyeceğinin bir parçasını yiyip savaş alanından uzaklaştı. Şimdi döngünün bir başka savaşçıları giriyordu devreye.

Sanki yüzyıllar öncesinin muhteşem Akha orduları Truva şehrine yaklaşıyordu. Gemiler asker doluydu. Savaşçılar besili ve bakımlıydılar. Aynı savaşma isteği duyan gerçek bir ordu; karımca ordusu tam da önümde çekirgenin ölü bedenine yaklaşmaktaydılar. Eşek arısının büyük bir kurnazlık ile öldürdüğü çekirgenin büyük bedeni ilk önce öncü karımcalar tarafından kontrol edildi. Besin tazeydi ve güvenliydi. Öncü karımcalar ordunun geri kalanına bu bilgiyi ilettiler. Ve dönüşüm; ölümün yaşama dönüşümü muhteşem bir titizlik içinde tekrar başladı. Truva kuşatılıyordu. Karımca ordusu inanılmaz bir disiplin içinde aynı güzergâhı izleyerek ve ne yaptıklarını çok iyi bilen bir şekilde çekirgenin ölü bedeni işgal edildi. Artık çekirgenin açık yeşil bedeni görünmüyordu. Görüntü de sadece simsiyahlığın savaş çığlıkları vardı.

Çekirge ile eşek arısının savaşı bir dakika sürmüştü. Çekirgenin ölü bedeni ile karıncaların dönüşüm savaşı da beş dakika içinde bitmişti. Çekirgenin ölü bedeni binlerce genç karıncaya yaşama dönüşüm enerjisi olarak sunulacaktı. Ağrısız ve acısız ölümlerin muhteşem dönüşümü milyarlık döngüde milyar kez tekrarlanıyordu.

Hayvanlar dünyasında büyük çoğunluk ağrısız, acısız ve adil ölümler, öldürmeler; yaşam için hiç bitmeyecek bir sonsuzlukta devam ediyor. Acaba çok akıllı ve çok kurnaz insanlar; yani bizlerin ölümleri, öldürmeleri; neden, acılara ve lanetlere dönüşüyor? Sürekli sahiplenme ve daha fazlasını isteme tutkusu, insanlığın harika sonuna doğru gidiyor da büyülenmiş saflığımız bunu anlayacak kadar bilge değil midir acaba?

Sokrat yüzyıllar öncesinden düşünmeyi, irdelemeyi, sevgiyi, doğruluğu işaret etmişken ve bu işaretlerin binlercesini duymuş, görmüş, okumuşken; bilgi zenginliği içinde bu kadar fakirlik neden?

Hz. Muhammet, yüzyıllar öncesinden “oku” oku da bilgilen! Düşün ve irdele! Hayatı, kargaşa ve körlükten ibaret kılma demişken biz neyin üfürükçülüğüne soyunduk acaba?

Güven





12 Ağustos 2010 Perşembe

HARLI BİR ADAMDI

Kamera; Güven
Yılmaz İçöz anısına...
Şehrimin sanat düşkünü güzel insanı, şimdi
Tekirdağ eski mezarlığının yaşlı servi ağaçları
altından el sallıyor Datça'ya, Kanlıcaya,
Ganoslara.

Kamera; Güven  Yaşlı Dost
Bir kış günü buluşmuştuk, yine bir
kış günü buluşacağız.

HARLI BİR ADAMDI


Can Yücel’in hayat arkadaşı,43 yıllık dostu, sevgilisi onun için böyle söylüyor; “ Can, çok harlı bir adamdı.”

Sıra dışı bir insan ile birlikte geçen bir koca ömür! Güler Hanım ile Can Yücel’in birlikteliği tam tamına 43 yıl sürmüş. Ve bu 43 yıllık hayatta Güler Hanım en çok ; “ Can’la birlikte nasıl yaşıyorsun?” sorusunu duymuş. Elbette sıra dışı bir adamla yaşamak kolay bir şey değildir. Aslında bir ömürlük adanmışlığı ne evlilik cüzdanı, ne de çocuklar yaratır. Bir ömürlük adanmışlık; sevginin, romantizmin, realizmin harika birleşeni sonucunda iki insana hediye edilen bir yaşam biçimidir. Bu hediyenin sahibi doğadır. Doğa, sevgi ile hüznü, romantizm ile realizmi birlikte yüceltenleri destekler.

Sizin evinizde ne pişer? Sorusuna çoğunluğun vereceği cevaplar; “ Çorba, süt, çay, yemek pişer” olacaktır. Can Yücel’in eşine soracak olsanız; “ Bizim evde şiir pişer” diyecektir. Şiirin, duyarlılığın, insan olmanın zorluğu vardır. Bu zorluk, kadın ve erkekle ayrı bir serüvene dönüştürülür. Bu yaşam, bilinen ve benzer yaşamlardan birkaç adım öne geçer. Alışılmış karı ve koca ezberleri yaşanmaz, yaşatılmaz Can Yücel’in, Güler Yücel’in evinde. Bedenlerin bedene değmesinin moda olduğu, sesin seslere tahammülü kalmadığı bu zamanda; onlar dokunuşun, seslenişin, el ele verişin sonsuz hissedişini yaşadılar.

Güler Hanım, Can Yücel’in 43 yıllık eşi değil arkadaşıydı, dostuydu. Belki de onu en iyi anlayan, anlamış olan kadın. Cumhuriyet sanatta diyor ki; “ Önceleri Can’la nasıl yaşıyorsun diye sorarlardı. Şimdi Can’sız nasıl yaşıyorsun diye soruyorlar. Can’sız yaşamı nasıl tarif edebilirim ki? Harlı bir adamdı. Şiir ve aşk pişirmek kaç insana nasip olur?

Sanırım işin sırrı; bir evde pişecek yemeklerin lüksü, çeşitliliği değil; o evde pişecek şiirin, aşkın var olabilmesi… Şimdi bu felsefenin, bu yaşamın içinden çıkmış ve bize seslenen bu kadını anlayabilecek kaç kişi var acaba? Bayatlamış ilişkilerini küflenmeye yüz tutmuş yaşamlarını cilalayacak, törpüleyecek ve heyecanlı bir aşka dönüştürecek kaç insan var milyonluk ülkem de? Kaç insan…

Can Yücel bu dünyadan göç edeli 11 yıl oldu. Barış Manço ile aynı yılda veda ettiler sevdikleri bu yaşama. Barış, şarkıları sevmişti! İnsana, çocuklara, kadınlara, erkeklere akan şarkıları! Can Yücel, şiirleri sevmişti. Kadına, erkeğe, çocuğa, felsefeye, siyasete akan şiirleri…

Can Yücel, Datça’dan günebakan çiçekleri arasından gülümserken, Barış Manço Kanlıca tepesinden, çamların koyu gölgesinden boğaza bakarken gülümsüyor bizlere.

Bir kadın, Güler Hanım, Can’la nasıl yaşıyorsun sorusuna bir ömür nasıl sessiz kaldıysa, Can’sız nasıl yaşıyorsun, sorularına da sessiz kalıyor. O kendi sesini şöyle ifade ediyor;

“Gitgide ona yaklaşıyorum galiba. Bilmiyorum beni nasıl kabul edecek? Umarım iyi karşılar. Yaşarken taşınması ağırdı. Yaşadıktan sonra adını taşımak daha da ağırlaştı. Günlük yaşamın değerleri bizim için önemli değildi. Hiç arabamız olmadı. Ya da hiç kaloriferli evde oturmadık… Doğanın içinde yaşamak istedik…”

Şimdi harika görkemli evliliklerin mükemmel dayalı döşeli evlerin içinde, neden aşk pişmiyor diye düşüne bilirsiniz? İrdelemek isterseniz, Güler Hanımın son söylediği cümleyi iyi anlamak gerekir!

“ Günlük yaşamın değerleri bizim için önemli değildi…” Günlük yaşamın sonsuz değerleri insanın, sevginin, aşkın, dostluğun önüne geçtiği an; günlük yaşamın pençesi bizim soylu bedenimize tırnaklarını geçiriyor. Ömrümüzün akıllı telaşı, mal üstüne mal, şan üstüne şan koymakla geçiyor. Sonuç; harika ve paslanmış ömürlerin buruk yaşam hikâyeleri. Bu hikâyeler o kadar çoğaldı ki ülkem; birbirine benzeyen, birbirinden hiç farkı olmayan hikâye mezarlıklarına dönüştü…

Sanırım biraz daha önemsemeli kendimizi. Kendimize ait ilişkilerimizi biraz daha derleyip toparlamalı. Sürekli pişen ve sadece midenin burnunu büyüten ah bir de göbeğimizi şişirten yemeklere biraz ara verip; şiir, müzik, resim, felsefe, aşk pişirme vakti geldi de geçiyor bile…

Can Yücel’i anmaya ve hatırlamaya bir ömür devam edeceğimiz belli. Unutulmayacak bu sıra dışı adamı onun kendi yazdığı bir şiirle selamlıyorum;

Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru.
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni.
Güven











10 Ağustos 2010 Salı

HER ÖLÜM ERKEN ÖLÜMDÜR

Kamera; Güven  - Assos
Dingin beden bir şeyler ürete bilir;
dinginlikten önce beslendiyse. Ve
dinginlik güzeldir,anlamlıdır; bizi hırçın
olmaktan geri bıraktığı gibi, nazik ve
centilmen ve zarif kılar...

HER ÖLÜM ERKEN ÖLÜMDÜR



Her ölüm erken ölümdür; ele vade doğal ecele dönüşmemişse, ölüm daha bir erken ölümdür. Kabul etmemek için her türlü acıya, eziyete sığınırız… İnsanların kendi hatalarıyla meydana gelen ölümlere ise SESSİZ kalıyorum. Sesimi algılayacak radarlar, bedenimi algılayacak sonarlar var mıdır acaba?

Düşünüyorum da sağlığa yapılan yatırımların ucu-bucağı yokken; sağlıksız olmaya, yaşamları kaybetmeye yapılan yatırımların da büyüklüğüne, reklâmlarına dehşetli bir şekilde kapılmadan edemiyorum. Uygarlık daha mutlu, daha huzurlu olmak demekken; daha bir ölümcül oluyor! Neden? Acaba kapitalizmin büyülü dünyasının canavarlarının gerçek yüzlerinin ortaya çıkıyor oluşu olabilir mi?

Her ölüm erken ölümdür. Şehrimin ahşap binaları, Arnavut kaldırımları da erken ölümle tanışmıştır. Bir sayfiye yeri olan şehrim; neredeyse gürültünün, tozun-dumanın ve heykelleşmiş insanların diyarı oluyor! Neden? Yoksa şehirli olabilme zahmetine katlanmanın zorluğunu yakalayamamış olabilir miyiz?

Bir hafta içinde ölen iki genç insanın sıcak haberleri ile karşılaştım. Gençlerin ölümleri o kadar sıcak, o kadar kavurucuydu ki yanlarına yaklaşmaktan korktum. Genç kız, Çisil daha 19 yaşındaydı. Ölümü, kendi özgür iradesiyle seçmiş güya; 100. Yıl Mahallesindeki apartmanlarının çatısına çıkıp sevgilisi ile son bir kez konuşup ölüme bırakmıştır kendini. Yerçekimi mavi dünyanın bilinen en soylu gerçeği Çisil’in bedenini havada tutmamış, ölüme gelen genç kızı kabul etmiştir. Çisil yerde kanlar içinde yatar ve durumu gören Emniyet Müdürü insani krizler, insani tepkiler gösterir geç kaldığını sandığı sağlık görevlilerine…

Acaba genç ölümlerin önlenmesine geç kalan sağlık ekiplerimidir? Bu erken ölümler ardı arkası kesilmezken, bu güzel, bu taze bedenlerin ölüm sebeplerinin akademik bilgileri, nedenleri tespit edilir mi? Yoksa her ölüm erken ölüm deyip, geç kalınan sağlık ekiplerine sövüp-sayıp kendi vicdanlarımızdaki pasları mı temizlemek isteriz? Bu ölümün, bu genç kızın ölüme iten nedenin kendisi biz; olabilir miyiz? Annesi, babası, komşuları, akrabaları, arkadaşları, ümit vermeyen kavgadan kafa kaldırmayan siyasiler, gençlere, özgür bakışlı, öz güvenli konuşmanın sesine kulak vermeyen polislerimiz; acaba hepimizin bir eksiği erken ölümlerin tetikleyicisi olabilir mi?

Genç kızın ölümünden birkaç gün sonra genç bir adam; daha 25 yaşında uğurlanıyordu çığlıklar içinde. Bu ölüm kendi özgür iradesi ile olan bir ölüm değildi. Yokuş yolların, bakımsız araçların tutmayan freni ile gelen bir ölümdü. Genç adam, çalışma gününü bitirmiş evini aramış, annesine; “ az sonra oradayım anne geliyorum.” demiştir. Ve sözünde de durmuştur aslında! Az sonra, Devlet Hastanesi arkasındaki yokuşa kamyoneti ile birlikte girmiştir. Ama ne çare, sokak yokuş ve bakımsız aracın frenleri de tutmuyordur.

Ölümün sesi acıdır. Ölümün kokusu serttir… Genç adam, acı ölümün sesini, kendi sesi ile birleştirdi yokuş aşağıya ölümüne giden aracın içinden. Bağırdı; “kaçın, kurtulun, benim gibi erken ölmeyin” diye; bağırdı. Ve annesine söz verdiği gibi kendi evlerinin hemen altında çarptı duvara ölümüne. Durmayan araç durmuştu. Durmayan kalp de durmak üzereydi. Hüseyin’in genç ciğerleri daha siyah katran ile katmer bağlamamışken delinmişti kanıyordu.

Hüseyin’in erken ölümüne bir saat vardı. Hüseyin insanlara hayat veren, şifa veren hastanenin yirmi metre yakınında pençeleşiyordu ölümle. Koştular koşturdular yardım diye Hüseyin’e. Getirdikleri hava tüplerinin birincisi boş çıkınca ikinciyi almaya gittiler. İkincisi de boş çıkınca üçüncüsünü almaya gittiler Hüseyin’in ölüme gidişi gibi…

Hastanenin hemen dibinde bile yiten, yitirilen erken ölümlerin çaresizliğini fısıldıyorum ben. Ne hastane yöneticisini suçlayarak, ne bir doktoru rahatsız ederek! Ben görünmeyen ve hiçbir zaman görünmeyecek insanlık suçu işleyen masum şeytana lanetler yağdırıyorum; tüm genç ölümler için…

Genç ölümler omuzların keder bağlamış bedenleri üzerinde giderken toprağa, toprağın altından kozmosa; ben büyük ustanın Saman Sarısı şiirinden bana seslenen, el uzatan mısralara sarılıyorum. Ağlayamadan, inleyemeden, hiçbir şey değiştiremeden bir hayatı insanlığa adayan Vergilius gibi ; “ bunca yazıya rağmen ne değişti” demek istiyorum diyemiyorum…

“Meryem Ana Kilisesinin çan kulesindeki saat başlarını çalan borazan, gece yarısını çaldı. Orta çağdan gelen çığlığı yükseldi şehre yaklaşan düşmanı verdi haber! Ve sustu ansızın gırtlağına saplanan okla. Borazan hiç rahatlığı ile öldü. Ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber verememeden ölümü düşündüm.”

Büyük usta Nazım, Saman Sarısı şiirinde yılların, yüzyılların arkasından böyle ses veriyor, böyle rahatlatıyor yorgun bedenimi. Ve her ölüm erken ölüm deyip, kim bilir daha ne kadar çok taze bedenler taşıyacağız başı olmayan bedenlerimizle…
Güven

7 Ağustos 2010 Cumartesi

ZOR BİR KARAR

Kamera; Güven      Tekirdağ

Bir adam; Edip Akbayram... Bir adam;
ömrünün ömrünü türkülere adamış...
Bir adam; ömrünün ömrünü yalana-talana,
hırsızlığa,sömürüye,direrenmeye
adamış...
Bir adam; kararlı mı kararlıymış...Ne asil
ne soylu bir adam; bu adam...

ZOR BİR KARAR



Biz insanların hayatlarında zor anların önemli kararları vardır. Belki de o kararlar, bizim hayat akışımızı, kaderin içindeki yol alışımızı da önemli bir şekilde etkiler. Kimimiz verdiği kararla evlilik hayatını etkilerken, kimimiz iş hayatını etkilemiştir. Kimimiz, verdiği kararın ne kadar önemli oluşunu yüceltmişken, kimimiz; verdiği kararın altında bir ömür ezilmiştir.

Şimdi eski bir Kazak hikâyesini, verilen o zor kararı bugünün bedenleri, düşünce ve kültür yapısı ile irdelemek istiyorum. Bakalım, böyle kararları bugün bizim almamız gerekse bizler ne yapabiliriz? Acaba eski bir Kazak hikâyesinin soğukkanlı kararını mı yoksa ölümüne bir kahramanlığın savaşını mı veririz? Elbette kişiden kişiye değişecektir. Ve hayatın akışı içindeki yüklenmiş olduğumuz kültür, bu kararın patronu olacaktır.

Eski bir Kazak hikâyesi ilginç yaşanmışlıkların, alışkanlıkların, geleneklerin de ilginçliğini anlatıyor;

Bir köyün ahalisi birden gürültüler duyunca saldırıya uğradıklarını anlıyorlar. Ve hemen köyü terk etme girişimi yapıyorlar. Bu manzara karşısında ailesini kurtarmaya çalışan bir adam, evinin önünde durup düşünüyor. Tek bir atı var, hâlbuki evde üç kişi onu bekliyor; karısı, küçük çocuğu ve kız kardeşi. Hemen bir karar vermesi gerekiyor. Atın terkisinde kimi götürecek? Zira ancak bir kişi alabilir. Beraberinde götürdüğü kurtulacak, diğerleri esir düşecek.

Yaşlı gözlerle kız kardeşini atının terkisine alıp gidiyor. Daha sonra ona ne olduğu sorulduğunda: “ bala, belde, ayel, jolda, mağan bavurdı kim beredi?” diyor. Yani “ileride başka bir çocuğu olur, başka bir karım olur ama bana ciğerimi(kız kardeşimi)kim verecek? Eski bir Kazak hikâyesi, belki destanı kardeşin vazgeçilmezliğini anlatıyor.

Bugün bu hikâyenin irdelemesini veya gerçeklere yakın deneyler ile yaşamaya kalksak kaç kişi kız kardeşi, kaç kişi çocuğunu ve kaç kişi de eşini seçer bilinmez. Gerçekler kendi yolunu alırken ve geride derin izler bırakırken; muhakkak bir yerlerden beslenirler. Bu besleniş, bugünkü mantığımıza, yaşam biçimine uymasa bile hikâyelerin gerçeklere yakınlığı vardır. Bu kazak hikâyesi, belki bir bölgenin geleneğiydi. Belki de yalnız o adamın seçimi!

Kahramanlık zor anların seçimleri sonucu da belirlenir. Ama bazı çekinceler, bazı korkaklıklar ve bazı tercihler toplumun bir bölümünü memnun etmese de insanlığın milyarlık bedenlerinin milyonluk seçim tercihlerinin de olabileceğinin kabul edişini yapmak zorundayız.

Mesela bazılarımız Atatürk’ün Cumhuriyeti seçmesini, Tür halkının kendi kendini idare edip daha uygar, daha mutlu, daha huzurlu hale gelme isteğini anlamsız bulan insanlar var. Ezanın Türkçe okutulmasını, Köy Enstitülerini açılmasını hâla hasretle isteyenlerden birisi de benim. Ama bizim gibi düşünmeyen, tercihlerini başka seçimlerde yapan büyük çoğunluk da kararını çoktan vermiştir. 1980’li yıllarda sol düşüncenin sanatını yapan Cem Karaca 12 Eylül darbesi ile yurtdışına kaçmıştı! Sonra Turgut Özal’ın getirdiği aflar ele yurda döndüklerinde yine onu sevenlerin bir kısmı tarafından kabul görmedi. Sevenlerinin bir bölümü, vatan hasreti de olsa, kendi mücadelesinin yumuşamasını istemiyordu. Aynı zamanların sanatçısı Barış Manço ise toplum adına verdiği savaşı; siyasi seçimler ile değil de şarkılar ile denedi. Bu da Barış Manço’nun sanatçı tercihi olmuştur.

Bazı savaşlar; silah ile yapılır kalıcı olmayabilir! Bazı savaşlar silah ile yapılır; sanat, ilim, felsefe, inanç ile desteklenirse nesilden nesle aktarılabilinir. Cumhuriyetin kurulması, Atatürk’ün devrimleri gibi!

Kazak Hikâyesindeki adam da, düşman saldırdığında atının terkisine çocuğunu veya eşini alacağı yerde kız kardeşini almıştır. Ve eşin, çocuğun sonradan yine bulunacağını, yine olacağını savunmuştur. Ama o, atının terkisine kız kardeşi almıştır. Çünkü kız kardeş bulunamaz. O kız kardeş, o adamın ciğeridir!

Bu hikâyenin içine girdiğimde, o koşullara, o zamana gidemesem de, bugünün şartlarında böyle bir tercihi yapmam istense; bedenim titrer! Belki de bir süreliğine kanım donar. İnsanın değer verdikleri önemlidir. Ayrım yapmadan önemlidir. Ben, atımın terkisine bir kişiyi alıp gitmektense KALMAYI tercih ederdim. Veya o üç kişiden gitmek isteyenlere, atı verip; buyurun hanginiz gitmek istiyorsa gidin demeyi; can derdini bir kenara iterek; böyle bir sınavdan geçirmek isterdim. Elbette kalmak zordur! Yaşamın kıyısında, ölümlü hayatta, verilen tavizler, yapılan hileler, hırsızlıklar; insanların günübirlik tercihleridir. Yani, kolay olanlardır… Asıl olan, zor olan ve az denemiş, az kabul görendir…

Galileo dünya dönüyor diye mahkemeye çıkartıldığında ölüm korkusu yüzünden “dönmüyor” demiştir. Belki bazılarımıza göre bir korkaktır. Ama belki de bazılarımıza göre yapacağı daha başka faydalı işler vardır. Ve o faydalar adına, korkaklığın tercihini yapmıştır.

Aynı ölüm sınamasını ise Sokrat; ben felsefemde haklıyım, sizin tercihiniz beni öldürmekse; zehri dolu tası verin, demiştir. Ve baldıran zehri ile dolu tası, kana kana içmiştir. Sokrat, belki de felsefesini ölümü ile perçinleyeceğini filozofça çoktan görmüştü; kim bilir!

Bir Kazak hikâyesinden yola çıkarak; bugünün tercihlerini yapan yöneticilerin böyle bir saldırıda atının terkisine kimleri atacaklarını da sorgulayabiliriz! Artık at yerine uçaklar var. Ve atın terkisine bir kişi alınıp, diğerleri feda ediliyorsa, bugünün uçaklarına yüzlerce yakınınızı alıp, içine ettiğiniz ülkenizden kolayca kaçabilirsiniz!
Çünkü bu ülke, barıştan çok savaşlar yaşamış! Dış savaş biter, iç savaşımız asla bitmez! Çünkü hesap görme işi; beyinlere kazınmış bir kere…
Güven

















5 Ağustos 2010 Perşembe

DAĞ BAŞINI DUMAN ALMIŞ(6-7 EYLÜL OLAYLARI)

Kamera; Güven       Tekirdağ

Ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi avuçlarımdaki
gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre
ölümün boyu bir karış.
Ve haberi yok başına geleceklerin
hiçbirinden.
Onun başına gelecekleri bir ben
biloyrum.Çünkü inandım bütün
inandıklarına.
Sevdim seveceği bütün kadınları.
Yazdım yazacağı bütün şiirleri.
Yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla.
Bütün uykularınu uyudum gördüm
göreceği bütün düşleri
bütün yitirilecekleri yitirdim.
Saçları saman sarısı kirpikleri
mavi.Kara paltosunun yakası
ak ve sedef düğmeleri koskocaman
görmedim...
            N.Hikmet


DAĞ BAŞINI DUMAN ALMIŞ(6–7 EYLÜL OLAYLARI)


Güzel ülkemin güzel marşları vardır. Gençlik Marşını bilmeyenimiz, duymayanımız yok gibidir. Oldukça heyecan verici, oldukça insani bir marştır. Birinci Dünya Savaşında Ali Ulvi Elöve tarafından bestelenen bu marş, savaşın acılarını, yorgunluğunu çeken halkımın biraz daha metanetli olması için bestelenmiş ve okunmuş.

Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar, diye başlayıp;

Dağlar taşlar güzel kuşlar
Ya bun insanlar insanlar
Güneş ufuktan bir gün doğar
Yürüyelim arkadaşlar

Sesimizi yer gök su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin.

Kulağa hoş gelen, insana heyecan ve moral veren bu marş, Atatürk tarafından da 1919’da Samsun’a çıktığında söylendiği biliniyor. Marşlar, savaşlar, ağıtlar, acılar ve ümitler birbirini izlemiş. Sonra, devrimler ve Cumhuriyet geliyor. İnsanın daha insanca yaşayabileceği, seçme ve seçilmenin, hak ve adaletin daha yoğun olacağı yılların heyecanı tüm yurdu sarmış.

Bu topraklar bin bir çeşit çiçeği yetiştirir de bin bir çeşit insanı yetiştirmez mi? Osmanlı İmparatorluğundan bize miras kalan güzel ülkemin kurtarılmış son toprak parçası üzerinde onlarca farklı kimliğin, folklorun yaşadığı belki de dünyada eşi benzeri az olan yerlerdendi. Ne zaman? Cumhuriyetin ilk yıllarında böyleydi.

Yeni bir ülke yeni bir rejim ve devrimleri oturtmak çok kolay olmadı. Çok sancılar çekildi. Çok hüzünler, çok ayrıklılar yaşandı. Ama yüzyıllardır beklenen devrimler ülke insanı için vazgeçilmez oldu. İlerleyen yıllarda çok partili döneme geçildi. Devrimlerin insana uzanan ilkeleri ağırdan ağıra sorgulanmaya başlandı. Yeter ki halk istesin! Halk isterse Genç Cumhuriyetin ilkeleri de değişebilirdi! O günün 1950’lı yılların siyasetçileri hazırladıkları, coşturdukları halka böyle sesleniyordu; “ siz isterseniz her şey olabilir” deniyordu.

1955 yılına gelindiğinde çok partili demokrasi daha sindirilememiş, kendi halkını sindirme heyecanı içinde ülke gerilmeye, kutuplaşmaya başlamıştı. Kendi halkının bir kesiminle barışık olmayan o günün siyasetçi kadroları, gayrimüslimler ile de barışık sayılmazlardı. Gayrimüslimler çalışkan ve zengin olarak algılanıyordu. Çalışkanlıklarını ve zenginliklerini küçük bir kor ateşinin yok edeceği de biliniyordu.

Osmanlı’dan bu yana içimizde yaşayan ve neredeyse etle tırnak gibi olduğumuz Rumlar, Yahudiler, Ermeniler 1955 yılının 6 Eylülünde bir kıvılcım ateşiyle inanılmaz bir vahşete dönüşmüştür. 5 binden fazla gayrimüslimin mekânı talan edilmiş, yıkılmış, yakılmıştır. Binlerce insan göç ettirilmiş, aklın yolu birken, duyguların kana kan, göze göz mantığı ile dışarıdaki Rumlara gözdağı vermek istenmiştir. Yunanistan’da ki Rumların yaptığı hataları neredeyse on binlerce insan ödemiştir. Ama asıl hesap; yine ülkemize kalmıştır. Bir takım açıkgözlerin zengin gayrimüslimlerin mallarında gözü olması, onların mallarını kolay yoldan kazanma isteği ve derin devletin aklını yitirmiş olması; Türk Tarihine ayrı bir leke olarak büyük bir çentik halinde geçmiştir.

Nedense bu hüzünlü çalışmama duygulandığın, büyük heyecan duyduğum bir marşla başlamak istedim. 6–7 Eylül olayların korkunç vahşetini belki de neredeyse bitmiş, bitirilmiş bir halkın son nefesinde söylediği bir marşın bana hâla verebileceği bir heyecan, bir ümit, bir moral olabileceğini hissettim.

Belki de tüm ömrüm boyunca anlayamayacağım bir şey varsa; bu ülke; kendi renklerine, kendi seslerine, kokularına, toprağına, suyuna, folklarına onlarca kez ihanet edişitir!. Ölüm, öldürme, masum insanları zorla göç ettirme ve yüzlerce insana tecavüz etme; hiçbir gerekçenin soylu açıklaması olamaz! Ele, Türklüğü, ahlakı, insanlığı, soylu geçmişi ile övünen biz insanların; böyle ucuz oyunlara gelmemiz inanılmaz bir ayıptır. 1955’li yıllardaki adaletimizin, güvenliğimizin nasıl katledildiği sanırım unutulmaz acı gerçeğimizdir.

O günün oyunu yıllar sonra ortaya çıkmıştır. Ama iş işten çoktan geçmiştir. Dağ başını duman almış, dağ yolları çoktan kapanmıştır. Evet, yürüyelim arkadaşlar, sesimizi yer gök su dinlesin. Ama nerede bu dağlar, nerede bu kuşlar, nerede bu İNSANLAR diye sormayalım! Yoksa yüksek vicdanımız bizi suçlu ilan eder.

Birçok vahşette olduğu gibi 6–7 Eylül olaylarında da gizli eller girmiştir devreye. Bir biri ile tek beden gibi olmuş gayrimüslimler ile Türkler, yanık türkülerini, bayram sevinçlerini, alış-verişlerini birlikte paylaşıyor, birlikte yaşıyorlardı.

Özel Harp Dairesi Başkanlığı’nda bulunmuş orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu bir süre de Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği görevini yürütmüştür. Sabri Yirmibeşoğlu ; “ 6–7 Eylül bir özel harp işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.” diye açıklamalarda bulunmuştur. Ne muhteşem bir plan! Aklın yolu birdir! Ama akıl bazen, vahşete, yağmaya, yakmaya ve yıkmaya plan üretir…

Devlet ve devleti yürüten mekanizmaların insanları; kendi yurdunda, kendi vatandaşı olan gayrimüslimlere muhteşem bir plan uygulamıştır. Nasıl? Adaletli olmayarak. İnsancıl olmayarak. Hukuk ve yasalara uymayarak…

Derin yerlerin kirli ve nasırlı elleri bir kez muhteşem işler çıkarmaya başladı mı asla sonu gelmez. Gelmediği gibi. 1950’li yıllarda gayrimüslimlere, 1960’lı yıllarda kendi kınalı kuzularına kıyar… Neden? Devletin, milletin yüksek ve soylu geleceği için! …

Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar, güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar; yürüyelim…

 Dostlarım; suç ülkenin torağında, denizinde, dağında, havasında değil! Asla değil... Asıl suç; bu güzel cennete sızmış insanlığı katletmeye ant içmiş canavarlarda. Onların da bizim gibi elleri, ayakları ve kocaman mideleri var. Onların da kanlarını pompalayan, temizleyen bir kalpleri var güya! Ama bedenleri kirli kan üretiyorsa; onlar ne yapsın?...
Güven

2 Ağustos 2010 Pazartesi

SÖZ, SÖZ, SÖZ...

Kamera; Güven - Tekirdağ
Gün batar, ay doğar. Bir insan ölür
bin insan doğar. Kendi
önemsizliği içinde tabii önemini
anlamlı hale getirmiş
insanlar gecenin de keyfini sürer;
gecenin de...

SÖZ, SÖZ,SÖZ…



Neredeyse tüm hayatımız anlamlı ama bir o kadar anlamsızlaştırılmış sözler ile dolduruldu. Nereye baksak, başımızı çevirsek, gönlümüzü dinlesek, verilmiş sözlerin tutulmamış olan kimsesiz sahipleri ile karşılaşırız. İnsana ait ve o insanın karakterini belirleyen sözlerin anlamsız hale gelmesi ve o insan tarafından anlamlarını yitirmesi; aynı zamanda biz insanların da o düzlemdeki anlamımızın sorgulanması demektir.

Bir kadın ve bir erkeğin bir araya gelmesi ile başlar soylu sözlerin verilişleri. Nikâh masasında ve tüm şahitlerin gözü önünde sorar nikâh memuru; “ İyi ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta, bollukta ve kıtlıkta” diye söylenen sözleri için tüm şahitler huzurunda SÖZ verilir. Ne büyük bir aldatmacanın verilişidir o alkışlanan bembeyaz sözler…

Azcık işler bozumlaşa görsün! Yağmurlar yağıp rüzgârlar essin! Biraz sağlık, biraz ekonomi bozulsun! Verilmiş sözün arkasında kaç kişi durabilir o zaman? Çok az mı? Elbette… Çünkü verilen birçok söz; iyi günlerin EZBERLENMİŞ sözleridir de ondan… Kırk yıl aynı yastığa baş koyanlara da aldanmayın siz! O başların bir araya konmasında öyle bir derin uçurumlar vardır ki; her şey çocuklar, namus ve toplu için; SUSTURULMUŞ; YOKSAYILMIŞTIR. Elbette sözüm meclisten dışa… Alıngan olmayan soylu dostlarım asla alınmasın. Sözünün eri olanlara sözüm yoktur…

Yasaları gösteren, hak arayan avukatlarımızın verdiği söz; “ Hukuka, ahlaka, mesleğin onuruna…” diye devam eder. Milletvekillerimizin verdiği söz; “ Devletin varlığını ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma…” devem eden harika sözlerin insanın ruhuna seslenişleridir.

Peki, bu sözlerin gerçek kahramanları nerededir? Nerede yaşarlar da bizim haberimiz olmaz? Toplumun kaderini değiştirecek avukatlarımız,hâkimlerimiz,savcılarımız milletvekillerimiz hangi yorgun ve bezgin yükün altında kalıp da toplumun uzağında kalmışlardır! Ama verilen söz ve tutulamaması; söz ile insan vicdanı arasında inanılmaz bir dengenin varlığını veya yokluğunu da anlatır bize. Sözünün eri olan az sayıda avukat, az sayıda vekil; bu güzel toplum için; bir bedenin dökebileceği her türlü teri dökerler. Bir bedenin tadabileceği en yüksek acıya da duyarlar. Ya sözünü tutmayan diğer hokkabazlar! Onlar hünerlidirler. Onlar sözün erbabıdırlar. Sözün evirir, çevirir, sözden öte yolunmuş tavuğa çevirirler. Zaten söz vermek bir, dönmek ikidir, sözün eri olmayan soylu insancıklar için…

Milletimizin başı olan Cumhurbaşkanımızın yemini de; “ Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız şartsız egemenliğini, koruyacağıma, Anayasa, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye…” diye devam eden kulağa çok hoş gelen sözlerin bütününde sözün sahibi; “SÖZ VERİYORUM” der. Yetişkindir… Kendi iradesiyle vermiştir sözü. Ama aynı yetişkinler bu kadar önemli ve bu kadar gerekli sözlerin arkasında koşmaktan, durmaktan yorulurlar mı acaba? Bunca güzel ve anlamlı söz; eğer tutulsaydı; bunca kıyametler kopar mıydı benim ülkemde?

Güçlü ve çoğul iktidarımızın her fırsatta üstüne gittiği ve özel bir yıpranma içine düşen askerlerimizin yemini de; “ Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle, hizmetle…” diye devam ediyor. Anlamları ne büyük insana ne kadar da güven veriyor bu sözler! Ama bu sözler tutulsaydı eğer, ülkeyi anlamsız kayıplara, bezginliklere, bir dönemin idealist gençliğinin yok oluşlarına, ölümlere, kayıplara yol açan darbeler olur muydu hiç? Bu darbelerin başka bir çözümü yok muydu? Elbette vardı. Sözlerin anlamları iyice içselleştirilseydi ve her yurttaş önemli sayılsaydı; o sözlerin vicdanları verilmiş sözlerin namusu ile kavrulsalardı; ne kayıplar, ne de korkunç kargaşalar olurdu. Değerli söz sahiplerinin anlaştıkları en önemli konular; kendi değerli güzel ve anlamlı hakları söz konusu oldu mu; neredeyse tüm halk; baka kalıyoruz. Öyle ya; onlar büyük adamlar, büyük kadınlardır. Sözlerinden az da olsa cayabilirler. Caymalarının önemli açıklamaları vardır elbet. Ama biz halk olarak; öyle ciddi ve derin konulara burnumuzu mu sokacağız yani?

Nedense verilen bütün sözler HALK içindir! Ama halkın anlaması zordur. Sözden niçin vazgeçildi, söz niçin tutulmadı bunun hesabı-kitabı genellikle sonsuzun sonsuzluğuna havale edilir. Nasıl olsa büyük yaratanın terazisi şaşmaz; bir gün havale edilmiş tüm ruhların hesapları-kitapları bir, bir görülür elbet…

Neredeyse günah keçisi haline gelen memurlarımızın da verdiği sözler vardır; “ Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılâp ve ilkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine, sadakatle bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarını milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma…” diye devam eder. Bu sözleri tüm memurlar kendi hür iradeleri ile verirler. Yani yetişkindirler… Yani onurludurlar… Yani soyludurlar…

Peki, verilen bunca sözün yeterince tutulamamasının eksik kalışının nedenleri gerçektende önemsenip araştırıldı mı? Balığın baştan koktuğu bilinen bir gerçekken; halk adına verilmiş sözlerin pis kokularının cezasını yine halk öder; bu nasıl bir söz-vicdan-ahlak alışverişidir?

Sözlerinin erbabı olan ve halkımızın içinden çıkmış eğitimli, ilkeli insanların gece yattıklarında, sabah kalktıklarında değerli vicdanları ile bir sorunu olmayanların nazik, soylu ellerini sıkıyor, öpüyorum…

Sözüm Meclisten Dışadır Dostlar…

Halk adına bu kadar sözden, halk adına bu kadar ahlaktan söz açmışken; değerli halkımın verdiği sözlere ne demeli? Ulus olmuş, her türlü badireler atlatmış, vatan için sudan çok kan akıtmış halkım; sokağını, caddesini, ormanını, denizini, ırmağını, dağını, madenlerini, hayvanlarını, çocuklarını, yaşlılarını koruyacağına dair insanlık sözü vermedik mi? Acaba bu sözleri tutmayan, sözünün erbabı olmayan milletim SÖZSAHİBİ olmuş sözcülerinin sözünde duramayışlarının kusurları; kendi bedenlerimizin eksikliğinden, yetmezliğinden, uzun menzile gidemeyişinden olabilir mi diye düşünürüm ben!

Güven







29 Temmuz 2010 Perşembe

BULUŞMA

Kamera; Güven 
Tekirdağ Gençlik Merkezi
Ustamız,gazeteci Zeki Ağabeyimiz.Aynı zamanda
Kent Konsey Üyeliği de şehrimizin
biraz olsun güzelleşmesi adına emek
harcıyor.

Kamera; Güven
Soldan; İl Genel Meclis Başkanı Münür Karaevli,
Habertrak Gazetesi sahibi Cenap Kürümoğlu,
Ogün, gazete yazarı Zeki Varan,Tekirdağ
Belediye Başkanı, Adem Dalgıç,gazeteci,
Serap Çakır,CHP Milletvekili,
Enis Tütüncü.
Siyasetçi ve gazeteci buluşması buna
denir:))


Kamera; Serap Hanım

Bir buluşmada, samimiyet,nezaket,zarafet,
siyaset,felsefe ve bir de çam ağaçları varsa;
o buluşmanın hatırına bir kaç bira içilir,
belki bir kadeh rakı da, da mutlu
oluna bilinir...

BULUŞMA



İç kuşkusuz buluşmaların anlamı ve gücü büyüktür. Buluşma; nezaket, müzik, zarafet, siyaset ve felsefe ile yoğrulmuşsa; anlam daha güzel ve kalıcı olur. Belliğimize yerleşmiş buluşmanın anlamını, gereğini duygusal bir şekilde anlatan Türk Sanat Müziğinde olduğu gibi;

“ Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak. İkimizin de saçları ak, öyle durup bakışacağız.” Bu güzel şarkı buluşmanın ikili anlamını; kadın ve erkeğin harika bekleyişinin ödülünü anlatır.

Yaz gününün yoğun telaşı bir başka buluşmanın haberini telefonda hatırlattı bana. Telefondaki ses; Cenap Bey’in sesiydi. Gün sonunda gazetecilerin, basının, siyasetçilerin buluşacağının haberini verdi. Gelir misin, dediğinde bu buluşmanın içine balıklama atladım. Hâlbuki gün sonu ve gecede yapacağım işler vardı. Ama bir şey daha vardı ki, Tekirdağ’ımızın yaşam biçimini yakından etkileyen yöneticiler ile yan yana olacaktım. Öyleyse bu buluşma kaçırılmazdı.

Gün güneşin etkisinden, aydınlığından geceye geçmediği vakitte; Habertrak Gazetesi sahibi Cenap Kürümoğlu, Kent Konseyi Yürütme Kurlu Üyesi Zeki Varan ile birlikte buluşma noktası Gençlik Merkezine gittik. Yer Tekirdağ Belediyesine ait. Tekirdağ’ın eski mezarlığının hemen altında AKP Beleyesi zamanında başlatılmış, CHP Belediyesi yönetiminde son halini almış şehir gençliğimiz için bir devrim olabilecek aşamaya gelmiş bir sosyal tesis… Gençlik Merkezinin çam ağaçları ile buluştuğu alanda, Gazeteciler ve Basın çalışanlarının Bayramını kutlama kokteyli verildi. Bu buluşmayı düzenleyen, buluşmaya ev sahipliği yapan Tekirdağ Belediye Başkanlığına gönül teşekkürlerimi sunuyorum.

Yazımın başında da belirttiğim gibi bir buluşmada, nezaket, müzik, zarafet, siyaset ve felsefe varsa; tadına doyum olmaz. İşte Tekirdağ Gençlik Merkezinde, Tekirdağ Belediye Başkanlığımızın ev sahipliğinde böyle bir buluşma yapıldı. Bu buluşmayı övgüler ile gölgelememek adına her kelimeyi buluşmanın nazik ve zarif hatırına büyük bir dikkatle yazıyorum.

Siyasetçiler, yöneticiler ile çok yakın çalışmalar yapan ve zaman zaman, ters düşen birbirine küs olan gazeteciler ve basın çalışanları; bugün, güzel bir günün ortak anısının tarihi imzasını atmış oldular. Böyle buluşmalar ne hazindir ki oldukça az ve yetersiz kalıyor. Elbette insan, insanlığın kaderini değiştirecek akla sahiptir. Demokratik bir toplumun değişemezleri, vazgeçilmezleri olan politikacılar, gazeteciler ve basın; her fırsatta buluşmak zorunda. O zaman, halka anlatılacak, halkı aydınlatacak, yanlışı düzeltecek gazeteci ve basının doğrudan bilgilendirmesi sağlanmış oluyor.

Gençlik Merkezindeki kokteyl yüksek çam ağaçlarının gün ile güneş ile buluştukları serin gölgede yapıldı. Tekirdağ Belediyesinin yöneticileri, zarif hanımları karşıladı bizi. Yanımdaki usta Zeki Varanı tanımayan yoktu. Bendeniz köşesine girmiş, köşesinde köşe kapmaca oynayan mütevazı kalem; böyle buluşmaların rengine, sesine, neşesine daha yeni yeni karışıyorum. Zeki Beye, Cenap Beye gösterilen hürmet bana da gösterildi. Belediye çalışanları, Belediye yöneticileri Gazeteci ve Basın Bayramı havasına çoktan girmişler. Nazik, şık ve samimiydiler.

Kemanın harika seslenişi, güneşin çam ağaçları ile sunduğu koyu gölge; insan ile siyasetçi, gazeteci, basın ile buluşuyordu. Bir yerde yaşlı ağaçlar, müzik, mimari ve samimiyet varsa; bir çocuk bile kandırır beni. Elbette bu kandırmayı; ikna, iyi niyet; ortak bir buluşmanın inancı için kullanıyorum…

Yazımın başında zarafet dedim ya! Bu sözcüğün üzerine ısrarla durmadan edemeyeceğim. Gençlik Merkezinin rengi, neşesi olan kadınlardı. Hiçbir ayrım vermeden, hiçbir isimi öne çıkarmadan hepsi oldukça şık ve zariftiler. Bir yerde, bir buluşmada, her şey olabilir. Müzik, yiyecek, içecek ve sohbet. Ama kadın yoksa o yer; asla ama asla doldurulamayan bir eksiklik yaşayacaktır.

CHP’nin değerli yöneticileri ile buluşmak, konuşmak, şehrimiz için eğrileri, doğruları irdelemek aç bir çocuk gibi doyurdu beni. Belediye Başkanımız Âdem Dalgıç’ı başkanlığına biraz daha ısınmış gördüm. Bize ayırdığı zamanda, bizle konuştuğu konularda; duyarlı, meraklı ve heyecanlı bir insan portresini de gözlerim ile görmüş oldum. Şehrim adına, bu şehrin kimsesizliği adına sevinmeme, ümitlenmeme harika bir gerekçe olmuştur…

CHP Millet Vekili Enis Tütüncü vekilin kendisi, vekilin asile olan mütevazı kişiliği ile Bayramımıza yakışır bir samimiyette sohbetin önemli konuklarından birisiydi. Tüm ısrarımıza rağmen bir kadeh rakı içmese de, yiyecek ve sohbetlere kattığı neşe, anlam önemliydi. Bendeniz, Zeki Bey ve Cenap Bey ile sık sık kalkan kadehlerde insana ve insanlığa sağlıklar diledik. Gördüğüm bir şey daha var ki, CHP’nin yakaladığı rüzgâr; Kemal Kılıçdaroğlu esintisi, tüm yöneticileri heyecanlı bir telaşa, hazırlığa itmiş. Bu beni de heyecanlandırdı. Yıpranmış, saldırı gücünü arttırmış ve hızla yanlışlara giden bir AKP’nin gidişine dur diyecek CHP ülke insanı için çok önemli işler yapması bekleniyor. CHP cumhuriyetimizin, demokrasimizin tamamlayıcısı, dengesi ve olmazsa olmaz bir gerçeğidir. Demokrasilerde ülkeyi yönetenler rakipsiz, denetimsiz kalırsa; o ülkenin, gideceği yolu, varacağı durağı düşünmek bile istemem…

Gençlik Merkezi buluşması, Gazeteciler ve Basın Bayramı için düzenlenen kokteyl bir başka buluşmaların sözlerini de netleştirdi. Gençlik Merkezi yöneticilerinden Meclis Üyesi Hasan Önbey’in “hoş geldiniz” samimiyeti, verdiği kısa bilgiler, buraya sığmayacak kadar önemli ve uzun. Bir başka günde sadece Gençlik Merkezine özel bir yazı çalışması adına Hasan Önbey Bey ile anlaştık. Çünkü bu sosyal tesis daha şimdiden 1000 genç insana hizmet vermeye başlamış. 19 branşta spor imkânı olan, yüzme havuzu ile birlikte şehir insanımıza çok önemli katkılar sağlayacak bu yeri çok yakın bir zamanda gezeceğim.

Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Özen vaktinin büyük bölümünü masamızda geçirdi. Müziğin, çam ağaçları kokusunun, şıklığın, zarafetin, samimiyetin olduğu yaşam ile ölümün hemen yanı başında olan bu yerde; İmar ve Şehircilikten sorumlu Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Özen’den şehrimiz için zamana yayılı projeleri duymak ta, çam ağaçları serinliği gibi geldi.

Yiyecek ve içecek ile dolu bir masa ve çam ağaçlarının serin gölgesine eşlik eden keman sesi. Bir de masanızda, asilin vekili Enis Tütüncü, Belediye Başkanı Âdem Dalgıç, Başkan Yardımcısı Mehmet Özen, İl Genel Meclis Başkanı Münür Karaevli, Habertrak Gazetesi Sahibi Cenap Kürümoğlu, Kent Konseyi Yürütme Kurulu Üyesi Zeki Varan, gazeteciler Serap Çakır, Nijat Ayvaz varsa; kemanın sesi, rakının, biranın da yudumu anlamlı olmaz mı?

Laf aramızda günün en şık hanımı kimdi dense; kavga tanrıçası Eris’i kızdırmak da istemem! Yoksa Hera, Afrodit ve Athena’nın yaşadıkları kavgaları yaşarız; kim bilir…

Bizi kapıda karşılayan şık ve zarif belediye çalışanları, yöneticileri Başkan Yardımcısı Rüya Hanımı, Başkan Yardımcısı Yiğiteri, Kent Konsey Başkanı Levent Gündoğdu’yu da ayrıca selamlıyorum.

Güven










27 Temmuz 2010 Salı

ÇAM AĞAÇLARIMIZ ÖLÜYOR

Kamera, Güven  
Çınar Ağaçları
Devlet Hastanesi bahçesinde bulunan
yaşlı çınarların keyfine diyecek yok; şimdilik...


Kamera; Güven
Çam Ağacı o kadar güzel ve
o kadar endamlı ki,sizi
üzen kahverengi kurulukları çok
dikkatli bakınca görüyorsunuz...
Bu güzel ağaç;bizim soylu
akciğerlerimiz için yıllardır
oksijen üretiyor. Ya biz;
onun için ne yapabildik!

Kamera; Güven
Doğa Irmak yaşlı çınar ağacının hemen
yanında kuruyacak ağaçlar için
belki de en temiz hüznünü susarak
yapıyordu...

ÇAM AĞAÇLARIMIZ ÖLÜYOR



Tekirdağ şehrimde yeşilin buruk hüzünleri yaşanıyor. Yaşlı çam ağaçları nedenleri belli olmayan ölümlere teslim ediliyor. Güzel ülkemin bin bir boğuşması içinde çam ağaçları da sessizce veda ediyorlar. İlkönce, en heybetli olan çam ağacının en yüksek yerlerinden başlıyor ölüm… Yeşil, kahverengi ölüme dönüşüyor…

Daha birkaç gün önce Vilayetimizin tam karşısında Namık Kemal Anıtının hemen önünde kuruyan bir çağ ağacının gövdesini keserek kaldırdılar. Büyük gövde beş altı insan boyundaydı. Güzel ve nazikti. Zararı yoktu oksijen üretmekten başka. Kuşların sevgili ev sahibesiydi. Geniş ve heybetli dalları vardı. Yazın da yeşil, kışın da yeşildi. Kışın yağan karları harika bir gösteriş içinde sunardı.

Aynı günün akşamüstü Devlet Hastanesine bir dostu ziyarete gittim. Sağlıklı bedenimin şifalar arındığı hastanede hüzünlü bir mutluluk tattım. Yatan, inleyen, sedyede taşınan insanlar vardı etrafta. Gece gündüz işini yapan, hasta bakıcılar, hemşireler, doktorlar vardı. Hastanede intizam-düzen ve aynı zamanda şifa bulmanın hemen kıyısında ölüm kokusu da vardı…

Kaza geçirmiş tanıdığa geçmiş olsun dileklerimi sunduktan sonra hastanenin bol oksijenli bahçesine geldim. Genç ağaçların şımarık keyiflerinin yaşandığı yerde yaşlı-bilge ağaçların fısıltıları da vardı. İki büyük ve muhteşem görünüşlü çınar ağacının az ilerisinde görkemli bir çam ağacı yükseliyordu sonsuz maviliğe. Yaşı yüzyılı çoktan geçmiş olmalı. Bizim gibi kim bilir kaç insan geldi geçti yanından. Kim bilir kaç kuş, yazın gölgesinden, kışın da sığınak halindeki dallarından faydalandı. Alttan bakınca sağlam ve sağlıklı bir görünüşü var. Yüksekliği 25–30 metre civarı olan çam ağacının hemen alt dalında bir karga dinleniyordu. Günün yorgunluğu tünediği güvenli dalda dinlenceye çevriliyordu. Ağacın üst dallarında bir kumru ailesi yaşıyordu. Tepesine doğru serçelerin haylaz sesleri duyuluyordu. Üç ayrı kuş aynı ağaçta günün son demini geceye-huzura taşıyorlardı. Görmediğim kim bilir kaç kuş-böcek daha yaşıyordu heybetli çam ağacında.

Çam ağacının en tepesine baktığımda serçelerin haylazlıklarından başka bir şey gördüm. Çam ağacının güney bakan kısmında en tepelerinde ölüme giden kahverengilik başlamıştı. Yaklaşık 2–3 metrelik bölüm kuruyordu. Yeşil, kahverengiye ölüme doğru yol alıyordu. Ölüm, topraktan, köklerden değil; en tepeden; gökten gelmeye başlamıştı. Bu ölümün ayak sesleri şimdilik ne orada yaşayan kuşları, ne de o hastanenin görevlilerini ilgilendiriyordu.

Ali Kaptanın teknesini Ege’nin maviliğine sürerken yardımcılarına seslenişi geldi aklıma; “ Vira Çapa” diyerek teknenin motorlarını çalıştırışını, ağır ağır maviliğe doğru yol alışımızı hatırladım. Ben de çam ağaçları için; “ Vira “ dedim.

Vira Bismillah dedikten sonra ilk işim Devlet Hastanesinin en yetkilisini yani Başhekimi aramak oldu. Bir kere vira demiştim. Geri dönülmezdi. Baş Hekim yerinde yoktu. Yardımcıya yönlendirildim. Yardımcı Hekim iyi niyetli bir yönlendirme ile Müdür Yardımcısına yönelmemi söyledi. En sonunda bir muhatap bulmuştum. Ama aradığım yer hastaneydi. İnsanların kurtarılmaya çalışıldığı, her gün gelen yüzlerce canlının şifa aradığı bir yerdi orası. Recep Bey, gazete için bir haber yapacağımı duyunca hafifçe şaşırdı! Bu haber de neyin nesiydi? Nereden çıkmıştı Allahın sıcak ve terli yaz gününde… Ama haberimin yaşlı ve hasta bir çam ağacı ile olduğunu duyunca gülümsediğini fark ettim. Kim bilir ne bekliyordu Recep Bey? Hangi şikâyeti, hangi insani sorunu soracağımı zannediyordu? Ama insanların insan olmada kendi sorunlarını çözebileceğini biliyordum ben. İnsanlar zaten yeterince bağırışı-kargaşayı, arayışı ve kurnazlığı yapıyordu. Benim derdim, Bir yüzyılı çoktan tamamlamış ama daha kim bilir kaç yüzyıl yaşama hakkı varken bilinmeyen bir nedenle hastalanan görkemli bilge bir çam ağacının kurtarılmasıydı.

İşin içinden Recep Bey’de çıkamadı. Çam ağacının neden hastalandığını bilmiyordu. Ama ağaçları önemsediğini söyledi. Yapabilecekleri bir şey varsa yapmaya hazır olduklarını da samimi bir ses tonu ile anlattı. Peki dedim ve Namık Kemal Üniversitesinin Ziraat Fakültesini aradım. Yeni yönlendirmeler, yine telefon üstüne telefon vermeler. Kimi peyzaj bölümüne, kimi yardımcıya, kimi hizmetliye bağladı beni. Ama bir kere “vira “ demiştim. Geri dönülmezdi! O sekreterden bu sekretere telefon çaldırırken en sonunda sorumlu bir bayan sesi; “ buyur “ dedi. Aman Allım en sonunda aradığım buldum mu diye sevindim… Aradığım bölüm BİTKİ KORUMA bölümüydü. Öyle ya; bitkilere önem veren, akademik çalışmalar yapan Fakültemiz, çam ağacının derdine de derman bulurdu elbet!

Ziraat Fakültesindeki görevli kadının sesi; yeterince zamanının olmadığını da hatırlatıyordu bana. Hiç zaman kaybetmeden çam ağacının hatta ağaçlarının hastalıklarına, ölümlerine girdim. Ben daha sözümü bitirmeden kadın görevli; “ ama neden siz” dedi. Nasıl yani! Yani diyorum ki bu çam ağaçları neredeyse o kurumlar bize yazılı bir dilekçe versinler. Biz gider inceler sorunları çözmeye çalışırız. Efendim, ben bir gazete yazısı hazırlıyorum. Asıl sorunum, şehrimizde kuruyan ve o zamana kadar oldukça sağlıklı olup da ölen çam ağaçlarının neden yok olduğudur? Sizin böyle bir çalışmanız var mı? Şehrimizde son beş yılda onlarca çam ağacı, hem de oldukça sağlıklı olanlar kurdu yok olup gitti. Üniversiteniz olarak böyle bir çalışma içine girdiniz mi?

Görevli bayan; hâla çam ağacına takmıştı! Neden çam ağacı da, buğday, fasulye veya başka bir bitki değil, dedi. O an, telefonun bir ucunda olan ben; karın ağrısına tutuldum. Beklenmedik bir ter boşandı bedenimden. Görevli kadın, çam ağacına gösterdiğim vefanın sorgulamasını yapıyordu. Bir türlü vereceği küçük bilgiyi, desteği vermiyordu. Neden çam ağacı da bir başka bitki değil?

Evet, görevli kadın haklıydı. Neden sarmaşığı, karanfili, gülü, sardunyayı, zakkumu, gelincik çiçeğini araştırmıyor, onlar için sorular sormuyorum da, yaşı çoktan bir yüzyılı aşmış heybetli bir çam ağacını ve onun benzerlerinin ölümlerini sorguluyordum! Bu nedenler, bu kuşkular, bu kurnazlıklar ve bu sorumsuzluklar bitmediği sürece; ne yüzde yetmişimiz, ne yüzde doksanımız aptallıkla suçlansa, ne de korkunun bin bir türlüsü yaşatılsa; daha çok yol alırız; uygarlığın ayak seslerinin hayaline doğru…

Güven



24 Temmuz 2010 Cumartesi

MANKURT

Kamera; Güven   Göztepe Oyuncak Müzesi
Çocuklar Mankurtlaşmasın diye kendini
çocuklara adayan bir adam; Teo.
Teo,selam olsun sana...

Kamera, Güven  Göztepe Oyuncak Müzesi
Çocuklar Mankurtlaşmasın diye; ilim-fen,
felsefe,sanat öğretiliyor.

Mankurtlaşmanın çığ gibi
yayıldığı bu dönemde Mankurtlaşmamış,
Tanrı'nın güzel zekasını ilimden,tarihten,
sanattan,felsefeden,tabiattan ayırmamış
soylu insanlara; Sevr Antlaşmasını,Lozan'ı ,
Çanakakle'yi,Kurtuluş Savaşını
unutmadıkları, unutturmadıkları için;
TEŞEKKÜRLER ediyorum.
Sizlerin önünde eğiliyorum ben...


MANKURT



 Türk Dil Kurumunun Mankurt açıklaması; Ulusal kimlikten uzaklaşan, içinde bulunduğu topluma yabancılaşan, şeklindedir. Mankurt hikâyesi ise Türk Dil Kurumunun anlatımından çok öte ayrı bir dramın da yeryüzünde yaşanmış olabileceğinin ürpertisini veriyor insana.

Sakın durduk yerde bu Mankurtluk da ne oluyor demeyin! Çünkü ne pembe gözlüklerim, ne de siyah bir kalbim var benim. Gördüklerimi, duyduklarımı, okuduklarımı kendi iradem ile harmanlayıp yazıya dökmektir amacım. Yaşadığımız bu zamanda hayatımız garip hale gelmeye ve hızla yalnızlaşmaya başladıysak; bunun bir tek amacı da var diyemeyiz. Sadece hükümeti suçlamak, sadece muhalefeti yetersiz bulmak; Mankurtluğa giden yolda harika bir teselli ikramiyesi değildir.

Mankurtluğu isterseniz Türk Dil Kurumunun dili ile isterseniz burada anlatacağım hikâyenin mecaz anlamı ile karşılaştırıp öyle kabul edin. Her iki kabul edişin yolculuğu bile kalbinde biraz sevgi olan insanları düşündürüyordur. Beni oldukça düşündürüyor. Bazen bu düşüncelerin yorgunluğunu ciddi bir şekilde hissediyorum. Kimse de bana bu görevi vermedi. Ama insanın insana olan duyarlılığı, hayata olan sorumluluğu coşmaya görsün…

Ne hazindir ki ülke gündemimiz siyasetten başka bir yöne oturmuyor. Siyaset, şehit ve kaza haberleri; toplumun üzerindeki bir parça iyimserliği bile eritiyor. Sanki gökten sürekli asit yağmurları yağıyor. Bir çocuğa bir resim çiz desen; çok merak ediyorum; iyinin pembe, yeşil, sarı, mavi, beyaz renklerini kullanabilecek mi diye?

Neredeyse 24 saat tartışıyoruz güya! Medyada en başköşede en baş aktörler; kimi bilerek ve bilgisinin alın teri; kimi ise harika bir ideolojinin yozlaşmış yönleri ile tartışıyorlar. Bazen gülerek, uzlaşarak ayrılırlarken, bazen de kavgaların en soylu olanı, en çirkin olanı ile ayrılıyorlar bol ışıklı televizyon mekânlarından.

Sonuç! Tartışmalarında taraftarları oluştu. Sen haklı, ben haklı… Bizimki nasıl da lafı oturttu dün akşam! Gürdün mü nasıl da önüne baktı haddini bil deyince… Diye devam eden ve ülke sevgisi, insanlık sevgisi, insan sevgisi kokmayan alışılmış ezberlenmiş davranış biçimleri. Peki, bunca zamanını telef eden halk; ne yapsın? Ne yapacak? Kime inanacak? Zekâsı ve öğretileri, bunca karışık işleri kaldırmaya, irdelemeye yetecek mi? Hadi yetti diyelim; bu zekânın bunca dalavere-alavere arasında kendini koruma gücü nasıl oluşacak?

Sivil Kurumların güçlenmesine, yaşamasına ve oluşmasına uzak bir topluluğumuz var. Herkesin merak ettiği bir tek şey var; komşusu ne zaman batacak? Ve ondan sonra, tanıdık bildik uzak duruşlar… Vah, vah deyişler…

Bu ülke Mankurtluğun savaşını veriyor. Bilginin bol almasına, kitabın, gazetenin ucuz olmasına kanmayın siz! Bu ülke insanı Mankurtluğa adım, adım gidiyor. Gerçekler, güzel ve soylu gerçekler ; “gün” gibi ortada. Ama biz, ne olursa olsun yine bildiğimizi okuyacağız. Bildiğimiz duyumlar ve yozlaşmış ezberler olsa bile!

Bu arada sevgili okuyucu; unutmadan Mankurt ile ilgili sanat haberimi de hatırlatayım. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın sergilediği “Mankurt” adlı oyun, Rusya Saint Petersburg’da düzenlenen “ Uluslar arası Tiyatro Festivali”nde birincilik ödülü kazandı. Bu güzel sanat olayı sayesinde Mankurtluğu daha iyi anlar ve irdeleriz inşallah…

Kırgız yazar Aytmotov’un anlattığı gibi “Mankurt” gen mühendislerinin laboratuarında üretilme gayreti içinde oldukları insan ile hayvan arası yaratıktır.

Hikâyesi; Vahşi bir kavim olan Juanjanlar, yanlarında kalanlara çok kötü davranırlardı. Kurbanlarının kafalardaki saçları ilk önce kazırlar sonra sivri bir alet ile saç diplerini kanatırlarmış. Tam da bu esnada hemen oracıkta canlı bir deve kesilirmiş. Deve oğlu devimizin boyun bölgesinden alınan deri “mankurt” haline dönüşecek çokbilmiş insanoğlunun kafasına geçirilirmiş. Bu mankurt adayları uzak ve sessiz bir yere getirilirmiş. Tutsaklar kafalarını yere sürtmesin diye tahtadan kalıplar yapılıp onların günlerce güneşin altında kalmaları sağlanırmış. Ne büyük bir insanlık gösterisi… Elbette büyük bölümü inleyerek, bağırarak ölüyormuş. Ya kalanlar! İşte onlar da MANKURT efsanesini doğuruyorlar. Yani artık, geçmişleri ile hiçbir şey bilmiyorlar. Sadece emre itaat edecek, efendilerinin söylediklerinden dışarı çıkmayacak harika canlılara dönüşüyorlar.

Böyle bir hikâye olur mu, mankurt çok hoş bir efsane diyenlere şunu demek isterim! Etrafınıza bir bakın! Sokağımızdaki insanların kaçını tanıyoruz? Ya apartmanımızdaki insanların kaçı ile selamlaşıp kaçının ismini biliyoruz? İyice düşünün! Ne kadar çabuk kuşkuya kapılıp, ne kadar çabuk nefret ediyoruz. Sevgi, bilgi, felsefe, ilim ile beslenmiş bir topluluk; sevgiyi, insanlığı, diğer canlıları bu kadar çabuk yok eder mi? … Soruyorum; yok eder mi?

Adım adım mankurt oluşumuna doğru gidiyoruz. Bugünkü mankurtlaşma belki hikâyedeki gibi deve derisine sarılı ve güneşin altında çıplak ve yaralı bir beden ile bekleme değildir elbet! Bugünkü mankurtlaşma; hukuka, cumhuriyete, felsefeye, sanata, ilimlere, folklarımıza uzaklaştırılmanın desteği ile yapılıyor haberiniz ola. Ve bugünkü acımasız efendilerin makyajları, mülkleri, destekleri, güçleri oldukça yerinde…

Hiç telaşsız, her kez yapabileceği, taşıyabileceği bir işi yapmaya başlamalı. Vurdumduymazlığımızı, bana ne, kültürünü bir kenara bırakıp; ulus olma, insan olma bilincimizi fark etmeliyiz? Artık daha fazla dinlemeli, daha fazla okumalı ve daha fazla çalışmalı! Sürekli içini oyduğumuz devletimizin bizim olduğuna savaşsız zamanlarda da inanmalı…
Güven























21 Temmuz 2010 Çarşamba

YAŞLI ADAM ve ÇİÇEKLER

Kamera; Güven -      Tekirdağ
Tozu ile,eğri-büğrü yollarıyla sevdiğim şehir.

Ah bu liman, bu deniz olmasaydı; ben bu şehri
severmiydim vazgeçilmez ana kokusu
gibi! Severmiydim doğanın dağını,
tepesini,çölünü,ırmağını,ormanını
sevdiğim gibi...


YAŞLI ADAM ve ÇİÇEKLER



 Her çiçeğin kendine has kokusu, rengi ve hikâyesi vardır. Kimi çiçek, yükseklerde yaşamayı sever. Kimi ise alçaklarda renk sunar, koku yayar. Bazıları yamaçlara, bazıları tepelere yayılmayı uygun görür. Çiçekler olmasaydı bizi büyüleyen ve hayatı biraz daha anlamlı hale getiren kokular olur muydu hiç? Karanfilin yanık kokusu, yasemin çiçeğinin gizemi ve duruluğu, gülün baş döndürücü kokuları olmasaydı bize bu duyarlılığı vere bilirler miydi?

Çiçekler, belki de insanoğlunun hayatında en güzel ve en vazgeçilmez gerçeklerdendir. Ovaların, yaylaların, bayırların, dağların muhteşem süsü ve güzelliği olan çiçekler…

Aslında bu çalışmam küçük beyaz bir yasemin çiçeğinin bende bıraktığı derin izin etkisinde yapılan bir çalışmadır. Belki de yasemin çiçeğin o hüzünlü hikâyesi, o yaşlı adamda olmasaydı ben de böyle bir yazıyı şu an düşünmeyecektim.

Gün yeni doğmuş daha şafağın bıraktığı çiğ damlacıklarının izi bile duruyordu. Küçük sahil kasabasının tahta masalı, tahta sandalyeli çay bahçesinin taze çay koktuğu yere geldim. Çay kokusu, çocukluğumun dedelerimizin tahta sandalyeli kahvelerinin çay kokusunu anlatıyordu bana. Normal hayatımın ¾ lük zamanı bana şunu öğretti ki; kokular insan hayatında çok önemlidir. İnsan ne sevdiği kokuyu, ne de sevmediği kokuyu unutur! İsterse üstünden bin yıl geçsin. Harika beynimiz, koku hücrelerimiz onu bir şekilde bir yere hapseder.

Çay bahçesi sarmaşık, güller, karanfiller, yaseminler ile doluydu. Gelen kokular bir çiçeğe ait olmaktan çıkmış, tüm çiçeklerin ortak kokusu oluşmuştu. Ayırt edilen en önemli koku; taze çay kokusuydu. Yaşlı kahveci bu saatte çayı hazır hale getirdiyse belli ki şafak vakti gelmişti buraya. Kahveciliğin en önemli şartı da erken gelip çayı demlemektir. Çayı usulüne göre demleyip dinlendireceksiniz. Ortalığı temizleyip-toparlayacaksınız…

Denizden taze yosun kokuları çayın ve bahçedeki çiçeklerin kokularıyla buluşuyordu. O ana kadar fark etmediğim yaşlı adamı çayımı yudumlarken fark ettim. Temiz giyimli titiz bir adam olmalıydı. Denize, sanki denizden çok ötelere bakıyordu. Onun da masasında dumanları tüten bir çay vardı. Yarısına kadar içilmiş aklına geldikçe küçük bir yudum alıyordu. Yan tarafta duran boş sandalyede bir baston, bir de palto duruyordu. Masanın üstünde kaşe bir kasket ve siyah bir el çantası…

Yaşlı adamın kıyafeti gençleri kıskandıracak kadar uyumlu ve yakışmıştı. Bej rengi kaşe pantolon üstüne siyah bir gömlek ve onun üstüne de beyaz renkli süveter giymişti. Kısa kesimli saçları ve daha bu sabah olduğu sakal tıraşı yorgun yüzünü, çökmüş omuzlarını imrenerek seyrettim. Sanki bu adam benim yaşlı halimin bana özel bir sunumuydu. Bakımlı ve titiz… Hayata dair büyük pişmanlıklara iç çekmeyerek bakan ve hayatı sevmişliğin güzel onurlu yaşlı hali…

Yaşlı adamın masasına gitmeye can atıyordum. Küçük bir selamın bu işi çözeceğini de biliyordum. Ama ya yaşlı adam, sabahın bu tenhalığını kendine özel bir dinlenme zamanı sayıyorsa! Diye düşünürken, yaşlı adamın davetkâr sesi; “ Hoş geldin evlat” diye seslenişi rüyadan da uyanmama neden oldu. Yaşlı adam gerçekti… O konuşuyordu. Ve bu fırsatı kaçırmamalıydım. Selamına selamla karşılık verdim. Masasına gitmek için izin isteyince; “ Elbette gelebilirsin lütfen.” dedi. Masasına yanaştığımda nazikçe toparlandı. Ayağa kalkarak elimi sıktı. Eli, sımsıcak bir dost eliydi. Bu adama hangi açıdan bakarsanız bakın; size güven ve şefkat dağıtır görünüyordu.

Yaşlı adam kahveciye dönerek; “ İsmet, bize iki kahve yap.” dedi. Bizden başka müşterisi olmayan kahveci sanki bizi beklermişçesine hemen geldi. Hemen. Sizin ki nasıl olsun kardeşim.” Kahvemin nasıl olacağını öğrenen kahveci koşturarak ocağa gitti. Esinti kokuların da estiriyordu. Taptaze yosun kokuları içinde taptaze bir sohbete başladık.

Buralı mısın amca? Artık buralı oldum evlat. Çok zaman oldu geleli. Çok uzun bir zaman… Yalnız mı yaşıyorsun? Ben yalnızlığı severim evlat. Yalnızlık güzel ve onurludur…

Yaşlı adam cebinden sigara ve çakmağını çıkardı. Çakmak, yılların ağırlığını rengini solarak göstermişti. Yaşlı adam, bir çakmağa bir denize baktı. İç çekişiyle birlikte yüzü de değişti. Sanki kıtalar yer değiştiriyor, yaşlı adam; kendi kıyametini bu küçük zamanda gerçekleştiriyordu. Kıyamet sonrası büyük sessizlik… Hiç konuşmadan kahvelerimizi içip sigaralarımızı yudumladık.

Sen nerelisin evlat? Batı’dan amca. Ben batıdan Trakya’dan geldim buraya. Ama bilesen ki; ben şuralıyım, ben buralıyım; bana göre şeyler değil bunlar. Yaşlı adam gülümsedi. Hafifçe başını salladı. Ve “ Anladım evlat anladım sen dünyalısın yani.” Birlikte güldük. Az konuşup da çok anlamak-anlaşılmak ne muhteşem bir duygu…

Ne o benim adımı, ne ben onunkini merak ediyorduk. Ne mesleklerimiz, ne, ne kadar kazandığımız umurumuzdaydı. Biz, o anın keyfini, samimiyetini, güvencini yaşıyorduk. Bir limana sokulmuş iki tekne gibiydik. Anılarımız, coşkularımız ve anlamı acılarımız vardı anlatacak. Ama her insana açılmayan çok güçlü kapılar ile kapanmış gönül odalarımız da vardı.

Yaşlı adam sanki beynimi okumuşçasına ; “benim neden burada olduğumu, bu tenha kasabayı neden tercih ettiğimi merak ediyorsun değil mi evlat?” Evet, anlatmak istersen dinlerim amca. Kocaman ve çok ağır ahşap bir kapıyı açar gibi hiç acele etmeden gönül kapısını ardına kadar açtı.

 Muhteşem kapıdan gönül odasına girerken kutsal bir yere girerken duyduğum ürpertiyi hissettim. Güvenilmek, gönülden davet edilmek; ne yüce, ne paha biçilmez bir şeydi! Oda ardına kadar açılınca, renkler ve kokular, acılar, coşkular kucakladı beni. Ve asıl önemlisi; yaşlı adamın yarım kalan bir aşk hikâyesi ve göğsünün üstündeki cebinde küçük bir bez kesede duran artık toz hale gelmiş yasemin çiçeğinin kuru yapraklarıydı…

Güven 

20 Temmuz 2010 Salı

KİM KİMİ KANDIRIYOR



Kamera; Güven  Muradiye Camii Manisa
Usta; Mimar Sinan

+
Kamera, Güven   Muradiye Camii
Tam tamına 425 yaşında.
Yeşillikler içinde bir bahçe ve Tanrı'ya daha
yakın olabileceğinin felsefesine inanılmış
bir mekan. Baz insanlar Tanrı'yı taş bir
yapının sanat süslemelerinin yanıbaşında
bulurken; bazı insanlar dağlarda, vadilerde
bulabilir. Önemli olan; Tanrı'yı gök
gürlemesinden önce de hatırlamak,sağnak
yağışın tatını da Tanrı ile birlikte çıkarmak...

KİM KİMİ KANDIRIYOR



Atalarımız; “ çok söz yalansız, çok para haramsız olmaz.” demişler. Elbette başka sözler de söylemiş atalarımız; “ Söz gümüş ise sükût altındır.” gibi… Sanki konuşmamaya, haklarımızı aramamaya, doğru tepkileri zamanında göstermemeye yemin etmişiz! Büyülü bir el; bu halkı lanetli bir senaryonun içine atmış da biz harika bir oyun oynuyoruz…

İktidara yani başbakanımıza göre her şey yolunda gidiyor. Rakamlar yalan söylemez! Her şeyimiz rakamlara göre ayarlanmış. Büyüyen bir ekonomimiz varmış… Dünyada önemsenen bir ülke olmuşuz… Bugüne kadar yapılan yatırımlar TÜM Cumhuriyet dönemi yapılmamış…

Bir başka rakamlar da, açlık sınırından, fakirlik sınırından söz ediyor. Yani 1500 TL’nin altında kalanlar aç! Yani; 2500 TL’nin altında kalanlar fakir. Bir başka bakanımız İzmir’den sesleniyor. Değerli halkını önemsediğini onların derdinin halkının “EKMEK” derdi olduğunu söylüyor. Keşke bütün dertler ekmek için olsaydı. Elli yıl önce yaşayan dedem için yılda on çuval un ve beş teneke yağ temin etmek; bir kışın rahat geçeceğinin habercisiyken; şimdiki zamanda sadece ekmeği düşünüp şükür etmek; uygarlığın en büyük ayıbı değil midir? Elbette muhtaçlık insanı adam eder. Muhtaç edeceksin ve sonra da büyük adamlar kılığında “ekmek” dağıtacaksın…

Aynı zamanlarda doğup ve birbirine yakın zamanda ölen iki insandan söz edeceğim. Birisinin son yolculuğuna, uğurlamasına Başbakan, Başbakan Yardımcısı, İçişleri Bakanı, Bakanlar, Vali ve Büyükşehir Belediye Başkanı katılır ve cenazesi büyük adamlarımız ile taşınırken, diğerine sanatçı ve yakın dostları katılmış sanatın soylu gözyaşları içinde uğurlanmışlardır.

II. Abdülhamit’in en yaşlı torunu Osman Nami Osmanoğlu Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazı ile toprağa verildi. Cenazede iktidarımızın en güçlü kişileri de neredeyse tam kadro katıldılar. Başbakanımız, Başbakan Yardımcımız, Bakanlarımız, Valimiz, Emniyet Müdürümüz ve ismini sayamadığım bir sürü büyük erkân… Osman Nami Osmanoğlu’na Allahtan MERHAMET diliyorum…

Başbakanımızın demokratik açılım toplantılarının son konukları kadınlardı. Başbakanımız, yumuşak ses tonu, babacan bakışı ile adeta dert yandı. Derdi çok birikmiş başbakanımız güzel ve bakımlı kadınlarımız ile dert ortaklığı yaptı.

Başbakanımız adeta içimi acıtarak o merhametli ses tonuyla; “Kapılarını bize kapatanların kapısını çalmaktan kaçınmadık. En az kapısını çaldığımız 3’tür. 3 kez kapısı çalınmıştır ama kapısı çalınanlar en büyük hakaretleri yapmıştır. Bakınız değerli arkadaşlar bu ülkenin başbakanı Necip Fazıl Kısakürek ile Nazım Hikmet Ran’ı aynı cümle içinde yan yana kullanmıştır. Kıyamet kopmamıştır! “

Acaba Sayın Başbakanımız bu ülke insanının Necip Fazıl Kısakürek için de, Nazım Hikmet Ran için de sevgi ve saygı beslediğini bilmiyor mu? Bu ülkenin siyasetçisi soylu siyaseti raydan çıkarmasaydı bu ülke insanı sağ ve sola, karanlığa, yobazlığa ve oldukça kalın örtülerin altına da bu kadar büyük istekler ile girmezdi.

Aynı yaşlarda ve aynı zamanlarda farklı yerlerde yaşamış iki insan ölüyor. İkisinin de yaşı 80’geçmiş. Birisi, bir dönemin büyük geçmişine imza atan atalarımızın en yaşlı torunuyken, diğeri de Ege’nin efsaneleri içinden doğup gerçeğin harika sanatına dönüşmüş sanatçısı, yazarı, bestecisi olmuştur.

Büyük besteci, yazar; Selmi Andak gök kubbenin uçsuz-bucaksız maviliğinin altında sıcak bir yaz günü sanatçı ağırlıklı sevenleri ve dostları tarafından uğurlanırken, Sultan II. Abdülhamit’in en yaşlı torunu da Fatih Camii’nden en güçlü erkân tarafından; Başbakanımız, Başbakan Yardımcımız, Bakanlarımız, Valimiz, Emniyet Müdürümüz, Siyasetçilerimiz tarafından uğurlanmıştır.

İki insana da Allahtan RAHMET diliyorum. En içten ve en samimi dileğimle…

Acaba diyorum; kim kimi kandırıyor? Nazımı da, Necibi de aynı cümlede anan ve her ikisi için de yüksek saygı besleyen değerli Başbakanımız ve her fırsatta ağlayan Başbakan Yardımcımız neredeyse tüm hayatını müziğe, sanata adamış bir efsanenin cenazesinde bulunmaktan dolayı büyük onur duymazlar mıydı? Yoksa orada olup, Selmi Andağın sanat dolu tabutunu taşısaydılar; KIYAMET KOPAR tabanlarının ekseni kayar mıydı? Diye düşünüyorum ben!

Güven