12 Haziran 2010 Cumartesi

BEN KAYBETTİM

Kamera; Güven 
Efes Kütaphanesi
Efes Harabelerinin sembol olmuş, bence en önemli
yapılarından birisi. Zamanında On binden fazla
kitabın bulunduğu insan ile evran arasında
bilgilerin felsefeye, ilime, sanata dönüştüğü
huzurlu yer...


Kamera; Güven         EFES-SELÇUK
Görünen mimarinin harika işçiliğine duyulan
ilgiden çok görünmeyen ruhların dokunuşları
aldı getirdi beni.:))


Kamera; Güven
Yamaç Evleri
Metin ile burada iki gladyatör gibi çarpıştık. :))
Metin, daha pratik, Metin daha güçlüydü.
Ve yirmi dört bin kişiden oluşmuş seyirci;
alta düşmüş benim ölümümü istiyordu. .))
Metin, haykıran seyircilere baktı. Ve seyircilerin
baş parmakları aşağıya dönüktü. Metin, o an,
yapması gerekeni yaptı ve beni öldürdü. :))


Kamera; Güven
Akar sulu genel tuvalet
Buraya gelen turistlerin en çok eğlendikleri yer.
Burada yaşayan insanlar birlikte hem
tuvaletlerini yapar, hem de sohbet ederlemmiş.
Sanırım, o zamanar utanma etek ve
pantolon altına gizlenmemişti. :))


Kamera;Güven
Efes Tiyatrosu
Efes harabelerinin en önemli yapılarından biris
Burası sanat, felsefe üretirken aynı zamanda
ölüm de üretiyormuş. Bu diyarda o zaman,
gladyatörler de çarpışırmış. Kim bilir nasıl
ne şekilde, ne kanlı dövüşler yaşandı!
İnsan, sanata, ilime, felsefeye yakınken bile
bedende gizlenmiş hırsa, öfkeye, şiddete
öncelik veriyor.


Kamera; Güven   
Efes Harabeleri
Şimdi gösteri zamanı :))


Kamera: Güven
Efes
Aylardan hangi ay olursa olsun her ağaç topluluğunun
rüzgar ile ayrı bir işbirliği vardır. Kavağın, söğüdün
çınarın türküsü ayrı ve özeldir.Ama bir da çam
ağaçlarının rüzgar ile işbirliği yapıp da söylediği
bir türkü var ki; beden, et-kemek ve kan olmaktan
öte bir şey olur da isim koyamazsınız...

                          

                   BEN KAYBETTİM


Efes harabelerindeyim. Neredeyse 150 yıldan bu yana kazılıp gün ışığına, insanlığa sunulan ünlü harabeler… Güneşin göğü, toprağı, mermer ve taşları ısıttığı yerdeyim. Dinlenme ve not alma zamanında gölgenin minnet ile arandığı antik şehirde küçük bir ağacın koyu gölgesinde mola verdim.

Efes’in taşlarına, mermerlerine, sütunlarına dokunup gitmek istediğiniz bir tarihe gidebilirsiniz. Hayal gücünüz tarih bilginiz ne kadar kuvvetliyse gezintiniz de o kadar anlam yüklü olur.

Yılda 1,5 milyon turistin geldiği bu diyarı benim gibi gezdiği ve kendince anlamlar, hatıralar yüklendiği antik şehir; yine turistler ile dolmuştu. Gurupların rehberleri anlatımlarına daha bir heyecan katmak adına hikâyelerini süsleyerek anlatıyorlardı. Kimi İngilizce, kimi Türkçe, kimi de Almanca efsanelerin içine girip çıkıyordu.

Efes Harabeleri tam manası ile gün yüzüne çıkarılsa buraya gelecek insanları koyacak yer bulamayız. Geçmişi M.Ö. 6000 yıla kadar giden, birçok uygarlığın yeşerdiği ve yok olduğu yerde; uygarlıklar adına oldukça önemli eserler var. Büyük çoğunluğu da hâla toprak altında çıkarılmayı bekliyor.

Kitaplığı, tören alanları, limanı, tiyatrosu, sunak yerleri, yamaç evleri, genelevi, hamamı ile insanı büyüleyen harabeler; tüm insanlığı kendine çekmeyi başarıyor. Yılda 1,5 milyon turist o bölge insanı için oldukça büyük bir önem arz ediyor.

Manisa, Denizli, Selçuk derken şimdi de Efes Harabelerindeyim. Bir yıllığına almış olduğum müze kart ile bedavaya girmiş olduğum bu şehre kim bilir kaçıncı kez geliyordum!

Sıcak varmış; kime ne? Yanınızda fotoğraf makineniz, not alacağınız kâğıtlarınız ve kaleminiz, bir yudum da suyunuz varsa ve sizi taşıyan sağlam ayaklarınız, duruma ayak uyduran bedeniniz bir bütün olarak yanınızdaysa; değmen benim gamlı keyfime…

Elli yıldan bu yana kazılan yamaç evleri nihayet yeryüzüne çıkmıştı. Etrafı ve üstü korumaya alınmış yamaç evleri kısmen de olsa ziyarette açılmıştı. İşte bu gezimin unutulmaz anı, kara mizaha dönüşen kazanma ve kaybetme durumu bu evlerde, harabelerin koruma altına alınmış, itina ile korunan yamaç evlerinin gişesinde meydana geldi.

Yamaç evleri ziyaretim ilk kez oluyordu. Zaten harabelere gelmeyeli de, on yıldan fazla olmuştu. Yamaç evlerinin giriş yeri çıkış yerinin çok ilerisindeymiş. Bir işarette yoktu. Sadece çıkan ortalıkta dolaşan turistler yasak denilen levhanın yanından geçiyorlardı. Onlar aşağı inerken, bendeniz de yamaç ev merakı yüzenden yukarılara uzanmak istedim. On beş-yirmi basamak çıktıktan sonra açık bulduğum bir kapıdan içeri girdim. İçerisi, sağa-sola dolambaçlı cam yürüyüş yollarıyla döşenmişti. Bir evden diğerine, şeffaf yollardan geçerek ilerledim. Saha çok geniş olduğu için birkaç fotoğraf çekip dışarı çıkmaktı amacım. Çünkü daha çok gezilecek yer vardı.

Yamaç evleri şaşkınlığı ve merakı içinde beni hızla aşağı getiren cam yolların sonunda bir sürpriz vardı. Millet yukarı çıkarken aşağı inen bir ben olduğu için beni gören gişe görevlisi;

“ Siz oraya nereden çıktınız?” dedi. Yukarı kapıdan yanlışlıkla çıktım desem de, ismini sonradan öğrendiğim Metin, hemencecik biletimi kesti. Biletimi o kadar hızlı kesti ki, benim itiraz edeceğimi, şart koşacağımı düşünmüş ki, daha yanına gelmeden; “ buyurun biletiniz. Madem girdiniz, paranızı ödeyin ve gezin.” dedi.

Bendeniz şaşkın! Müze kart ile parasız girdim, Manisa öğretmen evinde ucuza kaldım övünmesi içindeyken, bir anda öğlen yemeği yiyebileceğim on beş liram gidiyordu. Bildiğim tüm nezaket tepkilerini göstermek üzere Metin’e seslendim;

“ Metin, yapma yahu! Yanlışlık oldu. Daha doğru dürüst gezmedim bile. Zaten burasını gezecek zamanım da yok. Gel etme eğleme arkadaş! “ dediysem de, Metin; “ Ben anlamam arkadaş. Hem suçlu, hem güçlüsün be! Hem yasak olan yerden giriyorsun, hem de ücrete itiraz ediyorsun. Bileti al ve parayı ver. Şimdi bolca gez artık.”

Metin ile harika bir mücadeleye giriştik. Muhtemelen o diyarın insanıydı. Kara yağız bir adam. Siya saçlar, siya ten ve siyah bakışlarda; merhametten çok ceza verme isteği vardı. Tıpkı çok kızgın ve yüzü gülmeyen memurların her an, her zaman yaptıkları gibi! Yetir ki karşılarında biraz sessiz, biraz pısırık, biraz da cehalet ile beslenmiş insanlar olsun.

Burada bir uygarlığın gösterimi yapılırken, şimdi de Metin’in vazgeçilmez inadının gösterisi içindeydim. Turistler birer birer yamaç evlerinin yukarılarına süzülürlerken, biz Metin ile en seçkin kelimeleri, en albenili bir şekilde yapıyorduk. Metin kararlıydı. Bana on beş liralık bileti verecek kendince cezasını çektirecekti.

Son kozlarımı yine nezaketi bırakmadan oynamak üzere Metin’e seslendim; “ Metin, idare et yahu. Bak ben de kamu görevi yapıyor sayılırım. Gazeteciyim! “ O an Metin’e hangi mesleği söylersem söyleyeyim, Metin için hiçbir önemi yoktu. Aslında Metin için o biletin on beş liraya çevrilmesinin de bir önemi yoktu. Metin, oranın patronu o olduğunun harika bir seslenişini yapıyordu.

Metin, onur ve gururumdan taviz vermediğim nezaket dolu ricama karşın; “ Bak arkadaş ben de kamu görevi yapıyorum. Yanlış yerden girdin bir de itiraz ediyorsun!”

Ben ne yapsam Metin oralı bile olmayacaktı. Metin, bugün kurtarıcı rolündeydi. Metin; Nuh deyip peygamber demeyecekti. Metin arkası gelmeyen cümlelerine, uyarılarına kızgın bir yüz ifadesi ile devam ediyordu. Metin’e;

“ Lütfen susar mısın? Tamam, sen kazandın. Men yanlış yerden ama bilerek girdim. Buyur on beş liranı.” dedim. Metin’in yüz ifadesini görmeliydiniz. Bu zorlu mücadelede bazen kaybetmek üzere olduğu anlar olmuştu. Tartışmamızın birçok anında Metin ikna olur gibi bir bilete, bir bana bakıyor, sonra yine kararlı ve inatçı tutumu yüzü gülmez bir memura dönüştürüyordu. Metin kazanmıştı… Ben kaybetmiştim…

Taş harabelerin sütunlu ve kemerli olduğu gösterişli bir yerde, oturmaktan iyice cilalanmış antik bir kaya parçasına oturdum. Gölgem de iyiydi. Ve kalemim ile kâğıdım da benleydi. Metin’in yanından lanet okuyarak çıkarken, şimdi Metin’e neredeyse bana bir hatıra hediye ettiği için teşekkür ediyordum! Neden kaybettiğimi biraz irdeleyince; Metin’in dilinden konuşmadığımı anladım. Bir gerçek olan vardı ki NEZAKET bazı zaman kazanır bazı zaman da kaybederdi… Metin, nezaketten değil, daha güçlü bir ses tonundan, daha sert bakışlardan beslenen bir kültürün içinden geliyor olmalıydı...
Güven

10 Haziran 2010 Perşembe

UT RESİTALİ

Selçuk-İzmir 4 Haziran 2010

Sofralarına konuk olmamı nezaket ile
karşılayan arkadaşlar; Ali Kalkın hocaya,
Uğur Aytekin hocaya,Lakabı "Asit" olan
Özden Başel'e :)) udi Demir Nergizlere
şükranlarımı yolluyorum


Kamera; Güven -Selçuk -İzmir
Su Kemerleri Bizans zamanı. Birkaç tane de kalsa,
bulunduğu yere taş ile tarihin harika kokusunu
gölgesini düşürüyor.Leylek aileleri de
oldukça mutluydular :)) Harika ve çok özel
yerlerini inanın kıskanmışam...


Kamera; Güven  -Selçuk
Genç arkadaşım kahveci Ali
İnsani özelliği oldukça etkilenmeme neden
oldu. İnsan ne garip! Bir diyara giderken
kimseyi tanımazken, ayrılırken ne hoş,
ne özel anıları da geride bırakıyor.
Tabiata inanmış insan, koşulsuz yaklaşımını
harika bir ödül olarak alıyor geriye. Tabiat
pazarlığı sevmez. Sen elini uzat. O sana, tarih,
kültür, sanat, Ali, Özden, Demir, gece
olarak geri döner elbet...
Ali'nin küçük bir devesi varmış. Deve
güreşlerine hazırlıyormuş. Ayrılırken;
"Güven ağabey muhakkak deve
güreşlerine de beklerim." dedi.
İnsanı sevmiş ben, her gittiği yerde
bir parça bırakmış ben; " Elbette
geleceğim Aliciğim" demiyi bir
borç bildim.


Kamera; Güven -Selçuk Pazarı
Cumartesi kurulan Selçuk pazarı başımı
döndürdü. Zaten dönüyordu. Harika
kültürlerin kokuları, samimiyetleri pazara da
yansımış.
İnsan pazara neden gider? Elbette taze ve
ucuzluk-çeşit için! İşte harika diyarda hepsi
bir arada... Pazarcı kadınların nur yüzlerine
tutulmuşam ben :))



Kamera; Güven- Selçuk Su Kemerleri
Göçmen kuşlar mesken tuttuğu su
kemerlerinde yavrularını büyütüyorlar.
Yuvayı pek yalnız bırakmıyorlar. Birisi
yiyecek toplamaya gidince, diğeri bekliyor.
Bu özel hayvanlar yavru yetiştirmede çok
başarılı. sonbahar zamanı onların da
göç zamanı... Göç ve hüzün!
Veya ; göç ve özlem! Veya;
göç ve olgunlaşma...



Kamera; Güven -Selçuk - İzmir
Mehmet Aksoy'un harika eserinin ön yüzü.
KURTULUŞ YOLU ANITI
Sadece Kurtuluş Savaşını iyi anlasaydık;
acaba ÖZENME kültürünü bu kadar
kutsar, bu kadar yüceltirmiydik?...


Kamera; Güven -Kurtuluş Yolu Anıtı-Selçuk
Anıtın arka yüzünde eski bir kitabeyi
andıran Nazım Hikmet'in Kurtuluş
Savaşını anlatan destanı yazılmış.
Tanrım! Taşa, mermere kazılan kelimeler
bu kadar mı deler, geçer bedeni...

Sonra/Sonra 9 Eylül de İzmir'e girdik.
Kayserili bir nefer,yanan şehrin kızıltısı
içinden gelip,öfkeden, sevinçten, ümitten,
ağlıya, ağlıya. Güneyden kuzeye,doğudan
batıya.TÜRK HALKI İLE BERABER
SEYRETTİ İZMİR RIHTIMINDAN
AKDENİZİ.
Ve bizde burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruzki layığınca olmadı bu kitap.
Tük Halkı bağışlasın bizi.
Onlarki toprakta karınca. Suda balık,
havada kuş kadar çokturlar.
Korkak, cesur,hakim ve çocukturlar.
Ve kahreden, yaratan ki onlardır.
Kitabımızda yalnız onların
maceraları vardır.
   N.Hikmet
Ve  ben bu destanı, harika bir anıtta
görünce; hem vardım, hem de yok!


Kamera; Güven -Selçuk Kalesi
Eski ve gösterişli bir kale. Ne yazık ki
kazı çalışmaları nedeniyle içinde gezip
gönlümce hayallere dalamadım :))




                                               UT RESİTALİ


Doymadım sana ağlarım. Ah ederek yana yana. Geç buldum, çabuk kaybettim icran oldu hayat bana.

Tarihi su kemerlerinin hemen yanı başında Selçuk Efes köftecisinde akşam yemeğindeyim. Nice zamandır Selçuk kasabasının gece konuğu olmak istiyordum. Zaman bu zamanmış. Döndüm dolaştım, küçük bir köfteci dükkânı masasına oturdum. Köfteyi mi özlemiştim, çok mu açtım! İkisi de değil. Asıl köfteci dükkânının masasına oturuşumun iki gerçek nedeni var. Birincisi tarihi su kemerlerinin hemen yanında! İkincisi de ön masada oturan üç konuk, oldukça neşeli insanlara benziyor.

Üç kafadar, üç esin dolu adam ve bir de udi kendi neşelerini oluşturmuşlardı. Eğlenceleri o kadar kararındaydı ki, onlardan hiç kimse rahatsız olamazdı. Udi, o gurubun tanışı olduğu, masadaki rahat oturuşundan belliydi. Masanın üç kafadarı da, oranın yerlisi olmalıydılar. Velhasıl, dükkân sahibi ve müşteriler bütünlüğün samimi nağmelerinde buluşmuşlardı.

Udi, kim bilir kaç kez söylediği şarkıyı bir kez daha söylüyor, nağmeleri birkaç metre öte geçmeyecek bir şekilde; “ Doymadın sana ağlarım. Ah ederek yana, yana. Geç buldum, çabuk kaybettim icran oldu hayat bana.” derken, rakı dolu kadehler de sarhoş olmak yerine, belki de tüm kaybetmişlere teselli verecek şekilde azıcık yudumlanıyordu.

Oldukça sakin bir Selçuk gecesindeyim. Tüm organlarım görevini oldukça iyi yaparken, kalbime pompalanan kanın daha bir arttığını hissediyorum. Yalnızlığım memleket özlemi ile ödüllendirilirken bir taraftan da güzel günün güzel Şirince köyü için gördüklerimi, hissettiklerimi koyacak yer bulamıyordum. Şipşirin taş evlerin olduğu gizemli bir diyarın köyüydü Şirince köyü. Eski bir Rum köyüydü. Şimdi kilisesi virane halinin sessizliği içindeydi. Ne bir kilise çanı, ne kilise cemaati vardı ortalarda. Ne de o insanların kendilerine has kokuları. Ama yer aynı yerdi. Vadinin en gizemli, doğanın harika yeşillikleri ile sakladığı taş evlerin göç ettirilmiş insanları yaşıyordu orada.

Günün esrarlı kokusu, baş döndürücü manzaraları tanrı ve tanrıçaları kıskandıracak gerçeklikteydi… İnsanın yetinme duygusu, öğrenme, anlama ve arama inancı ile nelerin de yaşanabileceğinin kanıtı gibiydi…

Bir başka güzellik hemen önümde yükseliyordu. Selçuk su kemerleri yüzyıllar öncesinin mimarisi, mühendisliği ile yapılmıştı. Şimdi geriye kalan çok azı, koruma altına alınmıştı. Neredeyse üç katlı bina yüksekliğindeki sütunların üzerindeki kemerler, gecenin ışık ile buluştuğu yerde; harika bir gösteriye dönüşmüştü. Gecede her şey vardı. Ut ve udinin sesi, su kemerlerini mesken tutmuş leyleklerin ara sıra şarkılar söylemeleri, günden kalan esinti ve kokular; geceyi diğer gecelerden daha anlamlı kılıyordu.

Bir porsiyon köfte, bir salata ve bir ayran, gün ile gecenin bütünleşmesi içinde o ana, kaynayan bir insandım. O mekânın, tarihi su kemerlerinin, udi ile birlikte haziran gecelerine alışık neşeleri bir kez daha yaşatan insanların bir parçasıydım ben.

Her şey insanın mükemmele yakın hissetmesi ile başlıyor. Kötümserlikten arınmaya başladıkça, iyinin dönencesi kendi kader seçeneklerini sunmaya başlıyor. Köftecisi de, şarkı söyleyenleri de, tarihi sütunları da, taş evleri ve vadileri de sen oluyorsun.

Efes köftecisine oturmadan, udi ve arkadaşlarını dinlemeye başlamadan önce bir başka sanatın ve sanatçının sesini, eserini gördüm ve dinledim. Muhteşem bir anıt! Harika bir sanat eseri!

Su kemerlerinin hemen gölgesinde bir başka gölgenin izdüşümü gibi yükseliyor; Mehmet Aksoy’un yaptığı, büyük bir emeğin nefis bir eseri. Bir taraftan udi ve gece ile uyum sağlamış sesi, bir taraftan az önce gördüğüm anıt! Bu anıt niye bu kadar etkiledi beni? Arka tarafında altı parça kaide üzerine yazılmış bir destan. Çok eski zamanların bir kitabesi gibi çok şeyler anlatıyor biz insanlara.

İki parçadan oluşan anıtın içinden ayak izlerinden oluşmuş bir yol geçiyor. Bu yoldaki izler kurtuluş savaşçılarının izleri. Arka parçada ise Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı anlatılıyor.

Anıtı yapan mimar Mehmet Aksoy’un not olarak düştüğü yazıdaki gibi; bu anıtta zamanın bir “an”ını yakalamak var.

Zamanın bir “an”ını sonsuza kadar yakalamak… Acaba kaç insanın sonsuza kadar saklayacağı bir zaman; zamanın bir “an” ı vardır acaba? Dört haziran’ı Beş hazirana bağlayan bu gecede acaba uygarlıkların ruhlarının dans ettiği bu yerde; ben de kendi zamanımın bir “an”ını sonsuza kadar yakalamak mı istiyordum?

Evet, evet! Ben de insanlığın zengin olma, fakir kalma, kargaşa yaratma, sürü olma, cinnet geçirme çığlıkları içinde en mütevazı şartlarda kendi “an”ımı sonsuza kadar yaşatmak istedim…
Güven

7 Haziran 2010 Pazartesi

MARJİNAL OLMAK


Kamera; Güven Pamukkale-Aıerapolis
Eğer aylardan Haziran ayı ise ve siz Aıerapolıs'ı
bir keçi gibi gezip dolaştıysanız; bu antik şehrin
havuzu tam sizin için. Bedene mutluluk vereceği
gibi, bedeni de güzelleştiriyormuş:)) Hazır
bedenlerimiz gülmeyi unutmuş, güzellik ihtiyacı
duyarken antik şehri gezmenin ödülü olarak
; buyurun havuza. Tam bir şölen :))


Kamera; Güven Pamukkale 3 Haziran
Sütun parçaları, mermerler, kemerler ve bedenleri
güzelleştiren mineralli sular. Bendeniz güzelleşemedi.
Birincisi mayomu getirmemiştim. Önemli bir eksik.
İkincisi, Denizli misafirperverliği kendini gösterdi.
Telofon ısrarla çaldı ve arayan Fehmi Bey'di.
Fazla naz aşık usandırır hesabı, antik kent bana
doyamadan, ben de ona doymamışken; Fehmi
Bey ile birlikte güzel bir yemek ve gezinti keyfi
yaşadık. Doğrusu ağırlanmak ve önemsenmek
hoş bir duygu :)) Fakat, antik şehir ve
yeni kültürlerin açlığı öyle meşgul etmiş ki beni,
bir türlü Fehmi Bey'in zengin sofrasına ayak
uyduramadım:))


Aıerapolıs Tiyatrosu
Gezginler bu tiyatroya bayılıyormuş.
Bir harabeye dönüşmüş kent, bence
tiyatrosu ile övünmeli. Yukarıya çıkmak oldukça
yorucuydu ama değdi doğrusu.
Bu mekan mimari ve sarfedilmiş emek düşünüldüğü
zaman; baş döndürüyor.
Tiyatronun tam üst tarafındaki tabeleda şöyle bir
yazı vardı.
"Hıarapolıs tiyatrosu bugün, haçıkhavadaki
büyük bir mimarlık kitabı gibi ziyaretçilerin
karşısına çıkan bir tiyatro-müzedir."
Eyvallah.


Kamera; Güven
Bir tiyatro düşünün! Sırtını ulu bir yamaca dayamış.
Kuzeyinde upuzun ovalar, insanları beslemek
için bereket çığlıkları atıyor. Ve sanat, sanatçının
tüm  bedeninde harika alkışlar ile yaşam buluyor.
Taş, insan eliyle, oyun, insan zeka ve bedeniyle
inanılmaz bir varoluş anlatıyor bize.
Antik şehrin tayatrosu sanat gösterisi yaparken,
güneşten yanmış ve terlemiş tek seyircisi de
sanatı seven tüm ruhları çağırır bir sessizilkle
varoluşun yokoluşunu hissetmeye çalışıyordu...


Kamera; Güven 3 Haziran
Taş sokaklar ve taş yapı kalıntıları.
Taş yontucular, at kişnemeleri, kılıç ve ok
ustaları yok şimdi. Şimdi, daima yeninin peşinde
koşan harika yenilikçi ve korkunç bilgiç insanlar var...
Ne demiş değerli kocman-büyük insanlar; eskiye rağbet
olsaydı, bit pazarına nur yağarmış. Ama bu eski, bizlere
çok önemli bir şey anlatmak istiyorsa! ...


Kamera; Güven  Pamukkale-Denizli
Ah Fehmi Bey ah! Tam paçaları sıyırmış,
bende beyazlığın arınma yürüyüşüne başlayacaktım ki
beni aradın! Olacak iş mi yahu! Anladık, Denizli insanı
misafirperverdir, sıcak kanlıdır. Arkadaş, bir antik şehri,
şöyle gönlümce gezemeyecekmiyim ben? Ben de
turistler gibi çamur banyosu, bol mineralli sularda
yıkansaydım, tüm günahlarımdan arınsaydım kötü mü
olurdu yani? Ah Fehmi Bey ah!


Kamera; Güven Aıerapolıs


Kamera; Güven Aıerapolis
Güney Kapısı
Bir taş yığını gibi sessizce bekleyen bu şehir,
biraz ilgi, biraz çaba ile ayağa kalktıkça ürkütücü
bir güzelliği de gösterecektir bizlere.


Kamera, Güven  Fehmi Bey
İşte dostlarım; beni güzelik sularına
girmekten alıkoyan ve diğer antik
şehirlere gitmeme misafirperverlik
taktiği ile set çeken Denizlili Fehmi Bey.
Büyük heyecan duyduğu kiraz bahçesinin
hemen önündeyiz. Bu küçük fidanlar tam
tamına 4500 tane. İki yaşındalar. Ve
bazılarında birkaç tane kiraz var.
Başarılı işadamı Fehmi Bey, bu işte de
gelecek görmüş.
Fehmi Bey, aynı zamanda bu iş karlı tamam
da, sizi doğaya çeken, doğaya sığınma yeri
de olmasın sakın? Fehmi Bey, gülümseyerek;
"Biraz de öyle oldu. Bunca işin arasında
bu sayede doğa ile başbaşa kamaya da
çalışıyorum."
İkinci kuşak oldukça başarılı Fehmi Bey'e
yaklaşık 700 insana iş imkanı sağladı
deye teşekkür ediyorum. Dik duruş,
sağlam adımlar ve disiplinli bir
çalmışma ile ikinci kuşağın genç
işadamları.


SIRA DIŞI OLMAK


Hüsmen Ağam ile alışık olduğumuz bir başka tartışmayı yapıyorduk. Hüsmen Ağam, tam bir Trakyalıdır. Rumeli diyarını koklamış, oranın suyu-ekmeği ile büyümüştür. Sıkça tartıştığım, dertleştiğim Hüsmen Ağam yine bana yüklendikçe yükleniyor.

— Sen sıra dışı bir adamsın. Hem de gizli bir sıra dışı.

Niye böyle düşünüyorsun? Bazı konularda inandığın, inanmışlığın yanında olmak, haykırmak bu kadar da sıra dışımıdır? Peki, sen niye bu kadar sıradan ve durağansın ağam?

— Bak beni iyi dinle kızanım! Bazı zaman binanın taşları ile oynarsan, temelini zayıflatırsan binanın çökmesine neden olursun. Bina eskimiş, yıpranmış olabilir. Ya bırak kendi yıkılsın, ya da binayı onar.

Hiçbir şey anlamadım be Hüsmen Ağam.

—Anlarsın daha yaşın çok genç. Daha neler görecen dur bakalım! Arı kovanına çomak sokmayacaksın. Arılar kızınca hepsi birden saldırır ve bedeninin her yerinden sokarlar sana. Ve sen, ölüm tehlikesi geçirirsin. Hem, arıların balını yemek varken, sefasını sürmek varken; arılar ile niye uğraşırsın be kızanım?

Bazen görmeyecek, bilmeyecek, duymayacaksın!

Peki, Hüsmen Ağam, neden bizler eğlenemiyor, zenginleşemiyoruz. Ve neden bizler zenginliği sadece kocaman cipler, villalar olarak algılıyoruz? Cep telefonundan, bilgisayarına, aspirininden, serumuna kadar dışa bağımlıyız. Zengin devletlerin buluşlarına milyarlarca dolar patent hakkı ödüyoruz. Bizler bu kadar sıradan yaşayıp, görmeme, duymama, bilmeme merakı yüzünden bu kadar büyük bir boşluk-çaresizlik yaratmıyor muyuz?

— Of bre kızan of! Sen beni öldürecek misin? Ben sana ne diyorum yahu? Bu ülkeyi, bu dünyayı sen mi değiştireceksin? Edebiyatın, sosyalliğin, filozofluğun sana ne yararı oldu. Daha bir araban, bir villan bile yok. Konuşuyorsun ama boşuna…

Hüsman Ağam sana bir şey soracağım.

—Sor bakalım.

Gelişmiş medeniyetlerin neden çöktüğünü, neden istilaya uğradığını, neden yok olduklarını hiç sorguladın mı sen?

— Niye kafa yorayım onlarla. Ben senin gibi sıra dışı bir deli miyim?

O müthiş imparatorluklar, uygarlıklar, gelişmişliğin en güzelini, en varlıklısını, en göz alıcısını yaşamadılar mı?

— Eh yaşadıysalar ne olacak? Hepsi tarih oldu. Biz, bu ana bakalım evlat.

Roma, Bizans, Osmanlı, Türkiye olmadı mı? Efes, Truva, Mısır Uygarlığı, Sümerler, Asurlar, Hititler, İnkalar, Aztekler, zamanın bolluğunu, görkemini yaşamadılar mı?

—Yahu sen ne demeye çalışıyorsun beni çatlatacak mısın?

Olur, mu Hüsmen Ağam! Ben seni niye çatlatayım. Sen çatlarsan ancak çok yemekten çatlarsın. Gezmeyi sevmesin. Düşünmeyi delilik olarak anlatırsın. Eski uygarlıkların kıçına bir tekme vurmuşsun…

Ben diyorum ki Hüsmen Ağam! Hiçbir gelişmiş uygarlık çevresini de gözetmeden, düşünmeden varlığını koruyamıyor. Eğer dengeler sürekli o uygarlığın lehine gelişir, etraf inanılmaz derece sömürülürse, o gelişmiş uygarlık büyük sessiz topluluklar tarafından yutulmak için geri sayıma başlamış oluyor.

— Yani Bizans öyle mi oldu be kızanım? Ne alakası var şimdi. Biz anlı-şanlı ordumuz ile geldik, karadan gemi indirdik denize. Sonra koca toplarımız, aslan yürekli ordumuz ile o Bizans’ı ele geçirdik.

Hüsmen Ağam esas sorun, ele geçirip, istila etmek değil elbet. O zaman öyleydi. Kendi şehrini, medeniyetini koruyamıyordun. Biraz gelişi mi, ışıltılar saçmaya başladı mı; bir sürü göz seni takip ediyordu. En zayıf anında saldırıp avını parçalıyorlardı.

Sevgili Hüsmen Ağacığım, şimdi de aynı değil mi? Artık uygarlıklar ele geçirilip bilinen şekilde istila edilmiyor. Böl-parçala. Veya borçlandır, ona uygun korkulacak rakip ve düşman oluşturacak; sürekli birilerine ihtiyaç duymasını başaracaksın. Artık istilalar böyle yapılıyor Ağam.

Tüm insanları, insanlığı seveceğiz elbet. Ama çalışmayı, öğrenmeyi, bilgiye kucak açmayı da öğrenmeliyiz. Kendi buluşlarımızı yaratmalıyız. Kendi kültürümüzü korumalı, boşluk içinde savrulan gençlerimizi özenme debelenmesinden kurtarmalıyız.

— Of be evlat! Yazdığın yetmiyormuş gibi bir de bir araya gelince konuşmaya başlamıyor musun vallahi dayanamıyorum. Bırak bu düşünmeyi, irdelemeyi, yazmayı. İnsanlık bir taraftan duraklarsa, diğer taraftan bir başka çıkış yolu bulur. Ye, iç, eğlen, Bak etrafa rengârenk insanlar ile dolu. Bak benim göbeğime! Oh be yine karnım acıktı. Şimdi lafı bırak da, karnımızı doyuralım. Seni dinleme ücreti olarak elli köfte söylersen vallahi sana minnet duyarım…

Hüsmen ağam, ben diyorum ki, beynimiz aç. Karnımız nasıl olsa bol ve ucuz ekmek ile bir şekilde doyuyor. Nasıl olsa, bizler protein, vitamin, mineral hesabı yapmıyoruz. Diyorum ki, azcık sıra dışı olmalı, bu sıradanlığı bırakıp, bu milletin de bir şeyler üreteceğini, yeni buluşlar yapacağını, sağlığa, bilgi çağına, sanata, spora bir şeyler katacağını gösterelim, kanıtlayalım be ağam!

— Sen daha bana elli köfte söyleyemiyorsun, bir de milletin sorunlarına çare bulalım diyorsun! Hadi git işine. Ben şimdi gider bana bir yemek söyleyecek efendileri bulurum. Birazcık ağalanır, birazcık dert yanar ve birazcık da övgüler söyledim mi tamamdır kızanım…

Yolun açık olsun Hüsmen ağam.
Güven












31 Mayıs 2010 Pazartesi

ES BRE DELİ RÜZGÂR

Kamera; Güven   Agora -İzmir
Topraktan,tozdan, taştan, eskilikten ibaret
antik kentler; ruhumu neden etkiler, ruhumu
neden zorlar;bilemiyorum...

Kamera; Güven
Antik şehrin çeşmesi bir damlasına bile
minnet duyacağımız suyu; şırıldatarak
akıtıyordu. Keşke,insana akacak her bilgi,
her görgü;böyle aksa da tüm bedenlerimize
harika bir rehber olsa.

ES BRE DELİ RÜZGÂR ES


Güney rüzgârı olanca şiddetiyle esmeye devam ediyor. Daha çok genç olan iğde ağaçları tam da çiçek zamanı sınanıyorlar. Hepsi bir zamanda ekilmiş hep aynı boyda ve aynı itaatkârlık içinde boyun eğiyorlar güneyin hırçın rüzgârına.

Sadece iğde ağaçları mı itaat ediyor sanki! Biz insanlar tarafından yere atılmış ne kadar çer-çöp, poşet varsa, ağaç yaprakları ile birlikte oradan oraya savrulup duruyorlar. Kim sorarsa lodos, kendi temizliğini yapıyor. Küçük alaboralar bir yeri temizlerken bir başka yeri inanılmaz bir çöp yığını içinde bırakıyor.

Birbirine sokulmuş kayıklara ne demeli? Limanı iyice şişirmiş taşma noktasına zorlayan güney rüzgârına karşın sallanıyorlar. Tüm kayıklar ciddi bir ahenk içinde, bir sağa, bir sola gidiyorlar. Onları limana bağlayan çımaların özgürlüğü birkaç metreyi geçmese de kayıklar bu özgürlüğü olanca şımarıklıklarıyla kullanıyorlar. Kayıkların gövdelerine bağlanmış otomobil lastikleri de birbirlerine verecekleri zararı engelliyordu.

Lodos baharı uğurlama, yaz dönemini selamlama hoş geldiniz seslenişi içindeydi. Akşam güneşi belirli yerleri ısıtsa da gölgede kalan yanlar soğuğu, üşümeyi hatırlatıyor. Böyle zamanlarda tenha olur liman. Tam da iğdelerin çiçek açtığı, yeşilin akşam güneşi ile dans ettiği en güzel anlar. Her tarafı karıştıran lodos, limanın pek kıymetli misafirlerini de karıştırıp erken uğurlamıştı bugün!

Birkaç inatçı kadın ve erkek lodosun tüm hırçınlığına rağmen umarsız oturuyordu. Kadınların saçları dalga, dalga uçuşuyordu. Sanki bedenlerini de uçmaya zorluyor gibi! Siyah gömlekli kadın, siyah gözlükleriyle gizemin, çekiciliğin çağrısını yapıyor, onun karşısında oturan kadın ise denge adına beyazın kendi sunumunu yapıyordu. Beyaz hırkası oldukça uzun ve inceydi. Onu lodosun soğuğundan korumak amacından çok üzerine oldukça sıkı bir şekilde yapışmış kot pantolonu örtme gayretini gösteriyordu.

Akşam güneşi muhteşemdi! Lodosa boyun eğmiş itaatkâr iğde ağaçları de öyle… Kayıkların her birinde dalgalanan Türk Bayrakları coşmuş, onları tutan bir engelleri olmasa hepsi, bir anda lodosun çılgın davetine ayak uyduracak durumdaydılar. Kırmızı üzerine beyaz ay ve yıldız; dünya ile uzay arasındaki ilişkiyi ne güzel vurguluyordu.

Kıpkırmızı renk, bu topraklar için dökülmüş kanın sonlu insan nesli içinde ne kadar anlamlı bir sonsuz mücadelenin kanıtıydı! Ya, kırmızının üstüne işlenmiş beyaz ay ve yıldız! Dünyadaki savaşların, insanlar arası oluşturulan kırmızılıkların öfkelerine gülüp geçmiyor muydu? Dünya insanı sürekli yeni sınırlar, sınırlamalar ile meşgulken; ay ve yıldızın yaşadığı uzay, sürekli sınırların ötesine doğru genişlemiyor muydu? Sınırı ve sonu olmayan uzay; kendi savaşını kim bilir hangi insanüstü beceriler ile veriyordu…

Olacak iş değildi! Lodosun tüm şımarıklığına karşın, bir başka siyah gömlekli bir kadın etek giymişti. Diğer kadınların sığındığı pantolona sığınmamış, kadın coşkusu içinde lodosun korkusuz gösterisini yapar gibi korkmadan eteğini giymiş ve cesur adımlarla inmişti iğde ağaçlarının bile itaat ettiği güney rüzgârının hüküm serdiği yere. Kadın açık alanda hemen iğde ağaçlarının altında üşümüş olacak yer değiştirip daha kuytu bir yere geçmek için ayağa kalktı. Başına gelecek şirin kazayı engellemek adına elleri de eteğinin çok yakınında daha rüzgârsız bir yere ilerledi.

İki genç adam da kadının yer değiştirme telaşına kafa yoruyorlardı. Birisi; “ Bir kazaya kurban gitmesin kadın?” deyince diğeri; “ Her an bir şeyler olabilir” deyip erkekçe gülümsedi. Plajda binlerce kadının arasında bizi zorla bağlasalar, Yunan Adasındaki çıplaklar kampına getirseler; bir kadının şakacı bir rüzgâr tarafından uçmaya çalışan eteği kadar heyecan verici olamaz! Böyledir hemcinslerim olan erkeklerin içindeki esen şımarık güney rüzgârı. Devirler, ilgiler, alakalar, ihtiyaçlar değişir de, erkeğin bu zaafı değişmez. Bir kader gibi bedeni taşıyan beyne yapışmış gibidir.

Biz bize benzeriz. Daha çocukluk, daha gençlik zamanlarında giderilmeyen açlık; bir ömür sürer de, onu dizginleyemeyiz. Erotizmi yakalayamayan bizler; pornografik kültürün kulu-kölesi oluruz. Tıpkı hırçın lodosa boyun eğmiş iğde ağaçları gibi boyun eğiriz, doymamış bedenimizin aç olan tarafına…

Liman çaycısı yanında duran garsona; “ Bizim kediyi gördün mü yok artık. Kedi kafayı sıyırdı ve gitti.” dedi. Kedinin gidişini fazla merak etmeyen garson, öylesine; “ niye?” dedi. Çaycı çocuk; “ Kedinin yavruları kaybolunca o birkaç gün deli danalar gibi bağırdı buralarda. Ondan sonra da sıyırdı ve gitti.”

Kedinin gidişine aldırmayan garson, çaycının insan ile hayvan arasındaki ilişkiye merhamet ile bakan sesine de aldırmadı. Öylesine dinledi ve birkaç çay satma umuduyla yeni oturan müşterisinin yanına doğru ilerlerdi.

Lodos, hırçındı, ortalıyı doza-dumana katıyor, insanı sersemletiyordu. Ama lodos, insan eliyle sağa-sola atılmış tüm pislikleri de bizim gözümüze sokar gibi etrafta uçuşturuyordu. Lodos, tüm pislikleri, çeri-çöpü uçuştururken bir başka fikirlerde benim bedenimde uçuşuyordu!

Neden, biz lodosun da, poyrazın da, keşişlemenin de, karayelin de keyfini yaşayamıyoruz? Biraz yağmur yağınca sel olup can alıp can sıkıyor! Biraz rüzgâr esince, kuyruğumuzu kıstırıp sığınacak köşeler arıyoruz! Ne yağmurun tadını çıkarıp şiire, aşka, umuda, sanata aktarabiliyor, ne de binlerce insanı bir araya toplayan şehirleri; iç açan, baş döndüren mimariye teslim edebiliyoruz…

Lodos, kesintisiz esiyor. Akşam güneşi biraz daha batıya ilerliyor. Siyah gömlek giymiş kadın gözlüğünü başına kaldırdı. Beyaz hırkalı kadın, iki çay daha istedi. Kırmızı bayraklar, beyaz ay ve yıldız ile dünya ile uzay arası birlikteliği dalgalandırdılar. Besledikleri kedi kafayı sıyırıp gitmiş olmasına üzülen çaycı çocuk, bir sigara daha yaktı.

34 ve 59 plakalı iki araç daha geldi balık lokantasının olduğu yere. Dünya inanılmaz hızını kesintisiz devam ettirirken, her an kesintiye uğrayan insan ilişkileri, kim bilir hangi kavgalara, ayrılıklara gebe olan planların esintilerini yapıyordu?

Lodos hırçın ve şımarık! Lodos ele-avuca sığmaz bir sevgili! Lodos aşk kokuları tütsüleyen bir rahip! Lodos, uçurtma uçuran telaşlı ve heyecanlı bir sonbahar çocuğu… Lodos, ben ve yalnızlık…
Güven

29 Mayıs 2010 Cumartesi

BORÇ YİĞİDİN KAMÇISIDIR

Kamera ; Güven
EDİRNE
                                       ARKAOLOJİ ve ETNOGRAFYA MÜZESİ

                                          Ne oldu evladım başını niye tutuyorsun?
                                      Hocam,pek kıymetli saygı değer hocam!
                                          Evet evladım
                                     Başım ağrıyor. Çünkü evde annem ve
                                     babamın sürekli tartıştığına tanık
                                     oluyorum.
                                          Neden evladım?
                                      Neden olacak borç yüzenden Hocam?
                                      Hocam siz de borçlu musunuz bizim gibi?
                                          Ne borcu evladım? İnsanın bir Allaha
                                          borcu vardır. O da...
                                     Kulların kula, kulların devlete borcu olmaz mı
                                       hocam?
                                           Sus bre zındık. Yeter bre zındık evladım!
                                           Yeteeer. Gidenler gidecek.Adam olanlar
                                            kalacak...

Kamera; Güven  EDİRNE

Hocam, anlatılan bir hikaye
vardır eskilerden.
Ne hikayesi evladım?
Dıral dede varmış eskilerden. Hani ney üflermiş.
Evet evladım?
İşte Dıral dede o ney'i tüm hayatımız
boyunca çalarmış ama, nedense
insan öleceği zaman duyarmış.
Evet evladım?
Duyar ve hiç çekermiş. Kula kulluk
etmenin,kul hakkı yemenin, adeleti
çiğnemenin ve insan olamamanın
acısını çekermiş o an...
Evladım sen çok konuştun şimdi değneği
alacağım elime.
Ele destur hocam. Gözümüz yok hocam.
Açsınlar gözlerini hocam. Sağır Sultanın
duyduğunu duysunlar hocam. Çılgın bir
adaletsizlik ülkemin zeminini kaydırıyor
hocam.
Dıral dede ney üflüyor hocam.

BORÇ YİĞİDİN KAMÇISIDIR


Ne varsa eskilerin sözlerinde, anlatımlarında var. Elbette ; “Borç Yiğidin Kamçısıdır.” Bunu kim reddedebilir ki? İstersen kabul etme, ben borçlanmayacağım de! Günde seksen kez cep telefonumuza gelen mesajlarda bankaların nasıl ve hangi şartlarda kredi vereceğinin haberleri var. Televizyonlarda da öyle! Reklâmın ve reklâmcının adaleti yok gibidir. Tüten en son ocak dahi reklâm ile tanıştırılıp bir şekilde borçlu kılınmalıdır.

Borçlunun kamçısı borcu verenin elindedir. Canı istedikçe kamçı önce havaya kalkar ve çok özel bir şaklama sesi çıkarır. Daha sonra borçlunun borçtan dolayı pörsümüş bedenine iner. Sağlıklı bir kamçılama işi olmasa da kamçı bedene sımsıkı sarılır. Ve tekrar geri çekilip, ayni işlem beş, on kez tekrarlanır. Kamçı, şaklamamın ötesinde incecik bir iz de bırakır geride. Hatta bir iz değil birden fazla izler; borçlunun onur nişanı gibi pembe ve kırmızı karışımı gülümser semirmemiş sıska bedenin üzerinde.

Borcun kamçısı indikçe ve kamçı acı dolu onur nişanları bıraktıkça, bedenin sahibi olan YİĞİT adam daha bir yiğitleşir. Ama bilinen yiğitler gibi dik durmaz. Bilinen yiğitler gibi gönlü zengin, gözü açık ve yardım sever de değildir. Zaten bilinen yiğitler gibi olsaydı, borcun kamçısına teslim olur muydu hiç?

Yiğitlerle dolu olan bu memleket bu kadar kamçı şaklaması arasında bu kadar sessiz kalıyorsa, yiğitliğin tanımı da tekrar anlatılmalı derim! Eskiden kalan yiğitlik yitiktir artık…

Yiğitlik anlayışımız kaçma ve sinmeye endeksli hale gelmiştir. Kimse borcun kamçı olacağını, yiğitliği destekleyeceğini de sanmasın. Borç kişisel olmaktan çıkmış tüm devletin da sığındığı bir kamçı beslenmesi haline gelmiştir.

Devletimiz borçlanıyor. Devletimizi örnek alan belediyelerimiz de borçlanıyor. Koskoca devlet ve belediyeler borçlanırken insanlarımız borçlanmasın mı? Elbette el birliğiyle borçlanalım. Neden? Çünkü hâla ; “Borç yiğidin kamçısıdır” inanışını sürdürüyoruz.

Direnen kendi yağı ile kavrulup bütçe sanatını öğrenmiş çok az da olsa borçlanmamış insanlarımız vardır. Bu güzel ve akıllı insanları ellerim acıyana kadar alkışlıyorum. Bu insanlar kendileri ile ne kadar övünseler azdır.

Borçlanmamış, kamçının incecik acılı türküsünü bedeninde hissetmemiş dostlarımızın en önemli desturları da; “ Borç yiyen kesesinden yer. Ayağını yorganına göre uzak.” sözleridir. Ne güzel!

Bu hengâme arasında en büyük olan en fazla borçlanırken çok hızlı fakirleşmeler, iflaslar ve yitik yiğitler oluşuyor. Ülke yeniden kendi kahramanlarını yaratıyor. Uyanık, iş bilir veya çok iyi bütçe yapıp harika bir harcama disiplini yapan insanların oluşturduğu bir avuç kahraman…

Elbette borçlanmanın da bedeli bol acılı, bol yanık sesli kamçılardır. Kimler için? Tabi ki soylu halkımız için. Ya devletin borçları? İş bilir yüksek bürokratlar işini iyi bildiği için şimdilik gemi su almadan gidiyor görünüyor. Peki, anlı-şanlı ve çok çalışanlı belediyemizin borçları ne olacak? Borç mazeretlerinden dolayı yatırım yapamıyor, hizmet veremiyorlar.

Sanırım belediyelerimizi de kurtarmak, oluşturdukları bataklıkları sivrisineklerden temizlemek için Çevre Temizlik ve Katı Atık ücretlerine kurtarıcı diye sarılmışlar. Bu yıl ki katı atık ücretleri tam tamına % 100 zamlıdır. Hiç şaşırmayın sakın! Bu kamçı belediyelerimizin borç bataklığının kurtulması adına alınmış çok yüce bir karardır. Nasıl olsa kamçılanmaya alışmış halk; bir şekilde belediyeden de bir kamçı yesin; ne olur?

Semirmiş bedenin kaslı kolu elinde tuttuğu deri kamçıyı büyük bir iştah ile indiriyor. Kamçı her kalkışta bir ıslak çalarken, her iniş de ayrı bir inleme törenine tanık oluyor. Semirmiş beden mutlu. Çünkü elinde bir kamçı var. Ve kamçısın boş kalmayacağı harika bir halk sonsuza kadar bitmeyecek gibi sırada bekliyor.

Borçlu beden kamçının her değişinde onurlu bir inilti veriyor. Onurlu beden yiğitlikten borçlandığı için bağırmıyor. Naralar atmıyor. Ama anlamadığım bir tek şey var; kamçıyı yiyen YİĞİT beden; neden başını öne eğiyor? Neden? …
Güven

25 Mayıs 2010 Salı

ERKEK GİBİ KADIN

Kamera; Güven
Ürgüp-Kapadokya
Güzel Atların Diyarı...Doğa kendini isyana
zorladığında bağrını aralar ve ateş kusar.
Doğanın kusmukları bile bize harika bir
eğlence olarak geri döner.
İnsan,tabiatın evladıdır. İsyanı hissetitğinde
bağrını aralamalı ve bilgelik kusmalı...

 
ERKEK GİBİ KADIN



Bir övgü, bir kahramanlık seslenişi olarak yaparız bu seslenişi. Erkek gibi kadın deriz. Güçlü, dayanıklı, mücadeleci ve kahraman! Aslında erkeğe benzetilen kadın, düşsel bir kahramana dönüşür. Kadının kadınlığından öte, analık, erkeklik, kahramanlık yaptığını anlatmak isteriz. Az da olsa : “Erkek gibi kadın” seslenişini kadını küçümsemek için de yaptığımız olur hani!

Bu seslenişi: “ Erkek gibi kadın” deyişini birçok kadına söylesek; bir övgü gibi kabul eder bizi. Sanki erkeğin tamamıyla iyi ve dayanıklı, sanki hiç pes etmeyeceğinin bir deyimi olmuştur bu sesleniş. Belki de kadına övgü yapılırken erkeği de yüceltmeye çalışmıştır seslenmenin sahipleri… Tam tersi, çok nazik, çok kibar ve çok bakımlı bir erkeğe; “ Kadın gibi erkek” desek; birçok erkekten, lanetli bir sövgü duyarız. Sövgüyü bırakın, birçoğu da bizi anamızdan doğduğuna pişman eder.

Neden? Çünkü ona : “ Kadın gibi erkek” dedik. Kadın erkeğe benzetilir ve bundan gurur duyar, ama erkek kadına benzerse, bundan hicap duyar. İşte bu yüzden ana’yı kutsal kabul eden erkek, sevgili için dağları delen erkek; erkekçe seslenişi, övgüyü sever. Erkekçe ölüme gider, erkekçe öldürür, erkek duygular ile göç eder gavur dediği diyarlara. Kendi ülkesinde eğmediği başı eğer, kendi ülkesinde görmediği disiplini görür de erkekçe sessiz kalır…

Çocuk zamanlarımda Hapi lakaplı bir komşumuz vardı. Bir kadındı o! Erkek gibi, erkeğe benzemiş bir kadın. İsmi Hafize idi. Erkek kardeşi ile birlikte yaşarlardı. Anne ve babaları erken yaşta ölmüş, Hafize evin sorumluluğunu, yükünü üstüne almıştı. Doğa bu ailede her şeyi yanlış yapmış, düzenlemiş gibiydi. Hafize yani bizim Hapi’miz, tam bir erkek gösterişi içindeydi. Sesi, seslenişi, hareketleri… Kardeşi Mustafa ise ablasının tam tersi, kadın uysallığı içinde sessiz bir yaşam sürerdi. Ailenin tüm yükü abla Hafize tarafından sağlanıyordu. Yetki de ondaydı, söz hakkı da onda.

Bildiğim ve sonradan daha iyi değerlendirdiğim kadarıyla Hafize ablaya Hapi lakabını veren de mahallenin kadınlarıydı. Çünkü Hafize onlar gibi suskun, onlar gibi sineye çeken ve onlar gibi çoluk-çocuğa karışmamıştı. Üstelik de pantolon giyiyor, saçları da kısaydı. Onu adı Hapi olsun demişler ve özelikle kendi kızlarına ceza amaçlı seslendiklerinde; “ İyice Hapi’ye benzedin, Hapi gibi yapma” derlerdi.

Hapi’nin bir anlamı da yok. Yerel bir lakap, bir sesleniş olmuştu çocukluğumun diyarında. Sonra ne olduysa oldu, gizliden gizliye eleştirilen ve kısır döngünün küçük yerinin nazar dolu bakışları arasından sıyrılmıştı; Hafize ile Mustafa. Göç etmişlerdi, göç edilemeyecek bahçeli, tek katlı evlerinden. Birçok kişi kök salar, bulunduğu yeri sürekli bataklık haline getirirken, yıllarca evlenmemiş, kardeşi ile birlikte erkek gibi yaşama cesareti göstermiş Hafize, bir gün kardeşi Mustafa’yı da alıp gitmiş. Büyük şehre, erkek gibi kadınların bol olduğu diyarlara, daha rahat etmek için gitmişler…

Ne yazık ki bazı kadınlara “erkek gibi kadın” yakıştırması güzel bir övgü-cesaret olarak yapılıyorken, Hafize ablaya bu övgü ne bir kahramanlık, ne bir cesaret amaçlı yapılmıştı. Belki de küçük yerlerin kısır döngüsüne alışmış kadınlar, kendileri gibi giyinmeyen, yaşamayan bu kadına bir ceza olarak; Hapi lakabını vermişlerdi. Sonuçta, Hapi, kendi reformunu yaptı. Bir erkek gibi, kardeşini de yanına aldı ve büyük şehre, daha çok erkek gibi olan kadınların diyarına gitti. Bildiğim kadarıyla orada mutlu bir hayat sürüyorlarmış. Kimse de onlara; ne erkek gibi kadın, ne de kadın gibi erkek demiyormuş…

Artık bizim şehrimizde de erkek gibi kadınlar çoğaldı. Ne giyilen pantolon, ne de kısa saç; erkeliğe dönük bir övgü olarak kabul ediliyor. Erkeğin binlerce yıllık kahramanlık tahtı da sallanmaya başladı artık!

Başarılı ve sevgi dolu olmak için; ne erkek gibi kadın olmak, ne de kadın gibi erkek olmak gerekiyor! Doğanın bize bahşettiği, bizi onurlandırdığı bedenlerimizin hakkını vermek; bizim ruhumuzu da mutlu edecektir. Toplum içinde saygı değer olmak; ne erkeklikten, ne de kadınlıktan geçiyor. Sadece insan olmak ve de insana yakışır faydaları sağlamak, en güzel erkeklik, en güzel kadınlık değil midir?

Gecenin hâkim olduğu akşam saatlerinde limanın kıyısındaki bankta oturuyordum. Müzik çalarımın sesi kulaklarımda ve ben Marmara’yı izliyordum. Bir gemi yanaşıyordu limana. Işıkları gösterişli olan gemi, usulca yanaştı insan ve araçtan olan yükünü boşaltmak için. Ve tam önümden iki erkek geçiyordu. Birisi oldukça kaslı bir vücuda sahipti. Belli ki vücut kaslarını geliştirmek için çok uğraş vermiş! Neredeyse benim iki katım gibi kasları vardı. Erkek, kaslı vücudu ile yol alırken, inanılmaz bir mutluluk içindeydi. Kendinden emin ve oldukça korkusuz yürüyordu. Geliştirdiği kasların onu her şartta koruyacağı gibi bir hisse sahip olmuştu.

Kayserili bir dostumun anlattığı gerçek bir hikâye geldi aklıma. Kaslı bedeni oldukça gelişmiş adamın ilerleyişini seyrederken. 1950’li yıllarda Kayseri’yi Kayseri yapan Kambur Osman, ufak-tefek bir adammış. Bir gün bir yaşlı kadın, bir şikâyeti için başkanı görmek istemiş. Buyur demişler; başkan içeride. Kadın içeri girmiş ve çok çabuk dışarı çıkmış. Ne oldu teyze, dediklerinde; başkan içeride yok. Bir çocuğu oturtmuşlar içeri, benle dalga geçiyorsunuz siz, demiş.

Belediye görevlisi kadını elinden tutup, tekrar başkanın odasına getirmiş. Başkanın, bu kadının sizden bir isteği var, demiş. Başkan, o ufak-tefek kambur adam; hanımefendiye, emen bir çay söyleyin, demiş. Kadın o zaman o koltukta oturan, küçük adamın bir başkan olduğunu anlamış.

Başarılar, alınan yollar; insanın zekâsı ile oluyor. Ne kamburluğu, ne kısalığı-uzunluğu, ne de ufak-tefek oluşu başarının belirleyici sebebi oluyor. Başarı, ne kadının, ne erkeğin tekelindedir. Başarı, çalışmanın, araştırmanın, deney yapmanın, özgür ve kendine ait iradesi ile kendi sesinin yardımıyla ulusunun çıkarlarını da unutmadan yol almanın türküsüdür…

Erkeğin fazladan erkeleşmesine ihtiyaç yoktur! Doğanın kendine bahşettiği onurlu bedeni, ruhu doğal bir şekilde yaşatsın yeter! Kadının da fazladan erkekleşmesine, fazladan kadınlaşmasına ihtiyaç yoktur! Doğanın ona sunduğu, doğal kokuyu, gülüşü, inceliği sahiplensin; sahip çıksın, yeter…

Güven