7 Nisan 2010 Çarşamba

İYİ ŞEYLER


Tamamı ile iyi şeyler adına, Şehit Öğrt.Neşe Alten
Kreş öğrencileri ile kütüphane yolculuğu yaptım.
Sessiz ve garip kütüphane birden çocuk
neşesi ile doldu. :))
Bu kadar kötülük, bu kadar katmerli
mazeretler içinde ara sıra da olsa
iyiş şeyler yapmalı!:))


Kamera; Güven Rokoczi Müzesi
İki küçük hanım. Doğa Irmak ile Berre
İyi şeyler adına mutlu oldular.:))
Nasıl olsa büyüdüklerinde dert
eedcekleri çook şeyleri olacak.:))

Kamera; Güven  Tekirdağ Arkeoloji Müzesi
Küçük hanım ve beyler ile farklı iki
gün geçirdrim. Zaten hiç bırakmadığım
çocuk ruhum,derhal onlar ile el ele
oldu; büyümüş bedenimden
önce.:))

Kamera; Güven Rokoczi Müzesi
Her güzel iyi şey gibi ayrılık zamanı...
İnsan iyi şeye çabuk mu alışıyor ne? :))
Bir kütüphane iki müze gezdik. Geriye
dönük binlerce günden farklı iki günün dört
saati; diğer günlerin alışık tekrarından
farklı anılacak...

İYİ ŞEYLER


Sürekli kötünün ve kötülerin peşine takılmış dön babam dönüyoruz. Yüksek cesareti ve inancı olan kötülerin en büyük destekçisi yine iyilernin tarafında olan büyük sessiz çoğunluktur! Bazen gürültü de çıkarsalar; korkulacak bir gürültü değildir iyinin tarafında olan büyük ve iyi çoğunluktan. Şimdi o büyük çoğunluğun dertlerini daha da büyütmek yerine onlara ara sıra da olsa iyi şeylerden söz etmek isterim.

İyi şeyler deyince aklınıza ne gelir bilmem ama bence toplum menfaati büyük ve insanlara zarar vermeyen her davranış, oluşum, gösteri, yol açma; iyi şeydir diye düşünürüm. Sürekli kötülüğün tarlasını sürmek, onun harmanını dövmek toplum sağlığını yok etme aşamasına geldi. Korku ve panik balinaların sonu olan kıyıya vurmayı korkarım ki biz insanlara da sıçratmaz.

Şimdi iyi şeylerden söz etme zamanı. Kötülüğe savaş açıyoruz! Ama nasıl? İlkönce kendi yaptığımız ve yapacağımız şeylerin iyiyi işaret ettiğini kavrayarak. İnanmalı insan, kendine inanmalı ilkönce! Sevmeli insan; kendini sevmeli ilkönce! Ve kendini seven, kendine inanan insan da, başkalarını sevmeye başlar. İyi şeyler de kendiliğinden oluşmaya başlar o zaman…

Umreye giden ünlüler arasına Seray Sever’de giriyor. Nisan ay’ı içinde umreye gidecekmiş. Hazırlıklara başlamış. Ne güzel; kutsal topraklara gidip iyi bir iş yapıp daha iyi bir insan, sanatçı olma adına alkışlıyorum. İyilik, tepeden medyanın en renkli kişilerinden başlarsa, çok daha iyi olur. Başımıza taş yerine iyilik yağar…

Nihayet Erbil çifti boşandı. Mehmet Ali Erbil ile Tuğba Erbil boşandılar. İki uygar, cici, akıllı insanın kendi isteği ile boşanması iyi bir şey sayılır! Neden mi? Her gün birbiri adına dedikodu üretecekleri yerde, kötülüğü besleyeceklerine ANLAŞARAK ayrıldılar. Ne güzel, ne iyi bir şey! İyilik bunla da kalmıyor. Mehmet Ali güzel, alımlı eşi Tuğba’ya 1 milyon dolarlık bir ev alma sözü veriyor. Her ay 10 Bin TL nafaka. Bodrum’da yazlık bir villa ve oğlu adına bir daire iyilik adına veriliyor. Bu iyi davranışı da alkışlıyor, nakit olarak verdiği paraların da iyilik ve piyasa istihdamı adına iyi şey olduğunu düşünüp bu iki güzel insanı öpüyorum.

ABD’ye giden Sezen Aksu’nun ilk konseri büyük ilgi görmüş. Sezen Aksu büyük övgüler almış. Türk sanatçısı, müziği adına iyi şey! Zaten Sezen ne zaman kötülüğün tarafında oldu da kötü şey yaptı ki? O hep kendi duruşu, sesi, sevgisi ve aşklarıyla asil bir iyiliğin, özgürlüğün, kendi kendine yetmişliğin kadını olmadı mı?

Sesi kadar duruşu, ruhu ve bedeni güzel ve alımlı olan Sezen’i sadece iyi şeyler adına alkışlıyorum. Sakın ola yanlış anlaşılmasın. Amaç, iyi şeyleri toplum adına ortaya çıkarıp siz değerli iyi okuyucuya duyurmaktır.

Dünyanın önemli piyanistlerinden David Helfgott Türkiye’de. İstanbul’da konserler verecek David Helfgott yaptığı basın toplantısında İstanbul’da olmaktan dolayı mutlu olduğunu ifade etmiş. Ülkemizde sanatın biraz daha hatırlanması adına, ne kadar büyük olursan ol, ne kadar zengin olursan ol; sanatın sanatçısı kadar, ilgi, sevgi bulunamayacağının tespiti adına çok iyi bir şey! Dünya sanatçıları, sanatları İstanbul’da olması, bizlere çok yakın bulunmaları çok iyi bir şey. Alkışlıyoruz…

Derin bakış ve düşünceli sanatçımız Bedri Baykam 15 Nisan’da “ Anti-Çığlık” sergisi için Fransa’da olacak. Bu yılkı açık çek, Bedri Baykam’a verildi. Türk resmi, Türk sanatı adına ne büyük bir iyi şey! Görsünler bakalım bu barbar Türklerden de iyi sanatçı, iyi müzisyen, iyi filozof, iyi bestekâr oluyor mu olmuyor mu? Elbette, ne sanatın, ne müziğin, ne de felsefenin ulus ayırdığı yok. Sadece çalışma, önem verme ve önemsemeyle, her milleten iyi şeyler yapan çıktığı gibi Türk Milletinden de İYİ ŞEYLER yapan çıkıyor. Daha fazla çıkmalı!

Rahmi Koç Müzesi’nin gezici müze programı, Müzebüs öğrencilerle buluşmaya devam ediyormuş. Ne kadar güzel ve ne kadar iyi bir anlam taşıyor. Batıda yaşayan bizler, ne gazetenin, ne derginin, ne de kitabın tam önemini anlamış durumdayız! Çünkü oldukça bol ve göz doyuruyor raflarda da dursa, okunmasa da kitap ve dergi adına oldukça bonkör ve tokgözlüyüz. Ama Doğu illerimizde öyle mi? Bir aylık eski gazete açlığı çeken bir sürü insan kitabın lüks oluşu nedeniyle kitap yüzü görmemiş bile.

Eğitim, öğretim adına Rahmi Koç Müzesi’nin gezici aracı Müzebüs Doğu illerindeki programlarına en büyük iyilik; AYDINLANMA adına devam ediyor. Bu iyi şeyi ayakta ve ellerim acıyana kadar alkışlıyorum.

Sebze-meyve ve et fiyatları hız kesmiş. Ortanın da alt ortasına düşen pek soylu ve kıymeti halkım adına çok iyi bir haber. Sabah-akşam paranın, ödemelerin, dengelerin, dengesizliklerin tartışıldığı bu ortamda bu iyi haberi de iyi şey olarak algılamış ve sizlere müjdeyi vermiş durumdayım. Sanırım bir alkışı da bendeniz hak ettim.

Halter Avrupa Şampiyonası Nurcan Taylan’ın üç altın madalyası ile ALTIN gibi başladı. Türk sporu, halteri adına ve kadın sporcuların başarısı adına çok iyi bir şey! Nurcan Taylan’ın ardından bir iyi ve altın haber de Aylin Daşdelen’den geldi. O da bir rekor, üç altın madalya ile iyi şeyler yapanlar kervanına katıldı.

Mata Hari, Modern Bale Şöleni İstanbul’da. Balenin ilaheleri, dünyanın en gizemli dansçının öyküsünü bizlerin ayağına kadar getirdiler. Şimdi gizemi seven ve gizem adına gözleri pörtleyen ben; bu şöleni seyretmeye nasıl giderim, bu iyi şeyin gerçek zevkine nasıl varırım bunun telaşının iyi heyecanını yaşayalım derim.

Dansçı kadınlar ve gizemli bir öykünün baş döndürücü gösterimi; iyi şey değil de nedir Allah Aşkına!

Yeterince teneke sesi çıkaran, davul çalan, çılgınlık yapan yaygaracıların ölüm kokan, lanet saçan haberleri yerine iyi şeyleri de gözlemleyip hatırlayınca; sadece kötülüğün hükmünün geçmediğini de görüyorum. Ne iyi bir şey; ara sıra da olsa iyi şeylerden söz etmek…

Güven






















SENDEN ÖTÜRÜ

Kamera; Güven  Moda Sahili
Nisan,bir bahar günü insanlar sahile
koşmuşlar. Görünürde eğleniyorlar gibi!
Ne yalan söyleyeyim, eğlence adına
eksik olan bir şeyler var... Sanki
alışıldık tekrarın sıkıcı olanı tekrarlanır
gibi...


Kamera; Güven- Moda iskelesi
Bahar gelmiş de haberimiz yok! Tabiat,
ne güzel bir döngünün tekrarını yapıyor;
biz kurnaz ve akıllı insaoğlu kibirlerine
inat!
Ali'nin takkesini Veli'ye, Ayşe'nın
eşarbını Fatma'ya giydirmeye
çalışalım! Bize ait sandığımız dünyanın
gösterişli tapularına da sahip olalım.
Milyarlarca zavallıyı oyalamış bu dünya
bizim gibi özel, soyluları mı oyalayamaycak?


Kamera; Güven  Moda-Barış Manço'nun Evi
Benim gibi kim bilir kaç kez uğruyordu insanlar.
Tam 3900 günden bu zamana sabırla bekliyor
Barış'ın müze olup, bize akacak maddi enerjisini!
Kimi tesadüf kimi bilerek geliyor bu sokağa.
Benim gibi...
1,5 yıldan bu yana ah açlıdı, ah açılacak! "Hadi be
Selami Agacığım; elinizi biraz çabuk tutun " diye
diyesim geliyor Kadıköy Belidiye Başkanına.
Nasıl olsa Lale Manço'nun kendi romantizmini
düşünmekten vakti yok gari...

SENDEN ÖTÜRÜ


Son yılların tartışılmasız en iyi komedi filmlerinden birisidir Eyvah Eyvah. Yönetmenliğini Hakan Algül’ün yaptığı Ata Demirer ve Demet Akbağ’ın başrolünü paylaştığı film; içinde mizah dolu komedileri ne kadar da çok özlediğimizin iyi bir hatırlatmasını yapıyor.

Filmin neresini beğendin, en çok hangi bölümlerinden etkilendin deseler; filmi bütün haliyle ve oyuncuları da tam bir uyum içinde beğendiğimi söylemek isterim. Sanki kusursuz bir film olması için ilahi bir güç de insanlara yardım etmiş gibiydi. Öyle ki bu filmin çekildiği Çanakkale Geyikli ve Bozcaada sahilleri, doğası bile filme katkı vermek amaçlı kullanılıp ön plana çıkarılmamış.

Filmin sadeliği anlattığı konu o kadar çok bizden ve o kadar çok; bize uzak kalmış ki; birden uygarlığın bulaşmış tüm kirlerini siliveriyor, filmin içine giriyorsunuz. Klarnet aşığı bir genç olan Hüseyin ile Trakya şivesi, kültürü içinde Geyikli beldesinin bir parçası haline dönüşüyorsunuz.

Sanatının zirvesinde olmak; bir sanatçı için en büyük ödül olmalı. Bu filmde Demet Akbağ, Ata Demirer; bir kez daha devleşiyorlar. Demet, şarkıcı Füruzan rolünde ne kadar pervasız bir kadın rolündeyse de o kadar insan kalabilmiş, o kadar renk ve ışık, para içinde Hüseyin’i sahiplenecek kadar da olgun ve iyiliği sahiplenen bir karakteri canlandırıyor.

Nasıl ki sanatçı; “ Senden öte benden ziyade” derken “Bir sen var ki benim içimde benden öte benden ziyade, bir sen var ki senin içinde senden öte senden ziyade.” sözleriyle bizi bizden alıp bizden öte taşıyorsa, bu filmde sizi öyle bir yerlere taşıyacaktır. İzleyiniz! Bir kez değil, iki, üç kez izleyiniz…

Hüseyin karakterindeki Ata Demirer sanki uygarlık altında yapayalnız kalan bizlere tam bir insanlık dersi veriyor. İnsan küçük bir belde de yaşarken de, çok az para kazanırken de sosyal olabileceğini, kendi kendine de öğrenimini devam ettirebileceğinin çok güzel bir örneği sergileniyor.

Açıkgözlük ne kadar zirve yapsa da, renk ve ışıklar ne kadar gözlerimizi alsa da, masumiyet, yerellik, insani özellikleri orijinal halde korumak; bir film içinde bile zengin kültürümüzün dışlanmış, unutulmuş değerlerine yanıyorsunuz.

Bu filme beş üzerinden beş, on üzerinden on, yüz üzerinden yüz veriyorum. Eyvan eyvah filmini bir bütün olarak hatırımda tutacağım kesin! Bu filmin bize ait ama çoktan uygarlık adına terk ettiğimiz Hüseyin figürünü hep özleyecek, hep arayacağımız da bir gerçek. Fakat filmin içinde üç kez geçen bir tümceyi yaşamım devam ettiği sürece de ayrı bir keyif içinde hatırlayacağım.

Senden Ötürü

Hüseyin karakterine sahip Ata Demirer, haksızlığa uğradığında, karşı tarafa yanlışı hatırlatmada biraz sert, biraz nazik ve kararlı olarak bu sözü; “ Senden Ötürü”yü söylüyor. Ve karşı taraf ondan ötürü olan eksiğin, yanlışın ezikliği, kızgınlığı içine giriyor. Ama zengin bir moral kaynağı, tüccar olmamış saf bir halk temsilcisi olan Hüseyin, bildiği doğrularda hiç kimseyi ayırmadan sözünü sakınmadan söylüyor; “ Senden Ötürü” diyor.

Acaba bize bu sözü çok yakın bir arkadaşımız, dostumuz, sevgilimiz, eşimiz söylese; “ Senden Ötürü” deyip ayaklarımızın altındaki kokmuş bataklığı hatırlatsa, gidişatımızın halk, insanlık gidişatı olmadığını söylese; biz aynı filimde karşı tarafın yaptığı gibi kızgınlık ve kırgınlık içine mi gireriz? Yoksa bizden ötürü olan eksiğin, kötülüğün durdurulması için soğuk su etkisi yapacak şiddetli tokadı yüzümüze vuru muyuz? Hiç sanmam hiç!

Bu halk ne savaşlar, ne göçler, ne kıyımlar gördü de gerçeğin uyandırıcı etkisini bir tüllü sahiplenemedi. Tarihin yanlışları, doğruları ile bizim kadar uğraşan başka bir millet var mıdır acaba? Ya abartır ya yerin dibine batırırız yaşanmış bunca bedenin, ruhun soylu-soysuz karakterlerini. Hâlbuki tarih, yansız, kinsiz, koşulsuz yaklaşımlar ile ilim olur, yol gösterir bizlere.

İnsan, anlamak isterse sivrisinek saz ile anlar. Anlamak istemezse davul zurna ile anlamaz! Bir film yapılıyor diğer filmlerin argo, vurgun telaşını inat! Küfürden, sataşmalardan uzak mizah ve unutulmuş halk folkloru ile yoğrulmuş misler gibi “biz “ kokan bir film yapılmış.

Kısır bir film kültürüne sahip ben; bu filmi iki kez, üç kez izleme ihtiyacı duyuyorum. Uygarlık, şehircilik diyerek terk ettiğimiz dede ve baba ve analarımızın şivesini, kültürünü bize hatırlatan Hüseyin’e, pervasız haliyle, parayı, şöhreti, rengi, eğlenceyi bulduğu halde içindeki merhamet dolu insanı öldürmeyen Firuzeye de ayrı bir teşekkürü borç biliyorum.

Bu güzel ülkede bir tek şeye inandım ki, bizim nesil uyutuldu, gelecek nesil uyurgezer bir yaşam içinde soylu zenginlere kul-köle olma telaşını vermeye hazır ve muhtaç hale getirildi. Bizlerin dayanma gücü o kadar güçlü ki, çocukluğumuzun büyük ve zengin oyunları o kadar gösterişli birikimler yaptı ki, bir türlü bizi bizden geçiremediler. Ama çok narin olan ve oldukça kırılgan olan apartman çocukları; hiç çekinmeden boşluğa, şöhrete, süslü sözlere, mutlu eden tozlara, dumanlara da koşacaklar ve koşuyorlar…

Şimdi, şu anda aldatmanın, kirli siyasetin bini bir para yaptığı bu diyarda; ilahi bir güç tarafından tüm halkımız bir dakikalığına susturulsa ve bu ülkenin geleceğini, kaderini katledenlere “ SİZDEN ÖTÜRÜ” dese, acaba yer yerinden oynar mı? Nasıl ki bizim en yakın arkadaşımıza yaptığımız özeleştiri adına; “ senden ötürü” sözü hiçbir işe yaramıyorsa bu sesleniş de bedenleri titretemeyecek, kendilerine getirmeyecektir.

Bir musibet bin nasihate bedelmiş! Fakat sadece benim yaşadığım çağda, yüzlerce MUSİBET oldu da bin nasihate bedel olmadı! Bu nasıl bir iştir ki, masum ve nazik bir dille söylenecek SENDEN ÖTÜRÜ uyarısı bir işe yarasın!

Soylu oda başkanları; bugünkü esnafın, çiftçinin düştüğü zavallı durum sizlerin eseridir bilesiniz! Çokbilmiş, önce lüks odaları, araçları terci eden sendika başkanları; bugünkü işçi-memurun kimliksiz, kişiliksiz hali sizin eserinizdir bilesiniz! Sürekli öbür dünya telaşı diye bu dünyayı hiç ama hiç ihmal etmeyen din görevlileri, bugünkü dağınık din uygulamaları, dağınık kıyafet rezillikleri ve manevi çöküşün karanlık yüzü de sizin eserinizdir bilesiniz!

Her birinizle karşı karşıya gelsem, size verilecek en büyük cezam şu nazik söz olacaktır sevgili soylu başkanlarım; “ Senden Ötürü” der sizin özel keyif verici yükselişe kanat çırpan rahatınızı bozmadan yolunuz açık olsun derdim.

Güven

5 Nisan 2010 Pazartesi

HİLELİ ALKIŞLAR

Kamera; Güven-İstanbul Üniversitesi Avcılar Yerleşkesi

 Doğa bir uykudan daha uyanıyor. Bazı bitkiler çağrıya
hemen karşılık verirlerken bazı bitkiler ise temkinli
bir bekleyişi gerçekleştiriyor.
Tüm hilelerden arınmış tabiat; insanın garip ve
zavallı hileleri karşısında var olmaya çalışıyor...
Kamera; Güven
Özgün ve Doğa Irmak
Avcılar Yerleşkesi iki güzel, iki şık bayanı
ağırladı. :))
Doğa ablasını, ablası Doğa'yı görmekten yana
mutluydular. İnsanın insana olan sarılımı,
güzel gereksinimleri hiç bitmez umarım!
Doğa Irmak, Özgün ve bendeniz
Avcılar Yerleşkesi tabiatın insan eliyle
saldırılarından biraz da olsa uzak ve tabi
kokular içinde bizi buluşturdu.
Çok yakımınızda olan devasa bir
İstanbul'u bilmek hem heyecanlı
hem ürkütücü. Yalnış olan bir şeyler
var bizim zoraki şehirlerimizde.Eksik
parçaları "açıkgözler" görmez nedense!
İstanbul Üniversitesi Avcılar Yerleşkesinde
böceğin her ceşidini, otun, çiçeğin en
doğalını bulmak mümkün. Şimdilik...

Kamera; Güven  Oyuncak Müzesi-Göztepe

Neredeyse tüm hayatını bu işe adamış Sunay Akın'ın
oyuncak müzesi Doğa Irmağı ağırladı.
Her türlü oyuncağın, düşündürücü bir
marifetle 50-100 yıl önceleri yapılmış olması
ulusların çocuk ve sanata verdikleri
dürüslüğü de göstermez mi dostlar?
Kamera; Güven Oyuncak Müzesi
Her oyuncak özenle yapılmış. Hepsinin temsil
ettiği bir karakter,bir dönem var. Arka tarafta
duran yeşil kazaklı başı eğik olan oyuncak;
Victor Hugo'nun Nature damın kamburu
kitabındaki Quasimodo karakterini temsil
ediyor.
Hani, dişlek, gözleri yerinden fırlamış, kocaman
bir kamburu olan yaratığı! Ama ben, o
yaratığı bu oyuncağa bakarken hatırladım!
Ve o yaratık, bugünkü bilgili, soylu geçinen
insanlardan daha yakın durdu bana!
Konuşurken ağzından sular akan, insanların
yüzüne bakmaktan utanan Quasimodo sanki
bir şeyler anlatmak istiyordu, güzelliğin,
ukalalığın, hilebazlığın dünyasına...
Kamera; Güven 
Doğa Irmak Oyuncak Müzesi içinde
mutlu görünüyor. Halbuki burayı doldurmuş
binlerce oyuncak; insanların ölüm ve yaşam
arasında en büyük savaşları yaptıkları
zamanlarda yapılıyordu.
1945 2.Dünya savaşını yaşayan Japonya
yenik ayrılmıştı. Yıl 1950 Japonya pilli ve
ışık saçan oyuncaklar ile dünya pazarını
ele  geçiriyor.
Müzeyi ziyaret eden bir Japon'a
soruluyor;
"Atom Bombasını yaşamanıza rağmen
nasul bu kadar renkli ve başarılı oluyorsunuz?"
Japon cevap veriyor; " Ne yapalım,
o zaman oyuncaklardan başka
sığınacak hiçbirşeyimiz yoktu!"
Gelde destanlarımızı, yanık
sesli analarımızı hatırlama...

Kamera; Güven
Teo Dede ve Doğa Irmak
Oyuncak Müzesi emektarı Teo buraya
haftada bir geliyor.
Kalan günlerini Aziz Nesin Vakfı'nda geçiriyor.
O bir Hollandalı, o bir dünyalı. O bir
insanoğlu insan! Yüreğiyle,ustalığılya, bilgileriyle
hileden uzak yaşayan, bayaz sakalı ve
güzel ışık dolu yüzüyle...

HİLELİ ALKIŞLAR


İnsanlar sevinçlerini, desteklerini en güzel alkışlar ile gösterirler. Bizler bedenin el çırpmasının bu yönünü öğrenmeseydik kim bilir ne büyük eksiklik olurdu alkışa aç olan diğerleri için. Elbette bir başka yöntem geliştirile bilinir, bin bir yeteneği olan insanın insandan alınan enerjisi bir şekilde telafi edilirdi.

Bir gerçek var ki, alkışın verdiği desteği de başka bir davranış ile zor telafi ederdik. İlle de alkış! Yüzlerce, binlerce insanın bir araya gelip övgüler ile en üste oturttukları yöneticilerine, her konuşma sonu, her yüksek ses de; alkış ile destek vermesi; ölümlü olan insana; kim bilir ne ölümsüz hayaller kurduruyordur.

Övgüleri alkışı sevmeyen bir canlı var mıdır acaba insanoğlu insandan başka? Bin bir duygu ile bezenmiş de, kendi gerçeğini bulamamış, her türlü mertebeye ulaşmış da, yine o el çırpmalarının seslerinden medet umarlar… Övgüler arttıkça, alkışlar da artar. Birbirinin vazgeçilmezleridir övgü ve alkış birleşenleri. Tıpkı suyu meydana getiren oksijen ile hidrojen gibi! Tek başınayken yakıcı iki madde olan oksijen ve hidrojen birleşince insana hayat veren su haline gelir. Ne büyük bir çelişki!

Ama alkış ile övgü öyle mi? İster tek başına olsunlar ister birleşik; onların sadece bir görevi vardır. İnsana hizmet etmek! Hangi insana? Elbette sultanlığı hak etmiş, övgü ve alkışı alabilecek kutsanmışlıktan geçmiş insanlara. Öyle her önüne gelen alkış ve övgü beklemesin boşu boşuna. Onların yaptığı, hak ettikleri şeyler; sıradan insanların kuru gürültülerinin sırt okşamaları olur ancak.

Edebiyata, tarihe biraz merakınız varsa; 50–60 yıl önce yazılmış bir roman, bir hikâye, bir deneme yazısı veya bir makale okuyunuz. Göreceksiniz ki, ilerleyen, uygarlığı yakalamaya çalışan, büyük Atatürk ve silah arkadaşlarının devrimlerini yapmış bu ülke; aynı yerde, aynı alkışların, övgülerin gölgesinde uyukluyor. Tek bir farkla; 50–60 yıl önce; 20–25 milyonken, şimdi övünçle söyleyebiliriz ki; 75 milyonuz. Bir de genç nüfusumuz fazlaymış! Ne güzel bir övünç kaynağı değil mi dostlarım.

Necati Cumalının eseri olan Topraklar ve Yağmurlar 1950’li yılları anlatıyor. O zamanın demokrasi diye büyük bir oy alan Demokrat Parti döneminin yaptırımlarını da bu eserde görebilir, bu zamanın o zaman ile ne kadar ahenk içinde olduğunu irdeleyebilirsiniz. Demokrasi aşığı, alkış ve övgü aşığı başkanlarımız, yöneticilerimiz, sultanlarımız: 60 yıl önce de pek farklı değilmiş.

1950’li yılların da köylüsü yine aynı muhtaçlık içinde kıvranır, yine o zamanın öğretmeni de aynı maaş yetmezliğinde kör bir hayat-yaşam sıkıştırması içinde yaşarmış. O zamanını avukatı da, adliyelerin yetersizliği, curcunası, emeğini alamayışı, yığılmış davalar yüzünden; avukatlık keyfi yaşayamazmış.

İster bu zamanın renkli dünyasını, ister mum ve lambalı bol masallı dünyasını karıştırın, hak ve adalet hep eksik olmuş bu diyarlarda. Önde olan halk, önde olan asker; nice kahramanlıklar yapa dursun; şehitlik, gazilik ile ödüllendirilsin; ama varlığını diğer varlıklar ile çoğaltan ve alkış ve övgüleri hep kendinde toplayan paşalar; paşalık mülkiyetlerini neredeyse Vatikan Papalığı gibi yüceltip çoğaltmışlar.

Şimdi ne değişti de daha uygar, daha zengin ve daha coşkuluyuz; diyebilelim? Siz zannediyor musunuz ki; seri üretilen araçların, eşyaların, mülklerin üretilmesi uygarlık adınadır diye? Bugünkü soylu sömürüler para açlığı çekmese; bizlerin gelişmesi; mülk, araba, eşya edinmesi bu kadar kolay olacak mıydı? Sizler zannediyor musunuz ki; insan hayatını kurtaran aşılar, ilaçlar; insanlar daha fazla kazık kaksın diye yapılır? Hayır! Olsa olsa; görkemli ilaç sanayilerini daha büyük hedeflere getirmek içindir bunca insani telaş ve üretim!

Eğer insan sevgisi, tabiat sevgisi silah ve para sevgisi kadar olsaydı; bunca kıyamet, ölüm, vahşet, sömürü; hâla yaşanır mıydı?

Yaklaşık 200 devlet haline gelmiş, millet olmuş dünya insanı; 20 devletin keyfiyeti, yarım övgüleri ile oyalanır durur.

İstediğimiz kadar alkış ve övgülerimizi yapa duralım. Kendi adamımız, hemşerimiz, rengimiz, tenimiz deyip, kendi bencilliğimizi oluşturduğumuz sürece; duyacağımız her türlü alkış; HİLELİ olacaktır. Daima alkışı, övgüyü kendi becerisinin gereğidir düşünen yüce sultanları yanıltacak, yarı yolda bırakacaktır.

Hileli alkışlar neredeyse tüm toplumları bir virüs gibi sarmış durumda. Dünyanın sos vermesi, kızılca kıyametlerin kopacak olması, kuzey fay hattının varlığını hatırlatması; boşu boşunadır. Hileli alkışların soylu başkanları öyle bir ölümlü beden ölümsüzlüğü içine girmişlerdir ki; her devirde kendi kaybedişlerine güzel bir mazeret bulacaklardır.

Hileli alkışları alan efendilerin, tüm kandırılmışlığına, yanılgılarına verecekleri her an hazır bir silahları vardır. Muhalefet iseler; iktidarı suçlarlar. İktidar iseler; muhalefeti suçlarlar.

Yılların alkış ve övgü ustası Deniz Baykal, her konuşmasında, halkın ölümcül ve uygarlık sorunları yerine; iktidara yüklenerek; yüksek alkışlar ve övgüler almıyor mu? Aynı alkış ve övgüyü, başbakanımız Recep Tayip Erdoğan kendi partililerine, gurubuna konuşurken; tam bir trans becerisi göstermiyor mu? Sanki meydanlar yıkılıyor. Her konuşmanın ardından büyük bir alkış ve övgüler…

Değerli yöneticilerime, başkanlarıma, müdürlerime ve şeflerime söyleyeceğim tek şey vardır; alkışın gerçeğini, hilesiz olanını anlamak, ayırt etmek istiyorlarsa; tiyatro salonlarına, klasik müzik salonlarına ara sıra uğrasınlar…
Güven








2 Nisan 2010 Cuma

BANKA SOHBETLERİ

Kamera; Güven Moda-İstanbul
Nasıl ki insanoğlu'nun türküsü hiç
bitmez ise; hayvanların da tabiatın da
kendi türküsü hiç bitmez...Diye
düşünür ben!

Kamera; Güven- Güney Ekspres
Lokomotif aristokrat bir mutluluk içinde
katarları çekerken; katarlar da gidenlerin
TÜRKÜSÜNÜ söylüyor.
Camların arkasında gece ve kar



Beyaz karanlıkta parlayan raylar
Umutsuz çaresiz sallanan eller
Kavuşulmamayı anlatıyorlar
Üçüncü mevkii bekleme salonu
Çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor
Gece ve kar yine pencerelerde
Acı türküsünü mırıldanıyor
Bir türkü söylüyorlardı içerde
Bu giden kardeşimin türküsüydü
Arkadaşlar bakmayın gözlerime
Bu milyonların gerçek öyküsüydü
                            Nazım Hikmet
                                                  BANKA SOHBETLERİ


Birçok kez kâbusumuz olan bankalar, eli kalem tutan, duyguları bol olanlar için de ayrı bir teşekkür yeridir. Bankalardaki ışıklı sıra sistemi, rahat koltuk uygulamaları banka krizine girmemizi azaltsa da, zamanı az olanlar için hâla sıkıntılar büyüktür.

Tekirdağ Vakıflar Bankası da ay’da bir uğradığım yerlerden birisi. Ortalama bir saatten önce çıkamadığım bu bankada, oturduğum rahat koltuk da sıramı beklerken, banka sohbetlerine kulak kesilirim. Birbiri ile fısıldayanlardan, birbiri ile dost olanlara, latife yapanlardan, öfkelenenlere kadar; her çeşit insanı duymak ve görmek mümkün oluyor.

Sanırım bu sefer algılarım daha açıktı ki, hiçbir zaman tam manası ile bu bankada, bir yazı çıkarma üretkenliği içine girmemiştim. Ama bugün, banka sohbetleri kahramanları; bizi de yaz, bizi de çiz der gibi beyin hücrelerime yazıldılar.

En çok çocuklu kadınlar dikkatimi çekti. Kimi tek kızı, kimi iki çocuğu ile gelmişti. En büyük zaafım olan çocuklar çok yakınımda gülüyorlar, sıkılmış canlarını eğlendirmek için, yüzleri gülmeyen banka müşterilerinin asık bedenleri yakınında oynaşıyorlardı.

Sırası gelmiş bir kadının yanında duran küçük kız, neredeyse 1,5 metre yüksekliğinde olan banka tırmanmak istiyor; “ Anne ne olur beni kaldır.” diye zıplayıp duruyordu. Anne, beklemiş olmanın zaman kaybını çocuğunu duymayarak telafi etmeye çalışıyordu. Bir taraftan banka personelinin istediği parasını çantadan çıkarmaya çalışıyor, bir taraftan da, zıplayan kızını uyarıyordu. Zıplayan, banka personelini görmek isteyen küçük kızı; yukarıya kaldırmayı o kadar çok isterdim ki!

Küçük kıza; “Bak! Banka çalışanı ablayı gör bakalım. Sende büyüyünce böyle şık ve bakımlı bir banka çalışanı olursun belki!” demek ister, o günün anısına belki de o küçük, o masum beyinde bir bankacı hayalini ateşlemiş olurdum. Küçük kız, o kadar çok istemesine rağmen, beklemekten bunalmış anne, kızının bu isteğini yerine getirmedi.

Hemen yanımda duran iki adam bir müddet sessizce durduktan sonra, oflaya, püfleye tanışmadan konuşmaya başladılar. Daha genç olan; “ Sıra çok yavaş ilerliyor. Bu devlet bankalarının hepsini satacaksın. Bir tane bile bırakmayacaksın.” dedi. Daha yaşlı ve birkaç günlük sakalı olan gülermiş gibi konuşan adam; “ Geçen gün bir başka banka da kavga ettim. Müdür yardımcısı polis çağırmak ile tehdit etti beni. Ben de çağır buradayım bekleyeceğim dedim. Sonra da tanıdık olan müdüre gittim.” diyerek yanındaki adamın, banka bekleme acısını daha da kuvvetlendirdi.

Hemen arkamın çaprazında genç bir kadın oturuyordu. Kahverengi gözleri, kumral dağınık saçları ve zeki bakışları ile yanındaki genç çocuğa; “ Kaçıncı sınıfa gidiyorsun? Nerede okuyorsun? “ gibi sorular sordu. Çocuk kahverengi gözlü kadının sorduğu her aceleci soruya, çok yavaş ve mahcup cevaplar verdi. Anlaşıldı ki çocuk liseye daha yeni başlamış. Kadın kaç puan ile girdiğini, niçin meslek lisesine girmediğini de sorguladı. Çocuk, yine aynı mahcup ve sessiz boyun büküşle kadına bir şeyler mırıldandı.

Kahverengi gözlü kadın tüm sorularının bittiğini, belki de zamanın geçirmek adına genç adamı boş bırakmıyordu. Onun mahcup ve sessiz oluşunun tam tersi; kadın, sonradan anlaşıldığım kadarıyla, kendinin de aynı yaşlarda oğlu olduğu için, bildiği meseleleri, banka sohbetleri adı altında vakit geçirme adına yapıyordu.

Kadının sırasına çok az zaman kalmış olmasına rağmen, o genç çocuğa son sorusunu sordu: “ Manitan var mı?” Manitası olsa da, var diyemeyecek kadar utangaç olan erkek çocuğu; “ Yok” diyerek vaziyeti idare etti. Sanki bu cevaba sevinmiş olan kadın; “ İyi ki yok. Olmasın zaten. Manita demek, paranızın yenmesi demek!” dedikten sonra, sırası gelmiş olmanın bir başka keyfiyle genç oğlanın yanından ayrıldı.

Kız arkadaşı, manita, kız arkadaşı para harcama olarak gördüğümüz ve bu görüşleri de yine bir kadın olan bir anne tarafından seslendirmiş olmamız garip geldi bana. Hâlbuki sağlıklı beyinler, bedenler, yaşını, hislerini, heyecanını YAŞAMALI!

Zamanında bastırdığımız, korkuttuğumuz duygular yılar sonra hortladığı zaman şaşkına dönmüyor muyuz? Dönüyoruz elbet! İşadamı sekreterine sulanmış, bir bakan genç bir kız ile görünmüş, öğretmen öğrencisi ile iş pişirmiş gibi çok özel ve istisnai olayları bile toplumsal bir kriz gibi değerlendirip; asıl sorunu irdelemeyip, gençliğin bastırılmış duygularını, bizim ayıplı korkularımızı yok mu sayalım?

Ülkemi, ulusumu çok seviyorum. Bu ülkenin bu topraklarında, bu millet için, gözümü bile kırpmadan öleceğim herhalde. Milletim, Tekirdağ şehrim için; bana verilen yazma hakkı, yazma kültürü içinde; ÇIPLAK GÖRDÜĞÜM KRALLARA; “ÇIPLAK” diyeceğim.

Kol kırılır yen içinde kalır mantığını bir kenara bırakıp, bizim harika folklorumuzu tekrar keşfedelim derim! Tekrar keşfedelim…
Güven

31 Mart 2010 Çarşamba

KIRKİKİNDİ MESİRİ

Kamera; Güven-KIZ KULESİ

Hikayesi hiç betmeyecek olan sanki onsuz
boğaz boş kalacakmış gibi duran; harika
kule; restore edilmiş halde,sizleri bekliyor.
Üskadar'dan küçük tekneler kişi başı 5 TL
ücret karşılığında getiriyorlar.
Gidilmeli,görülmeli ve bize ait olan
dokunulmamış bakir hayallerin içine,
düşlerin en güzeline girilmeli... :))
Kamera; Güven
Kulenin basamaklarına atacağınız
her adım sizi biraz daha yaklaştırcaktır!
Nereye mi? Elbette dokunmaktan
korktuğunuz sadece efsane olarak
kabul ettiğiniz düşlerinize.
Dokunun lütfen! Tozlu düşlerinize
korkmadan dokunun!
Hayalperestlikten korkun; hayal
kurmaktan değil :))
KIRKİKİNDİ MESİRİ


Mesir Macunu deyince akla gelen ilk yerlerden birisi de Manisa’dır. Osmanlı İmparatorluğunun Şehzadelerinin yetiştiği şehir! Geçmişteki önemi oldukça büyük! Tam tamına 460 yıldan bu yana kutlanan mesir şenlikleri bu yıl, Mart ayı içinde de kutlandı. Ağır konuklar vardı. Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve eşleri de oradaydılar.

Gelenekleri öğretici bir eğlence içinde şenliğe, turizme çevirmek; şehirleri oluşturan halk ve esnaf için oldukça önemlidir. Bu sayede şehirlerin tarihi, folklorik güzellikleri de tanıtılmış olur.

Kırkikindi Mesiri Şenliklerinin 460. Cumhur Başkanı Abdullah Gül, eşi Hayrunisa ve Bülent Arınç, Manisa Valisi ve Belediye Başkanını eşlik edildiği törenlerde tonlarca mesir macunu halka; ilk yıllarda olduğu gibi dağıtılmış. Ama bu sefer, ilk başlangıç yıllarında olduğu gibi; camiden atmak yerine otobüs üzerinden ve makam olarak ülkemizin en tepesinde bulunan Cumhurbaşkanı tarafından dağıtıldı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de söylediği gibi; “ Böyle bir şeyi ilk kez yaşadım. Bir rüya gibiydi. Halkımız ile birlikte yürüdük. Ve çok uzun yıllardır uygulanan bir geleneği uygulamak, beni oldukça mutlu etti.” diye duygularını dile getiren Gül; yağmurun başlamasına aldırmayarak; “ Rahmet Yağıyor” diyerek mesir macunlarını ; “Şifa Niyetine” diye dağıtmış.

İçinde 41 çeşit baharatın bulunduğu mesir macunu; şifa niyetine, şifa bulmak adına yapılmış. Yıl 1540 Yavuz Sultan Selim’in annesi Hafsa Sultan Manisa’da hastalanır. Hastalığa çare bulunamayan sultanın adına Manisa’da yaptırılan Sultan Camii Medresesi başına Merkez Efendi getirilir. Merkez efendi, bitki ve baharat karışımı macun hazırlar. 41 çeşit baharatın karıştırılmasından hazırlanan macunu yiyen Hafsa Sultan iyileşir. O günden sonra hastalara mesir macunu verilmesini emreder. O gün, bugün Manisa’da düzenlenen Mesir Macunu törenleri halkın büyük ilgisi ile devam ediyor.

İçinde hak varsa, sevgi, heyecan, ümit ve eğlence varsa; bir oluşum, faaliyet; yüzlerce yıl yaşıyor. Yani neredeyse ölümsüzlüğü yakalamış oluyor. Şehirlerin gülen yüzleridir şenlikler. Gülümseyen, ümitleri tazeleyen, öfkeleri dindiren yüzleridir…

Manisa Kırkikindi Mesiri Şenliklerini ulusal gazetelerimizden birisi oldukça detaylı vermiş. Ve çok önemli iki şahsiyetin de mesir macunu dağıtırken fotoğraflarını yayınlamış. Haberi okurken, halkın heyecanını, Cumhurbaşkanının heyecanını oradaymış gibi yaşadım. Fakat aklım fotoğraflarda kaldı!

Üç ton mesir macununun dağıtıldığı şenliklerde açılışı töreninde Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın fotoğrafları oldukça çelişki oluşturmuştu. Siyah ile beyaz gibi! Hoşgörü ile Öfke gibi! Gülmek ile ağlamak gibi…

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, mizacı gereği gülümsemeyi, hoşgörüyü daha fazla uyumlu görünmeyi ve yaşamayı benimsemiş bir insan. Bülent Arınç ise tam tersi, ne kadar gülmeyi, hoşgörüyü benimsediyse; o kadar da öfkeyi, yüksek heyecanı ve keskin sözleri kullanan bir karaktere sahip.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’de, Bülent Arınç’da iki eski dost, arkadaşlar. Siyasetteki birliktelikleri eskiye gidiyor. Birlikte kim bilir ne yollar yürüdüler, ne kavgalar, yorgunluklar verdiler.

Her partide bulunması gereken iki ayrı karakter! Belki de her şirkette, her kurumda olması gereken iki değişik insan! Birisi hoşgörüye daha yakınken, diğeri tedbire, disipline ve tabanı korumaya, kollamaya daha yakın. Birisi daha Avrupa yüzümüz olurken, diğerimiz daha Asya yüzümüz oluyor.

Bu fotoğraflardaki ilginçlik neydi ki, 41 kere maşallah diyeceğimiz 41 çeşit baharattan yapılan mesir şenliğinin de önüne geçti? Elbette mesir macununun önüne geçemez. Ele ele “Şifa Niyeti”ne yeniyorsa; çıkmadık candan ümitler kesilmediyse; bolca mesir yemenin hiçbir zararı yoktur. Yiyene, afiyetler ola. Yemeyen de, en kısa zamanda mesir macunu siparişlerini tez elden versin!

Ben yine mesir macunlarının “Şifa Niyeti”ne dağıtılış törenlerinin fotoğraflarına geliyorum. İlk fotoğraf otobüs üstündeki Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün fotoğrafı. Basın ordusu onu fotoğraflamak ile meşgul, gökten rahmet yağarken Abdullah Gül, mesir macunlarını fırlatıyor. Aynı çiçek atar gibi. Sağ eliyle çok az bir kuvvet harcayarak; elini yukarı kaldırmadan, elini iterek atılan mesirler; renkli ambalajları içinde; “Şifa Dağıtmaya” yol alıyorlardı.

İkinci fotoğraf ise Bülent Arınç’ın fotoğrafıydı. Beden dili insanın gerçek aynası olmalı! Hüznü de, merhameti de ve rakiplerini acımasızca eleştiriyi de iyi bilen Arınç; Cumhurbaşkanımızın tam zıddı bir poz vermiş. İnanılmaz bir çelişki vardı iki fotoğraf arasında. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın halka dağıttığı mesir macunlarını tam da atarken çekilmiş olan fotoğraf; Bülent Arınç’ı anlatıyormuş gibi; sert bir ifade ve olanca şiddeti ile rakibe atılan bir taş gibi, sağ kol geriye kaldırılmış ve oldukça güç alınmış. Fırlatılacak olanlar mesir macunu değil de, bir top güllesi, bir taş sanki!

Öyle sanıyorum ki bu fotoğrafları gören Cumhurbaşkanı kendi fotoğrafına, duruşuna, gülüşüne bakıp; o anki yaşadığı rüya gibi olan şenlikleri yine hoş bir hatıra ile anacaktır. Ama aynı fotoğrafın kendi olanına bakan Bülent Arınç oldukça kızacak; “ Bir kısım medyanın kasıtlı işitir.” diye yine keskin sirke misali; hatıralarda kalacak laflar edecektir…

Ben Bülent Bey’in fotoğrafına bakarak; kızgınlığı, hoşgörüsüzlüğü anmak yerine; Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün fotoğrafına bakarak; hoşgörüyü, barışı, sevgiyi düşünmek istiyorum!

Manisa halkının 460. Mesir Macunu şenliklerini kutluyor, ŞİFA NİYETİNE; Afiyetler Ola diyorum.

Güven

29 Mart 2010 Pazartesi

BİR TİYATRO SEVDASI

Kamera; Güven-Çeşme
Tabiatın güzelliği,insanın güzeliği ile
buluşmaya görsün; aranası cennet
bile sorgulanmaya başlar o zaman!

BİR TİYATRO SEVDASI


Tiyatro sevdasına çok ucundan tutulmuş olan ben; bugünü, 27 Mart’ı sevgi ile heyecan ile kutlarken, bir güne sığmayacak bir sevda masalının, yaşam iksirinin vazgeçilmezi olarak görüyorum.

Tiyatro, yaşamımızın her anı gerekli olan bir gıdadır. Hiçbir mazeret tiyatronun dışlanmasını, tiyatrodan uzaklaşmamızı İZAH edemez! Bahanemiz ne olursa olsun, tiyatromuza, tiyatrolarımıza sahip çıkmamız gerektiğine şiddet ile destek veriyorum.

Baş ağrılarımız, mide bulantılarımız, zamansız öfkelerimiz, yaşamı sadece bir bakış açısı ile çok küçük bir alana sıkıştırmamız; TİYATRONUN soylu, onurlu eksiğinin oluşundandır…

Tiyatro yönetmeni olan Mehmet Ergen; “ Tiyatroların beşiği olan ülkemiz, ne yazık ki tiyatro konusunda oldukça hantal davranıyor.” diyor. Ne kadar haklı! Ne kadar güzel bir düşünce sörfünün dikkatini çekiyor! Ülkemizde, bizlerden önce yaşayan her gelişmiş uygarlığın onlarca tiyatrosu vardı.

Gelişmiş bir şehir düşünün ki tiyatrosu olmasın. Kütüphanesi olmasın. Müzeleri olmasın. Spor alanları olmasın… Gelişmişliği araç sayısı ile kıyaslıyorsanız, asker gücü ile kıyaslıyorsanız; bir gün kas gücünün hangi alanda kullanıldığının garip ve mağdur iç çekişlerini yapar da ağlayanınız olmaz!

Şehri Tekirdağ’ımıza çok yakın olan Çanakkale Truva Antik Şehrine uzandığımızda ilk karşınıza çıkacak olan oluşum; Açıkhava tiyatrosudur. Yaşlı taşların şahit olduğu yaşamın içinden yükselen seslerin, davranışların korkusuzca dile getirildiği yer.

Biraz daha aşağıya Ege’nin içlerine doğru uzanacak olursak; Kuşadası Efes’e gelirsek; oradaki antik şehrin muhteşem tiyatrosunu da görürsünüz. Tiyatronun yanında, kütüphaneyi, Pazar alanlarını, genelevi de görürsünüz. Bu demek ki, insanoğlu, ihtiyaçları saygın ve aşina yollardan karşılandığı zamanlar; eğriden çok doğruya ulaşıyor. İnsanoğlu tatminsiz bedenini törpülemeyi sanat ile ilim ile spor ile yapmaya başladığı zamanlar; kahvehane müşterileri azalıyor…

Yolumuza devam edip güneye doğru iner Antalya Aspendos’a uğrarsak; tiyatronun mimari ile mühendislik ile buluşmasının insanüstü güzelliğini de bu tiyatroda görürsünüz. Tiyatro; uygarlıkların vazgeçilmez tercihi! Uygarlıkların yaşam iksiri! Uygarlıkların sevgiye, aşka, alkışa, çoksesliliğe giden yolculuğu…

Şehri Tekirdağ’ımızda da bir tiyatro sevdalısı, aşığı vardı. Onun beyaz saçlı, post bıyıklı bakışlarında; tiyatro kokusu, tozu, sanatı bulaşmış; gençler fark edildi. Şimdi o gençler kendi ateşlerini üflemek, büyütmek ile meşguller. Yılmaz İçöz ağabeyimizi de rahmet ile anıyor, ona tiyatro içtenliğinde siyasi olmayan ALKIŞLAR yolluyorum.

Tiyatro, ona gelen insana asla siyasi davranmaz. Beklentisi yoktur samimi bir alkıştan öte. Ve siz rahat koltuklarınıza yaslandığınızda, nedenleri, perspektif bakışlarla irdeleyip alkışlar yaptığınızda; tiyatro sizin kulağınıza bir şeyler fısıldamaya başlar. Argonun bittiğini, mizahın başladığını! Sahteciliğin bittiğini, gerçeğin başladığını söyler size. Ve siz, içinizdeki yükselen enerji ile zenginliği de algılamaya başlar; banka hesaplarının, yalıların zenginlik kıyaslaması olmadığını anlar ve ölümlü bedenin o an ki yaşam hakkına şükür edersiniz…

Çok yakın zamanda şehrimize gelen tiyatro oyununda, yine güldük, yine düşündük, yine siyasi olmayan gönül alkışları yaptık. Ve bu tiyatroda, çoğalan tiyatro seyircisi yanında, bizle tiyatroya destek veren dostlarımı da görmek beni mutlu etti.

Dünya Tiyatrolar Günü’nü bir vesile olarak görüp, tiyatroya yeni katılımcı ve yeni heyecan duyan dostlarım; Fatma hanıma, küçük Doğa Irmağa, Hidayet hanıma, Tülay hanıma, Huriye hanıma teşekkürü borç bilirim.

Onlara bir de küçük bir hatırlatmayı tiyatronun harika hoşgörüsü içinde yapmak isterim! Tiyatro, gülmeyi de ağlamayı da anımsatmalı! Tiyatro, ölümü de yaşamı da hatırlatmalı. Korkularımız, hüzünlerimiz onlardan kaçmakla değil; tam tersine bilginin, görgünün, öğrenimin peşini bırakmayıp tiyatro ile onlara el sallayıp; BİZ BURADAYIZ demek ile olur diye düşünürüm…

Dünya Tiyatrolar Günü, 1961 den bu yana kutlanıyor. İyi ki bu gün, hatırlatma ile yaşama dönüşme fırsatı buluyor. Bu günün yükselen anısına ünlü tiyatro yazarı, yönetmeni evrensel bir bildiri hazırlamış. Brezilyalı sanatçı Augusto Boal diyor ki;

“ Bütün insan topluluklarının yaşantısı gösterilerden oluşur… Bunlar tıpkı izlemeye gittiğiniz gösterilerdendir… Farkına varılmasa da, insan ilişkileri tiyatroya uygun biçimde yapılanır… Bizi var eden TİYATRODUR! Hepimiz sanatçıyız; tiyatro yaparak aslında apaçık olanı görmeyi öğreniyoruz, çoğunlukla bakmadığımız için göremediklerimizi, kanıksadıklarımızı keşfediyoruz. Tiyatro yaparak gündelik yaşam sahnemizi aydınlatıyoruz.”

Şimdi ben; ayağı kalkıyor ve ellerim acıdan uyuşup, sanatın heyecanını hissedene kadar alkışlıyorum; hayata olumlu, faydalı; sanatçı gözüyle bakan ve en amatör ruhla sanat yapan insanları…
Güven

26 Mart 2010 Cuma

YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE

Kamera; Güven Agora Antik Kenti

Kimbilir bu çeşme başında ne
fısıltılar, ne söz verişler ve de
arınmalar yapılırken; bir avuç suya
da, ne minnet edişler duyuldu...

Kamera;Güven Agora-İzmir

Yunan, genç bir anne. Çocuğunu gezdiriyor.
Belki de o küçük bedene şöyle
sesleniyordur; " Bak oğlum bu antik
kenti senin ataların yapmıştı. Biz önemliyiz.
Biz değerliyiz.Onun için geçmişini tanı ve öğren!"
diye fısıldıyor olabilir mi acaba? Tarhie bir
taş parçası olarak bakmayan, tarihi bir fantazi
gibi görmeyen; milletler, felsefeyi de,
matematiği de, tiyatroyu da seviyor
olmalılar!

YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE


Çok eski devlet geleneği, tarihi, tecrübeleri, kültürü olan bu milletin; hâla doğum sancıları çekmesine anlam veremiyorum. Nasıl bir doğumdur ki; sürekli dışa bağımlı, sürekli ölüm ve öldürme üzerine yaşam tarzı geliştiririz!

Geçmişimizin en önemli zamanlarından birisi de Osmanlı İmparatorluğudur. Üç kıtaya yayılıp, binlerce askerden ordu barındırmak; o diyarların efendisi olmak; zor iştir! Zoru başarmak, başarıyı sürekli kılmak da, ayrı bir zorluktur. İşte, tarih bunun için önemlidir. Kaybedilmişliğin, kandırılmışlığın, sefahatin; nasıl bir son hazırlamış olduğunun da gerçeğini; tarihe bakarak öğrenebilirsiniz.

Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü olduğu dönemlerden Kanuni Sultan Süleyman zamanı; aynı zamanda da çıkılan zirvenin de iniş yolculuğunun başlayacağı zamana da rastlar. 46 yıllık iktidar dönemi muhteşem Süleyman’ı oldukça yormuş, üzmüş, en sonunda oturacak bir tahtın; bir tüneme yeri olduğunun farkına varmışlığını yaşamıştır.

O muhteşemdi, adaletliydi, adildi! O devletini, kendinden, ailesinden de daha önemli görürdü. Ne oldu da o muhteşem adam; devleti için onca, paşa, vezir kellesi aldı? Ne oldu da, devleti adına; en sevdiği büyük oğlu, şehzade Mustafa’yı kendi fermanı ile boğdurdu? Küçük oğlu, Beyazıt, diğer oğlu Selim ile girdikleri taht mücadelesinde aynı son; öldürülme ile son buldu.

Büyük, muhteşem Süleyman; daha yaşarken belki de çoğumuzun asla ama asla yaşayamayacağı acıları yaşamış; beki de tarihe muhteşemliği, adaleti yanında; devlet için iki oğlunu da katledeceğinin acı gerçeğini miras olarak bıraktı. O muhteşem Süleyman, bir daha dünyaya gelse, o muhteşem hayat, güç ve taht yerine sıradan bir kulübe sıcaklığını tercih etmez miydi acaba? Elbette ederdi.

Bugün çoğumuzun hayallerini süsleyen ZENGİN olmak, muhteşem ve en tepede olmak; nasıl bir bedel ve bedeller ödettiği tarihin zengin sayfalarında bizi bekliyor.

Bu muhteşem imparatorluğun hazineleri de, haremi de, toprakları da muhteşemdi. Kavgaları da, kızgınlığı da; “tez kellesi getirile” fermanları da muhteşemdi. Lale bahçeleri de, has bahçeleri de, mehterin sesi de, ordunun savaş yürüyüşü de muhteşemdi!

Muhteşem olmayan neydi de, bu kadar büyük bir imparatorluk yıkıldı? Hem de gelebileceği en güçlü zamanlarda, en zengin dönemlerde; en korkulu kardeş kavgaları yaşandı.

Günümüzden 450 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde, yarının sultanı olacak şehzadeler arasında şöyle bir söz geçerliydi; “YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE” söylemi, şehzadelerin ve yakınlarının içini titretiyordu. Korku büyüktü.

O zamanın anlayışında, ayakta kalma kültüründe; Ya ölür, ya da öldürürsün geçerliydi. Sultan olmak demek; güç demekti. Soyun güvence altında demekti. Ya kaybedersen; Devlet için her şey mubahtı. İşte, Osmanlı İmparatorluğunun güç dengesi, en zengin, en mutlu olabilecek zamanda; o muhteşem Süleyman’dan sonra böyle bozulmaya başlamış.

Bu felsefeyi, hayatta kalma oyununu en iyi anlayanlardan birisi de o muhteşem kadın; Hürrem Sultandı! Tarihe biraz inanıp tarafsızca kulaklarımızı yönelttirsek; Hürrem sultanın; “ Ya öldür, ya da ölürsün” deyişini duyabileceğimizi düşünürüm.

Hürrem’in sultanlığının, çocuklarının sağ kalmasının devamı; ölmeden önce, öldürmek gelenekleri ile sağlamlaşmıştı. Devlet, millet ne kadar önemliyse; kendi canımız ve kendi çocuklarımız da bu kadar önemlidir! Devir 450 yıl öncede olsa aynı bugünün anlayışı o günde vardı. Elbette, her şey devlet ve Milet adına düşünülüyor, o devlet için ÖZ ÇOCUKLARIN bile kendi ellerin ile ölüm fermanı imzalanıyordu.

O zamanın şehzade Mustafa’sına, Beyazıt’ına, II. Selim’ine kulak kabartsak; “ Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” anlayışının kurbanı olmadılar mı? Öz kardeşlerin katledilmesi, küçük bebeklerin güya devlet ve millet adına cami havlularını doldurması; devletin ve meletin bu şekilde var edilemeyeceğinin de trajedi sahneleri değil midir?

450 yıl öncesini ve o günün pişmanlıklarını, özür dileyişlerini, vicdan sızılarını geri getirmek mümkün değildir! Ama yarınlara aynı trajedileri taşımamak mümkündür! Peki nasıl? Ya devlet başa, ya kuzgun leşe geleneğini tersine çevirip, uygarlık dediğimiz, demokrasi dediğimiz yaşam şekillerini SAYİCİ hale getirerek…

Bugün, millet adına görev aldım, millet adına AND içtim diyen her kim varsa, hangi konumda olursa olsun, o insanların şehrinde bir kişi dahi acı çekiyor, ah’lar bırakarak lanetler yağdırıyorsa; eksik olan bir şeyler var demektir! Bugün hâla ülkesini yönetenler, zırhlı araç filoları ile çoğalıyor, koruma kalkanı içinde her geçen gün halkından uzaklaşıyorsa; eksik olan çok şey var demektir!

450- 500 yıl öncelerinin geleneği olan DEVLET BAŞA, KUZGUN LEŞE inancı, felsefesi daha çok kelle alacak, çok milleti; güya devletin varlığı için yok edilecek gibi görünüyor.

Milletini anlayamayan, milletine sırtını dönen, her şey olduktan, bittikten sonra yara sardım diyerek; yaralı ve ölümlere sıkça şifa ve başsağlığı dileyen; yönetimler, hâla gerçeğin samimi kavrayışını yapmamıştır diye düşünüyorum…

Güven

23 Mart 2010 Salı

GANOSLARDA BAHAR

Kamera; Güven  Ganoslar
Denize paralel oluşmuş dağların,
denize dikey uzanmış burunlarında inanılmaz
güzellikler gizli. Yorucu da olsa biraz
emek harcamayı göze alır, bir kaç
çalının size batmasını(değmesini)
göze aloyorsanız; buyurun derim.:))


Kamera; Güven
Dost Yunus ve yeni tanıştığımız bize
İstanbul kokuları getiren arkadaş Turgay.
Turgay için oldukça sürpriz olan gezi;
yine de onun için harika bir anıya
dönüştü diye düşünüyorum:))


Kamera; Güven
Denize dikine uzanan burunların her iki tarafı da
derin vadiler ile kesilmiş. İnsanın durmakta
zorlanacağı ve hatta hiç duramayacağı
bir çok yere; bitkiler yuva kurmuş.
Ele, küçük ağaçlar da yok mu; o bakir
o ulaşılmaz yerlerde öyle gururlu
durmuyorlar mı; onları aç bir
insan bedeniyle KISKANIYORUM
Kamera; İlyaz Bey

Tepelerin,vadilerin sevdasına tutulmuş iki
insanın, yine bu tepelerden varoluş
üzümlerin şarabını; TABİATIN şerefine
yudumladık.

Varlığına yüz,bin,milyon kere teşekkür
etteğimiz, milyar sırrı içinde barındıran
güzel,sabırlı, aşık,sevdalı,merhametli
tabiata kadeh kaldırdık. :))

Diyeceklerdir ki tabiat da
can alır, acımasız davranır bazen!
Diyeceğim ki, tabiat; ÇİLLİ HOROZUM
diye sevdiği hayvanı yemedi hiç! Tabiat;
KINALI KUZUM diye sevdiği
hayvanı da kesmedi...


GANOSLARDA BAHAR 


Uygarlığa bu kadar yakın olup da, bu kadar bakir kalabilmiş kaç yer vardır acaba? Ganos Dağlarının kıskanası tepeleri; hâla tenha, temiz ve dingin. Tepelerde yetişen onlarca çeşit baharat denize, denizin yosun kokuları da tepelere karışıyor. Tam bir renk, koku gösterisi yapılıyor.

Ganos tepelerinin yaşlı kayaları toprak olmaya can atıyorlar. Birçok yerde, kaya toprağa dönüşmek üzere. Doğa yüzyıllardır sınıyor bu tepelerin yaşlı kayalarını. Kim bilir kaç milyon yıldan bu yana rüzgârlar esiyor, yağmurlar yağıyor bu baş döndürücü yerlerde.

Ganos tepelerinin yaz ay’ı da başka olur, kış ay’ı da başka! Ele bir de baharda yani şimdi görmeli uyanan doğanın Ganoslara verdiği güzellikleri. Yüce yaratıcı buraları özene-bezene yaratmış. Belli olan bir şey var; buraya gelen, bu güzel diyarların tepelerinde piknik yapan, kamp kuran her canlıyı kıskanıyorsunuz. Çünkü hayat buldukları, nefes aldıkları bu yerleri; kirleterek gidiyorlar. Yeterince kirlettikleri şehirlerin hastalıklarını bu bakir tepelere de taşıyorlar…

Öyle görünüyor ki, Ganos yolculuğumuz, Ganos Dağlarının tepelerindeki keşiflerimizi hiç bitmeyecek gibi! Onlarca tepe ve vadi; inanılmaz bir davetiye sunuyorlar. Her defasında bir başka tepeye, burna yöneliyoruz. Acaba bu tepe, diğerini aratacak mı, burada nasıl bir güzellik vardır merakı ile gittiğimiz her tepe; bir başka sevdanın doğmasına yol açıyor. Bir sevda ki, bırakması zor oluyor. Her ayrılış tekrar buluşmanın aldatışı ile zoraki tamamlanıyor.

Baharın kelebekleri, böcekleri, sinekleri güne çoktan merhaba demişler bile. Hayat hiçbir küskünlük yaşamadan, kaldığı yerden tüm hızı ile başlamış. Devam ediyor. Doğa, hiçbir sorunu isyankâr bir bakış ile yaşamıyor. Bağrında beslediği milyonlarca canlıya; yaşam hakkı sunarken ADİL davranılıyor. Bu yüzden hiçbir canlı; insanlar gibi; alacak-borç peşinde değil. Ganos tepelerinin hiçbir canlısı, avukat ve adliye kapılarında beklemiyor. En acımasız görünen beslenme saatleri bile belli bir ahlak-adalet anlayışına göre; yağmalama-talan üzerine kurulmuyor.

İşte, Ganos tepeleri böyle gizemli, bereketli, anlam, öğreti yüklü yerler.

Ganos tepelerinin çağrısını yine duyduk. Ben, bana yapılan çağrıyı İlyas Bey’e ilettim. Dost Yunus’ta arkadaşı Turgay’a söylemiş. Sürpriz bir bahar günü, dört kişi Ganoslara giden yollarda, dört çocuk gibiydik. Arınma töreni daha şehrin karbon monoksit gazlarından uzaklaşırken başlamıştı. Şehrin kendine has kavgasını, adaletini, ahlak anlayışını birkaç saatliğine terk etmek; çok harika bir yaşam kültürü haline geliyor. O zaman, şehrine tüm adaletsizliklere, kirliliklere, mimariden yoksun görüntülere küsmeden yine geliyorsunuz. Çünkü sevdikleriniz, anılarınız, hatıralarınız bu şehirde. Bu şehirden doğup, bu şehirden ölüyor; tekrar yaşama merhaba diyoruz.

Güneş kim bilir kaç milyon döngü içinde, doğayı kutsadı. Mavi ve grilik, Marmara denizinin vazgeçilmez örtüsü olmuş. Tepeler bahar gününün neşesine, eğlencesine, dinginliğine koşan insanları koşulsuz ağırlıyor. Birçok tepede, çeşme başında aileler bahar sevincini yaktıkları küçük mangal ateşlerinde kutluyorlardı. Bisiklet sürücüleri hızla tepelere doğru ilerliyor, yeniden ve alışılmış heyecanları bedenlerinde yükseltiyorlardı.

Bu tepelerde hangi canlı ile karşılaşsanız; yüzünde bir tebessüm bulursunuz. Doğanın doğurganlığını, bonkörlüğünü izah edecek fazla kelime bulamazsalar da, konuşmayan suskun gülüşlerinde çok şey anlatıyorlar.

Bu tepelerin yamaçlarına, vadilerine sığınmış, buralardan çocuk yetiştirmiş, buraları vatan bellemiş insanlar ise oldukça buruk. Kırgınlar… Köy yaşamları, artık yalnız yaşlıların yaşadığı, tarımın en az var edildiği aşamaya gelmiş. Neredeyse hayvancılık bitmiş. Şehirli yapacağız diye insanları zorlar ve kandırırsanız; şehirli olmanın bol makyajlı tarafını, baş döndürücü parfümlerini sıkarsanız; o gönlü zengin insanlar da size koşar. Şimdi şehrin gösterişli çağrısına koşmuş bir sürü insan; şehirli olamamış tenha köşelerinde; artık köylü de olamayacaklarının garip üzüntüsünü yaşıyorlar.

Daha öncede keşif yaptığımız ama bir türlü buluşma yapamadığımız tepemin denize bakan burnuna oldukça zorlu bir yolculuk yaptık. Eskiden keçi patikası olan tepelerde, artık azalan hayvanların, tükenen çobanlık mesleğinin isyanını; ilkönce çalılar, küçük bitkiler göstermiş. Keçi ve çoban patikaları bir bir çalılar, küçük bitkiler ile kaplanmış. Zorlanarak da olsa doğru yolumuzu bulduk. Uçurum kenarlarından geçerken, aynı anda ölüm ile yaşamın içliğini de anlamanız mümkün. Yaşam tam yanınızda dururken, yanlış bir adım atışınız her an uçurumun sonunda ölüme kavuşacağı da belli!

Gerçek hayatta da böyle değil mi? Yaşam, tüm nimetleri, sanatı, sanatçısı ile bize bağırırken; kaba-saba duygularımızı bir türlü törpülemediğimiz için; bize seslenen çağrıya KULAK tıkamayız mı? Tıkarız elbet; hem de bulabileceğimiz tüm tıkaçlar ile tıkarız!

Alışık olduğumuz ve hiçimizdeki taşmış keşif heyecanı yüzünden Yunus ile en önde yürüdük. Biz yürüdükçe İlyas Bey ile Turgay arkalarda, çalılıkların, küçük ağaçların ardında kayboldular. Düşme tehlikesi yaşasam da Yunus arkadaşın yaptığı dayanak olarak kullandığımız asa sayesinde kurtuldum. Ama İlyas Bey, benim kadar şanslı değildi. Onu gördüğümde kaymak, yuvarlanmak ile meşguldü. Sopası bir yana, bedeni bir yana savruldu.

Anlaşılan o ki, yalnız ve tenha tepe; biz insanların adaletini, sabrını, hoşgörüsünü sınıyordu. Beni sallayıp yıkmasa da, İlyas Bey’i epey hırpaladı. Çok kısa sürede ateşimiz yandı. İşbirliği sayesinde salatamız yapıldı. Sucuklarımız pişirildi. Yunus arkadaşın el emeği, göz nuru şarabı; TABİAT için kalkan kadehlerde bir güzel içildi. Fakat bizi sarhoş eden içtiğimiz iki kadeh şarap değil; tabiatın medeniyete bu kadar yakın olup da, kendini bu kadar güzel gizleyip, bozulmamasıydı.

Dostlar; ya, tabiat da insanlar gibi sıkça para hesapları yapsa, kendi ceplerini doldurmaya çalışırken, akraba ve hemşeri soyluluğu gösterse; halimiz nice olurdu?

Karnımız doyup, güneşin tepeler ile oynadığı saklambacı seyrederken; Ganos tepelerinin boşalan köylerini, artık ekilmeyen bağlarını, sıra sıra dizilmeyen tütünlerini hatırladım. Çan ve zil sesleriyle çoban kavallarının melodileriyle şenlenmeyen bu tepelerde buruk bir mutluluk yaşadım.

Edebiyatımızı oldukça zengin ve derin kılan, tepelerin, ovaların, dağların köylerinde yeşermiş, büyümüş sonra da öğretmen, şair, yazar olmuş insanları hatırladım. Orhan Kemal’i, Fakir Baykurt’u, Yaşar Kemal’i, Necati Cumalı’yı, Aziz Nesin’i hatırladım da, şehirleşme yalanı altında yok olan tokgözlü köylerimizi, yanık sesli köylü kızlarımızın tükenişini bir türlü anlamlandıramadım nedense…

Güven