4 Şubat 2010 Perşembe

ISLAK DEVLET

Kamera; Güven Gelibolu Yarımadası
Bahar gelmeye beden fokurdamaya
başlarken; Gelibolu toprağı,çiçekleri,
bülbülleri "hadi" diyor. .))

Kamera; Güven ŞAFAK TÖRENİ-GELİBOLU

Binlerce Avustralya vatandaşı genç; eğlenilirken
düşündürülüyor.Düşündürülürken de milli
duygular ekiliyor. Ya biz? Zoraki deli
saçma protokollerımız,yasaklarımız ile
gençlerimizi hangi zavallı medeniyetlere
doğru itiyoruz?
Kamera; Güven Gelibolu Yarımadası
Şafak Töreni

Kaybettikleri ve niçin girdiklerini bilmedikleri
bir savaşı bile kahramanlığa dönüştürecek
zekanın,ülkenin evlatları...
Her Türk gencinin birkaç kez görmesi
gereken zeka dolu törenler...
Tanrım, övünmelerimizi soysuz anlatımlara, heyecanı
bitmiş beyinlere emanet edersek; işte böyle
çelişkilerin paranoyasını yaşayan
zevksiz insanlar topluluğu haline geliriz.
Öyle ya bu diyarlarda; gülmek, sevişmek yasak!

ISLAK DEVLET


Tarım ile uğraşan eski insanlar(atalarımız) yağmur yağma başladı mı; “rahmet yağıyor, yağsın” derlerdi. Ele, rahmet dedikleri yağmur; aheste aheste yağıyorsa; daha bir sevinirlerdi.

Bir iş nedeniyle Değirmenaltına gittim. İşim çabuk bitti. Gök hafiften uyarılar yapıyor, akşam karanlığı kış gecesine teslim oluyordu. Beni şehir merkezine getirecek minibüsü beş saniye ile kaçırdım. Sevdiğim sokaklardan minibüslerin olduğu yere yürümeye başladım. Yaklaşık bin metrelik, bol seyirlik bir yürüyüş olacak diye düşündüm. Çünkü bu sokaklardaki evlerin tamamının bahçesi var. Ve dayanılmaz çekicilikleri ile toprak, çiçek, yeşil kokuyorlar.

Fakat şimşeğin çakışı, göğün gürlemesi boşuna değildi. Sağanak yağmur başladı. Keyfim altüst oldu olacak derken; biraz hızlanan yağmur nedeniyle alışkın beden; saçak altı aramaya başladı. Olacak iş değil tabi. Her taraf bahçeli ve bahçe çitli olursa; burada sığınacağın tek bir saçak bulamazsın. İşte bahçe kültürünün güzelliği de bu, insanı saçaksız bırakması ve yağmurun bereketli kucağına teslim etmesi demektir…

Oldu olacak; iyice hızlanan yağmura karşı bende bedenimi test etmeye başladım. En fazla ıslansa ıslansa; başım ıslanacaktı. Hani insan bedeninin % 40 baş bölgesinden üşümeye başladığı ve insanı diğer insanlık ile buluşturacağı beynimizin olduğu en önemli yer. Tabi ki bu ıslanmanın ürkütücü korkusunu yaşamak yerine hafif tempo ile koşarken hem bedenimi sınıyor, hem de bahçelerden yayılan toprak ile çiçek kokularını sindiriyordum. Aman Allah’ım; yağmur ve doğa iç içe. Ve ben doğanın doğallığı içinde kendi seçeneğim olmadığı halde ıslanıyordum.

Ben ki tedbiri elden bırakmayan, kasketi baştan, şemsiyeyi koldan düşürmeyen adam; bugün tam manası ile aldanmıştım. Yukarılarda bir yerde bana gülümseyen melekler, Goethe’nin Faust’u ile Mefisto’nun bakışlarını üzerimde hissettim. Ve ben yağmurdan kaçan adam; kaçmak yerine hızımı düşürüp, o zeki, baştan çıkarıcı, lanetlenmiş kabul edilen Goethe’nin şeytanı olan Mefisto’ya olmayan şapkamı çıkardım. Kaçmıyorum arkadaş; doğanın yağmuruna, ıslaklığına teslim oluyorum…

Şehir merkezine geldiğimde gün çoktan geceye teslim olmuştu. İnsanlar oldukça hızlı yağan yağmura benim ilk başta yaptığım gibi direniyorlardı. Goethe’nin şeytanı Mefisto ile birlikte ben de onlara gülüyordum. Ey insanlar bırakın kaçışmayı da ıslanın, kirlerinizden arının seslenişini Mefisto ile birlikte şeytanca ve sırıtarak, ıslanarak yaptık.

Işıklar ile dans eden ve şehrimizin nadir fotoğraf çektirilen yerlerinden birisi olan Vilayet önüne geldiğimde; Goethe’nin zeki, düzenbaz şeytanı Mefisto bile beni terk etmişti. Bedenimin baş bölgesinden süzülen yağmur görüşümü engellese de, “Mefisto, düzenbaz adam, ey cani, kurnaz şeytan” diyerek boşu boşuna Mefisto’yı aradım. Sanırım bol asker, bol polisin olduğu Vilayet önü telaşı; tüm kurnazlığına, zekâsına rağmen, Mefisto’yu kaçırmıştı. Belki de yukarıdaki yaşlı çam ağacına tünemiş; katıla katıla gülüyordur. Büyük ihtimalle.
Goethe’nin şeytanı olan Mefisto’dan umudu kesip Vilayeti çapraz geçiş ile kısa yoldan evimin yoluna geçmek isterken; benden daha çok ıslanmış olan polisin seslenişini duydum; “ hop hemşerim, çabuk ol, oradan değil, etraftan dolan.” Islanmış polis ve ortalığın telaşını anlamaya çalıştım. İşte o zaman, tüm ıslaklığımın zekâ katsayımı tepe noktasına çıkardığı anda; bugün bu şehirde bir açılış olduğunu hatırladım. Kültür Bakanımız Ertuğrul Günay’da buradaydı. Ve vilayet önünün polisleri, askerler protokol gereği ıslanıyorlardı. Sizin anlayacağınız; devletin temsilcisi bakanımız Tekirdağ Rakoczi Müzesi açılışı için gelmişti. Unutmamış olsaydım o açılışa, yürekleri dağlayan birlikteliklerin yapıldığı konuşmalara bende tanık olmak istiyordum.

Ah şeytan, ah Mefisto ah! Goethe bu şeytana bu kadar yüz vermeseydi biz insanoğlu; bu kadar unutkan, bu kadar aldanışa, bu kadar protokole inanır, ihtiyaç duyar mıydık?

Vilayetin önü, çevresi polis kaynıyordu. İşinden evine gitmek isteyen ve benim gibi yağmura yakalanmış bir sürü insan; “kültür adına gelmiş kültür bakanımızı” ağırlamak adına; geçici olarak yön değiştiriliyordu. Bu kadar da olacak hani! Bu işler çocuk oyuncağı değil elbet.

İnsan Goethe’nin şeytanı Menfisto ve Faust ile arkadaşlık yapınca neler düşünmüyor ki! Yağmurun ıslaklığının süzülüşlerini ve protokolün geçiş töreni adına uzakça bir yerde kuru bir saçak adlında durdum. Zeki ile Metin Akpınar’ın 1980’li yıllarda oynadıkları oyunu; yasakları hatırladım. Evine gitmek isteyen bir adamın(Zeki) polis tarafından önüne geçilip; “ Dur hemşerim yasak” değişine gülümsedim öylesine…

Yağmur geldiği gibi gitmişti. Kültür Bakanımız da, devleti temsil eden ıslanmış polisimiz, askerimiz de beni tüm gün oyalayan kandıran şeytan Menfisto’da gitmişlerdi. Ve ben ıslanmış polisimizi, askerimizi düşündüm o an. Görevleri devam edecekse, o ıslaklığın korunuşunu, kurumasını nasıl yapacaklar diye acemice düşündüm…

Ve ıslaklığın kültür ile birleştiği, yasak ile bütünleşti bölgeden yapayalnız olarak ayrılıp hiç ıslanmamış gibi yürüdüm gecenin içine doğru.






           Güven

1 Şubat 2010 Pazartesi

DURUŞ

Kamera; Güven Topkapı

Ben özlerim bu diyarları. Tarihlerin iç içe
girdiği; şimdilik top seslerinin yerini
çocuk seslerinin aldığı yerlere; selam olsun:))


Kamera; Güven Panoroma Müzesi
Görsel şov; savaş için değil; şimdi barış için
sanat için;sesler veriyor.


Kamera; Güven  Panoroma Müzesi
Bakışların derinliğinde yüzmek adına; gidin be:))
Vallahi gidin...

Kamera; Güven Ayasofya

Ah yaşlı bakış!
Ah soylu duruş!
Ah cehaletimin başladığı yer!
Kimbilir kimler kaybetti aradığı Tanrıyı
burada. Kim bilir kimler kaybettiği
Tanrıyı buldu. Ve kim bilir kimler de
varlığının anlamsızlığını gerçek ile
yüzleştirdi burada...
Kimler yok saydığı sevgiyi yakaladı da
haykıramadı ilahi hissedişini;
yaşlı mekânında...

DURUŞ




İnsanların kendilerine has duruşları vardır. Yaşamımız boyunca karşımıza çıkan olaylarda bizim duruşumuzun kadersel bir etki yaptığına tanık oluruz. Kısacası bizim duruşumuz, aynı zamanda bizim çevre ile olan bağımızı, bağlantımızı da ÖNEMLİ veya ÖNEMSİZ yapar.

Yakından tanımadığımız, duruşlarını farklı olaylar karşısında görmediğimiz insanlar hakkında atıp-tutmayı severiz biz! Severiz de bu insanlara; “ Amma pasif, ahmak, aptal veya zeki, yardımsever, korkusuz insan” deyip de, onların gerçek olaylar karşısındaki hareketlerini, beden ve ruhlarını kullandığı anı gördüğümüzde şaşırıp kalırız.

Bazı insanlar sıradan, mütevazı ve iddiasız bir yaşam sürerlerken yaşamlarının içinde sıra dışı bir olay karşısında çok özel davranışların soylu sahiplenişine imza atarlar. Hiç ummadığınız o pasif, o sıradan insan; sizi yanıltır ve her kesin kaçıştığı ortamda; “ Ben Buradayım” der! Şaşkınsınızdır. Algılamanız ve bugüne kadar olan inanmışlığınız yeniden yazılır.

Bazen de kahraman, büyük dost diye bildiğiniz insanlar; en ufak bir tehlikede, zorlanmada; TOZ-DUMAN olurlar. Öyle bir şaşkınlık yaşarsınız ki insanlığın bu kadar da mı olur hayal kırıklığını yaşarsınız. Olur, elbet; bu kadar da olur, bu kadardan fazlası da. Bileceğimiz, öğreneceğimiz bir gerçek var ki; Hiç kimse hakkında ne büyük, ne de küçük düşünülmeli. İnsanın yaptığı iş; topluma, diğer canlılara fayda içeren emekler taşıyorsa; o insan önemsenmeli. Renklerin, seslerin, ışıkların bazen yanıltıcı bedenleri olur. İşte o zamana sıkça tanık olmamak adına; tedbiri elden bırakmamalı, kendi bedenimize, ruhumuza güvenmeli, inanmalı…

Benim de çok sevdiğim bir adamın ölümüne tanık olmuştum. Aman Tanrım; kimler yoktu ki cenazede; Millet Vekilleri, Kaymakam, Vali, Müdürler, Memurlar, İşçiler, Köylüler… Mezarlık çiçek çelenklerinden geçilmiyordu. Ailenin çocuklarına baş sağlığı dileyenlerin yalancı övgüleri ardı arkası kesilmeden devam ediyordu. Kart verenler, yardıma ihtiyacınız olursa; bekleriz diyenler de çoktu.

Gün çık kısa zamanda o cenazenin kalabalık dostluğunu sınama ihtiyacı doğurdu. Ailenin düştüğü büyük bir zorluk yaşandı. Ve ailenin büyük oğlu cenazede övgü yağdıran büyük kahraman, dost görünenlerin tek tek kapısını çaldı. Gördü ki; kocaman bir yalanın kandırılmışlığı yaşanmıştı. Kimin kapısını çalsa, başlar öne düşüyor, cenazenin üstünden daha 3 ay geçmemiş olsa da; inanılmaz bir yan duruş gösteriyorlardı.

Ne olmuştu bu insanlara? Daha bir yıl geçmeden duruşları, sesleri, davranışları niye değişmişti? Hani ölen insan çok önemliydi! Hani onun ailesi her hangi bir zorluk yaşarsa; yardıma koşacaklardı? İnsan; zavallı ve garip yaratık! Özellikle siyasi arenadaki insanlara çok ama çok dikkat edin derim! Her şey yolundayken; rakı da içilse, su da içilse; bol gülümsemeli, bol tebessümlü onurlu gösteriler yapılır. Ama işler raydan çıkmaya görsün; O aslan gibi, kaplan gibi kükreyen insanlar; nasıl da küçülür, zayıflar ve sağlıklıyken bitkin görünürler…

Bu yazıyı yazmama yardımcı olan ve bana güncel yara haline gelmiş olan “duruş” kültürümüzü anlatma, tekrardan anma fırsatı veren arkadaşıma da sırıtarak teşekkür ediyorum.

Bu arkadaşım bazen öyle bir duygu fırtınasının içine girer ki; “Ben arkadaş için ölür, iki elim kanda olsa giderim.” der. Fakat bendeniz bu arkadaşı eli kandayken de görmedim, eli tozlanmışken de ciddi bir uğraş içinde görmedim. Ama o der ve kendini de öyle sanır. Doğrusu bazen ben de ona inanmak isterim. Acaba, gerçekten de öyle mi, ben mi yanılıyorum şüphesine düşerim.

Bir gün bu arkadaşın “ARKADAŞLIK” adına anlattığı yüce hikâyelere sahiplenişini sınama imkânım oldu. Onun yakın bir arkadaşı biraz maddi, biraz manevi yokluk içine girdi. Ve bu yüce yürekli insana başvurdu. Gördüğüm manzaraya inanamadım. O cesur adam, o mangalda kül bırakmayan insan; kül olmuş, iyice beyaz ve griye dönüşmüştü. Mazeretin bini, bir para misali; ortalıktan sıvışmıştı.

Gelelim DURUŞ yazıma konu olan benim soylu arkadaşıma! Bana sıkça sitem eder. Herhangi sanat olayı oldu mu bana haber ver yoksa sana küserim der. İyi de eder hani! Bende söz vermeden “tamam” der geçerim. Çünkü isterim ki sanat olayları; emek harcanarak kovalansın. İlah ki birileri davet etmesin bizleri. Kendimiz de davete, yardıma, mücadeleye, desteğe katılalım.

Böyle bir sanat gösterisinde bizim kahraman ve sanat hayranı arkadaşı da çağırdım. Telefondaki ses; biraz zorlansa biraz kararsız da görünse geldi. Tabi ki ortam onu tam manası ile tatmin etmedi. Çünkü görüntüde büyük bir şov, ışıklı gösteriler, televizyon kamaraları filan yoktu. Sıradan gibi görünen ama sıradan olmayanların emek harcayarak yaptığı bir gösteri vardı.

Bana sıkça sitem eden sürekli sanat içerikli programlara katılmak isteyen arkadaş; kıvranmaya başladı. Ben de için için gülüyorum hani. Daha gösteri başlamamıştı ki onun imdadına telefonu yetişti. Arayan bir arkadaşıydı. Onları eşiyle birlikte kahve içmeye bekliyorlarmış. Ve ben duruşu oldukça sağlam görünen, Aslan gibi kükreyen dostumun ne cevap vereceğini merakla bekledim.

Büyük sanat hayranı, Aslan bakışlı arkadaşım bin bir zahmetle “ tamam eşim ile konuşayım gelmeye çalışırız” demez mi? Gerçekten de eşi ile konuştu gitmeye karar verdiler. Ama bir sorun vardı! Durumu bana izah edip benim rızamı alma gereği duydu. Çünkü duruşuna uymayan harika bir aldanış, aldatış içine girmişti. Öyle ya; özel bir gösteriye davet edilmişti. Onu arayana nazikçe bir başka akşam deseydi; o arkadaşı onu daha da sayar, severdi. Çünkü katılmış olduğu bir programdaydı o an!

Ben de onu üzmeden nazikçe; “ YOLUN AÇIK OLSUN ARKADAŞ” dedim. Sanata eyvallah etmeyenlere; SANAT NİYE EYVALLAH etsin ki?


Güven

29 Ocak 2010 Cuma

YALNIZLIĞIN ÖĞRETİLERİ

Kamera; Güven - KAYSERİ
Anadolu diyarının, mimari kokan, Türk kokan
şehirleri.
Kamera; Güven ANADOLU YAYLALARI

Güney Ekspres Kayseri'ye yaklaşırken, geniş
yaylalar; yalnızlığınızı alabildiğince besliyor
olacaktır. Treni durdurup inesim
geldi.:)) Bu diyarlarda yaşayan çobanları
kıskandım.
Kamera; Güven Güney Ekspres
Haydarpaşa'dan kalkan Güney Ekspres,
Kurtalan'a doğru gidiyor. Bazen dümdüz,
bazen kıvrılıyoruz. Bazen karanlık
tünellere giriyor, bazen yaylaların
içine yol alıyoruz.

Kamera; Bahadır-Kadıoğlu Otel-Kayseri
Bir yudum çay,bir yudum yalnızlık... Ve
beslenme saati. :))
Sizi yaradanı;ana-babayı ve tabiatı
tam manası ile tanımlanamayan beden
hücreleriyle selamlıyorsunuz. Birden
dünyevi kavga son bulup; evrenin içinde
saate 108 bin km. hızla yol aldığınızın
başdönmesini yaşıyorsunuz...

YALNIZLIĞIN ÖĞRETİLERİ



Nedense yalnızlıktan korkan, çekinen bir toplumuz. İnsanları bir araya toplayan nedenlerin başında daha uygar, daha sanat dolu bir yaşamdan çok; toplumsal birlikteliğin yalnızlığa karşı görünen üstünlüğünün eseri olmalı.

Toplum olarak sosyal bir hayatımız var gibi görünse de inanılmaz gürültülerin, birlikteliklerin içinde yapayalnızları oynarız da; adı yalnızlık olmaz…

İlk insan Âdem yalnızdı ama Âdem’in çocukları, torunları hep bir aile kucaklayışı, gülümsemesi içinde dünyaya geldiler. İlk atamızın yalnız olması mecburiyetti, bizlerin ise yalnız olmaması ayrı bir mecburiyeti getirdi. Bugün doğu bölgelerimizdeki çoğul olma, daha büyük aile görüntüsü verme isteğinin altında yalnızlığın zayıf görünme ihtimalleri yatar.

İnsanın fiziksel üstünlüğüne dayalı, bilgi ve ilim ve şehir üstünlüğünün olmadığı her diyarda; kalabalık önemli bir statü durumu oluşturmaktadır.

Yalnızlık sonradan öğrenilen bilgi ve tecrübeler ile sıkıntı vermekten öte; kendi kendine yetmeyi, güven duymayı ve sağlıklı bir bedenin varlığına ayrı bir teşekkür etmeyi de öğretir insana. Yalnızlıktan korkmaktan çok, yalnız kalamama eksiklerimizi iyi anlamalı. Anlamalı ki, sürüleşen toplumda her devirde çoban-sürü ilişkilerinin yağmacı tartışmalarını yapmayalım.

İnsan canlısı Voltaire bile, “ Yeryüzü, kendileriyle konuşmaya değmeyen insanlarla kaynıyor.” demiştir. İnsanı, toplumu ne kadar severseniz sevin; kendi varlığınızı sevip beslemediğiniz, korumadığınız sürece; ihanete, saldırıya, bin bir türlü acılara katlanmaya hazırlanmamız gerekecek. Ve bizler aynı bildik türküyü söyleyeceğiz; “ Arkamdan vuruldum. Aldatıldım. Değmezmiş” gibi…

Konuşmalarımızı 10-15 kelimeye indirdiğimiz büyük kültür ülkesinde gel de sosyalliğin erdemini yaşa. Yaşayamazsın. Toplum içindeki alışılmışlığı bir kalemde silemezsin. Ve silmeye kalkarken duyacağımız acıların en yakından batırılan tanıdık eller tarafından yapıldığını da kınayamazın. İşte bu yüzden toplumu ne kadar çok severseniz sevin; beslenmek, arınmak ve kendine gelmek adına; yalnızlığın harika doğumevine gitmeliyiz. Her gün uykudan uyanıp, tekrar ve tekrar doğar gibi; yalnızlığın doğumevinde yeniden doğmalıyız. Üstelik pahalı da, masraflı da değildir yalnızlığın harika paylaşımları.

Gezdiğim, gördüğüm ve dinlediğim birçok ilişkinin, birlikteliğin sonu hüsranla bitmiştir. Sosyalliği, paylaşımları ve sırları; saklama gibi özel kültürlere sahip olmadığımız için, birlikteliğin birbirine yaslanmış dostları; bir gün inanılmaz bir öfkenin, kıskançlığın, sinsiliğin girdabını oluştururlar. Ve bu girdap da en masumlar bile yok olmaya mahkûmdur…

Sosyal olmak diğer insanlar ile bilinçli bir şekilde beraber olunuyor ve yapılan tercihler çok yönlü düşünülerek veriliyorsa; o sosyalliğin kötü ve eksik bir tarafı yoktur. Sosyal olmanın gürültüsünü, paylaşımlarını ve birbirine ihtiyaç olma isteklerini de yalnızlığın aralığı ile sağlayabiliriz. Sürekli olan birlikteliklerin eksik olan parçaları; yalnızlığın harika onarımı ile tamamlanır. Yalnızlık korkulan değil; akıllı ve yorulmuş olan canlıyı; sürekli yenileyen, taze tutan bir yardımcıdır.

Birbirine acılar, sevinçler, sırlar aktarmış bir sürü insan topluluğu içinde daha ilk yağmurda, fırtınada dostluğun tüm bilinen yanlarını derelere akıttıklarını hüzünle seyrettim. Hüzünle dinledim birbirileri için akıttıkları zehirleri. Ve panzehir olacak birliktelikleri nasıl kaçırdıklarına tanık oldum.

Yalnızlığı bir utanç, gariplik görenleri acilen uyarmak isterim! Yalnızlık, toplumu, insanı reddetmek değil; asıl olan önemli insanı; kendimizi daha erdemli, daha yararlı, cesur, güvenen durumuna getirmektir.

Şehri Tekirdağ’ımızın kordon boyunda dostlar, arkadaşlar, sevgili ve eş-çocuklar ile dolaşmak oldukça güzeldir. Faydalıdır da. Günün her saati farklı ışık gösterileri de izlersiniz biraz dikkatli olunca. Ama aynı güzellikleri yalnızlığın dinlence yürüyüşü zamanında da yapabilir, kendi kalbinizi kendi zaman saati içinde dinleyebilir, gözlemlerinizi, beyin sörflerinizi harika bir eğlencenin içine sokabilir siniz…

Oldukça sosyal geçen çocukluğumun yanında yalnızlığımın güzel anılarını da dün gibi hatırlarım. Dut ağacının üstüne kurmuş olduğum naylon kulübeyi, gülfidanları içinde yapmış olduğum samandan kulübeyi yalnızlığımı beslemek, güçlendirmek ve tekrar ayrı bir güç, sevinç içinde arkadaşlarıma dönebilmek için yapmıştım. Arkadaşlarım ile bol oyunlu, bol gürültülü geçen zamanların yorgunluğunu bana ait özel köşelerde; inanılmaz bir üstünlüğün övüncü ile atardım.

Yalnızlık, ihanet etmez. Sizi arkadan hançerlemez. Sizi atlatmaz, kandırmaz. Petrarca der ki;

Yalnız bir yaşamı sürekli aradım.
Dere, tarla ve orman tanıktır bana.
Işığın yolunu bulmamda yararı dokunmayan,
O budala kafalardan kaçarak.

Bilginin erdemine ve gerçek sevginin kalıcı olduğunun inancına varanlar; aynı zamanda yalnızlığın da soylu çağrısına kulak veriyorlar. Tıpkı ustalar ustası Schopenhauer’in dediği gibi;


“ Mutluluğa ulaşmak için büyük çevrede, zevk ve sefa içinde yaşamaktan daha yanlış bir yol yoktur; Çünkü bu yol sefil varlığımızı zevk, haz ve eğlencenin bir sonucuna dönüştürür; bu durumda hayal kırıklığı da eksik olmaz; birbirine karşılıklı yalan söylemek de bu yaşama zorunlu olarak eşlik eder.”


Güven

25 Ocak 2010 Pazartesi

DERVİŞ BEY


Kamera; Güven  Tekirdağ-Merkez
Saf Beyazlığa teşekkür ediyorum. Saf insanlara da
teşekkür ediyorum; beyazlığı sessizliğin töreniyle
birlikte bana bıraktıkları için. :))


Kamera; Güven  Sabahçı Kahvesi
Bizim Dağlı(Mehmet Efendi ve Yabancı)



Kamera; Güven  Doğa Irmak
Kurtlar şehre inmeden, şehrin bize
ait sessiz beyazlığında Doğa ile dolaştık.
Kalabalıklara önem veren ben;
yalnızlığı da ne kadar seviyormuşum;
meğer... :))

DERVİŞ BEY




Şehri Tekirdağ’ımız beyazlara büründü. Ben de beyazlığın saflığı içinde kaybolmayı tercih ettim. Sanki şehri bir örtü gibi saran beyazlık; sokağa çıkma yasağı uygulamıştı. Sabah karşı yatmama rağmen; 07.05 kurmuş olduğum saatim; durmak bilmeyen sireni ile beni kalkışa davet ediyordu. Esas olan beyin saatimdi, sireni sevgi ve saygı ile selamlayıp beyazlığın içine çıkma telaşına kapıldım.

Kar beyazlığını en iyi kabul edip, gösteren çam ağaçlarıydı. Yeşil ile beyazın zoraki teması, doğal bir kabul edişe dönüşmüştü. Çamlar yüklenmiş oldukları karlar ile daha bir görkemli görünüyorlardı.

Sabahçı kahvesi oldukça tenhaydı. Geceyi burada geçirmiş kahveci yorgundu. Bizim dağlı dediğimiz yaşlı adam tünemiş olduğu sandalyesinde günü çoktan ağırlamış olduğunun sıcak keyfini yaşıyordu. Kalorifere oldukça yakın oturuyor, hemen yanında sabahçı kahvesinde bir başka adam duruyordu. Yabancı adam, geceyi burada geçirmiş olmalı. Beyazlar ile örtülmüş dışarıyı seyreder gibi duruyordu ama seyretmiyordu. Limanın beyaz kaplı kayıkları, tekneleri, martıların dinlence içinde koyun koyuna durmaları da onu ilgilendirmiyordu. Yorgundu, üşümüştü ve muhtemelen de açtı.

Bizim Dağlı dediğimiz yaşlı adam; Mehmet efendinin ömrü buralarda geçmişti. Yatağı ve yorganı yoktu. Kahvecilerin insafı ve merhameti sayesinde geceyi bu sıcak mekânda sandalyesine tüneyerek geçiriyordu. Ve burasının sürpriz misafirleri de hiç eksik olmaz. Gece açık olduğu için limanın yanındaki bu kahve; ayrı bir sığınma yeridir. Karaya vurmuşlar, yolunu kaybetmişler, evden kovulmuşlar, kendini arayanlar gelir buruya.

Sıcak çay, biraz önce almış olduğum börek ile buluştu. Damak tadıma ve aç kalmayacak kadar kazanmama mutlu bir takdir yollarken; böreğime ortak olmak isteyen kahvenin kedisine de küçük bir nafaka ayırdım. Biraz yüz versem; masanın üstüne çıkıp benden önce börekleri bitirip bir güzel bıyıklarını silecek. Ama bende açtım. Ve kedi benden daha besiliydi.

Kahvede Bizim Dağlıdan başka iki balıkçı daha vardı. İşi olmayan iki balıkçı; kar ve buz yüzünden yapacak bir iş bulamamışlar, alışkanlık nedeniyle erkenden kahveye gelmişlerdi. Televizyondaki Coşkun Sabah konserini izliyor hiç çekerek eskilere gidiyorlardı.

Coşkun Sabah benim de çocukluğumun özel bir sanatçısıdır. Kasetlerim arasında Barış, Edip, Ahmet, Ümit’ten sonra o da gelirdi. Coşkun iyi bir ses sanatçısı olup, iyi birde udi’dir. Ut coşkunla daha bir güzeldir. Ve bu sabah, limanın tenha saatlerinde Coşkun Sabah geçmişin hatırlatışını yapıyor; “ Bir gülü sevdim, bir de seni, artık çok geç ayrılmalıyız.” diyordu.

Ben Coşkun Sabahın şarkısıyla çocukluğuma sessizce giderken; iki balıkçı da sesli olarak; “ Ne sanatçı be! Bizim gençlik yıllarımızın sanatçısıdır o. Genç karıyı da aldı, keyif çatıyor.”

Bizim Dağlı tünemiş olduğu sandalyede tünemiş olmaktan sıkılmış olmalı ki; geceyi geçirdiği sabahçı kahvesini terk edip, günün belirli saatlerini geçireceği, onu sevenleri tarafından karnının doyurulacağı çarşı kahvelerine doğru yol aldı. Yabancı adam, uyku ve uyanıklık arasında dans ediyordu. Balıkçılar da yapacak iş olmaması nedeniyle, gırgır-şamatadan sonra evlerinin yolunu tuttular. Kahveci ile birlikte üç kişi kalmıştık. Bir de az önce böreğin geri kalanının tadına bakan sarı kedi.

Coşkun Sabah ne güzel de söylüyor; “ Bu son buluşmamız, bu son görüşmemiz kim bilir bir daha karşılaşmayız, belki de bir daha görüşemeyiz, ayrılmalıyız, ayrılmalıyız.” derken beni delip geçiyor, kontrollü olarak anılarımın uzaklarına gidiyorum. Benim bedenime ait değerli anılarım. İnsan isterse, anılarını en iyi bir şekilde saklar ve onların tozunu, kirini alıp; harika bir parlaklığa dönüştüre bilir. Eğer insan gerçekten de isterse…

Şehri Tekirdağ’ı saran beyazlık alışık olmadığım örtüsü ile tüm pislikleri, acıları gizlemişe benziyor. Görebildiğim her alanda saf beyazlık vardı. Doyumsuz beyazlık ara sıra yağan kar ile de korunmaya çalışılıyordu. Limana sığınmış martılar, karabataklar hiçbir telaş, çığlık, çılgınlık yapmadan dinlence ile beslenme içindeler.

Coşkun Sabah’ın konseri bitince eskilerden bir Türk filmi başladı. Kadir İnanır, Melike Zoba, Erol Taş, Ahu Tuğba gibi tanınmış sanatçıların gençlik yıllarında çevirdikleri gerçekçi bir film. İsmi Derviş Bey olan film, 1979 yılında çevrilmiş. Anadolu’da yerleşik bir gelenek haline gelmiş kan davalarını, birbirine kul-köle olmuş insanların gerçek hikâyesini anlatıyordu.

Her ne kadar köylü milletin efendisiyse de; bu filmde köylünün efendisi beylerdi. Bir Beyin 10–15 köyü vardı. Ve ona itaat eden köylüleri. Efendi köylüler! Derviş Bey’in (Kadir İnanır” babası da bir beydi. Oğlu Derviş’i okumak için İstanbul’a yollamış ve silah yerine kalem tutmasını istemişti. Belli ki değişim isteyen bir beydi. Akan kanlar içinde bıkmış, usanmış, beyliğin etkisini zamana yayarak, belki de oğlu ile beylikten, efendiliğe geçiş planları yapmıştı.

Derviş Bey(K.İnanır) İstanbul’da okumuş, gerçek bir İstanbul efendisi olmuştu. Ama bir gün, babasının öldürüldüğü haberi geldi. Bölgesine dönmesi, babasından boşalan beyliği alması istendi. Ve babasının öcünü alacak silah ona teslim edildi. Emrinde onlarca adam, binlerce efendi köylüler vardı. Derviş Bey, şok geçiriyor daha ilk günden akrabalarına, köylülerine sesleniyor; “ Bu böyle olmaz arkadaşlar. Kan davası gerilerde kalmalı. Kana kan olmaz. Bunun yeri hukuk, yasalardır. Bu iş adaletle olmalı. Beylik de, kula, kul olmak demek değildir. Benim emrimde bulunan tüm köylüleri azat etmek, hepsine tapulu tarla vermek istiyorum.

Derviş Bey belki de birçok insanın değiştirmek istediği reformu bir kerede yapmak istiyor; eğitimi, adaleti, hukuku, eşit paylaşımı tetikleyen işler yapmaya başlıyordu. Köylülere tapularını dağıtmak istediği bir gün; hiç kimsenin gelmediğini görünce şaşırdı. Efendi köylülerin olduğu kahveye gitti ve sordu; “ Neden gelmiyor, tapularınızı almıyorsunuz.”

Yaşlı bir köyle yanına yaklaştı ve ; “ Beyim, biz beysiz yaşayamayız. Bu tarlaları alıp başımızı daha büyük belalara sararız. Yarın birbirimiz ile kavgaya başlarız. Bizi bırakma. Biz sana itaat etmek istiyoruz. Her şeyin doğrusunu sen bilir, biz sana sığınırız.”

Derviş Bey yaşlı köylüyü ve zaman alacak değişimi kabul ederek; “ peki ben burada kalıyorum. Babamın da öcünü alacağım.” demesiyle; kul-köle olmaya alıştırılmış garip, zavallı ve biraz da kurnaz köylüler, sevinç çığlıkları attılar.

Akla, bilime, çalışmaya, adalete güvenip itaat etmek yerine “Bey” aramaya şimdi de devam etmiyor muyuz?

Derviş Bey’i milletin efendisi olmuş köylüleri, sabahçı kahvesini, üşüme ile uyku arasında dışarıya bakan yabancı adamı ve az önce böreğime ortak olan kediyi; sessizce selamlayıp, sessiz ve beyazlığın saflığı ile örtülü şehrime geri döndüm.

Bey’de, efendi de, köylü de, işçi de, memur da, yazar da benim. Kendi kendimize yettiğim sürece…

 Güven





BUZ DANSI


Kamera; Güven  Tekirdağ Limanı
Beden saf beyazlığın, saf soğuğun içinde;
saf insanı arıyor.:)) Ama, bulamıyor...

Kamera; Güven  Doğa Irmak
Küçük Doğa, böyle güzelliği ilkkez görüyor:))
Doğrusu, kar savaşlarını severim. Sonunda
ölüm yoktur.:)) Biraz kolunuz ağırır ve saf
beyazlığın soğuğunda; siz, ateş gibi
yanıyorsunuzdur...


Kamera; Güven  Tekirdağ
Lütfen şu çamların asaletine ve mimarinin
ışıklı şovuna bakar mısınız!


BUZ DANSI




Avrupa Buz Dansı 2010 yarışmaları başladı ve bitti. Estonya’da çiftler ile başlayan buz dansı yarışması; büyüleyici görüntülerin yanında, harika bir seyir zevki verdi. Görselliğin inanması zor olan renkli elbiselerin uyumu, müziğin desteği ve insanın sanatı ile adeta doyumsuz bir şova dönüşüyor.

Müzik ve insan; buz pistinde adeta tek vücut oluyorlar. Çok uzun çalışmalara, emek harcamalara dayalı olan buz pateni; insanın isterse harika bir dönüşüm yaşayacağının da bir kanıtıdır. Bizler düz yolda yürüyemezken, buz pateni sporcuları; özenle seçilmiş, dikilmiş giysileri içinde; buz pistinde önceden hazırlanmış kompozisyonları dansları ile gösteriyorlar. Müziğin dansçılar ile uyumu, buzdaki insanın anlatmak istediği kompozisyon; soyuttan somuta; büyüleyici bir görsel törene dönüşüyor.

Sürekli esen kuzey rüzgârı, kuzeyli komşumuz Rusya gibi sporcu yetiştiremediğimizin garip açıklamasını da yapıyor bize. Tenis sahlarında, futbol çılgınlığı yapan bizler; heyecanımızı en olmadık yerde yok ederken; en olmadık yerde de insafsız ve çok bonkörce kullanıyoruz. Elbette spor; çalışmak ve özel yetenek ister. 75 milyon nüfusu olan ülkemiz; övünesi rekorları nedense belalarda, kazalarda, vahşi entrikalarda kırıyoruz.

Buzun üstünde kayan kadın, erkeğinin elini bir bırakıyor, bir tutuyor. İki beden bazen tek, bazen çift oluyor. Estonya buz pateni çiftler yarışmasında buz üstünde dans eden, bir rüya âleminin canlıları gibi kayan sporcuları izlerken; bizim buz sahlarımızın az oluşunu, sporcularımızın desteklenmeyişini de irdeliyorum. Başarıya, alkışa, uluslar arası spor kariyerine aç olan milletimizin dünü yok edilirken, bugünü yine pas geçildi. Yarınları ise; Allaha emanet olsun…

Müziğin sesi ne fazla, ne az. Sporcuların kıyafetleri kendi danslarına, oluşturdukları kompozisyona uygun bir tasarım içinde. Her dansçının giydiği kıyafet kendi çalışmalarının ürünü!

İnanılmaz bir hüner; buz üzerinde müziğin eşliğinde gerçekleşiyor. Buz saf beyazlığı, grilik ile buluştururken; saf doğan insanın neler yapabileceğinin de gerçeğini gösteriyor bize.

Müzik bedene, beden buz pistine sarılıyor. Çiftlerden oluşmuş buz pateni gösterimi; ister zorunlu danslar, ister orijinal danslar, ister serbest danslar görünümünde yapılsın; muhteşem bir süzülüşle buz üzerinde kayıyorlar.

İnsan dansı, dans edeni kıskanmalı. Dans edene imrenme ile bakmalı. İnsan kendi bedenin eksiğini, diğer bedenlerin büyülü varlıkları ile beslemeli. Kıskanmasını, imrenmeye, imrenmesini bir başka dalda da kendisinin var olduğunun dönüşümüne çevirmeli.

Vasatlık, üretememe, müzikten, danstan, şaraptan yoksunluk; insanı daha insan yapacak romantizmi de yok eder. Argonun, cehaletin anaforuna kapılır, hızla sürülerin çoğul yalnızlığına dâhil oluruz. O yüzden dans ve müzik; insanın büyülü yolculuğunda hep yanında olmalı. Bedenler bedene kimi sarılmalı, kimi itmeli birbirini. Ve insan, buz üzerinde, buzun saflığında kaymalı; hayatın bin bir zorunlu kötümserliklerine karşı.

Dansı, ister buz üzerinde, ister buz olmayan bir mekânda yapılsın; içinde taşıdığı görselliği, figürleri ve anlattığı kompozisyon ile insanı biraz daha insanlığa davet eder. İnsan dansı, müziği, kadını her keşfedişinde; hayatında, sevgilinin de, eş ve dostun da keşfini yapıyor olacaktır diye düşünürüm. Kaba ve kıpırtısız bir yaşam; ezbere alınmak istenen yolların “bir arpa boyu yol oluşuna” dönüşmüştür. Gidersiniz, yaşarsınız ve dönüm bakarsınız; anlam veremediğiniz geçmişiniz, acılar, sahtekârlıklar, kötülükler ve rezillikler ile doludur.

Hâlbuki müziğin üflediği sihir’i beden yetenekleri, çalışmaları ile dansa çevirmişsek; hayatımızı da ahenkli, nazik ve sanata dönük yaşama dönüştürmemiz oldukça yakın demektir. Kavgayı, rekabeti; müzik, dans ve bedenin harika figürleri ile veriyoruzdur artık!

Şüphesiz ki çiftler arasındaki buz dansı; çok özel ve süreklilik isteyen bir spor. Yapılacak en ufak bir hata, ince belli kadın ile yumuşak ruhlu erkeğin gösterimine zarar verecektir. Buz dansı, kusursuz bir gösterimin inanılmaz yolculuğudur.

Kadın erkeğe, erkek de kadına sarılır. Hareketler çok zariftir. Birbirini incitme ve birbirine ahmakça bakma; tarihin derinliklerine; yedi kat yerin dibine gitmiş gibidir. Buz dansı; korkaklığı, acemiliği, çekinceyi, kötümserliği asla kabul etmez. Buzun saflığı, marifetli olanı davet eder. Marifet gökten inme ve ucuz kahramanlıklarla değil, çok küçük yaşlarda ve her gün çalışmalar ile kültürleşir.

Dans, insan ruhu ile bedeninin mükemmel bir uyumudur. Bu uyum, gerçek hayat ile gerçek üstü hayatın arasındaki köprü gibi; alır götürür bizleri. Seyrin keyfine varmak için, müziğin ritmini de iyi dinlemeli. İnsan figürlerinin değişimini, bir anlık göz kırpmasında bile neler yapabileceğinin görüntüsünü iyi yakalamalı.

Acaba büyük çoğunluğunun suskun ve beceriksiz olduğu siyasi dünyamızın insanları; siyasete davet edilirken; sanatçı kökenli olmaları, iyi dans ediyor olmalarının önceliği istense; siyasetimizin asık ve kayıp yüzü nasıl bir değişim geçirir?

Sürekli mazeret üreten ve kendi bindiği dalı değil de ağacı yok etmek isteyen siyasi düşünceli ve rütbeli insanlar; müziği ve dansı da siyaseti sevdikleri kadar sevseydiler acaba; ülkemizdeki genç insanların bu günkü karamsarlıkları bu kadar büyük olur muydu? Ben olmazdı diye düşünüyorum. Olmazdı. Çünkü yetenekli bir insan, yeteneğini müziğe, dansa, sanata aktarıp; zaman yolculuğunu dünya kirlerinden, sıkışmışlığından arınma olarak algılayacaktır. Bu yönde kendi ülke insanını diğer uygar-gelişmiş ülke insanları yanında görmek isteyecektir.

Buz dansının en büyük desteği seyirci alkışı, bir demet çiçek ve madalya olurken; siyasetçilerin en büyük desteği; birbirine selam vermeyen, bölünmüş halklardan, kavgalardan oluşmuş insan kümeleridir.


Bu kümeler ne yazık ki; dansın anlattığı kompozisyonu, müziği alkışlamak yerine; daha iyi laf yapanı, daha iyi küfür edeni alkışlıyor. Bu da bizim geçmişe olan diyetlerimizin lanetli ödeyişleri olmalı.


Güven 

20 Ocak 2010 Çarşamba

DEĞİŞİM DÖNÜŞÜM


Kamera; Güven  Assos Antik Liman
Rüya ile gerçeğin buluştuğu mavi ve
derin sular. Buraların hikayesi çok. Her an
eski bir hikaye ile yeninin sentezini
yapa bilir; değişimi, dönüşümü
başlata bilirsiniz. :))

Kamera; Güven Assos
Dinlence adına, tarih adına sizi meşgul eden
bir duygu varsa; tepelerin deniz ile bir olduğu
bu diyarlar; hâla sizi bekliyor olacaktır.

Kamera; Güven - Athena Tapınağı-Assos

Gün batarken şarap kadehleri ile hayallerin,
efsanelerin buluşma zamanıymış. Tanrıça
Athena; onu gerçekten görmek isteyenlere
tam bu saatlerde görünürmüş.:))

DEĞİŞİM ve DÖNÜŞÜM; AVATAR


Hangi dilde konuşursak konuşalım, hangi din ile ibadet yaparsak yapalım; tüm canlılar, bir tek ortak noktada buluşurlar; o da yaşamdan keyif almaktır.Tabiatın bize sunduğu yaşamı kabul ederken, tabiatın da yaşamımızın bir parçası olduğunu kabul etmek zorundayız.

Son yıllarda tabiat adına güzel filmler yapılıyor. Belki de insanlık; yok ettiği cennetleri; küçük uyarılarla büyük bir vefaya dönüştürmek istiyor. Sinema, insanı etkileyen en önemli sanatlardan bir tanesidir. İnsanın bedeninin algılarının neredeyse tümüne hitap eder. Duyar ve görür, işitirsiniz.

2008 yılında çekilen Sonbahar filmi de doğanın harika bir gösterimiydi. Doğa ile insanın bir aradaki uyumuydu. Farklı kültürlerin; farklı diller ile yanık türkülerin doğal güzellikler ile birleşmesinin unutulmaz anlarını hâla taptaze hatırlıyorum. Sonbahar filmi bizim ülkemizde yaşanmış; bir gencin yaşamı ile bizim ülkemizin doğal güzelliklerinin birleşmesinin bir bütünüydü.

Avatar filmini izlerken sonbahar filmini de düşündüm. Sonbahar Filmi çok küçük bir bütçe ile çok kısa zamanda çekilmesine rağmen; inanılmaz bir görsellik vardı. Hopa ve Çemlıhenşin diyarlarının büyüleyici ormanları, dağları somut gerçekleri harcanan emek ile bize sunuyordu.

Gişe rekorları kıran Avatar filmi ise yılların hazırlığı ve 300 milyon dolarlık bir harcama ile gerçekleşmiş bir film. Teknolojinin nimetleri sonsuz ve cömertçe kullanılmış.

Zirveye kurulan her oluşum; inanılmaz saygı alırken, inanılmaz eleştiriler de alacaktır. Bu dünya insanının vazgeçilmez özellikleri de eleştiri yapmaktır. Bana soracak olursanız; eleştiri bilgi, görgü ve deneyim ile olur. Benzer eleştirileri birileri yaptı diye yaparsanız; siz, size ait olmaktan çıkar; ne kendinizi, ne komşunuzu, ne sevgilinizi, ne de eşinizi anlayabilir; size sunulan harika yaşamı; kurnaz bir boş vermişlik ile anlamsız bulursunuz.

Avatar filmi hiç film sevmeyenler tarafından bile izlenmeli. Görselliğin, tabiatın ve doymak bilmeyen insanın hikâyesini teknolojinin cömertçe sunduğu nimetler ile seyretmeli. Tarafsız ve koşulsuz gözle izlenen, dinlenen ve anlaşılmaya çalışılan her sanat; muhakkak ki bir şeyler fısıldayacaktır size. İnanın dostlar; cehennem haline getirdiğimiz yaşamı; güzelleştirecek, yeşertecek en önemli silah; sanattır. Sinema, tiyatro, müziktir. Resimdir, fotoğraftır, insandır…

İlk fırsatta şehrin dışarısına çıkacağınız bir zamanda gökyüzüne bir bakın. Milyarlarca, trilyonlarca olan yıldızların daha bir tanesine bile gidemediğimizi düşünün. Ama aynı zamanda gitmek için harcanan korkunç yatırımları da irdeleyin. İnsan; eninde sonunda keşfedemediği dünyasını yaşanılmaz yapıp; başka yaşanır yıldızlara açılacaktır. Belli olan bir şeydir! Şimdi Bilim-Kurgu hikâyesi gibi gelse de; bu alandaki çalışmalar inanılmaz hızla ilerliyor.

Uzay Bilimi kendi hikâyesini yazar ve uygularken; film sanayi, yönetmenler de Tanrı vergisi yeteneklerini sergiliyorlar. Fakat akıllı adamlar doğrusu. Bir koyup beş alıyorlar. İnsan psikolojisin, ihtiyaçlarını iyi irdelemişler.

Bilinen bir gerçek; insan daima uzayı merak etmiştir. Kendinden başka canlıları, dünya dışı hayatı aklı olan her canlı düşünür. Bugün ulaşamadığımız dünya dışı gezegenlere; yarınlar ulaşma umutları taşır. Aynı zamanda Bilim-Kurgu hikâyeleri de, sinemaları da aynı amaca hizmet ederler. Teknolojinin ulaşamadığı ışık yılı uzaklıktaki yerlere; kitaplar ile sinema ile ulaşırız.

Avatar filmi de öyle bir dönüşümü, değişimi yaşatıyor. Bugüne kadar görmediğimiz ormanları, ağaçları, çiçekleri görünce; insanüstü düşüncenin; insanüstü heyecanını yaşıyorsunuz. Bende yaşadım. Ve o an; film sanayine; okkalı teşekkürler ettim. Ormanın derinliklerine, renklerine, çeşitlemesine dalarken; aynı zamanda insan zekâsının neler yapabileceğinin de övüncünü yaşadım.

İnsan zekâsının ilim ile sanat ile buluşmasına; dayanılmaz bir saygı duyuyorum. Bu saygı beni korkuttuğu da oluyor. Korku, insan beyninin gökleri sorgulayacağından değildir. Korku, bu cehaletin, pisliğin, savaşların içinde; bu insanın nasıl bir iyilik, güzellik ürete bildiğidir!

Avatar filminde ağacı, ormanı sevmeyen bile sevgiyi hissedecektir. İlkelliğe savaş açmışların, sürekli teknoloji diye anıranların da; hafiften de olsa; ilkel ve tabi yaşama saygı gösterecekleri bir film.

5 ışık yılı ötede varsayılan Pandora gezegenini orada yaşayan tabiat aşığı Navileri, onların ruhlar ağacını, bilge ağaçlarını çok uzun zaman hatırlayacaksınız.

Avatar filmini seyrettikten sonra istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz. Ama bu filmi izledikten sonra; hiçbir zaman doyuma ulaşamayacak insanlığın, yine bir başka açlık için gitmiş olduğu Pandora gezegeninde nasıl bir dehşete imza attığını; aynı dehşetlerin şimdilik bir eşi olmayan dünyamızda her an yaşandığının hatırlatmasını, iç çekişler ile yapacaksınızdır.

Avatar filmine tabiatı, tabiatın da bir canlı olduğunu harika bir teknoloji ile anlatması, bilinçaltlarımıza yerleştirmesi adına teşekkür ediyorum. Yıllar önce Avustralya yerlileri olan Aborjin kültürünü de Avatar filminde görebiliyorsunuz. Aborjin kültüründe de, doğaya sonsuz bir saygı var. Doğanın diğer canlılarına eziyet yok. Katliam yok.
Acaba, insanlığı çılgın düşlerden, korkunç katliamlardan kurtarmak için daha kaç film yapılması gerekecek? Daha kaç milyar insan ölecek ki, bu dünyayı terk edip, başka dünyaların da içine etmeye göç edelim…


 Güven











EN BÜYÜK KATİL BİZİM KATİL


Kamera; Güven
KİLİTBAHİR KALESİ-1452

Gelibolu diyarında güzel bir Türk Eseri.
Nedense kalelerde savaş oyunu aynayasınız
geliyor.:)) Ama bir tek şartla; kimseleri
incitmeden, sonu ter ve yorgunluk ile biten
ama ölüm ve öldürme ile bitmeyen
oyunlardan...


Kamera; Güven - Seyit Onbaşı
Yer,Rumeli Mecidiye Tabyası
Yıl; 18 Mart 1915
Şimdi harika kahramanlıkların boy
gösterildiği bu zamanda; 275 kg.
mermi kaldırmış, canını bir parça
kuru emkek ile yoğurmuş; Seyit,
Mehmet, Hasan, İsmail
Onbaşıları kim anar...

Kamera; Güven Türk Şehitliği
Şehitler Abidesi Yanı
Artık sembolik de olsa, bazı bölgelerimizin göze
hoş gelir vazeyitte düzenlenmiş olması, bedenleri
vatan için feda olmuş soylu insanlar için
küçük bir teşekkür sayılır.


EN BÜYÜK KATİL BİZİM KATİL


Allahın insanı çok özel yarattığı ve öldürmek için kıyamadığı insanı; yine Allahın yarattığı kulları öldürür; ben bunu bir ömür, bin ömür geçse anlayamayacağım…

Ölümün, öldürmenin kol gezdiği ülkeler; eğitimde, öğrenimde, sağlıkta, adalette, sanatta geri kalmış, az gelişmiş oluyor. Hâlbuki cezalandırmanın o kadar çok soylu yönleri, tarafları var ki! Beğenmediğiniz bir yazarı okumaz, onun gazetesini, kitaplarını almazsınız. Yanlış bulduğunuz bir konuyu, daha doğru biliyorsanız; anlatır, açıklar ve o ortamda rakiplerinizden bile saygı görürsünüz.

Peki, beğenmediğiniz, yanlış bulduğunuz bir insanı neden öldürürüz? Öldürmenin korku ile sindirmeye, geri çekilmeye meydan verdiğini sanıyorsak; aldanırız. Hiçbir oluşum; zorlanırsa tek bir yöne ve tek bir kerede geri çekilip yok olmaz. Yönünü, hedefini, amacını değiştirdiğimiz her canlının deneye bileceği her kozu harekete geçirmiş olursunuz. Fakat ölen canlılar; bilgi, eğitim, hukuk ile beslendiyse; onun hesabını tutacak-soracak da; adalettir. Tabi bu ülkede adalet var ve adil bir şekilde dağıtılıyorsa!

Güzel diyarların güzel insanlarının, her ananın doğurduğu her bebek; masum gülücüklerle, bakışlarla merhaba der dünyaya. Ama sonrası, masumiyet böğüre böğüre terkeder, bilginin, ışığın yoksunluğunda insanı. Beden kuvvet buldukça, cehaletin koruma içgüdüsü de; öldürmeye şartlanır.

Allahın emri öldürmek, öldürtmek değildir ama kulların gizli oyunbozanlığı ülkemizin soylu halkını ikiye, üçe, dörde bölmektir. Biraz tarih sevseydik, biraz da satranç oynamayı ilerletseydik; kavgaları bile mizah, şarkı eşliğinde yapardık…

Neredeyse bir ömrün yarısı hapishanelerde geçen Mehmet Ali Ağaca hukuk adına cezasını çekti ve dışarı çıktı. Ne bir eğitim, ne bir görgüsü, ne de ayakta duracak bir bedeni kalmamasına rağmen; inanılmaz bir şov tertibi içinde; basın arkasından kovalıyor. O da güya kaçıyor, kaçırılıyor. Neredeyse bir kahraman gibi kollanılacak, kucaklara alınacak. Bu ülkenin işsizliği, sefaleti, yanlış göçleri, bilinçsiz doğurganlığı dururken; Mehmet Ali Ağaca; krallar gibi eğlenecek, eğlendirecek. Bir değirmen ki; suları hep aynı yöne, aynı kişilere akar!

Mehmet Ali Ağaca jipler, korumalar ile karşılanıp beş yıldızlı otellerde ağırlansın. Kitap yazsın, hâsılat rekorları kırsın. Yetmedi film çevirip Türk Sinemasını dünyaya tanıtsın. Hukukun suçlu bulmadığı insanı benim suçlu bulmam adil olamaz. O artık hukuk önünde suçsuz. Geri kalan hayatının keyfini yata yata çıkarabilir… Ama sorun deryasında, fukaralık bataklığında nice Türk vatandaşı, genci; sessice yok oluşun eşiğine gelmiş; saçını-başını yoluyor, intihar girişimlerine ön hazırlıklar yapılıyorsa; biz neyin koşuşturmacısını yapıyoruz?

Adalet, bu ülke içinde yaşayan tüm insanlar için; bölge, dil, din, renk ayırt etmeden ne zaman ADİL davranacaktır. Ölenlerin öldürülüş vahşetleri ülke insanının kâbusu olduysa ve bu öldürmelerin, öldürtmelerin adalet önünde hesaplaşması yapılmadıysa; bu adaletin kırık kanadına güvenilip de ülke sevdası içinde hangi canımızın, malımızın, namusumuzun korkusuzluğunu yaşayacağız?

2009 yılının Nisan ayı içinde Gelibolu Anzak Törenlerine katılmıştım. On Bin insanın nasıl bir organizasyon içinde, kaybettikleri bir savaşı bile nasıl da kahramanlıklara dönüştürdüklerini anlatmış, yazmıştım. Sanırım bir ömür de anlatmaya devam edeceğim… O insanlarla birçok kez yakın oldum. Eğlenmelerine, sevişmelerine, konuşmalarına, sarılışlarına, selamlaşmalarına, uyuyuşlarına bekçilik yaptım. Gördüğüm odur ki; o insanlar sanki ekolu konuşuyor. Sanki boyları üç metreden yukarı! Kendilerine güvenen, besili, bakımlı, özgüvenli ve gür sesli insanlar. Doğal olarak; güvenli, huzurlu ve adaletli bir ülkeden de geldikleri belli!

Artık savaşlar birkaç türlü oynanıyor. Birincisi Allahın bile lanetlediği katliamlar ile cehaletin yoğurduğu savaşlar. İkincisi ise ahşap masalarda, ahşap satranç tahtaları üstünde; şarap bardaklarını tokuştura tokuştura yapılan hamlelerin savaşıdır. Diğer savaş ise, kültürün fışkırdığı, kitabın, tiyatronun, sinemanın el üstünde tutulduğu, bilginin döviz getirdiği önemli savaşlar.
Ya ülkemizde oynanan savaşlar? Hangi gruba dâhil edilebilinir? Merhamet ile ihaneti yan yana görür, adalet ile adaletsizliği de kol kola girmiş bula bilirsiniz. Zor bir ülke bu ülkenin toprakları! Kim bilir kaç uygarlığı öğüttü de doymaz! Neresini kazsan uygarlık fışkıracak. Hangi uygarlığı incelesek; kıyamet gibi entrika, ölüm ve öldürme izleri taptaze duruyor…

Dönemin siyasi parti genel başkanlarından Alparslan Türkeş’in Maltepe Cezaevi’nden kaçırılan Ağaca için; bir devlet operasyonudur dediğini hatırlıyorum. Bir devlet halkı ile var olacaksa, halkının, sağ görüşlüsünü de, sol görüşlüsünü de, yazarını da, çizerini de, köylüsünü de, askerini de, sanatçısını da; koruyamayacak, kollayamayacaksa; o devlet, bizim devletimiz olabilir mi?

Devletin adaleti zayıfı kaldığında, korku dağlardan tepelere, ovalara indiğinde; biz de onurlu ve soylu insanlar olarak; gündemde olan ve el üstünde tutulan ve cezasını çekmiş olan katillere; EN BÜYÜK KATİL BİZİM KATİL mi demeliyiz, malımızı, canımız daha bir kollamak adına.


                                                               Güven

16 Ocak 2010 Cumartesi

CÜMBÜR CEMAAT EĞLENİYORUZ


Posted by Picasa
Kamera; Güven Uyuyan Kadın
Doğan Yıldırım Erdem

Uyumak zorunlu ve güzel bir ihtiyaç. Ele
ele; uykunun doğru zamanıysa... Bir de
uykunun son bulmuş anın,güzel insanlığını
yaşamak varken; uyutuluruz; ben buna
yanarım.:))

Kamera; Güven
Doğan Yıldırım Erdem
Sanatçı çocukları resmederken; kendi
çocukluğunun zamanlarını anlatmış.
Bu resim biraz dikkat ve biraz orta yaş
ile sizlere 10 köfte ve bir ayran
kazandıracak:)) Nasıl mı?
Elbette en soldaki çocuğun elindeki
demir aletin ne işe yaradığını bilmek
gerekecek.:))
Bilene, koşulsuz,kurasız 10 köfte ve bir
ayran..))


Kamera; Güven  Yunus'un Yeri

Millet eğlenirken, dağıtırken ben, boş mu
duracağım. Ben de eğlenip, dağıtacağım
anasını satayım..)) Nerede mi?
Tepelerin tenha vadilerinde, rüzgarların el ele
verip törenler yaptığı diyarlarda. Yunus'un
koşulsuz, kuralsız davet ettiği elcezleriyle
yaptığı taş kulübede, şöminenin sımsıcak
alevlerinde, sımsıcak şarabın keyfinde;
bende eğleneceğim anasını satayım.:))

CÜMBÜR CAMAAT EĞLENİYORUZ


Vur patlasın çal oynasın anasını satayım! Her şey o kadar güllük gülistanlık ki karamsar yazılar yazmak; güne ve ülkeye, siyasetçilere karşı ayıp olur. Zaten istesek de yazamayız. Çok konuşanın “sessiz” olmaya davet edildiği bu ortamda güzel yazmak, iyi ötmek bir işe yaramaz. Olan size olur, artık kahraman da ilan edilmezsiniz. İçeriye girip mahpus yatsanız; eski mahpusların tadı da kalmadı artık. Yani her şey boşa gider…

Millet eğlenirken, cümbür cemaat güler, yer-içerken biz ne yapacağız? Elbette şarabımızı içip, alışık olmadığımız viskileri yudumlarken de içimizin yanmasını hoşgörü ile karşılayacağız. Bir tarafımız buz tutarken bir tarafımız sıcaktan kavrulacak. Bir tarafımız yaman çelişkiler yaşarken; bir tarafımız; eğlen, coş, yık, yak anasını satayım diyecek…

Siyasetin büyük prim yaptığı ve mutluluğa giden yolda halkımıza büyük açılımlar yapıldı bu zamanda; hükümetimiz de elinden geleni yapıyor hani. Ülkede dert-keder kalmayacak bu gidişle. Tekel işçileri hakkını mı aradı; reddedecek bol biber gazı ile uğurlayacaksın. Milletin efendisi köylü; ürününe fiyat mı istedi; bugün git, yarın anan ve baban ile gel diyecek; köylü olana artık şehre göç et diyeceksin. Eczacılar demokratik bir ülkede, demokratik bir mücadele içine mi girdi; anlaşmaları fes edip, marketlere müjde vereceksin. Bir yılda trafikte ölen sayısı 5 bin kişi mi oldu, bol bol çocuk yapın diyecek, ölenlere rahmet okuyacaksın. Gazeteler, televizyonlar halkın duygularıyla oynayıp halkı gerçekler altında oyalamaya mı çalışıyorlar; onlar ve biz diyip onların gazetelerini almayın, televizyonlarını seyretmeyin diyeceksin…
Ülke eğleniyor; hem de cümbür cemaat. Eskiden onur, namus sayılan birçok davranışın yer değiştirdiğini görüyorum. Tabiatın yasaları insanın yasaları ile uyum bulmaya başladı. Bireysel hata yapan ve bireyselliğin yanlışına kapılan insanlar çok azdı. Bu yüzden yüzleri kızarır, topluma nasıl hesap vereceğiz korkuları yaşarlardı. Ele evinize bir icra gelmesin. Mektubu bile korkunun efendisini, utancın kraliçesini davet ederdi size. Siz; siz olmaktan çıkar boynu eğik dolaşırdınız bir ömrün uzantısında. Şimdi öyle mi; satmanın, kaçmanın, yalanın, aldatmanın, atlatmanın da kendi kültürünü oluşturduğunu görüyorum. Artık bu insanlar çoğaldı. Kimselerden utanmalarına, sıkılmalarına gerek bile yok. İnsanların yasaları, tabiatın yasaları ile uyum sağladı.

İnsanlar eğleniyor, insanlar el ele vermenin, el ele aynı işsizliği, parasızlığı, aldanmışlığı, serseriliği yaşamanın keyfini çıkarıyorlar. Eğlenin anasını satayım eğlenin! Hayatı ciddi kabul edip, onun, bunun namusu ile uğraşacağınıza; artık kendi dertlerimiz için eğlenelim. Öyle de yapıyoruz. Artık karşı ki komşunun eşyası, kızlarının giydikleri etek boyları, eve geç gelmeleri ilgilendirmiyor bizleri. Artık kendi şamatamızın, gerçek dışı yaşam tarzımızın eğlencesini yapıyoruz. Hem de cümbür cemaat…

Tanıdığım bir dost, birkaç yıl önce oğlu tarafından ciddi bir sınavdan geçti. Oğlu, çalışmış olduğu kurumda büyük bir hata yaptı. Hatasının karşılığında yüklü bir para ödemeleri gerekiyordu. Baba, bir süre alışılmış gururun etkisi ile başı eğik dolaştı. Boşa koydu olmadı, doluya koydu yine olmadı. Sonunda pis gurura nazikçe “hadi oradan” dediler. Ve oğul, yaptığı hatanın karşılığını para ile ödemek yerine, mahpus yatarak ödedi. Bugün hep birlikte yaşıyorlar. Hayatlarına çeki düzen verdiler. Mutlular. Yeni bir iş, yeni bir evlilik ve de az gururlu, az hatalı yeni bir yaşam; tıpkı doğanın yepyeni oluşumlarının yaşamları gibi.

Tanıdığım bir başka ailenin genç adamı bilinen nedenler ile borç yapmış. Artık borçlu olmak yarı yarıya kahramanlık sayılıyor. Borçlu ve icralı olmak; bence savaşçıların bedenlerindeki yaralar kadar önemli. Yapılan her borç, bedenin yeni oluşturacağı kahramanlık için bir çentik sayılır. Artık korkunun, kaçmanın, saklanmanın modası geçiyor.

Neyse biz yine asıl konumuza gelelim. Bu ailenin genç üyesi yaptığı borcu babasına anlatmış. Baba, eskilerin ar-namus ve ahlakını taşıyor. Hemen telaşa kapılmış. Bulup, buluşturup oğlunun borcunu ödemeye karar vermiş. 5 bin TL için çıkmış olduğu borç ödeme yolculuğu, tam tamına 100 bin TL ile son bulmamış. Ve tam bir kara mizah gösterisi içinde diğer oğluna seslenmiş; “ oğlum biz bu işi daha fazla karıştırmayalım, altından kim bilir daha neler çıkacak!”

100 bin TL ödeyip oğlunu borçtan, utanmazlıktan, rezillikten kurtaracağını sanan baba; geçte olsa hatasını anlamış. Bu babayı tebrik ediyorum. Artık gençlerimize kendi ayakları üzerinde durma şansı vermeliyiz. Kendi hataları, kendi sevinçleri, lüksleri ile yüzleşme şansları olmalı. Yapacakları her işin oluşacağı güzel bedeli kendileri ödemeli. Yoksa babanın dediği gibi; “ karıştırdıkça altından kim bilir daha neler çıkacak.”

Ülkemin güzel, vefalı ve çok bilir insanları eğleniyor. Göstere göstere eğleniyorlar. Aynı zamanda güzelim büyük sermaye sahiplerini de eğlendiriyorlar. Yeni bir ürün mü çıktı, en sevilen sanatçı ile büyük ve hoş reklâmlar yapacaksın. Bu reklâma kanacak, bu reklâmı ayakta alkışlayacak bir sürü mutlu insan var. Daha evlenir evlenmez evlerini eşya depolarına çevirecek, işyerlerini açar açmaz ceylan derisi koltuklara oturan bir sürü mutlu insanımız var. Ve bu insanlar kendi eğlencesini hak ettiler. Hep birlikte cümbür cemaat eğleneceğiz. Araya kimseler, kimsecikler girmesin…

Şimdi eski düğünlerin, sohbetlerin, komşulukların arayışını yapma zamanı değil! Şimdi; korkunun, kaçmanın, saklanmanın, kandırılmışlığın ve saflığın büyük eğlencesini yapma zamanı. Hem de cümbür cemaat…


Güven






























12 Ocak 2010 Salı

İYİLİĞİN SINIRI ve SIRRI


Posted by Picasa
Kamera; Güven Yaşlı Meşe Ağacı
Sessiz tepelerin yaşlı ağaçlarına bayılırım.Onlar,
yalnızlığın türküsünü ve yalnızlığı onurlu
hale getirirler.
Ve biz sosyal olacağız derken;
toplumun acılarını,ağrılarını,saldırılarını
üstlenir,bize ait olmayan bedenleri taşımaya
çalışırız...

Kamera; Güven PERA MÜZESİ
Tepebaşı İstanbul'da Suna İnan Kıraç Vakfı,
harika bir iş çıkarmış.
Müzenin içinde sizi değişime davet eden
sanata koşulsuz gidin.Öylesine...

Kamera; Güven Pera Müzesi-2008
Josef Koudelka'nın Çingeneler Sergisi
usta sanatçının yakalamış olduğu
masumiyete bakar mısınız lütfen!


Kamera; Güven Pera Müzesi-2008
Josef Koudelka
Bir ses duydum.Pera Müzesi beni mi
çağrıyor ne! :)) Özlemişem,hastasıyam...

İYİLİĞİN SINIRI ve SIRRI


Sizce iyilik nedir? Her şeyimiz tamam olunca altımızda kalanlara, zorluk içinde yaşayanlara yardım ve merhamet etmek midir? Yoksa iyi olmanın dış ödülü gereksizdir, zaten içsel ödül tabiatın harika bir teşebbüsü ile bize geri döner; felsefesi gereği midir iyilik?

Ninem için iyilik, yardıma ihtiyacı olan ve onun çevrisinde yaşayan her insana el uzatmaktı. Dedem içinse iyilik, ağır adam suskunluğu içinde komşunun malına, canına derin bir saygı duyarken, aynı saygıyı kendisinin de beklemesiydi. Babam içinse, muhtaçlık içinde olan, maneviyat ve maddiyetin dibine vurmuş tüm canlıların yakınında olmaktı. Onlar için adanmışlığın doğal duruşunu yapmak; babamın en önemli iyilik anlayışıydı…

Peki, bizler için iyilik; hangi bedensel ve ruhsal iteneğin gösterisidir? Biz iyi olmayı kanunlar, gelenekler veya cennetteki bize ayrılan yer için mi yaparız? İnsana yüklenen milyarlarca hücre; iyi olma kültürünü kendi tercihi ile sahiplenme ve onu ölümlü beden içinde ölümsüz bir kabul ediş dönüşümüne çeviremez mi? Elbette çevirir. İnsan, öyle bir güzel canlı ki; isterse tüm kirleri temizler, tüm namussuzlukları soylu bir lütuf haline dönüştürür. İnsan bu! Varlığın yok edişini de o yapar; varlığın var edişini de… Hâlbuki varlık, insandan çok önce vardır. Belki de insandan sonra da hep olacak. Evren; doğum sancılarını hep çekecek. Genişleyen, koşan yaşama dört elle sarılan anne gibi; doğurmaya devem edecek; ömürden ömre yaptığı geçişlerle.

Sanırım nine, dede, teyze, hala kültürünü almayan yoktur. Ninenin, dedenin kendine has kokularını hatırlamayan çok az insan vardır. Ve o kokularda hep iyiliğin, doğruluğun mesajları vardır. Yıllar ve millerce uzaklığın yer değiştirdiği evrende, nine ve dedelerimizin, babalarımızın çok uzakta olduğu mavi dünyada; biz bize has olan insani kabiliyet ile onların bıraktığı iyiliğin kokularını duyarız.

Bedenimizin gönüllü kabul ettiği iyi insan olma, iyiliğin alandan çok veren olması; günlük hayatımızda biraz sekteye uğramıştır. Çünkü iyiliği kendi miskin çıkarları için kullanan insan topluluğu birken, beş; beşken on, yüz, bin olmuştur… Şimdi iyiliğin frenine basıp, iyiliğin kötülüğe dönüşmesini engelleme zamanı. Hani eskiler bir söz demişti iyilik adına; “ iyilikten maraz doğar.” diye… İyiliğin frenine basılmaz ve terazinin iyilik dengesi iyi ayarlanmaz ise; iyilik kötülüğü besler. Ve biz asıl kabahati kendimizde bulmak yerine; “iyiliği” suçlu kabul eder, sevmediğimiz kötülüğe bir adım daha yaklaşırız.

Kış ayının ılıman gününde öğle yemeği için evime gidiyordum. Evimize yakın olan Atatürk Okulunun öğle paydosu eğlencesi içinde olan çocuklar, oyun oynadıkları topu yola kaçırmışlar. Okulun kale gibi yüksek duvarları inmelerini engelliyor. Erkek çocukların çoğunlukta olduğu koro bana seslendi;

“ Abii topu atar mısın? Abii topu atar mısın?” koru eğlencenin doymamışlığı ve çocuk neşesi içindeydi. Bense sağır ve kör numarasını yapıp iyilikten uzaklaşan adımlar ile eve yaklaşmak istiyordum. Zamanım azdı. Ellerim doluydu. Üstelik top da kirliydi. Çocuklar yine tam bir uyum içinde bana seslendiler;
“Abii topu atar mısın?” Çevreye bakındım benden başka “abi” yoktu. Bedeni yokladım henüz tam kötü ve duyarsız değildi. Yaklaşmış olduğum evimin yolundan ters tarafa çocukların topu düşürdüğü yöne doğru ilerledim. Kocaman gözlerini açmış ve bağırmaktan yorulmamış çocuklar onlara iyilik yapacak kahramana yüksekten bakıyorlardı. Okul duvarlarını yükselttiğimiz ama eğitimi, öğretimi, sanatı tam tersine yükseltemediğimiz okulun kale duvarı gibi yükseltisinden onlarca çocuk, beni izliyordu.

Sağ elimdeki eşyaları sol elimdekilerle birleştirip sağ elimle almış olduğum topu, iyilik adına kale duvarları gibi yüksek okula attım. İyi bir atış oldu hani. Topu o kadar yükseğe atmam göbeğimi biraz acıtsa da, iyi olma adına kendimi daha iyi hissettim. Tam bu işin sonu geldi; ben mutlu, çocuklar mutlu derken; bir başka çocuk korosu seslendi;

“ Abii bizim topu da atar mısın? Abii bizim topu da atar mısın?”

Tanrı aşkına kaç top var diye etrafa bakındım. Bir başka top göremedim. Kale duvarı gibi yoksak okul duvarındaki çocuklar yine aynı ses uyumu içinde “ abi şurada, şu karşıki arabanın altında.” demezler mi! Hey Tanrım; diye Aborjinler gibi telepati duyurusunu yaptım.

İyilik adına birinci topu atmış, çok kolay bir iyilik yapmanın iyi olma halini hissetmiştim ama bu kadar da fazlaydı hani! Top aracın kıç tarafında epey içerideydi. Bir defa elimdeki eşyalar ile asla onu alamazdım. Diz üstü eğilmeli bir kedi gibi aracın altına süzülmeliydi. Kendi kendime söylenmeden de edemedim. Allah’ım “ iyi olmak ne kadar da zormuş!”

Etrafıma bakındım. Benden başka iyi olacak başka bir iyi insan yoktu. Ve yüksekte, kale duvarlı Atatürk Okulunun çocukları hâla ümitlerini kesmedikleri iyi adama bakıyorlardı. Boynumu büktüm. Çocuklara bu iş olmaz dercesine el-kol hareketi yaptım. Ama çocuklar hâla bekliyorlar. Sanırım benim kötü olacağıma, onları yarı yolda bırakacağıma inanmamışlardı. Tüm inançlarına karşın iyi olmama kararını verip geri evime doğru yöneldim. Az ileride bir dal parçası gördüm. Allah’ım dal parçası iyilikten vazgeçen adama; “ al beni, iyilik yapmaya devam et” der gibiydi.

Yaklaşık bir metre olan dal parçasını alıp tekrar aracın yanına gittim. Sağ elim ile tuttuğum dal parçası benden önce topu aldı. Sanki dal elim, el, dal parçası olmuştu. Hareket eden ben değil, iyiliği yapan o küçük, kuru dal parçasıydı. İkinci topu da zorlanarak, göbeğimi ağrıtarak yüksek okul duvarlarına fırlatıp attım. Yine başarılı bir atış oldu.

Yaşadığım bu olay; alışık olmadığım iyilik adına; bana on dakika kaybettirmişti. Ama görünen o ki, yeterince temiz, doğru ve uygar olalım diye; bazen tozlu, kirli ve uğraş verici iyilikleri unutmuşuz biz! Hâlbuki bu hayatın en güzel yanları; İYİLİĞİN SINIRI ve SIRRI içindeki öğretileri değil midir dostlar?

Güven