YILDIZLARDAN BİR YILDIZ DAHA KAYDI
Tekirdağ Kaşıkçı Köyü-Mahallesi o gün
sessizdi ama sessizliğin için dopdoluydu… Her adım, her bakış, her söz bir veda
cümlesi gibiydi. Hayriye Yıldız’ı, gönül dilini sessizlikte kuran o zarif kadını,
anneyi, yengeyi yazdan kalma bir günde uğurladık. Güneş, sanki biraz daha
yumuşamış; rüzgâr da kırlar da öyle, konuşmak yerine hüzünle iç çekiyorlardı.
Hayriye Yıldız, iki değerli evladını büyütmüş,
her daim büyük bir nezaket ve mütevazılık içinde yaşamış bir ev hanımıydı.
Sözleri az, sevgisi sonsuzdu…
Bir bakışıyla konuşur, bir tebessümüyle anlatırdı. Onun yüreğindeki nezaket,
insanın kalbini sızlatan türdendi. Çünkü o nezaket, artık azalan bir dünyanın
sessiz mirasıydı.
Eşi Ahmet Yıldız’ın (Ahmet Amca ) yanına
gidip başsağlığı dilediğimde, bin haneden kayıp giden ardından ağlayan,
konuşmadan ağlayan yüzleri gördüm.
Ahmet Yıldız sessizdi ama o sessizlikte bir
ömürlük ortaklığın nefesi, hissiyatı vardı. Oğlu, derin bir yürek acısıyla
gözyaşlarını tutamıyordu. Kızı gibi, torunları Emir ve Emre de gözlerinde
biriken o yaşlarla hem çocukluklarını, hem büyümeyi aynı anda yaşıyorlardı.
O an, insanın ”veda” sözcüğüne ne kadar
alışamadığını bir kez daha değerlendirdim; hissettim…
Başsağlığı dileklerimizi yaptıktan sonra yolu
Hüseyin Yıldız’ın çoktan bu dünyadan ayrılmış o bilge kayınbabanın hanesine çevirdik.
Gözlerim boşu boşuna aradı o eski yüzleri:
Hüseyin Yıldız’ı, Hidayet Ana’yı,
yer evinin penceresinden her daim gün ışığına, dışarıya bakan Hanife Ana’yı…
Bir zamanlar hayatın sesini taşıyan o evler şimdi sessizdi ama anıları hala
bahçelerde geziniyor gibiydi.
Yolda, yine çoktan göçmüş amcaların evlerinin
önünden geçtik:
Recep Yıldız’ın, Sinan
Yıldız’in haneleri…
Her birinin kapısında sanki görünmez bir selam,
bir gülümseme ve buyur duruyordu. O evlerden yayılan geçmişin kokusu,
Kaşıkçı’nın zamanla altın değerine ulaşmış hafızasıydı.
Derken şunu fark ettim; Hüseyin Yıldız ile
Hidayet Ana’nın hanesindeki ışık hiç sönmedi. Şaban Akyürek, Rabiye Akyürek ve
Hamide Yıldız sahiplenmişlerdi göçmüş insanların yarım kalan, yüreklerinin
terleriyle inşa ettikleri haneyi… Orada gördüğüm manzara içime bir parça
teselli serpti. O hane hâla yaşıyordu; ışığı sönmemiş, hüzün yalnızlığa teslim
olmamıştı.
Bahçede
üç kız çocuğu oynuyordu: Nilda, Serra ve Mine. Önce ikiydiler, sonra üç
oldular.
Kasımpatı çiçeklerinin arasında,
bir oraya bir buraya koşturuyorlardı. Onlar az ötedeki Yıldız Hanesi içindeki hüznü,
ölümü çocuk saflığı içinde algılıyor ve yaşamın kendisini temsil ediyorlardı.
Uzaktı ölüm onlara; dipdiri yaşamın içinde neşeden neşeye akarlarken…
Onlara bakınca insan, yaşamın
kendi kendine nasıl iyileşebileceğini anlıyordu.
Ve sonra Kaşıkçı Mezarlığına doğru yürüyüş başladı.
Ezan sesiyle birlikte, yüzlerce insan bir film sahnesinden çok öte bir tablo
oluşturdu:
Gerçek, canlı, soluk alan bir
gezegenin kalbinde, vefayı taşıyan kalpler yan yana yürüyordu.
Kaşıkçılılar, bilirler ki; bu
köyde ne düğün yalnız yaşanır, ne ölüm yalnız karşılanır. O gün de öyle oldu.
Her omuz, her yürek Yıldız ailesinin acısını bir parça da olsa taşımaya
çalıştı.
Gökyüzü, Ganoslar üzerinden Korudağları ve
Balkanlara doğru süzülürken, sanki bütün ışığını o vedaya ayırmış, sunuyordu.
O an, insanlığın bin yıllık
hakikatini yeniden hatırladım:
Hayat, bir gölgeden ibaretse,
nezaket o gölgenin içindeki ışıktır. Ve Hayriye YILDIZ, o ışığın ta kendisiydi…
Bir yıldız daha kaydı gökyüzünden…
Ama ardında bıraktığı o sevgi,
o incelik, o sessiz bilgelik… Hep böyledir, bazı insanlar giderken, bize insan
olmayı öğretirler.
O da öyle yaptı…
Güven SERİN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder