”Gülmenin, ağlamanın, fazla konuşmanın, düşünmenin, bacak bacağa atmanın, şöyle-böyle giyindin!” AYIPLARI ardından geliyoruz…
Çocukluk sesime ağlayarak
Sen benim hiçbir şeyimsin”
İyi ve kötü diye nitelemekten vazgeçtim! Az veya çok; kandırmacalarına ayak uyduramadım! Özgürlüğü,sınırsızlığın cahilliği olarak göremiyorum! Arayışım odur ki, milyarlık insanın milyonluk kültürlerine açım ben! Bulunduğum yeri sürekli eşeleyip bataklık yapmak yerine, ilerlediğim yerleri patikaya çevirip, insanlığıa doğru küçük adımlar atmanın heyecanını arayan bir gezginim ben.
”Gülmenin, ağlamanın, fazla konuşmanın, düşünmenin, bacak bacağa atmanın, şöyle-böyle giyindin!” AYIPLARI ardından geliyoruz…
Çocukluk sesime ağlayarak
Sen benim hiçbir şeyimsin”
ALÇAK
BAHÇE DUVARI NE ÇOK ŞEY ANLATIYOR!
2008 yılı, sonbahar günleri olmalıydı Atıfet Sokak’tan geçip içimizin içimize sığmadığı anların yaşandığı vakit Yusuf Kamil Paşa Sokağa gelmiş, efsane sanatçının eviyle buluşma, kavuşma gerçekleştirmiştik…
Küçük bahçesinin en belirgin yeşil rengi Palmiye ağaçlarınınkiydi. Zakkumlar, sarmaşıklar, bahçeden diğerine atlama hürriyetine sahiptiler. Sanatçının evini, komşu apartmandan ayıran duvarın yüksekliği bazı yerde bir, kimi yerde ise yarım metre kadardı.
Evin görünüşü, hemen karşısında bulunan All Saints Moda Kilisesi gibi, sımsıcak renk ve mimariden ibaretti. Birisinde ilahi bir arayışın ilahileri, tütsüleri yükselirken gökyüzüne, diğerinde ise şarkıların notaları, melodileri, piyanonun sesiyle taşıyordu bahçelerin yeşilliklerine doğru;
“ Bana yolun seç diyorlar/Bozuk yolu seçer miyim?/ Eğri eğri, doğru doğru/ Seçemezsen geç diyorlar/Ben yolumdan geçer miyim?/Eğri eğri, doğru doğru/Benim yolum bana doğru/Hiç yolumdan döner miyim?”
Yüzlerce şarkı sözü doğdu buradaki evin müzik kokan odalarında. Her seslenişinde Barış Manço Moda adresini verip, mektup yazmalarını istedi, ona gönül vermiş gençlere…
Moda Yusuf Kamil Paşa Sokağa Barış Manço’dan geriye kalan izleri aramaya gitmiştim; gittiğimin amacını tam manasıyla anlamlı hale getirip sofraya koyamadan, farklı zamanlarda birçok kez daha gidip geldim Moda’nın sokak ve caddelerine…
Aklımda kalan hep o bahçeli ev ve evin yarım metrelik duvarıydı! Niçin? Hiç mi bahçeli ev görmemiştim o vakitlere kadar?
İstanbul’un birçok semtinde dolaşmış, yalı ve konakların neredeyse üç-dört metrelik bahçe duvarlarından sonra yarım metrelik bahçe duvarları olan evin komşusu olan apartmandan çıkan birisine selam verdim Yusuf Kamil Paşa Sokak köşesinde.
—Barış Manço ile karşılaşır, görüşür müydünüz?
—Elbet, komşumuz olurdu. Her sabah evden çıkarken karşılaşır selamlaşırdık.
Bahçe duvarlarının yüksek olmayışının ana sebebi bu olmalıydı insanlığı en samimi bir şekilde arayan sanatçı için? Ve sonra, bahçenin hürriyeti geliyordu; rüzgârı, güneşi gönlünce almalıydılar yeşilin kökleri sahipleri olan bitkiler, ağaçlar…
Yusuf Kamil Paşa Sokak üzerinde apartmanların yanı başında duran sanatçının güneş alan aydınlık eviydi orası. Üzerinde “ Dikkat köpek var!” uyarıları olmayan, duvarları, evin rüzgârını, güneşini ve komşularını kapatmayıp, öldürmeyen bir ev…
Aynı vakitler eski bir tanıdık ile karşılaştım Moda yakınlarında bir dinlence yerinde. Bilgisi ve görgüsü, denizlerin ötesine uzanıyordu. Evindeki kütüphanenin kitap sayısı çoktan beş, on bini geçmiş, sekiz on kitap da yazmıştı. Ne olmuş geçmişse?
Anlatayım o zaman. Önce bahçe duvarlarını yükseltmiş evinin, sanatçının tam tersi. Sonra, komşularını, tanıdıklarını, akraba ve arkadaşlarını bir bir ayıklamış hayatından.
Sonra? Sosyalliğin duvarlarını bahçesinin duvarlarından da yukarı taşımış! O…Bu… Şu… Ona göre herkes; “ Peş para etmez” bir halde…
Bir dergide okumuştum; “ Kültür Zehirlenmesi” denen şeyi. Bilgiyi iyi rafine etmez ise insan, karıştırırsa yaşamın diğer alanlarından öte tutar, koparırsa kendisin; zehirlenmeye başlar, diye…
Görünen o ki, sanatçının evinin duvarlarında büyük bir sır yatıyor. İnsanlık, komşuluk, doğallık sırrı olabilir mi bilemedim…
Onca öğretiler, zenginlikler önce bahçe duvarlarımızı yükseltiyorsa, bilmem kaç bin kitap okuyup, yüzlerce ülke gezdikten sonra dahi, içimizin acısını, sıkkınlığını ve insana, insanlık yolunda bakışımızı hoşgörüye taşıyamıyorsak; belli ki, beynimiz ve kalbimiz; yüksek duvarlar yüzünden rüzgârı ve güneşi alamadığı gibi komşuların selamını da göremiyordur…
Güven SERİN
YAŞLANMAYA VAKTİM YOK
Haldun Dormen’in yeni kitabının ismi; “ Hiç vaktim yok!” felsefesinden beslenen bir dokunuş ve yaşama dair bir seçenek; “ Yaşlanmaya Vaktim Yok”
Biz ne kadar böyle söylesek de, bir şekilde bedenimiz yaşlılığın izlerini taşımaya, göstermeye başlar. Belki de yaşlanmayan şey; düşünceleri üreten o muhteşem beyin nöronlarımızdır; kim bilir…
Eski insanlar; “ Dinlenmeye vaktim yok! “ derlerdi. Anlamazdık onları… Ayla Dikmen’in şarkı sözleri benzeriydik özel anlatıcıları anlamama halleri;
“ Anlamazdın, anlamazdın/ Kadere de inanmazdın/ Hani sen acı veren/ Kalpsizlerden, olmazdın?”
Anlaşılmamak, kendimizi yeterince anlatamamaktan da besleniyor gibi! Nesiller arası kavganın sebebi de bu düşünce olmalı! Haldun Dormen’i tam manasıyla “Dadı” diziyle sevdim. Neredeyse yetmiş yaşlarında rol aldığı bu dizideki oyunculuğu, sanatsal sunumu, sahne sanatları alanındaki ustalığının zirve yapmış haliydi.
İzmir Devlet Opera ve Bale Elhamra Sahnesi ile tanıştığım zamanlar, çok yakınında bulunan Sahne Tozu Tiyatrosu Haldun Dormen Sahnesi ile de tanışma fırsatım oldu. O gün, bugün her İzmir seyahatim, bu iki sanat merkeziyle bir araya gelip, kendi evrimim için yürümek-yol almak ile devam etmekte…
Sahne Tozu Tiyatrosu genç bir sanatçı (Çağlar İşgören) tarafından kurulmuş olunsa bile sanat danışmanlığını Haldun Dormen üstlenmiştir. Bu sorumlulukla kendi felsefesine de ne kadar sahip çıkmış olduğunu düşünebiliriz.
Ne diyor Haldun Taner; “ Çoluk çocuk beni ziyaret eder mi diye kara kara düşünmek yerine, vakit artık çok geç demeden, ideallerin peşinden giderek, yaşam felsefemde ‘hiç vaktim yok’ düşüncesine ulaştım. Bu düşünceyi sahiplendim.”
Doksan yaşını geçmiş bir insanın “ Yaşlanmaya Vaktim Yok “ felsefesinin yaşama verdiği önem ve değer, bütün bunların yanında üretmenin akışı, kendi yatağını bulup, enerjisini denizlere, okyanuslara taşıma isteğini de düşünebiliriz…
Çevremizde bulunan yaşı henüz 50 bile olmayan insanların kırılıp-döküldüğünü, yalnızlığa büründüğünü görünce şaşırmıyorum artık. Neden diyecek olursanız; yaşam, her ne kadar basitlikten besleniyorsa da, sanattan da, bilimden de, tarihten, felsefeden ve bütün bunları bir potada hamur hale getiren hareketten de besleniyor. Kişinin sabit bencilliği, önyargıları ve tembelli de varsa; dökülme, paslanması ve kendi kendini zehirlemesiyle birlikte hız kazanması kadar doğal bir şey olamaz…
Hareket etmeyi sadece seyahat etme, bir şehirden bir şehre, bir ülkeden diğerine gitme anlamında söylemiyorum. Bedenen hareketin iyi geleceğine dair hiç kimsenin aksi düşüncesi olmasa bile, fikren hareket sağlayamıyorsak, düşüncemiz, düşlerin içinden geçip gerçeklere, gerçeklerden sıkılıp, düşlere yaslanmıyorsa; sıkıntı var demektir.
Bu yazıyı kaleme alırken eski bir arkadaşımın oğlu telefon açtı; atölyeme beni ziyarete geleceğini söyledi. Bir süre sonra da geldi. Yazıma ara verip onu dinlemeye başladım. Yaşı, birçok insanın “genç” diyeceği yaştaydı. Milyonlarca insanın özlemini duyduğu işi, evi, arabası ve yedek akçeleri de vardı. Ama bütün bunların yanında onun kendi ifadeleriyle bir derdi vardı;
“ Sıkılıyorum: Yalnızlıktan, hareketsizlikten, işimden başka bir şeyler yapamamaktan ve yeterince sosyal olamamaktan…”
Belki de bir mucize bekledi benim atölyeme gelerek. Ona tılsımlı bir söz söyleyeceğimin umuduna kapıldı. Ama hiçbiri olmadı. Herkesin yolu ve yolculuğu farklıdır. Özellikle iç sıkıntısını duyanların yaptığı şey; üzerimize bindirilmiş olan safraları atmakla bir ömür geçirmiş insanlar için yaşın-başın ve sıkılmanın bir önemi yoktur. Nedeni ise çok basit; tıpkı sanatçı Haldun Dormen’in düşüncesi hâkimdir; “ Yaşlanmaya, sıkılmaya” vakitleri yoktur…
Cahil dediğimiz, okumamış “köylü” dediğimiz eski insanların da sıkıntıları yoktu. Daha doğrusu, sıkıntıya ayıracak zamanları olmuyordu. Beş altı çocuk büyütmenin yanında, ihtiyarları bakmak, evin suyu ve aşı, ahırdaki hayvanlarla, tarla, bahçe, konu komşu ile uğraşan insanların kavga etmeye bile zamanı olmazdı…
Bu yazının-çalışmanın doğum amacı, yola çıkan her yolcunun keşfedeceği şeyi, yazı yaşamım ve orta yaş ömrümün evirilme sürecinde kendi hissiyatımı da dile getirmektir. Sanatçının felsefesine yerden göğe kadar katılmış olmam, kendi felsefemi de yaratmamış olmamdan dolayı değildir. Tam aksine, sanatçının düşünceleriyle yan yana gelen felsefemi de bundan önceki yazılarımda, dostlarım arasında sıklıkla dile getirip, epey şaşırttığım insanda olmadı değil;
“ Benim kavga edecek, polemiğe girecek, kin güdecek zamanım yok!” sözlerim, birçok insan için belki bir şiir, bir uydurma veya gerçeklik taşımayan laflardan ibaret… Ne desek boş;
“ Anlayan sivrisinek saz, anlamayana davul zurna bile az” sözü bile yetmez; kendi yoluna koyulmamış, kendine yol almak istememiş insanlara. Onların koruyucu sözleri, meşhur sloganları var ya nasıl olsa;
“ Paran var; huzurun var(!) “ Ne garip bir huzur; her daim birinden bir medet ummak, bir garip, bir yapay iltifat bile olsa…
KAN KURUYUNCA, HER ŞEY SONA ERER
İsterse başınızdan yetmiş yedi bin bela geçsin, eğer taze akıyorsa, ıslaksa kan; ya acıların en katmerlisini çeker, ya da bunların deneyim denen en yüce ikram olduğunu öğrenir ve anlarsınız…
Bir katilin, bir kadına vurduğu yetmiş yedi bıçak darbesi, darağacına giden masum bir delikanlının uçsuz bucaksız umutları, başı ezilen şair Sabahattin Ali’nin kafa-tasından sızan kanlar, gurbet acısını, memleket sevdasına çevirmiş Nazım; hepsi kan kuruyunca sona eren nehrin sularında yıkandılar, arındılar; kuruyunca kanları…
Kan kuruyunca hesap sona erer. Kin, nefret, kızgınlık, ihtişam, şehvet, onur, gurur; kan kuruyunca biter; soluk olup gider; evrenin içinde kaybolup giden diğer elementler, gezegenler, yıldızlar gibi…
Henüz kan taze iken vardır öfke. Umutlar, sevdalar, kurnazlıklar; henüz kan taze iken vardır neşe, kahkaha ve hüzün; henüz kan taze iken…
Şair, Baudelaıre henüz kan tazeyken seslenir;
“ Her zaman sarhoş olmalı
Her şey bunda: Biricik mesele bu…
Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken,
Zamanın korkunç ağırlığını duymamak için,
Durmamacasına sarhoş olmalısınız…
Ama neyle?
Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz.
Ama sarhoş olun.”
Şair, yitip giderken kendi zamanında; “ Yararlı bir adam olma” kalıplarını nazikçe değil, tekmeleyerek kapı dışına atmış;
“ Yararlı bir adam olmak, bana her zaman iğrenç bir şey gelmiştir.” Sözleriyle dışa taşan, kendine yürüyen, özgün bir insanın taze, hırçın, açık sözlü kan akışı içinde dile gelmiştir.
Henüz kan taze, kan ıslakken, konuşmuş şair; korkulardan, aferin-lerden, rütbelerden sıyrılıp, öldürmüş; gururu, beklentileri; devirmiş nice süslü sözleri, yok etmiş bilinen insancık tabularını…
Kan kuruyunca her şey biter; sona erer. Neşe, hüzün, kin, nefret,istek,arzu,güç,ihtişam; her şey; bir soluk,bir esinti ve bakış içinde, mevsimler gibi solar…Kan kuruyunca; gözyaşı,erdem,sağduyu,sezgiler,yalvarışlar,yakarışlar ve iç dünyamızın sarhoşluğu; her şey sona erer; kan kuruyunca…
Henüz tazeyken kan, bir dava uğruna Burgazada’dan bağırır aylaklığın şairi Sait Faik;
“ Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem,
Nasıl etsem nasıl yapsam da
Meydanlarda bağırsam
Sokak başlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişmek vakti olduğunu…”
Ne yazar ki hazır değilse insanlık, kendi kendine yürümeye... Boşa kürek çekmenin, insana özgü bir oyun olduğunu, nasıl öğretse Şekspir; yaşamın koskoca bir sahne olduğunu ve hiç durmadan inenlerin, binenlerin bulunduğunu…
Her şey sona erer; kan kuruyunca; yaratıkların hırıltıları bile; şeytanın kör bakışı, yüce yaratıcının uçsuz bucaksız evreni; kan kuruyunca sona erer…
Nasıl demeli, etmeli bilinmez bir şey bu. Milyarlarca kez denendi; henüz vakit erken, henüz kuşlar uçuyorken… Kan ıslak, kan taze, soluk neşe, umut, yaşam kokuyorken; ötüşünü duyup kuşların, yuva kurma telaşı içinde ve o büyük sahnenin oyuncusu, yönetmeni, ışıkçısı, bekçisi, seyircisi olmanın erdemiyle bir yumak, bir hamur olma becerisini; nasıl demeli; henüz kan ıslak, kan tazeyken…
Charles Baudelaıre, şiiridir geceyi dinleme teklifi;
“ Bak göğün balkonlarından, geçmiş seneler
Eski zaman esvaplarıyla eğilmişler;
Hüzün yükseliyor, güleryüzle, sulardan.
Seyret bir kemerden yorgun ölen güneşi
Ve uzun bir kefen gibi doğuyu saran
Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.”
ÖLÜM, ÇOK YAKINIMDAN GEÇİP GİTTİ
(Hayat kısa/Kuşlar uçuyor )
Kim bilir kaç yıl oldu, ölümün körüklü bir belediye otobüsü kılığında yakınımdan geçip gitmesini bir türlü unutamadım…
Sahne Ingmar Bergman’ın filmindeki gibi başlamasa bile nedense onu hatırlatıyor bana. Kara bulutların dolaştığı bir anda şövalyenin karşısına insan kılığında dikiliyor ölüm. Ve şövalye soruyor;
- Kimsin sen?
- Ben ölümüm, diyor siyahlar giymiş can alıcı adam görünüşündeki ölüm…
Ya benim yaşadığım, hemen kıyıcığından geçen, bir kasırga gibi ruhumu yalayan halk otobüsü kılığındaki ölüm nasıldı?
O gün İstanbul Sarıyer’deydim arkadaşım Metin ile birlikte. Sarıyer’de Sadberk Hanım Müzesi ziyaretini henüz bitirmiş, müzenin ağzına kadar dolu tarihi değerleri karşısında şaşırmış vaziyette karşıdan karşıya geçmek, uygun bir yer bulup karnımızı doyurma peşindeydik.
Metin benden birkaç adım gerideydi. Ellerimizde broşürler, sırtımızda çantalar ve kafamızda bir sürü antik objenin, eserin öyküsüyle yüklü mü yüklüydük. Sol tarafıma bakmak aklıma bile gelmiyordu.
Sağ tarafa takılı kalmış vaziyetteydim. Oysa asıl tehlike sol taraftaydı… Gereksiz bir şekilde sağdan araç gelmediği halde o taraf ve ileriye bakarak oyalanıyor, son saniyelerin geldiğinin farkında bile değildim.
Bir yandan da arkadaşım geliyor mu diye güya onun ayak seslerini veya seslenişini duymak istiyordum. Ruhum ve bilincim, çoktan terk etmişlerdi bedeni... Belki de bir başka boyutta bir gezinti yapmaktaydılar…
Atacağım bir yarım adım, ömrümün sonunun adımı olacakken, o yarım adımı atmadan önce öyle, bilinçsiz bir şekilde sola baktığımda, epey yokuş olan caddeden aşağı gelen ve freni patlamışçasına ağzına kadar yolcu dolu olan halk otobüsü, yanımdan kasırga gibi geçti gitti.
Tam da o anda bilincim ve ruhum geri döndüler. Donup kalmış olan bedenime sarıldılar. Biraz telaş yapıp tam aksine ileri fırlasam, o yarım adımlık hareketi yapsam, parçalarım kim bilir hangi yana savrulacak?
Birçok insandan dinlediğim gibi birçok öyküden de haberim var; “ Basiretim bağlandı, hiçbir şey yapamadım!” diye birçok insanın anlatımları gibi, sağgörü tamamen kaybolmuş vaziyette yarım adımlık kurtuluşu, ölümün kıyıcığından geçişi yıllar geçse de taptaze anıyor, bir şekilde paylaşmanın sosyolojik, psikolojik deşarjını yaşıyorum…
Bergman’ın filmindeki ölüm, filmin kahramanı için gelmişti.
“Benim için mi geldin? “ diye sorduğunda ölüme;
- Uzun zamandır senin yanındaydım, cevabını verir ölüm.
Yine yazmadan, düşüncemi açıklamadan geçemeyeceğim. Ömrümüze dâhil olan zamanları-yılları, bağlanmış basiretlerimizi zincirlerinden kurtarmak tam olarak ne demek? Neyi açıklar ve anlatır çok uzun ömür süren bir insan?
Romalı şair, bilge Vergilius gibi en sonunda; başyapıt olan Aeneas Destanı isimli eserini “ Yakın/Yok edin “ der mi? Ve ardından; “ Bunca yıl yazdım, önerilerde bulundum, uyardım; ne değişti?” der hasta yatağında sayıklayan bilge şair.
Tıpkı Vergilius gibi bu soruyu soruyorum kendime. Ama bana ait eserleri, bunca yıllık günlük köşe yazılarını yakın demek şöyle dursun, hiçbir anıya-hatıraya bile el sürdüremem. Teklif dahi edemem…
Anlamaya çalıştığım bir duygu bu; evren genişliyorsa, onun en küçük yapı taşlarıyla ruh bulup can kazanmış insan da genişlemeye muhtaç… Evrenin parçası olan milyarlarca yıldızı içinde barındıran Galaksiler gibi insan da dönüşüm içerisinde evrelerini tamamlamak için:
Doğuyor… Ölüyor… Dönüşüme, döngüye eksiksiz ve şaşmaz bir şekilde dâhil oluyor/olmuş…
Ve bütün parçaları tamamlamaya zaman bulamıyor… Bazen görülen rüyaları ve bazen kurulan sıra dışı düşler; o küçük parçaların bir kısmı olma ihtimali var mıdır yok mudur diye düşünmeden edemiyorum…
Yıllar önce Sarıyer’de Sadberk Hanım Müzesi yakınlarında hemen yakınımdan geçen ölüm bana ne verdi diye düşündüm! Tıpkı şairin dizeleri gibi bir öğreti verdi;
“ Hayat kısa/ Kuşlar uçuyor “
BİLMEMENİN ÖYKÜSÜ
Edip Akbayram’ın sesinden yıllarca dinledik Gidenlerin Türküsünü. Bilmenin, acı çekmenin, özlemin, sevincin türküleri yakılıp öyküleri yazıldı da Bilmemenin Öyküsü yazıldı mı, türküleri yakıldı mı bilmiyorum…
Sanatçının seslendirdiği türküde, kavuşamamak ve gidenler çaresizliğin gözyaşları anlatıyorken, Bilmemenin Öyküsünde ise, adı üstünde; “Bilmemek” yazılıyor, şehrimin kıt kanaat olan okuma kültürü üzerine…
Güven SERİN
YEDİ KAPILI TEB
ŞEHRİNİ KURAN KİM?
Öyle görünüyor ki dünyadaki adalet dengesi ve seçimi adil olmadığı, yoksulluk ile zenginlik arasındaki o büyük uçurumlar kaldığı sürece sanat da hep yaşayacak… Sanatın özüyle beslenenlerin biricik amacıdır; ezilenin, dışlananın, sesini çıkarmayanın yanında-yakınında olmak…
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?”
Kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar?”
Çin Seddi bitince?”
Kimlerdir acaba bu anıları diken?
Ve bir sürü soru.”
YENİ YIL, YEPYENİ
UMUTLAR GETİRSİN
Bu tür temenniler kulağa çok hoş gelse de, gelişen, dönüşen ve çok hızla teknolojik yenilenmeler karşısında ilerleyen insanlık; artık sözlere ve sloganlara ağzına kadar doydu.
İşsiz ve parasız insanın insanlık yolculuğundaki yolu; buruk, kırgın ve belki de anlayışsız olacaktır. Çok duyarım, özellikle dünyevi malı, mülkü edinmiş olan insanlardan;
“ Para olsa ne olacak! Önce sağlık ve huzur olsun. Bizde var da ne oldu?”
Tamam, da önce doyuma ulaşmak, yarınların garanti altında olduğunu bilmektir bu söylemin gölgede kalan gücü. Acısı olana acısızlığı anlatmak ne mümkün? Ağrıları olana hoşluğu, zarafeti anlatmak ne mümkün?
Açlıkları fazla olan insanlara da TOK olmayı anlatmak çok zordur. Huzuru, hoşluğu, dinginliği, sağlık ve huzurun getirisini anlatamazsınız. Hatta umutlarını yitirmiş, milyonlarca hapa esir olmuş, düşünceleri donuklaşmış topluma da anlatamayız; şehirlerin kütüphanelerini, şehir tiyatrolarını, şehir operalarını ve insan ruhuna iyileştirici etki yapan seyahatleri…
Yeni yıla girmeden ve girdikten hemen sonra; “ İyi yıllar; sağlıklı, huzurlu zenginlikler dilerim.” Mesajları, seslerini çok duyarız. Yine duyacağız! İyi ama toplumsal dengeler bozulmuşsa, insanlar arasındaki farklılıkların katmanları iyice açılmış ve gerilmişse bu güzel sözler ne anlam taşır? Taşıyacaktır…
Ülkemizdeki siyasetçilerin diline bakarsanız yalnızlığımızı, uygar dünya ile aramızdaki büyük farklılıkları da anlayabilirsiniz. Her uygar dünyanın liderleri zamanı geldiğinde hatta gelmeden bile istifa edip normal, sıradan, basit hayatlarına geri dönebiliyorlar.
Ya bizlerde? Bol vaatlerin, bol şikâyetlerin, kavgaların diyarlarında; “ Yepyeni yıllar ve yepyeni umutlar” diyebilmenin hakkını verebilir mi bizlerin haykırışları; zarafet, anlayış ve sevgi taşır mı?
Herhangi gelişmiş ülkenin tanıtımıyla ilgili belgesel izlediğimde acaba diyorum; “ Burası bir başka gezegen mi?”
Kısacık ömürleri, kavgalara, küskünlüklere ve hep ertelenen umutlara adamış insancıklar topluluğu, çok sesli senfoni orkestra müziğini düşünebilir mi? Mimarinin incecik katmanlarında mutlu, huzurlu bir şekilde yüzebilir, gezinebilir mi?
Gelişmiş ülkelerin eski yapıları ve yeni yerleşim alanları belgesellerinde gördüğüm en hakiki gerçek; İNSAN ve TOPLUM her daim başköşeye konmuş.
Binaların güneşi, rüzgârı, manzaraları hep düşünülmüş. Yani dikey değil yatay, bahçeli binaların yanında; doğa, neredeyse doğanın en vahşi halleriyle birlikte bütünleşmek isteyen uygarlıkların ilerleyişini görmek; dehşet derece duygulu kılıyor insanı…
Bunca eski medeniyetin üzerine oturmuş değerli halkım, bu kadar kadim geçmişe sahip sevgili ulusum; gelinen noktada, büyük işsizlikleri, sıkıntıları yaşıyorsa; mutluluğum, tadım ve tuzum hep yarım kalacaktır. Bütünün o muhteşem parçası asla ama asla tamamlanmayacaktır…
Demek isterim yine de;
“ Mutlu yıllar, yepyeni umutlar… Umutlar ile geleceğin öncüsü olacak şehirler, kasabalar ve köyler; mutluluktan sarhoş olmuş, eğlenceleri karnavala dönüşmüş insanlar ülkesi olalım…”
Bütün bu umutları gerçeğe taşıyacak en önemli ölçü; bilime ne kadar sarılıyoruz? Ve sarılacağız?
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün gençliğe dair o evrensel sözü her şeyi anlatmıyor mu; ?
Güven SERİN
TİYATRO SANATI AĞIR İŞÇİLİKTEN
AŞAĞI KALMAZ
Bir tiyatro ve öykü yazarı tiyatro sanatını anlatmak için;
“ Maden işçiliği mi daha ağırdır, yoksa tiyatro sanatçılığı mı? Elbet maden işçiliği! Ama tiyatro sanatçılığı da insanı yıpratma bakımından ağır işçilikten aşağı kalmaz.” İfadelerini yıllardır tiyatronun yakınında birisi olarak, yitirmiş olduğu tiyatro sanatçıları; arkadaş ve tanıdıklarının genç yaşta ölümlerine dikkat çekiyordu.
Antalya Şehir Tiyatroları bekleme salonu duvarında, tiyatro sanatını anlatan bir yazı asılıydı. Fransız tiyatro yönetmeni Ariane Mnouchkine’nin ifadeleri, bütün çıplaklığı ve gerçekliğiyle anlatıyordu maden işçiliğinden aşağı kalmayan tiyatro sanatını;
“ İmdat!
Tiyatro yetiş imdadıma!
Uyuyorum uyandır beni
Karanlıkta kayboldum, yol göster bana ya da bir ışık yak
Tembelim, utandır beni
İlgisizim, vur bana
Aldırış etmiyorum, yok bu halimi
Korkuyorum, cesaret ver bana
Cahilim, öğret bana
Canavarım, insancıllaştır beni
Yüksekten atıyorum, gülmekten öldür beni”
Diye devam eden tiyatro öğretileri, gelmiş geçmiş tüm zamanların insanlığını-sosyolojisini anlatıyor. Söz konusu insansa, bire bir insan karşısında sahnede olmak varsa, tiyatro sanatı ve sanatçısı en ağır yükü, gönüllü bir yazgı tercihi içinde kabullenmiştir…
Tiyatro’nun, edebiyatın her daim içinde olan Keşanlı Ali Destanı’nın yaratıcısı Haldun Taner en yalın gözlemlerini anlatıyor tiyatro adına;
“ Tiyatro sanatçılarının yaşam öyküsüne bir göz atın. Altmışını aşan oldukça azdır. Çoğunluk dünyadan genç yaşta ayrılır. Bu belki de yüksek voltajlı yaşamın bir kefaretidir. Yıpratıcı bir mesleğin, önünde sonunda bünyeleri yakması, yıkması sonucudur.”
Sevgili okuyucu dikkat ederseniz yaşam içerisindeki sahip olduğumuz birkaç rolü bile tam hakkıyla yerine getiremiyoruz. Tam manasıyla fikrimizin, bilgimizin, deneyimin olmadığı; babalığı, anneliği, eşliği, kocalığı üstleniyoruz üstlenmesine ama yarı kör ve yarı ezber yöntemlerin itme ve kakmaları, hatta kargaşaları içinde; “ Kervan yolda düzülür” mantığı, yetmezlik içerisinde, yaşam boyu üstlendiğimiz birkaç rolün kırık, buruk çırpınışları içerisinde hiçbir şey anlamadığımız ömürler sürüyoruz.
Ya tiyatro sanatçısı? Her sahne bir başka rol, her rol, bir başka düşündürme, güldürme, aydınlatma ve uyandırma sanatıyla yüklüyse, sizde bu yükü gönüllü kabul etmişseniz; eninde sonunda güveneceğiniz tek şey sinirleriniz olacaktır.
Dayanaklarınızın enerjisi, kalıcılığı ne büyük alkışlarda, ne de binlerce mumluk spotların göz alcık ışıklarındadır! Sanatçı gücünüzün bir tek beslenme şekli var; işinize dört elle sarılmış olmanın gayreti ve sinirlerinize hâkim olmak…
Dumas hiç de haksız değil görüşünde;
“ Tiyatro oynamak her gece yüzlerce insanla aşk randevusu almaya benzer.”
Söz tiyatrodan ve tiyatro sanatçılarının ağır yaşamlarından açılmışken, her ilimize, her ilçemize tiyatro binasının, sahnesinin yapılmamış olması da ayrı bir kayıp değil de nedir?
Sözü yine ustaya, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu eserinin yazarına bırakıyorum;
“ Tiyatro terapidir, lafını unutmayalım. Sahne çoğu zaman dertlerin, mızmızlıkların, ruhi dağınıklıkların bittiği yerdir. Orda insan derlenir toparlanır.
Sanki sahnede ölüm gelmez gibi inanç vardır. Bu inanç boşuna değildir. Ölüm oranı çok yüksek bir meslek olmasına karşın, sahnede ölen oyuncu şaşılacak kadar azdır.”
Medeniyetlerin altın çağları denen zamanlardaki şehir devletlerine bir bakın; tiyatro en görkemli köşeye kurulmuştur. Kütüphane, çarşı, meydan, eğlence yerleri gibi; hepsi insanın daha az hasta olması, daha huzurlu yaşaması adına doğmadıysa niçin doğmuş olabilir?
Güven SERİN
GÜNBATISI
Hafiften bir rüzgâr,
Denize baktığım sağ taraftan.
Sanırsınız güneyin lodosu.
Batının nemli sıcak esintisi,
Soğuk güne karşılık…
Mahkûmlar topluluğu;
“Eğ başını/Eğ başını “
Yükselttiler seslerini, ağır yükleri,
Ayaklarına dolanan zincirler…
Oturduğum yerin kapısında bir kadın,
Emanet bir paket bıraktı esnafın eline.
Sonra!
Günbatısı yönüne,usul usul yürüdü.
Karşımda, denizin hemen yakınında,
Çınarların oynaşması,
Zeybekler eşliğinde.
Ya kadının saçları?
Bir havalanma, uçuşma ki,
Şiir, şarkı, öykü tadında…
Özgürlüğe susamış,
Ağır forsa Jaan Valjean
Haykırdı;
“ Eğ başını/Eğ başını
Nihayet özgürüm artık!
Ne tuhaf lezzeti var.”
Dünya hali,can sıkısı.
Şiir, öykü, şarkı tadında;
Bir dünya varken, bakıp görmemek…
Esti Günbatısı, sanırsınız lodos.
Dalgalandı genç kadının saçları,
Sevgiliye gider gibi,
Bir çocuğun bayram sevincinde,
Çınar ağaçlarının, zeybek ritmleri
Sessizliğinde…
HİKÂYECİ
( Evren değişimdir; yaşamsa kanı )
Ne garip ilaçtır seyahatlerde görülenlerin, dinlenenlerin yıllar içerisinde insanın ruhundan bedenine süzülmesi…
Epey zaman-yıl oldu bu anının yaşanması. Yıl bilmek kaçtı! Henüz, Haydarpaşa garı kapanmamıştı. Güney Kurtalan Ekspres gece yarısına doğru hareket etti rayların üzerinden. Benim için son durak Kayseri’ydi. Yataklı vagonun içerisinde, kayboluş heyecanı içinde bilmediğim, görmediğim topraklara-kültürlere doğru; demir ve çelik sesleriyle şarkılar söylüyordu Kurtulan Ekspres…
Ovalar geçtik süzülerek… Dağlar, tüneller derken Erciyes Dağı göründü onlarca kilometre öncesinden. O zaman gördüm Selçuk diyarının şehri Kayseri’yi. Geniş, bakımlı yolları, parkları ve meydanları, tarihi çarşı ve mekânlarıyla bütün zamanlara hitap ediyordu.
Gezinin birinci ayağı Kayseri; tarifsiz deneyim, dönüşümlerle tamamlanmış, otogardan bindiğim minibüs içerisinde Ürgüp’e doğru yol alıyordum. Yanıma oturan yaşlı adamın, uzun beyaz saçlı hali, bilge bir Kızıldereli bilge bir ihtiyar gibi, duru, donuk ve güven veren yüzü konuştu benimle;
- Nereden gelip nereye gidiyorsun evlat?
- Tekirdağ’dan Kayseri, oradan da Ürgüp diyarına…
- Hoş gelmiş, sefa getirmişsin bizim diyarlara.
Sohbetin gönüllü oluşuna yollar dayanmaz. En sıkıcı yolculukları bile vazgeçilmez yetmezlik içerisinde sonlandırır demlenmiş bir sohbet… Yanımda oturan ihtiyardı ihtiyar olmasına ama kendini koymamış, bırakmamış, atletik, dinç ve bilge bir insan…
Köy Enstitüleri, Malatya Akçadağ mezunuymuş. O günün kültürünü almakla kalmamış, tüm yaşamı boyunca kendisini gönüllü bir şekilde insanlığa adamış.
“ Ben hep öğretmen, hep öğrenciyim” derken haklıydı. Bildiklerini, bilgelikle söylerken, aniden susup kendi aradığı cevaplar, öğretiler için bana sorular soruyordu. Sevinmişti yerel basında yazmam, yazı sanatının beş bin yıllık hatırına buralara kadar gelmeme.
“ Yedi uyuyanların nasıl öyküsü ve öncelikleri varsa, yedi sanat dalının da öncelikleri, görevleri vardır evlat!” derken, kozasında dönüşen, ihtiyar bedenden çocuğa dönüşen bir canlılık, duruluk içerisinde ruhsal ve fiziksel değişimler yaşıyordu.
En fazla kötülük, kötü düşünce üzerinde durdu. Kötülüğün bir çığ gibi, çığa benzerliğini anlatırken;
“Nasıl?” dedim.
“Anlatayım evlat” diyerek sanki yepyeni bir inayet içerisinde
“ Dağlara, uçurumlara yağan karlar bir süre sonra yerçekimi yüzünden aniden aşağı doğru kayarlar. Bir parça yük, tonlarca ağırlığa dönüşür önüne gelen her şeyi yerle bir edecek güce dönüşür.
Kötülük böyle bir şey mi?
—Evet evlat.
—Kötülüğün yoğunluğu, şiddeti, ağırlığı arttıkça, verdiği ve vereceği zararlar, acılar da artar…
— Bu sebepten dolayı, çığ, sel, deprem denen bütün felaketleri bilim, sosyoloji ve felsefe yardımıyla anlamalıyız. Anlaşıldığı vakit felaket denen şeyler, kötülük de anlaşılmış ve onun içinde önlemler kendiliğinden alınmış olur…
—Nasıl?
—Günümüzden 2500 yıl önce yaşamış Demokritos;
“ Evren değişimdir; yaşamsa kanı.” Derken haklıydı evlat.
- Nasıl?
- Marcus Aurelius’un felsefesinden küçük bir bölüm ile anlatmak isterim sana;
“ Hepimiz tek bir amaç için birlikte çalışıyoruz. Kimimiz bilerek, anlayarak, kimimiz bilinçsizce, sanırım Herakletius’un ‘uykuda bile olsalar evrende olup biten her şey için çalışırlar, katkıda bulunurlar’ dediği kişiler gibi. Herkes, evrende olup bitenlere kendince katkıda bulunur. Hatta olup bitenden durmadan yakınan, onu önlemeye ve ortadan kaldırmaya çalışanlar bile; çünkü evrenin böyle insanlara da gereksinimi vardır. Öyleyse hangi yolda olacağına karar ver. Çünkü evreni yöneten, senden nasıl yararlanacağına, seni hangi gruba koyacağını çok iyi bilir.”
- Bütün bunları nasıl ezberlediniz?
- Hikâyeciyim ben evlat; bütün olup bitenleri ezberlemedim; sadece özümseyip hangi gruba dâhil olacağıma karar verdim; öteden beri…
UTANMA BİLE UTANDI
UTANMAZLIKLARIN KARŞISINDA
( Tut kendini yüreğim! Tut kendini… )
Nasıl olur demeyin sakın; “Utanma” sözcüğü bile dile geldi bunca utanmazlıkların karşısında; UTANDI… Büzüldü… İçi acıdı; inkâr etmek istedi bunca olanları; bu bir kâbus, trajedi olmalıdır, diye…
Öyleyse, bunca kurban, çığlık, korkunç acılar ve utanmazlıklar yaşanırken niçin sormuyoruz; NİÇİN? NEDEN? İnsanın sadece midesini değil de görgüsünü, ahlakını, ruhunu, bilgi dağarcığını aç bıraktığımız için olmasın?
2016 yılında Tekirdağ sahilinin batı tarafına usulca bir heykel yerleştirildi. Bulgaristanlı heykeltıraş Velısav MİNEKOV Ekrem Eşkinat’ın belediye başkanlığı döneminde düzenlenen yarışmada, kazanan sanatçılardan birisiydi. Kurtuluşa göç edenlerin, denizi geçemeyenlerin yaşadıkları trajediye adanmış “ Alın Yazısı “ isimli heykel halene orada duruyor; usulca…
Bu heykele bakıp Müslüme gibi nice acının canını, bakışını, masumiyetini de görebiliriz her daim. Ve bitip bilmeyen bu korkunç ölümlerin sorgulamasının yapılmasının kaldırılan Köy Enstitüleri yerine açılması gereken Şehir Enstitülerinde utanmanın bile utancı ile yüzleşebilir bu utançların hepsini tarihin mezarlarına gömebiliriz…
Bazı yazıları yazmak çok zor oluyor. Zorlanıyor bedene hükmeden ruhun derin sorgulaması. Tam olarak hangi sözcüğün yeterli olacağını düşünüp, hiçbirinin yetmeyeceğini düşünmeden edemiyorum…
Trajedilerin anlatıcısı, insana ve insanlığa aktarmak ve utanmanın bile donmuş halini anlatmak isteyen Şekspir’in Hamleti şöyle haykırır yaşadığı ve hissettiği acıları anlatmak adına;
“ Ey göklerde yaşayanlar! Ey dünya! Daha ne olsun? Cehennem önüme mi gelsin? Ne yüz karası şey bu?
Tut kendini yüreğim, tut kendini! “
Müslüme’den geriye kalan tek şey: Utanma bile utandı bu utanmazlığın karşısında… Ya bizler? Sadece seyirci koltuğunda ve henüz bize sıçramamış olan trajedilerden uzak bir halde…
Romalı şairin 2050 yıl önce seslenişi neleri anlatıyor acaba;
“ Açık denizde çılgın rüzgârın coşturduğu çılgın dalgalarla boğuşan insancıkları, huzurlu bir kıyıdan seyretmek ne hoştur…”
Bütün okullara: ilkokula dahi felsefe inmiyorsa,bütün illere ve ilçelere şehir ve devlet tiyatroları kurulmuyorsa; daha çok ama çok trajedilere söz arayacağız; utanmanın bile utanması yok diye…
BEHEY KARAMAÇA BEY
Yazı yaşamımın elle tutulur hali, Akçakaya kardeşlerin (Cihat ve Mithat) Habertrak gazetesini kurmalarıyla başladı. Cenap Kürümoğlu’nun satın almasından sonra ise çıraklıktan kalfalığa doğru yol aldım, alıyorum…
- Haftada altı gün
- Neler yazıyorsun?
- Daha fazla, sosyoloji, sanatsal ve şehrin sorunlarıyla ilgili yazılar.
İri yarı esnafın bakışlarında yukarıdaki bildik anlamlar yüklüydü yüklü olmasına, benim tebessümüm, dükkânda caddeye çıkışımda ise başka ifadeler vardı; her zamankinden daha da heyecan, coşku içinde;
“ Behey Karamaca Bey! Yazı sanatına, ömürlerin yetmeyeceği kitapları yazanlara minnettarım. Benim kavgamı, kişisellikten kurtaran, gökyüzü ile yeryüzü arasında bir damlacık ömrüme; benciliklerin, kibrin, pis gururun karşısında yüzleşmeyi her daim hatırlayıp, etrafımla değil asıl kavgamı kendimle başlamama yardımcı olan, kendime doğru yürürken, yaşadığım yerin de farkına varmanın yüceliğine teşekkür ederim…”
Bunun gibi bir sürü içsel süzülüş içerisinde caddenin karşısına geçip, denize uzanan Eski Vali Konağı Caddesi kaldırımında yürürken, Nazım Hikmet’in bir toplantıda genç yazarları küçümseyen, daha doğrusu büyük bir gaf yapan Yakup Kadri için yazdığı şiire gülümseyerek tutundum;
“ Behey!
Kara boynuz gibi kaşlı
Mukaddes Apis başlı
Adam;
Behey!
Karamaça Bey!
Sen şiirin büyük sözlüğüyle konuşuyorsun
Ben asaletten anlamam
Şapka çıkarmam konuştuğun dile,
Düşmanıyım asaletin
Kelimelerde bile…
Karamaça Bey! “
TRT
2’DE SANAT VAR
( Faroe Adalar’ından yayılan esinti )
Birkaç yıldır TRT 2 ülke genelinde eksik olan,85 milyon için yeterli olmayan sanat etkinliklerine başladı. Güzel ve önemli paylaşımlar-yayınlar da hayli yapılıyor.
Kaderimi ellerinden okuyorum
Şimdi kendimi bu düşüşe teslim ediyorum
Umarım yere çakılmama izin vermesin
Senin için…
Pervasızca düşüyorum
Ben en sarp dağları aştım
Yedi denize yelken açtım
Bunca zamandır seni arıyordum
Her bir zerremde
Şimdi kendimi bir düşüşe teslim ediyorum
Umarım yere çakılmama izin vermesin
Tek gördüğümsün”
KARAÇALILI ÇOBAN SABRİ
( Bu Acı Adam, Tatlı ve Nüktedandı )
Karaçalılı Sabri’nin köyü yakınlarındaydık birkaç gün önce. Göğe yükselen kavak ağaçlarının hemen kıyısında temiz bakımlı bir çeşmenin yalaklarının yakınında, koyu bir gölgenin gün ışığında andık Karaçalılı Sabri Çobanı.
Karaçalı’dandı yanımıza gelen çiftçi. Hem şehirde, hem köyü-mahallesinde yaşıyordu; yaşama tutunduğu, geçimini sağladığı, çocukluğunun anıları gereği. Tanıyordu üç dört yıl önce ölen kendi köylüsü olan Çoban Sabri’yi.
Karaçalılı Sabri’yi sadece “Çoban” unvanıyla anmak yetmez! O bir sanatçıydı; kavalı, zurnası, davullar eşliğinde çalınan oyunların en görkemlisi, coşkusunu taşıyan, aktaran bir oyuncuydu…
2400 yıl önce Çanakkale Assos’da yaşamış Aristoleses gibi: “ Nasıl bir hayat yaşamaya değer?” felsefesinin peşinden koşmuş, sıradan insanların korkak kalıplarından sıyrılmış bir insan. Barışıktı kendisiyle; fazlasıyla barışık…
Onun köylüsü ile sohbet ettik çeşmenin başındaki kör kuyunun taşı üzerine oturmuş iki arkadaş kılığında. Koyu gölgelerin kavak hışırtıları altında… Bilir misiniz kavak ağaçlarını? Karaçalılı Sabri gibi; oyuncudurlar. En ufak bir yel esintisine duyarlı, daha genç yaşta kocamış şair, Rimbaud’un iç sıkıntısı, hüzün ve acılar eşleğinde haykırışı olan dizeleri;
“ Neşideler bitti artık: Geri dönmek yok atılan adımdan. Katı gece! Yüzümde tütüyor kurumuş kan, Hiçbir şey yok ardımda.” İlgilendirmez esintinin sesini işiten kavak ağacı ve yapraklarını.
Karaçalılı Sabri’nin de umurunda bile değildir toplumun bin bir çileden, yükten ibaret olan korkuları. Islığı, kavalı, zurnası ve oyunculuğu yeterde artar insan olmaya… Geç evlenmiştir evlenmeye tez kavuşmuştur çoluk-çocuğa. Üstelik terk edilmiştir; karısı tarafından…
Bunları dert saymak, o korkunç yükleri kabullenmek yerine manilere, şehrin silik, ürkek, kımıltısız tarihine bir tarih, bir parça coşku eklemek için güldürü sanatıyla haykırmış gölgesinden utanan herkese;
“ Evlendiğim vakit kül oldum/ Bacanak geldi gitti/ Kardeşi geldi gitti/ İki yüz elli keçi vardı bitti/Anam ağlıyor/Ablam ağlıyor/Sattık tarlayı o da bitti/Sonra karı da gitti…”
Birçok insanın yüzleşemediği ve birçok insanın “Berduşluk” dediği yaşam serüveninin içinden akıp geçti Karaçalılı Sabri. Kavalı, zurnası, nükteleriyle birlikte; acıları, hüzünleri, yüzsüzlükleri neşe eğledi; Karaçalılı Sabri…
Şair Yusuf Ziya Ortaç’ın dizeleri sanki onu anlatıyor;
“ Bu acı adam, tatlı ve nüktedandı.”
Altına oturup peynir ekmeğimizi yediğimiz kavak ağaçları, suyunu içtiğimiz beyaz badanalı köy çeşmesi, hemen ötedeki ıhlamur, söğüt, meşe, karaçalı korulukları, Sabri’nin yaşamını anlatıyordu…
Esintilerin içinde,evrenin uçsuz bucaksız bir köşesinde,varlığını tam olarak sorgulamamış insan kalabalıkları arasından sıyrılan; ıslığı,kavalı,nükteleriyle neşeli izler bırakan bir Çoban; Truvalı Çoban’dan daha,çok daha sonra kendi tarihsel görevini,gönüllülük içinde yapmış olmanın derin duyguları içinde yaşamış bir insanı aktarıyordu biçilmiş buğday tarlaları içinden gelen anız kokuları…
Bir başka şair, Ahmet Kutsi Tacer, Karaçalılı Sabri’nin anısına tekrar ediyordu şiirini ve insanın doğaya olan yüce muhtaçlığını;
“ Uçsuz bucaksız uzayan kır/ Kimi yerde nadas, kimi yerde anız”
Karaçalılı Sabri’yi tanımış olan köylüsü, ilk önce onun berduşluğunu ifade etse de, dinledikçe sanata, şehrimize yaptığı kattıklarını; utandı bir parça söylediklerinden.
Benzemedikleri için bir berduşa, parası-pulu yok sayılan bir sanatçıya; yokluğun hükmünü süren neşeli bir kral gibi esti geçti kendi şarkısıyla birlikte Çoban Sabri. Bir evi bile yoktu ölüm saatinde. Akşamdan söylemişti sekiz kişiye sekiz çay.
“ Ölmezsem bu gece, sağ kalırsam güne, yine eğleniriz hep birlikte” dedikleri son sözleriydi. Eski bir minibüs eviydi onun. Erken kalkmasına alışık komşuları, geç olduğu halde uyanmayışını merak edip, eski-viran minibüsün kapısını çaldıklarında işitemediler Sabri’nin kavalını, zurnasını ve yaşama dair neşesini. Zorlayınca kapıyı, gördüler Karaçalılı Sabri’nin sessiz yatan sonsuza uzanmış bedenini.
“Neşideler bitti artık: Geri dönmek yok atılan adımdan!”
Rimbaud gibi haykırıyordu Karaçalılı Sabri; sessizliğin tonlarından, sanatın ruhundan tüten bir soluktan; haykırıyordu uçsuz bucaksız evrenin ihtişamı karşısında ezik-büzük insancıklardan farklı bir hayat sürmüş olmanın heyecanından ötürü…
Güven SERİN