30 Mart 2026 Pazartesi

IŞIĞA ÖZLEM

 



   IŞIĞA ÖZLEM: HATIRLAMANIN ve İNSAN KALMANIN KİTABI

   16 Şubat 2026; hafif bir yağmurun, insanın iç sesini biraz daha belirgin kıldığı, insanın biraz daha kendine sokulduğu o öğleden sonra, atölyeye değerli bir konuk geldi. İçeriye giren sadece bir konuk değil; yılların biriktirdiği zarafet, düşünce ve insanlık duygusuyla yoğrulmuş bir ruh girdi: Hamdiye Özer Okudan.

  Zamanın yüzüne çizgiler hediye ettiği ama ruhuna dokunmadığı bir insanı konuk etmenin onuru; yaşamayanlar için büyük bir kayıp… Yüzündeki tebessümde, bakışındaki sükûnet ve derinlikte kırk yıl öncesinin izlerini gördüm. İşte o an, insan zihninin garip bir özelliği gün yüzüne çıkıyor: Geçmiş, bir hatıra olmaktan çıkıp bugüne, günün içine nazikçe süzülüyor. Sözcükler kendiliğinden dökülmeye başladı. Cümleler için özel bir çaba gerekmedi. Samimiyet ile örülmüş bir saygı, en iyi yazarı bile susturacak kadar güçlü bir anlatıcıdır.

  Sohbetimiz ilerledikçe zaman çözülmeye başladı. Mesafeler, mekân anlamını yetirmeye başladı. Uzun, çok uzun yılların ardından kurulan bu buluşma, bir karşılaşmadan çok bir “geri dönüş” hissi taşıyordu. Sanki kaldığımız yerden devam ediliyordu hayata. O an, bir sohbet değil; berrak bir pınarın başında oturmuş, suyun sesini dinleyen, dingin bir esintiyi hisseden iki insan halindeydik.

   Sonra çantasından iki kitap çıkardı. Sessizce, abartısız, olması gerektiği gibi. Biri “Işığa Özlem”,diğeri ise şiirlerinin bir araya geldiği “Mevsimlerim”

   Her iki eseri de imzalayarak bana uzattı. O an fark edemediğim bir şey; aslında bana verilen sadece kitap değildi. Bir ömür birikmiş duygular, gözlemler, susuşlar ve konuşmaların toplamıydı bu iki eser.

   Kitaplar masamın ucunda haftalarca bekledi. Bilinçli bir bekleyişin fısıltıları içinde, ben de kitaplar gibi bekledim. Hemen okumak istemedim. Biliyorum, öteden beri bazı eserler okunmaz; çağrılır. Okuru kendi zamanına davet eder. İşte ben de o daveti bekledim.

  Ve bir gün, o sessiz çağrıyı duydum.”Işığa Özlem” i elime aldığımda, kendimi bir tünelin içinde buldum. Karanlık bir tünel değildi. Sarmaşıklarla, çiçeklerle sarılmış; geçmişin izleriyle bezenmiş bir geçidin içinde… Ve tünelin sonunda çocuklar vardı. Kız çocukları…

  Bazılarının babası yoktu. Askere gitmiş, dönmemiş ya da hiç tanımamıştı… Bazıları annelerinin yanında, ıslak elleri hamur kokan bir hayatın içinde büyüyordu. Yoksulluk vardı ama yalnızlık en ağırın olanıydı. Eksiklik vardı ama asıl eksiklik; anlaşılmamış olmak…

  Kitabın 95.sayfasında bir anıdan söz ediliyordu. Aynı sözcükleri tekrar tekrar dönerek okudum. Ve, kayıp zamanın içine girdiğimi hissettim. Yazarın arkadaşı Fatma Yüksel ile ve o dünyayı anlatırken paylaştığı bir cümle, kitabın belki en güçlü anahtarıydı:

“İyi anlaşıyorduk, ikimizin de zengin iç dünyalarımız vardı. Çoğu zaman orada yaşardık.”

   Bu cümle, sadece iki arkadaşın iç dünyasını anlatmıyor. Aynı zamanda yazmanın, düşünmenin, düş kurmanın ve üretmenin kaderini de açık eder. Çünkü insan, zihninde böyle bir derinlik kurmuşsa, artık sıradan bir hayat yaşayamaz. O,ya yazacak, ya düşünecek, ya da susarak anlatacaktır…

   Hamdiye Özer Okudan’ın satırlarında bu yazgıyı gördüm. Okudukça, onun kaderle ve şansla nasıl dans ettiğini fark ediyor insan. Hayatın en ağır, en zalim ağırlığını yaşadığı vakitlerde bile inceliği elden bırakmayan bir ruhun izlerini sürebilirsiniz.

  Kitabın ilerleyen sayfalarında karşıma çıkan Lili Marleen anıları ise bambaşka kapı araladı. Bir şarkının, bir melodinin nasıl olup da savaşın ortasında umut taşıdığını hissetmek; insan denen canlının çok farklı bir özelliği olmalı… Siperlerde bekleyen askerlerin, belki de hayatta kalmak için değil; hatırlanmak için sımsıkı tutunduğu bir ezgi…

  O an anlaşılıyor ki tarih, sadece büyük olaylarla değil; küçük ve samimi duygularla yazılır. Bir türkü, bir anı, bir bekleyiş; hepsi insanlığın ortak hafızasında yer eder.

  Kızpınarı’ndan söz edilen bölümlerde ise kitabın yerle kurulan güçlü bağlarından söz etmesi, hepimizin çok derinlere inmiş köklerini hatırlatmaya yetiyor. Küçülen, yok olan köylerin içinde halen yaşayan hatıralar. Bir zamanlar çocuk sesleriyle dolu sokaklar, şimdi sadece anıların ruhlarıyla sessizliğin ağıtını söylüyor. Ama yazar, o sesleri yeniden duyurmayı başarıyor.

   Kitabın sonlarına doğru yer alan “Akşama Doğru” ise adeta bir iç çekiştir. Bir öyküden çok bir yaşam hali… Bir kucaklaşma, bir suskunluk, bir kabulleniş… Hayatın gürültüsünden sıyrılıp insanın kendi içine döndüğü o anlardan biri.

  İşte o yüzden, Işığa Özlem; bir yüzleşme, bir hatırlayış ve bir vicdan çağrısıdır… Yanı başımda duran “Mevsimlerim” ise anlatılanın şiirle tamamlanan halidir. Duygunun, daha yoğun, daha damıtılmış biçimi… Ama açıkça söylemek isterim ki, bu yazının esas kalbi “Işığa Özlem” dir. Bu eserleri okurken sıklıkla düşündüğüm, gözlemlediğim duyguları tekrarladım:

Köyler o kadar hızlı boşalırken biz neyi kaybettik? Sadece mekânları mı, yoksa insanı anlama becerimizi mi?

  Kız çocuklarını yeterince gördük mü? Annelerin sessiz çığlıklarını yeterince duyabildik mi? Belki de en büyük eksikliğimiz buydu: Anlatmaya vakit ayırmamak.

  Hamdiye Özer Okudan, işte tam da bu noktada devreye giriyor. O,unuttuğumuzu hatırlatıyor. Biliyoruz ki, hatırlayan insan kaybolmaz! Ve ışığa özlem duyanlar, bir gün mutlaka o ışığı bulur…

Güven SERİN





28 Mart 2026 Cumartesi

KADININ HİKAYESİ

 


YÜKÜ HİÇ PAYLAŞILMAMIŞ KADININ HİKÂYESİ: GÜLDÜ MÜ HİÇ?

   Hayata geç kalmaz bazı kadınlar. Tam tersi, hayat onlara erkenden yetişir. Daha kim olduklarını sormadan ellerine iş verir. Eleri ıslanır ilk önce. Sonra o ıslaklık kalıcı olur… Su değildir artık; emektir, hiç bitmeyen bir işin sembolüdür…

  Onu yıllar önce tanıdım. Bir kadın olarak değil önce; bir hareket enerjisi olarak… Sundurması olan dört göz kerpiç evin geniş avlusunun içinde, durmaksızın dolaşan, hatta oradan oraya koşan bir kadın! Yeri bellidir belli olmasına ama nerede duracağı belli değil. Çünkü avlunun her yerinde unu bekleyen mutlaka bir iş vardı.

  İlk hatırladığım şey; elleri hep ıslaktı. Hep bir emeğin karşılığı olan bir ıslaklık. Bahçede, avluda ve hayvanlar arasında… O ıslaklık kurumazdı. Kurusa bile az sonra yeniden başlardı. O kocaman eller kapı açar, seslenir, yem saçar, su kovaları taşırdı. O eller, dinlenmek için yaratılmamış gibiydi.

  Onun için çalışkandı denilebilinir ama bu sözcükle onu anlatamayız. Yetmez…

  Onun çalışkanlığı tercih değil; yaşam biçimiydi. İşinin bittiğini hiç görmedim ve duymadım. Onun boş durduğu bir zaman dilimi yoktu. İş, artık ondan ayrı değildi. Birleşik; bir bütündüler işle; iş olmazsa, o da olmazmış gibi…

  Kadın olduğu daha ilk bakışta anlaşılırdı. Çünkü o kadar yükü,ancak kadınlar taşıyabilirdi.Ona “Nasılsın?” dediğinde kısa geçmezdi.Ama kendini dinlendirmezdi de; sanki soluk almadan anlatırdı üzerine binmiş,hiçbir zaman atmayacağı yükleri.

  Anlatırken de çalışırdı. Büyük avlusunun içinde oradan oraya dolaşarak anlatırdı… Ya tavuklara yem atardı, ya kazlara. Olmadı, koyunların yavruları kuzulara koşardı. Keçiler beklerdi zaten; gelmesini kadının. Hep bir hayvan, hep bir iş ve hep bir telaş… Kendi derdini anlatırken de tükenir bir enerjiyle, ağzından soluğundan tükürükler saçarak konuşurdu. Sesi çok gür çıksa da içinde hep yorgunluk taşırdı. Gür, telaşlı ve yorgun bir ses.

  Onun dünyasında durup anlatmak bile lükstü. Anlatmak da, derdini üst perdeden seslendirmek de onun işinin bir parçasıydı… Hep yorgundu ve bu yorgunluk hep haykırır, hep bağırırdı.

  Onun büyük ve dağınık avlusunda yankılanan ses, sevgisizliğin değil; taşan yükün sesiydi. Çocuklarına sert seslenirdi. Sözcükleri köşeliydi. Argo da kaçardı bazen. Dışarıdan bakan soğuk sanırdı. Mesele sevgi değil, aynı anda, çok fazla şeyi ayakta tutmak, yaşatmaktı…

  Yükü taşmış kadınlar sevdiklerine bağırır. Artık yumuşayacak halleri kalmamıştır! O sundurmalı, büyük odaları olan kerpiç ev, o geniş bahçe, o kalabalık ve dağınık avlu… Hepsi bir yandan bereket, bir yandan da dertti. Çünkü o kadar çok şey onun eline bakıyordu ki, düşmeye hakkı yoktu…

  Durursa ne olacağını biliyordu! Onun için boşluk, durağanlık tehlikeliydi. Duraksamalarda insan kendine yaklaşır. O yaklaşma onun için ertelenmişti.

  Yıllar sonra, bir sabah, yarı uykulu bir anda, zihnime bir görüntü değil; bir soru düştü:

Güldü mü hiç?

  Zihin bir soruyu ciddiye aldığı an geçmişi didiklemeye başlar. Avludaki sesler; hayvanların çıkardığı, kovaların sesi ve sert bir kadın çağrısı… Boşu boşuna o zihin deryası içinde bir kahkaha aradım. Saatlerce, günlerce milyonlarca hücre deposuna girip çıktım; bulamadım… Gülümsemeler yakaladım ama hep işin içinde buruk, kederli gülümsemeler…

  Anlattığım bu anı, bir mutsuzluk öyküsü değildir. Yanlış anlaşılmasın! Bu, yükü paylaşılmamış bir kadının öyküsüdür. Geniş bir evin, büyük bir bahçenin, kalabalık bir hayatın içinde kendine hiç yer açamamış bir kadının. Kendini işe kapatmış değil; işe mecbur bırakılmış bir hayatın.

   Yıllar sonra süzülen şey, yani anladığım: Onun sert sesi, sevgisizliğin değil; bitmeyen sorumluluğun çığlıklarıdır. Islak elleri, sadece sudan değil; oradan oraya taşınan hayattan ıslaktır.

   İşte sosyoloji burada kendi davasını kazanır ve yukarılara taşır. Birilerini yargılamadan gösterir veya çağırır. Bazı kadınlar asla durmaz. Derdini anlatırken bile çalışır. Ve bazı kadınlar, büyük işlerin içinde hep tükenir, hem de hayatta kalır.

   Sonra bir sabah bir yazar uyanır; geç kalmış bir anlayışla, bir soru düşen zihnine:

Güldü mü hiç?

  Belki güldü… Ama o gülüş, avlunun bir köşesinde, işlerin arasına sıkışmıştı…

 Güven SERİN 



23 Mart 2026 Pazartesi

BEKLEDİĞİN TREN HİÇ GELMEYECEK

 

                             BEKLEDİĞİN TREN HİÇ GELMEYECEK

   Her gün duyduğumuz seslerden çok farklı bir ses duyunca insan, derhal kalemi alıp kâğıda koşar.”Not almalıyım der; kulağımla birlikte, zihnimin odasına düşen bu sesleri.”

  Ben o sesleri bir kitapta değil, bir belgeselin başında duydum. Ekranda bir şehir var; sokaklarında tarih dolaşan bir şehir… Duvarları yıkılmış ama hatıralara ayakta dolaşan bir şehir. Almanya’nın Berlin şehrinden söz ediyorum. Belgesel de öyle.

  Ekranda yürüyen ve duraksayan bir kişi Güven Kıraç. Ama konuşan o değil o anda. Derinden gelen, tok bir anlatıcı sesi var. Belgesellerde böyle seslere çok rastlarız; hani insanın omzuna elini koymuşçasına, bir arkadaşınız gibi konuşan ses…

  Kentler ve Gölgeler belgeselinin başıydı. O ses şöyle dedi:

“Serüvene başlamak için trenler bekliyorsan, güneşini yakalayıp yüzüne yerleştirmek için beyaz yelkenlerin seni gelip almasını bekliyorsan… Yarına inanmak için gün batımına, iyi kalpli görünmek için zayıflığa, güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacın varsa… Demek ki hiçbir şey anlamadın.”

  Bu cümleyi ne zaman duysam, o belgeseli tekrar tekrar izlemeye karar versem, hayata bakış yönüm azcık kayıyor… Çünkü çoğumuzun gizli bir alışkanlığı vardır.

Beklemek…

  Bir gün başlar hayat diye bekleriz. Bir fırsat gelir diye bekleriz. Bir kapı açılır diye bekleriz. Velhasıl dostlarım; durakta bekler gibi bekleriz hayatı.

  Bilirsiniz; hayatın trenleri, bekleyenleri pek sevmez. İşte bunu anlatıyor bu sözler. Bu düşünceyi en keskin bir şekilde söyleyen adamlardan biri Bertolt Brecht idi. Berlin’in o keskin zekâlı yazarı.

  Ama işin ilginç yanı, bu sözler bazen Jacques Brel’e de yakıştırılır. Belki de tesadüf değildir. İkisinin de derdi aynı görünüyor. İnsan… İnsanın tembelliği… İnsanın korkusu… İnsanın “bir gün” diye ertelediği hayat.

  Berlin belgeselini anlarken, gidenlerin duygusuyla dolaşırken insan bunu daha iyi anlıyor. Çünkü o şehir, bir zamanlar ortasından ikiye ayrılmıştı. Büyük ve güçlü bir duvarla… İnsanlar yıllarca bu duvarın gölgesinde yaşadı.

  Ama bir gün; birileri beklemekten vazgeçti.”Bir gün “ demeyi bıraktı birileri. Ve o duvar yıkıldı. Yaşadığımız, içinde bulunduğumuz ve büyük çoğunlukta sıkıldığımız hayatta böyle değil mi? Önümüzde bir sürü görünmeyen duvarlar var.

  Korku duvarı, tembellik duvarı,”Şimdi değil” duvarı. Ama görünen o ki en kalın duvar; “Bir gün” duvarıdır.

   İşte bu yüzden belgeselin başındaki sözler, sadece edebiyatın parçası değildir. Bir uyarıdır o sözler:

 Bir dürtmedir… Burada teşekkür edeceğim insanlar var. Çünkü televizyon denen şeyde nitelikli yayın bulmak gittikçe zorlaşıyor. Gürültüler, kavgalar, ucuz şöhretlerin yer aldığı yayınlar çoğalıyor…

   Ama bazen birileri başka bir şey yapıyor. Birisi kamerayı alır ve dünyanın şehirlerine götürür. Bir oyuncuyu yollar, bir düşünürün izini sürmeye. Bir anlatıcıya o sözleri okutur. Ve milyonlarca insanın zihnine küçük bir kıvılcım sunar.

   Bu belgeselin yapımında görev alan yönetmen Engin Yıldız’ı, yapımcı Emira Yılmaz’ ve o günün TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’i gönülden kutluyorum.

    Serüvene koşmak için trenler bekliyorsan…

Güven SERİN 

 

  



18 Mart 2026 Çarşamba

EŞİKLERDE BEKLEYEN ŞEHİR

 


                                            EŞİKLERDE BEKLEYEN ŞEHİR

       ( Paşaköy ve Tekirdağ )

  Sabahın ilk saatleriydi. Çok sakin bir Tekirdağ günün başlamıştı. Rüzgâr yok gibiydi. Bir sükûnet sarmıştı kadim şehrin caddesini. Ben de yürüyordum bu sükûnetin içinde. Sanki caddenin ortasında değil de iki zamanın ortasında gibi…

  Önce onu gördüm. Kuyumcu dükkânının eşiğinde duran genç kızı. Sigarasının son dumanlarını savurmuş ama dumanı henüz bırakmamış gibiydi. Elinde bir sigara görünmüyordu ama ağzında hâla o küçük geciktirme… Eşikten ayrılmamak için zamanı uzatan bir çaba içindeydi. Beyaz kazağı ile beyaz teninin uyumuna kapı camını ayna gibi kullanarak bakıyordu. Uzun boylu değildi. Hafif kiloluydu. Ama yüzünde, büyümeye direnen bir çocuk saflığı vardı. Bazı yüzlerde masumiyeti saklı görürüz; onun ki saklı değildi, açıktı.

  Tam o anda bir şey dürttü beni. Başımı kaldırıp caddenin karşısına baktım. Aynı hizaya, aynı eşik mesafesine. Orada da bir genç duruyor. O da bir kuyumcu dükkânı eşiğinde. Neredeyse kızın boyunda, kızın kilosunda. Yüzünde aynı çocuk masumiyeti. Bacaklarını çapraz yapmış; nasıl durduğunun bile farkında değil. Elindeki sigarayı yudum yudum içiyor ama içtiğini bilmeden. Yüzündeki heyecanın kızıllığı karşıdan bile okunuyor. Bakışları neredeyse yalvarır gibi: “Beni gör.” Diyordu.

  İşte o an birkaç adım daha yürüyüp kaldırımın kenarında durdum. Birini bekliyormuş gibi. Oysa beklediğim geçmişti. Ve geçmişi çağırınca; geldi.

  İpsala Paşaköy’ün Kocayolu’na uzandım birden. O büyük yol, adını hak eden tek “Koca” yol. Çeşmesi olan. Çeşme başında kızların su doldururken ağırlaştığı, oğlanların oradan geçmek için sebepler icat ettiği yol. Akşamüstü gezmelerinin, bakışmaların, kalbin yerinden çıkacakmış gibi atmasının yolu.

  Orada da eşikler vardı aslında. Ama dükkân eşiği değil; zamanın eşiği. Bakışmak vardı. Dokunmadan sevmek vardı. Günlerce tek bir gülüş için beklemek vardı. Bir mendil düşse anlam yüklemek, bir baş selamını aylarca hafızada taşımak vardı. Ulaşılmazlık bir duvar değil, heyecanın mayasıydı. Tüketilmeyen duygu kendi masumiyetini üretirdi.

  Şimdi Tekirdağ’ın bu caddesinde, iki kuyumcu eşiğinde duran iki gençte aynı heyecanın rengini gördüm. Farklı çağ, aynı kalp çarpıntısı. Farklı vitrin, aynı bekleyiş.

  Genç adamın bakışı, karşı caddeye çevrilmişti. Kız belki fark etmişti, belki etmemişti. Henüz bir gülüş, bir tebessüm yoktu. Henüz bir işaret yoktu. Ama umut vardı. Küçük, kırılgan ama diri bur umut…

  Ve düşündüm… Bugün her şey çok hızlı akıyor. Mesajlar bir saniyede gidiyor. Görmek, konuşmak, tüketmek çok kolay. Heyecan, beklemeye tahammül edemiyor artık. O sabah gördüğüm manzara bana şunu hatırlattı: Saflık hâla yaşıyor. Yavaşlık hâla mümkün. Sabırla kurulan bir bakış, aceleyle kurulmuş yüz, belki de bin cümleden daha kıymetli.

  Geçmişi sadece nostalji-özlem vitrini yaparak, onu öldürürüz. Ama bugünün içine karıştırırsak, nazikçe davet edersek, o zaman yaşar; soluk alıp verir. O sabah, Paşaköy’ün Kocayol’u Tekirdağ çarşısına geldi. Çeşme başındaki bakış, kuyumcu eşiğine taşındı. Ama en önemlisi; dün ile bugün aynı kaldırımda yürüdü…

   Hepimizin bildiği gibi şehir sadece binalardan ibaret değildir. Şehir, eşiklerde bekleyen gençlerin kalp atışıdır da. Şehir, sabırdır. Şehir,”beni gör” diye yalvaran ama bağırmayan bakışlardır.

  Ve üzerine basa basa söylemek isterim ki: Hızla tüketilen her duygu anlamını kaybeder. Sabırla beklenen bir bakış, insanın ömrüne yerleşir. Bizim gençliğimiz çeşme başında bekledi. Bugünün gençliği vitrin camında kendine bakarken bekliyor. Mekân değişti ama kapı aynı.

  Bu yazıları okuyan büyük çoğunluk; “ Böyle bakışlar, böyle gençler nerede kaldı?” deseler bile, evrimin ve insanın, şaşmaz derece kural ve kanunları arasında, her türlü duygunun çok çabuk yıprandığı, yok edildiği zamanlarda bile, nesli tükenmemiş bakışlar, duygular vardır ve hep var olacak…

  Tekirdağ hâla bakışmayı biliyor. Yeter ki biz, o bakışın değerini unutturmayalım.

Güven SERİN 

 



9 Mart 2026 Pazartesi

ELLERİ KELEPÇELİ ADAM

 

İnternet

                                    ELLERİ KELEPÇELİ ADAM

  Birkaç gün önce şehrimizin büyük hastanelerinden birinde, genişçe bir salonda etrafı izliyordum. Kan alma bölümünün önü kalabalıktı; telaşla sıra için fiş almaya çalışanlar, sırasını kaçırmamak için adımlarını hızlandıranlar, beklerken sessizce içini çekenler… Hayat, her zamanki gibi küçük bir alana sıkışmıştı.

  O sırada gördüm onu; elleri kelepçeli bir adam. Sağında, solunda ve önünde üç jandarma, Önce onun adına sıra alındı, sonra doğrudan kan alma salonuna geçildi. Jandarmalardan biri keskin bakışlarla etrafı süzüyor, görünmeyen ihmalleri zihninde kolaçan ediyordu. Diğer ikisi de kelepçeli adama nefes mesafesinde duruyordu.

  Elleri kelepçeli kan veren adam sakindi. Yürürken dik yürüyordu. Üzerinde takım elbise vardı; ayakkabıları temizdi. Kader mahkûmu yürüyüşü yoktu onda. Daha çok, bulunduğu yerle arasına mesafe koymuş bir insanın sessiz mütevazı duruşunu taşıyordu.

  Bir köşede, başka bir bölümün doktor sırasını bekleyen yaşlı bir karı koca dikkatle bakıyordu ona. Bakışlarının arasında kısa fısıldanmalar vardı ama yüzlerine bakınca başka bir şey görülüyordu: Belki evlatları, belki yakınları benzer bir yazgıya dokunmuştu; belki de insan, bilmediği acıyı o kadim vicdanın geçmişinden, bugüne taşıdığı yerden sezmişti.

  O an, ben de o görünmez kervana katıldım. Kelepçeli adamın her halini izlemeye başladım. Sıra alışını, kan verişini, oradan ayrılışını… Zamanı sıkıştırdım ve zihnimdeki bütün kameraları açtım.

Niçin?

  Bu hastanede daha önceleri nice kelepçeli insan görmüşken, bu adam neden zihnime takılmıştı?

  Kır saçlıydı. Orta boylu, orta yaşlardaydı. Jandarmanın kollarına girdiği halde, kendi ağırlığını koruyordu. Zihnimi zorladıkça, bu görüntünün başka bir görüntüye bağlandığını hissettim. Yıllar öncesine… Sınır boylarından bir köye… Sabahın erken bir vaktine…

   Bir adam vardı orada da… Bir sabah alınmıştı, evinden, yuvasından. Önce Edirne’ye götürülmüştü. Ardından İstanbul’a, Selimiye Kışlası’nın soğuk duvarları arasına…12 Eylül’ün memleketin üstüne çöktüğü, sözcüklerin bile fısıltıyla dolaştığı yılların başında.

  O günlerde kelepçe sadece alınanların bileğinde değildi. Askıda kalan ceketlerdeydi. Sofrada eksik kalan sandalyedeydi. Kapıya her vurulduğunda irkilen kadınların yüreğindeydi. Babasının yolunu gözleyen çocukların, akşam ezanıyla sabah arasında sıkışmış yarım yamalak uykularındaydı.

   Kimileri on beş yaşındaydı. Ne olup bittiğini anlamayacak kadar küçük, ama unutamayacak kadar büyük…

O çocuklar büyüdü…

  Ama kapı gıcırtılarını, asker postallarının sesini, annelerin fısıltıyla ağladığı geceleri içlerinden hiç atamadılar.

   Kimi içeriden çıktı, kimi çıkamadı. Kimi çıktı ama ailesine, çocuklarına, hayata başka bir insan olarak döndü. Kimi ise ardında dağılan evler, yarım kalan çocuklar, eksik büyüyen hayatlar bıraktı.

  Hastanede gördüğüm o adamın kelepçeleri hangi suçlamayla takılmıştı, bilmiyorum. Ama geçmişte götürülenlerin çoğunun neden alındığını bugün daha iyi biliyoruz: Bir dönemin, düşüneni, sorgulayanı, memleketi dert edineni sevmeyişlerinden.

   İki adam… Biri bugün, biri dün. Biri adı bilinmeyen, biri adı bilinen ama burada anılmayan. Aralarındaki bağ kan bağı değil; kader bağı. Kelepçenin sadece bileğe değil, zamana vurulduğu anıların ortaklığı.

   Bu çalışmam, ne bir suç hikâyesi, ne de mağduriyet anlatısıdır. Bu yazı, bir ülkenin hafızasında hâla kanayan bir yere, sessizce bırakılmış bir nottur. Hastane koridorlarında, kışla duvarlarında, cezaevi avlularında yankılanan aynı suskunluğa dair…

  Belki, bir gün bir ülkede kelepçeler çözülür, yıllar geçer, takvimler değişir. Ama yaşananlar, ancak hatırlandıkça insanlık mirasına dönüşür.

 Ya unutulursa?

Sadece yeniden yaşanır.

Güven SERİN