27 Şubat 2023 Pazartesi

ÇAKAL ULUMALARI GANOSLARA GERİ DÖNDÜ

 

Kamera; Güven-Ganoslar Diyarı


Ganoslar Diyarı


Kamera; Güven Yunus Usta

             ÇAKAL ULUMALARI, GANOSLARA GERİ DÖNDÜ

     2005 yılında Ganoslar diyarına ilk adımımızı attığımızda ne bir çadır, ne bir uyku tulumu vardı. Samanyolu’muzun milyarlarca yıldızları, galaksileri altında toplanan kuru odunları kamp ateşine taşıyıp gecenin seslerine karışan seslerimizle, özgün sohbetlere, samimiyetlere aç-hasret insanlığın doyma hali gibi sohbete sohbetler ekleyerek Yeniköy ile Uçmakdare arasında Postacılar Mevki denen yerde; fiilen yürüyüş grubumuzu kurduk.

  O gün bugün Yunus Çakır-Yunus Usta ile onlarca gece kampı, şafak yürüyüşleri, gündüz kapları yaptık. Kimi kırk kişi, kimi zaman 8–10 kişilik gruplara ev sahipliği yaptık…

  25 Şubat Cumartesi günü, günler öncesinden karar alıp uygulamaya konulan yolun yolcusu olduk.24 saatlik bir kamp için gerekli yiyecek içecekler alındıktan sonra Yeniköy’ün güneydoğusu yönünde çok verimli(Manzara, kuru odun) bir yere geldik. Önceliğimiz, çadırların kurulması ve kamp ateşinin ormandan uzak, çevreye hiçbir şekilde zarar vermeyecek, kuru odunların yakın olduğu bir yer.

  Deniz, Ganoslardan başlayarak karşı adalara, kıyıya ışığın yüce emriyle uzanıyor. İçinde, kıyılarında bin bir türlü öyküler, türküler, gizemler olan deniz ve dağlar; güneşin içindeki enerji santrali gibi insanın özüne el verip güç, enerji aşılıyor.

  Ganoslar Diyarı, buruk öykülerle dolu. Hatta dopdolu… Bazen düşünmüyor değilim, buralara sımsıkı sarılmış eski milletlerin gözü yaşlı göçleri, geride lanetli bir tılsım mı bıraktı? Onların yaşlı ağaçları, ahşap ve taş binaları bir bir döküldü. Kıymet bilmemek, nasıl bir şey derseniz? Ganoslardaki eski Rum köylerinin bomboş, viran hali, halleri derim…

  Acının da rengi ve şiddeti olur mu derseniz? Olur derim… Ganoslar bölgesine gelip, Yeniköy’ü, Uçmakdere’yi, Gaziköy’ü, Güzelköy’ü, Tepeköy’ü, Işıklar’ı görmenizi isterim...

  Yunus Usta da Yeniköy’ün ÖZ evladıdır. Tıpkı bu diyarların ÖZ evladı olan Meşe, Ardıç, Katırtırnağı, Ihlamur ve Adaçayları gibi…

   Gecenin kamp ateşi, çürümüş bağ, kiraz ve badem ağaçları kütükleriyle birlikte; tütüyor dumanları, yayılıyorken, aynı zamanda tepelerden bakarken Yeniköy’ün gecenin içine düşen yalnız haline; “Bir ah çekesi” kâinata değil de insanın insanlık yolculuğu içindeki özgün haline seslenişi, bağırası, uluması geliyor insanın…

 

  Her şeyi; bütün bu viran ve terk edilmiş halleri: Şehirlere çok hızlı yapılan göçlere bağlamak mümkün mü? Siyasetçilerin zavallı, buruk, eksik, önünü ve uzağı görmeyen kararları ne çabuk da, köylülükten kurtulup şehirli yığınlarının daha iyi olacağına inandılar?

  Kamp alanının batı yönüne yaptığımız yürüyüş, insansız Yeniköy’ün pırıltı saçan elektrik direklerini izlerken, sanki onlarca hane yaşıyormuş gibi geceyi kandıran haline baktık durduk... Hayvanın inine sığınıp acılar içinde inlemesi, soluması gibi bir soluk, bir acı içinde batı yönünden kuzeye ve daha sonra kamp alanı olan güney yönüne ulaştık.

  Bıraktığımız çürük badem ağacı kütüğü çoktan yanmış, kızıl korları sönmeye başlamıştı. Yine besledik ateşi civarda bol bulunan terk edilmiş bağların çoktan ölmüş kütükleriyle…

  Yunus Usta’ya en çok zor gelen şey gece ile yüzleşmek değil! Buradaki anılarla da yüzleşmekti… Şu bağ, filanca teyzelerin, ilerideki Ahmet amcaların, diğeri bilmem ne ninenin, derken bağların kimlere ait olduğunu, hanelerdeki insanların isimlerini saydı…

  Geçmişi öldüren toplumların iki yarası hiçbir zaman kapanmayacaktır dersem inanır mısınız? Tüm zamanlara dokunmak, ancak bilime, Cumhuriyet’in Köy Enstitü felsefesine inanmakla olacağını söylersem; inanır mısınız?

  Bağlar çoktan ölmüş… İpek böcekçiliği de öyle… Ya tütüncülük? Buralardaki hanelerle birlikte ilkokullar, sağlık ocakları da kapanmış. Hepsi, bağ kütükleri gibi terk edildikten sonra çürüyüp yok olmuşlar…

   Gecenin ilerleyen saatlerinde derin vadinin yukarı sırtlarında bir çakal uludu. Sonra vadinin aşağılarında bir başka çakal derken diğerleri da katıldılar; kâinatın seslerine… Yunus Usta; “ Bunlar, nesli tükenmiş çakallardan sonra buraya getirilen çakallar” dedi. “ Buralar uyum sağladılar mı?” dediğimde:

—Buranın tütün tarlaları, bağ bahçeleri ve insanları yok oldu. Acaba, çakalları geri getirdikleri gibi kaybolan kültürleri, insanları, insanlığı tekrar geri getirebilecek irade, güç-kuvvet var mı? Deyince, soluksuz kalmanın keskin yutkunması çok ağır geldi…

Güven SERİN 







AVUKAT GÜNEŞ GÜRSELER'İN ÇABALARI

 


               AVUKAT GÜNEŞ GÜRSELER’İN ÇABALARI

                          ( Trakya’nın Çevre Sorunları )

   İnsanlığın bilmem kaç bin yıllık serüveni, ortaya çıkan doğa felaketleri ve buralardan ders alıp almadığını bir başka yazı konusu olarak bırakıyorum.

   Yaklaşık 4,5 Milyar yaşında dünyamız, tam manasıyla yaşayan, capcanlı bir gezegen. Ne uydumuz ay gibi, yaşamdan, havadan ve sudan uzak, ne de Jüpiter gezegeni gibi yaşama elverişsiz…

  Tam manasıyla aranan cennet dünyada olduğu halde; uygarlığın zirve yaptığı, teknolojinin sonsuza açıldığı zamanlar; bütün bu dönüşüm, değişimler yaşanırken; doğamız, tabiatımız tam manasıyla yağmalanıyor…

  Geçen yıl Marmara denizinde batıklık, sümüksü görünümü, denizimizin MÜSİLAJ sorunu gözler önüne serildi ve çok çabuk unutuldu. Kimler tarafından? Unutmaması gerekenler, burayı vatan bellemiş olan biz değerli insancıklar tarafından…

  Ergene Havzası olarak bilinen, Trakya’nın can damarı olan bir zamanlar içinde sayısız balığın yaşadığı Marmara Denizi ve Ergene Havzası için ilk ciddi girişim ne zaman yapıldı biliyor musunuz?

  TBMM kürsüsüne genç bir avukat, Tekirdağ Milletvekili Güneş Gürseler geldi. İki Şubat 1988 tarihinde yaptığı konuşma; “ Marmara Denizi ve Trakya’nın Çevre Sorunları” konulu gündem dışı konuşmasıyla, Trakya’nın kanayan yarasını, bataklığa dönmeye başlayan eşsiz cennetinin başına gelen felaketi tüm ülkeye, hatta insanlığa duyurdu…

 Bu ciddi konuşma, önerilerden sonra TBMM Çevre Araştırma Komisyonu kuruldu. İki yıl sonra Güneş Gürseler’in Milletvekilliği döneminde,1990 yılı İlham Artüz’le birlikte Ergene Nehri, büyük emekler harcanıp, kapsamlı bir şekilde taranarak; “ Tekirdağ Yöresinde Çevre Sorunları Boyutları” çok kapsamlı rapor, Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı (TÜSES) kabul edilmiş ve yayımlanmıştır.

  Bu rapor tam olarak neyi anlatıyor? Toprağın, suyun, havanın iniltili, acılı vedasını… Körlüğümüzü, geçici zenginlik için; çocuklarımızın, torunlarımızın geleceğini yaşamla yan yana gelemeyecek olan kötülüğü ve ölümü anlatıyor.

  Günümüzden yıllar önce şehrimizin Milletvekili bölgemiz, ülkemiz ve hatta tabiat adına elinden gelen her şeyi yapıyor; Ergene Havzası’nın çok ciddi kirliliğini bilimsel çalışmalarla anlatıyor, kayıtlara geçiriyor.

  Ya sonra? Ergene batıklık ve zehir oluyor. Suyu içilen, çevresinde binlerce insanın bağ bahçe yaptığı, insanlık ve bütün canlılar için vazgeçilmez olan sularımız zehir olup Meriç Nehri’ne, yeraltı sularına akıyor…

  22 Şubat 2023 tarihinde gazetemiz Habertrak müjdeli bir haberi duyurdu; “ Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nden Duyarlılık Örneği: Danıştay Yürütmeyi Durdurma Kararı Verdi” diye manşetten paylaşıldı.

  Tekirdağ’ın Ergene ilçesi tarım arazisi üzerinde kurulması planlanan Plastik İhtisas Organize Sanayi Bölgesi için Danıştay nezdinde açılan itiraz davası işlemin yürütme durdurma kararı sevinç yarattı…

  1988 yılında Avukat Güneş Gürseler’in TBMM kürsüsünde gündem dışı konuşması 35 yıl önce; BİZLERİ, İDARECİLERİ uyandırmaya çalışması niçin işe yaramadı? O zaman da tarım arazileri üzerine fabrikalar kuruluyor, atıklarını ya Ergene’ye ya da Marmara Denizi’ne boşaltıyorlardı.

  Bugüne geldiğimizde Ergene Nehri ve Marmara Denizi, doğal hali, çeşitliliği ne durumda? Bunca suskunluk ve gaflet; nedendir diye düşünen, üzülen bir AH çeken var mıdır?

  Bu korkunç kirliliğin, yapılan yanlışların tam olarak yok edileceğine inanmak ve anlamak mümkün değildir. M Levent Artüz şöyle ifade ediyor düşmüş olduğumuz durumu;

  “ Doğa kendini hiçbir zaman yenilemez, yenilememiştir. Doğa sadece uyum göstererek evrilir, yeni bir yol bulur ve devam eder.”

    Doğa yeni bir yol buldu bulmasına da, biz Trakya insanı hangi yöne evriliyoruz? Kanser hastalıkları, parçalanan komşuluk, akrabalık ilişkileri, hastanelerde geçen zamanın artması; hangi zenginliğin karşılığıdır ey yüce insanlık?

Güven SERİN

 

 


24 Şubat 2023 Cuma

TEKNOLOJİ BİZE ZAMAN KAZANDIRIYOR

 


İnternet

                              TEKNOLOJİ BİZE ZAMAN KAZANDIRIYOR.

                  (Şehrin Bütün Saatleri Çalmaya Başladı )

    Teknolojiyi anlatmak adına birçok insanın ağzından düşürmediği ifadelerden birisidir; 

“Teknoloji bize çok zaman kazandırıyor.”

    Evet, kazandırıyor kazandırmasına! Sadece zaman mı? Konfor da? Hiç kimse aylarca süren deve kervanıyla yolculuk yapmak istemez. Hiç kimse ticaretini aylarca sürecek kervanlara vermek-yüklemek istemez…

  Teknoloji arttıkça, hızlanma, hız merakı da arttı. Bir taraftan da sakince uyaranlar var; “ Sakin Şehirler gibi olalım. Daha dikkatli, daha yavaş, daha anlaşılır ve daha çevremizi tanıyarak; yakıp, yıkmayarak!”

  Uçağın, bilgisayarın, fabrikaların önemini kimse yok saymıyor. Buna rağmen, kırk yıl önce utanılacak olan köy yumurtası, köy tereyağı, köy ekmeği başköşeye oturdu. Niçin? Daha sağlıklı olduğu, daha doğal olduğundan değil mi? O zaman? Bizler, teknolojiyi lehimize kullanmanın yollarını tartışıp, onunla uzlaşamayız mı?

  Almanya’da yaşayan bir insan, evine döndüğünde evinin arka bahçesinde tavşanları, tilkileri izliyor. Bir Alman aile çocuklarıyla gezintiye, parklara, koruluklara gittiğinde ceylanları, geyikleri yakından görüp onlara dokunabiliyorlar. Teknolojinin baş şehirlerinden birisi olan Almanya bunu nasıl başardı?

  Gerçekçi olarak… Bilim insanlarıyla birlikte, sosyologları, toplum bilimcileri, sanatçıları, mimarları, kanunları, kuralları: Dinleyerek… Gülmeyen, huzur bulamayan, sürekli kendine bile yabancılaşan bir insanın faydası sadece ticari açıdan önemlidir. Geriye kalan bütün zenginliği ölür ölmez yağmalanır…

  Lise yıllarından tanıdığım bir arkadaşım var. Çok iyi mücadele verdi. Çok iyi kazandı. Bahçeli üç katlı, özel güvenliği olan bir sitede oturuyor. Evinin arkası da, önü de koruluk. Huzurlu, mutlu olması için her şey var.

  Ama bu arkadaşım iki oğlunu da yurtdışında okutuyor. Nedeni daha iyi eğitim olması değil. Daha güvenilir olması, orada kalıp yaşaması için. Yani? Teknolojinin bütün nimetlerinden, imkânlarından hem ticari hem de sosyal olarak faydalanan çok zengin olmuş arkadaşım korkularıyla boğuşuyor. Belki bir parça mantıklı bulabilirsiniz ama korkulardan kaçamayız. Ancak, mantığımız, görgümüz ve çevremiz ile baş edebiliriz.

  Bu yüzden “ Teknoloji çok işimize yarıyor. Zaman kazandırıyor! “ Düşünceleriyle yüzleşmeliyiz. Bu kadar kazanılan zamanları nasıl kullanıyoruz? Bütün mesele budur.

  Komşularımızı, akrabalarımızı, sevdiklerimizi daha fazla mı ziyaret ediyoruz? Kesinlikle hayır. Hep bir mazeretimiz var; onları görmek adına. Doğa ve doğallık ile daha fazla mı yakın hale geliyoruz teknolojinin bize kazandırdığı zamandan arta kalan kısımla? Hayır?

  Öyleyse! Kazanılan zaman bir “ Hiç “ se, ne önemi var? Uzaya gitmeyi, Mars’da yaşamayı planlayan insanlık komşusuna, akrabalarına, arkadaşlarına yabancı kalmışsa ve bu yabancılık kendisine bile yaklaşmışsa; kazınılan zamanın ne önemi var?

  Bir şairin dizelerinden aklımda kalan satırları burada paylaşmak isterim; Dylan Thomas veya H.Audenin olabilir;

“ Yıllar su gibi akıp gidiyor.

Şehrin bütün saatleri

Çalınmaya başladı

Zaman seni kandırmasın!

Zamanı fethedemezsin!

Acılar ve endişeler içinde

Hayat akıp gider öylece.” 

 Güven SERİN 


22 Şubat 2023 Çarşamba

KÜLTÜREL ISSIZLIK

 

İNTERNET


                                      KÜLTÜREL ISSIZLIK

     İstanbul Büyükşehir Belediyesi yayını olan dergide, araştırmacı yazar Bekir Ağırdır’ın tırnak içine alınmış sözü kaç gündür peşimden geliyor; “ Sonuçta yaşadığımız kültürel bir ıssızlık.”

   Dikkat ediyorum da, somut, akademik çalışmalardan çok soyut, sezgisel ve çıplak gözle yaptığım gözlemlerden daha çok besleniyorum. Ta ki, karşıma birikimlerimi duyuracak, bulundukları derin kuyulardan çıkartacak kilit taşı bir yazı başlığını duyana kadar…

   Teknoloji, iletişim, paylaşım ve öğretiler, aynı zamanda diplomalarımız arttıkça daha da yalnız-ıssız mı kalıyoruz? Hayır! Sadece seçenekleri, tercihleri daha nitelikli hale getiriyoruz.

    Bekir Ağırdır “Kültürel ıssızlık” için yapmış olduğu araştırmada, aktarmış olduğu çalışma aslında çoğumuzun bildiği ama istatistik olarak üzerinde durmadığı bilgilerden ibaret.

   “ Sahnede Otosansür: Baskı, Korku, Çaresizlik

 Oyuncular Sendikası,2020’de görsel ve işitsel sahne sanatları alanında çalışanlarla bir anket çalışması yaptı. Sonuçları 2021’de yayımlanan anket 515 sanatçı katıldı ve yüzde 61’meslek hayatında sansüre maruz kaldığını söyledi.

   Aynı araştırmada, sanatçıların yüze 63’ü meslek hayatında otosansür yapma ihtiyacı duyduğunu itiraf ediyordu.”

  İster istemez sanatçı, yazar, çizer, neredeyse düşüncesini ortaya koyan, kamusal sorumluluk taşıyan herkes; otosansür uyguluyor. Uygulamakla kalmıyor, aynı zamanda kültürel ıssızlığın derinlerinde kayboluyor.

   Çehov kendisine şu soruları sormuştu:

—Ben kimin için yazıyorum? Halk için mi? Ama halkı hiç görmedim. Para için mi? Benim istediğim para mı? Hiç büyük paralar görmedim, bu yüzden paraya karşı kayıtsızım.

   Yazma, yazarlık eylemi, eğer iyi anlaşılırsa, insanı yaşamın içinde tutan, sürekli vücuda kan pompalayan kalp gibidir. Okumanın, öğretilerin peşinde koşan her insanın fikri, fikirleri oluşur. Yazı sanatı da o fikirlerden beslenir. Aynı zamanda fikirlere dönüşüm, yaratıcılık sağlayan; yazarın estetik bakışı, psikolojik, fiziksel durumu, felsefesi ve sezgileriyle birlikte düş gücünün de dokunmasıyla o meşhur eserler doğar.

   Bunlara, Dünya Klasikleri deniyor. Belki de insanı, insanlığı ıssızlıktan koparıp alacak, çölleri bile hayata döndürecek yaşam tohumları, yaşama iksirleri…

Güven SERİN 


17 Şubat 2023 Cuma

SOSYAL ADAM: BAKİ ERDOĞAN

 

Kendi paylaşımlarından

Kendi paylaşımlarından
Not: İçki,sağlığa zararlıdır; içmesini,yemesini
bilmeyen için her şeyin fazlası,bedensel
ve ruhsal sağlığa zararlıdır...

                              SOSYAL ADAM: BAKİ ERDOĞAN

   Bazı insanlar yaşamaktan korkarlar ve yaşarken ölü gibi; olmayan kahırları, kuşkuları, takıntıları icat ederler. Baki ERDOĞAN ise yaşamayı fazlasıyla seven ve bu sevgiyi paylaşmakta bir adım geri durmayan Tekirdağ Kazandere insanıydı…

  Yaşamda kalma süreci hiç kimse için sonsuz değildir. Hiçbir canlı, kâinatta yaşayan yıldızlar, gezegenler ve hatta galaksiler için bile… Ama yaşamın hakkını vermek, tat-tuz almanın yanında izler bırakmak, aynı zamanda yüzlerce, binlerce insanın saygısını kazanmak; AYRICALIKTIR…

  21.yüzyılın ilk çeyreği bitmek üzere. Baki Erdoğan Cumhuriyet’in 100.yıl kutlamalarına yetişemedi. O,tam bir Cumhuriyet, Mustafa Kemal ATATÜRK aşığıydı. Ceketlerinin yakasında ya Türk Bayrağı, ya Mustafa Kemal ATATÜRK rozeti, laf olsun diye bulunmazdı.

  En çok sevdiği anlardan birisi de, Mustafa Kemal’in kahve içme duruşu gibi bir elinde kahve fincanı, tebessüm halinde bir yüz ve Cumhuriyete bakış fotoğrafı çektirmek ve paylaşmaktır…

  Aramızdan ayrıldığı 12 Şubat 2023 günü ve sonrası ardından yükselen sesler, anma biçimleri şöyle diyordu; “ Çok sosyal adammış! Ne çok seveni, sayanı varmış!”

  O’nun sosyalliğinin ispata ihtiyacı yoktur. Her insan gibi, sonlu yaşamın sonsuz âlemine güler yüzle gitti. Gitmeden önce ise sosyal medya denen dünyanın nasıl kullanılması gerektiğini adeta, Baki Erdoğan’ın ders niteliği olabilecek paylaşımları bıraktı. Kolay kolay, hiçbir âdemoğlu, kızı hastalık zamanı fotoğraflarını paylaşmaz. O paylaşmakla kalmadı, her birine hissettiği sözcükleri, an ve an düştü, kayıt altına aldı; bir yazar, şair gibi…

  Neredeyse her gün, şık giysiler ve duruş içinde ya ; “İyi akşamlar arkadaşlar, ya da iyi günler arkadaşlar” temennileri ile bildirimler, sunumlar, hatırlatmalar yapmış.

  Günlükler, hatıra-anı defterleri herkesin yazacağı, oluşturacağı edebi nesneler, yerler değildir. Bizim toplumumuz, öz güvenden uzak kalmayı ve saklanmayı tercih eder.

  Yıllardır sosyal medyayı kullandığı halde sadece izlemeye, birilerini takip etmeye, kuru düşünceler, kısır çekişmeler üretenler o kadar çok ki, Baki Erdoğan’ın yapmış olduğu iş-paylaşımlar ve özgün İRADE karşısında SAYGI duydum…

  Yaklaşık, ölümünden bir yıl önce yaptığı paylaşım, Tekirdağ gecesi paylaşım sahibinin sevincini aktarıyor. O gece Beşiktaş Altay’ı 1–0 yenmiş ve oturduğu bahçeli evin girişinde çilingir sofrası kurulmuş. Sade ve tebessüm içinde; “ Beşiktaş galipse her şey çok güzel; afiyet olun.” 19 Şubat 2022 notunu, ders niteliğinde bırakıyor.

  Gecesi, sevdiği takımının galibiyetini arkadaşları, dostlarıyla sadece fotoğrafla değil yazı dili, yazı sanatıyla paylaşan, yaşamın dersini sunan Baki Erdoğan, günün içinde ise; “ Hayat yaşamaya değer arkadaşlar. Huzurlu hafta sonları diliyorum.” Diyor.

  Ölümünden 42 gün önce sosyal medyada paylaşım yapmayı şu sözleriyle durdurmuş. Sosyal yaşamın parçası olan bütün tanıdıklarıyla yapacağı son paylaşımı yapmış ve nazikçe, özgürce veda etmiş;

  “ Her şey gönlünüzce, sağlıklı kalın, huzur dolu kırıcı olmadan, cumhuriyet sevdası ile yaşayalım…”

  Veda ve sesleniş, tam manasıyla edebi bir kişiliğin izlerini, mirasını bıraktığı gibi, yaşama ölme vakti yaklaşırken bile tat-tuz bırakıyor…

  Öyle demiyor mu şair; “ Yaşamak güzel şey be kardeşim! Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/Ve bir orman gibi kardeşçesine”

  Alman edebiyatının çok önemli yazarı ve şairi Goethe ölüm döşeğinde sayıklar halde şu seslenişi yapar; “ Perdeleri sonuna kadar açın; daha fazla ışık girsin içeri…”

  Baki ERDOĞAN, her zaman bakımlı,temiz ve kendine yakışanı giyen,tıraşsız dışarı çıkmayan, yaşama sımsıkı bağlı,yaşamdan ayrılırken bile yaşamın içinde kalan birisi; SOSYAL BİR ADAM-DIR…

   Her sosyalliğin, şıklığın ardında bir kadın vardır! Sevgili eşi; Ayşe Ablamız; belki de neşenin asıl kaynağı, erdemin en güzel duruşunu barındıran nice kadının mayası sayılan, asil yürekli insanların arka plan duruşları ve üretkenlikleri içinde, sonsuz bir hoşgörü içinde el sallıyor hayat arkadaşına…

 Güven SERİN


 





16 Şubat 2023 Perşembe

TEKİRDAĞ'IN RADYO AMATÖRLERİ CEMİYETİ DEPREM BÖLGESİNDE

 


   TEKİRDAĞ’IN RADYO AMATÖRLERİ CEMİYETİ

   DEPREM BÖLGESİNDE

     Onlarla ne kadar övünsek azdır… Türkiye Radyo Amatörleri Cemiyeti

( TRAC) TEKİRDAĞ Şubesi üyeleri deprem bölgesine çoktan ulaştı.

    Tekirdağ Telsiz Amatörlerinden birisi olan Metin Korkmaz’ı tanıdığım zamanın üzerinden yıllar geçti. Daha sonraları bu konuya tam manasıyla kendisini vermiş, adamış bir başka Telsiz Amatörü olan Mehmet Çevik’i tanıdım.

    Dışarıdan baktığımızda sadece iletişim gibi görünen Radyo Amatörleri, muazzam derece önemli: Kişisel, hem kamusal ve aynı zamanda uluslararası çok ciddi öneme, saygınlığa sahiptir…

    Yaşadığımız felaketi ne yönüyle anlatsak tam manasıyla kâbus… Gördük ki ilk iki gün, orada yaşayanların ve oraya ulaşan gazetecilerin ağzından; “ Haberleşme, iletişim yoktu. Haberleşmeyi sağlayan GSM şirketleri, halkın; yaralıların, deprem altında ölenlerin gözünde, vicdanında çok ciddi yaralar aldı.

   Tam da burada Türkiye Radyo Amatörleri Cemiyeti üyelerinin ister hobi, ister dünya ve ülkemizle bağ kurma, evrensel ve onursal çalışmaları, yapmış oldukları Amatör Telsiz uğraşının ne kadar büyük ve hayati öneme, önemlere sahip olduğu anlaşılıyor.

   Deprem’in ilk günü Tekirdağ’dan hareket eden Radyo Amatörleri Cemiyeti üyelerimiz deprem bölgesine ulaştı. Kızılay, AKUT ekibiyle birleşen telsizciler, derhal arama kurtarma çalışmalarına katıldılar.

   TRAC Tekirdağ Şubesi üyelerinden, Şube Başkanı Tamer İŞGEN ve beş kişilik ekip Hatay Samandağ’da haberleşme yardım ve dağıtımı, enkazda çalışan ekiplerle iletişim destek sağlamaya başladılar. Daha sonraki günlerde kurulan kriz merkezinin elektrik enerjisi ihtiyacı için güneş enerjisi sistemi kurarak işletmeye başladılar.

   Radyo Amatörleri Cemiyeti’nin KAMU yararı gün gibi aydınlık, berrak ve felaketlerde ne büyük can simidi olduğu ortadadır.

   Radyo Amatörleri Cemiyeti üyelerinin kullanmış oldukları telsiz cihazları ve özellikle frekans aralığı geniş olup, her radyo amatörünün kendi şahsi yedek cihazları (Bataryaları, antenleri ) bulunmaktadır.

   Ticari telsizlerin frekans aralığı kurumalara göre belli aralıklarda olduğu gibi, kanal bilgilerini değiştirmek için programlamaya ihtiyaçları olur. Radyo Amatörleri Cemiyeti üyelerinin kullandıkları cihazların frekanslarını istenilen duruma getirme işlemi VHF, ister Kısa Dalga SSB frekansları olsun, cihaz üzerinde kolaylıkla yapılmaktadır.

   İşin özeti şudur. Türkiye Radyo Amatörleri Cemiyeti, felaket zamanlarında enkaz altına giren usta kurtarıcılar kadar önemlidir. Niçin mi? Yer üstünde iletişim sağlanamazsa, bu felaketin ilk iki gününde olduğu gibi, acil ulaşılacak yere gitme, can kurtarma ve koordinasyon da geç oluyor…

   Bir felaket yaşandığında Radyo Amatörleri Cemiyeti üyeleri kendiliğinden toplanır ve göreve hazır hale gelir. Bu yüzden kamu yararına saygınlığı olan onur duyduğumuz dernek-tirler. AFAD, KIZILAY, UMKE, ORMAN BAKANLIĞI gibi resmi kurumlara ve diğer arama kurtarma ekipleriyle birlikte faaliyette bulunurlar.

   Tekirdağ’ın Türkiye Amatörleri 1994 yılında kurulmuş olup 67 üyesi vardır. Merkez ilçemiz Süleymanpaşa İtfaiye Müdürlüğü bahçesinde bir konteynır-taşınmalık içinde çalışmaları devam etmektedir.

   Belediyelerden, kamu kurumlarından beklentileri ise kalıcı bir bina ve bazı eksik ekipmanların-donanımların temin edilerek daha verimli çalışmaları için katkı sağlanmasıdır.

   Türkiye Radyo Amatörleri Cemiyeti üyelerinin her ferdi ile onur duyduğumuzu Tekirdağ insanı adına söylemeyi borç biliyorum…

 Güven SERİN 

 



13 Şubat 2023 Pazartesi

ADAM SIMSIKI SARILMIŞTI CİGARASINA

 

İnternet

                            ADAM, SIMSIKI SARILMIŞTI CİGARASINA

          ( Kara Şubat )

 

  Gün doğalı birkaç saat olmuştu. Erkenci olanlar işlerine gitmek için yola koyulmuşlardı. Kolordu’dan Muratlı Caddesi şadırvanın olduğu yerde gördüm; soğuk ayaza rağmen, üzerindeki parkenin fermuarı açık, sanki soğuğu ve diğer insanları görmez haldeki adamı.

  Sımsıkı tuttuğu kırmızı çakmağı baş izahından daya yukarı kaldırdı. Gazı var mı yok mu? Daha kaç cigara yakar diye iyece kontrol ettikten sonra, sanki onu izleyen birisi çakmağını alacakmış gibi, kara kış zamanları, sert kuzey rüzgârından üşüyen bir köy insanı gibi sarılmıştı, teneke sobasının borularına sarılır gibi.

  Üşümüyordu… Yüzünü, engin denizlere bakan, çıkacak rüzgârda o limandan ayrılıp diğer limanlara gidecek kaptanın iç rahatlığını, dünya ile ilgili her türlü gaileyi (dert, keder, üzüntü ) geride bırakmış gibi, ağzının yan tarafına tutturduğu cigarası, en lüks araçla gezen şoförün çalımını, gizemli bir teslimiyeti de gizliyordu…

  Ayakkabıları oldukça büyük ve uzun, burunları geniş, sanki her ikisinin de önü kalkmış, ortası göçük, insanları-çocukları eğlendiren palyaço ayakkabılarına benziyordu.

  Hiç kimseyi duyacak, görecek bir halde değildi. Soğuğa rağmen iki büklüm halde paltosuna iyice sarılmış, küçük çayhane önünde oturan adam seslendi tanıdığı adama:

—Ne güzel çekiyorsun dumanı içine. Yalancı mutluluk seninki… Hayali, bir seraba koşmak gibi! Üstelik sağlığına, ciğerlerine çok zararlı…

—Ne fark eder! Güneydoğu’da; Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya, Hatay, Diyarbakır’da kıyametler yaşanırken, gerçek olsak ne olur, hayal olsak ne olur?

  Ona seslenmiş, laf atmış tanıdık adam başını öne; yerin dibine eğmeden önce, içerideki insan soluklarından, kaynayan çay suyunda iyice buharlaşmış, camları iyice kapanmış çay ocağına seslendi:

—İki çay…

  Bir anlık görmüş olduğum manzara böyleydi. Kıyametlerin iç içe geçtiği, ileride Kara Şubat olarak anılacak zaman diliminin en kıyıcığında, bir yudumluk yaşamın içinde iki tanıdığın konuşmasını öyküdeki gibi Kara Keşiş ile konuşan oldukça vasat biliminsanı geçti gözümün önünden:

—Bilim insanı: Neden bana hayran hayran bakıyorsun? Benden çok mu hoşlandın?

—Kara Keşiş: Evet. Haklı olarak Tanrı’nın seçkin kulu olarak adlandırılacak birisin. Sende benim gibi sonsuz gerçeğe hizmet ediyorsun. Düşüncelerin, niyetlerin, öğrendiğin bilim, sürdürdüğün yaşantı, tümüyle Tanrısal, göksel bir nitelik taşıyor.

—Sonsuz yaşamın anlamı nedir?

—Her türlü yaşamda olduğu gibi mutluluk içinde yaşamaktır. Yaşama zevkidir. Yaşamın anlamını kavramak en büyük zevk sayılmalıdır…

  Güne başlarken bir serabın, hayalin içine mi daldım diye düşünmeden edemedim. Yazı bilimi böyle bir şey olmalı! Önce, hüznün, acıların erdemine ulaşmak ve sonra: Sonsuz yaşam içindeki anlamı kavrayıp yaşama zevkine yaklaşmak; arınmış ve saf halde…

   Bir anlığına, çakmağına, cigarasına sımsıkı sarılmış adam öyle göründü gözüme; günlerdir içimize çökmüş, topak topak olmuş acıların, görüntülerin, seslerin kara bir tesellisi olarak…

 Güven SERİN 


 

 

 

 

 



10 Şubat 2023 Cuma

DÜNYA BAŞIMIZA YIKILDI

 

                                           DÜNYA BAŞIMIZA YAKILDI

         

                              

  Eski insanlar, sanki bu gezegenin dışından gelmişler gibi bildik her türlü deneyimi, acıyı; söze, destanlara, masallara, mitlere kazımışlardı.

  Acılarını anlatmak, tam manasıyla ruhsal sıkıntısını boşaltmak için; “ Dünyam başıma yakıldı” derlerdi.

   Ah bir önemseyip, eski insanların ilkel dediğimiz düşüncelerini arşivlere, akademik ellere aktarıp anlatabilseydik daha ilk yaşlardaki evlatlarımıza! Çıkar mıydı içlerinden daha sonra insanların dünyalarını başlarına yıkacak yapı ustaları?

    Hepsi birer Sinan olma peşinde koşmaz, gezinmez miydi; huzurun sonsuza akan neşesi içinde…

  ABD’nin bir eyaletinde her yıl yapılan at yarışları yöre insanları için çok sağlam gelenek haline gelmiş. Tek kişilik iki tekerlekli yarış aracı, dört at tarafından çekiliyor. Hızı ve riski çok fazla olan yarışlarda yaşlı kadın oğlu ile damadını kaybetmiş.

   Ölümün acısı çok keskin çok tarifsiz bir anda bir demeç vermiş. Televizyon muhabiri soruyor yaşlı kadına:

—Bu yarışlarda iki evladınızı kaybetmişsiniz. Buna rağmen, torununuzu da bu yarışlar için hazırlıyorsunuz! Bu nasıl bir duygu?

  Yaşlı kadın tarihsel cevabı veriyor:

—Bizlerin geleneğidir bu riskli yarışlar. İyi günlerimiz, neşeli zamanlarımız çok oldu. Kayıplarımız için her Pazar günü mezarlığa gidip onları ziyaret ediyoruz. Çiçeklerimizi ve dualarımızı bırakıyoruz.

   Yaşlı kadının bakış açısı böyle; tıbbi ilaç gibi… Birkaç ölüm, birkaç acı, kayıp için böyle düşünmek mümkün fakat binlerce insanımız birkaç dakikada ölmüşse, kalanların da dünyaları başlarına yıkılmışsa, nasıl bir teselli bulmak, aramak lazım?   

   Şairin tanımladığı “Büyük İnsanlık “acaba daha kaç acıdan beslenecek? Özellikle doğal hayatı takip eden, doğal yaşamın her zerresine büyük emek harcayan bilim insanları, nesli tükenen hayvanları geri döndürmek için muhteşem önlemler alıyor ve insanüstü sevinç yaşıyorlar.

   Görünen o ki, gezegende insanlarımız çok fazla. Neden mi? Kıymet bilip, canları yaşatmak için her türlü mimari, mühendislik önlemi almakta geç kalıyoruz…

   Anton Çehov Kara Keşiş isimli eseri için; “ Kara Keşiş, tıbbi öyküdür.” Diye not düşüyor. Neyi anlatır bu öykü?

  İnsanın sonsuz yaşamı algılaması için yüksek erdemi saf ve duru insan karakterlerini, biz insanları parlak bir geleceğin beklediğini Kara Keşiş öyküsündeki karakterin ağzından müjdeliyor. Bu ne demektir? En acılı, en umutsuz zamanlarda bile sonsuzun olduğunu ve bu sonsuzlukta her daim var olacağımızın kanıtını anlatıyor. Kısacası yüce amaçlar ve onlara hizmet edeceklerden söz ediyor.

    Bütün bunların yanında bu yıkımları, korkunç trajediyi ölen ve yaralanan insanlar… Niçin öldüler? Ölmeye bilirler miydi? Onların ölümleri, o duru bakışları, aynı zamanda kadim bir kırılma kayıp mıdır? Tıpkı efsanelerde anlatan kayıp kentler, uygarlıklar gibi bir daha geri gelmeyecekler mi?

   Sanıyorum imdadımıza yine bilim, sanat, edebiyat ve inşaat bilimiyle birlikte yönettikleri ülkelerin kaderini etkileyen siyasetçiler belirleyecektir…

 Güven SERİN 

  



8 Şubat 2023 Çarşamba

SÖYLEYECEKSEN LAFIN DİŞİSİNİ SÖYLE

 

       KONUŞACAKSAN-SÖYLEYECEKSEN LAFIN DİŞİSİNİ SÖYLE!

    Neredeyse yaşamının tamamını çalışmakla geçirmiş, kırlara, zarafete, üretmeye, iyiliğe düşkün birisini tanıdım. Yaşı bir yüzyıla yaklaşsa bile, yaşamı rakamlara bağlamadan geçen günlerin sonunda yorgunluğuna bile minnet duyan, yorulmak sözcüğüne ayağı takılmayan bir adam…

   Az konuşur, az gezer, az okumuştur ama özlü konuşur, özlü düşünür ve yaptığı işi sağlam yapan bir insan…

   Kaba düşüncenin, hatta kabalığın kol gezdiği, özellikle kadınlarımıza, kızlarımıza karşı korkunç cinayetlerin çığlıkları unutulmamış, onların kanları kurumamışken “Dişi” olana böyle yaklaşmak ülke insanımızın kuytu ve üretken alanlarda kalmış gizli cevherleri olmasa, bu tür sözleri duymasak, daha duyarsız, umutsuz oluruz…

  Genelde kır yaşamına düşkün bu adam, gevezelere, lafını düşünmeden söyleyenlere, argo meraklılarına çok kızan bir insan. Yakınında olan gençlere, sevdiği insanlara az da olsa yaptığı en önemli nasihatlerden, önerilerden birisidir;

“ Konuşacaksan, söyleyeceksen lafın dişisini söyle!”

   Şanslı bir günümde rastladım ona. Hal hatır sordum her zamanki tebessümü özümsemiş haline. Kötülükten, kabalıktan en yakın yıldızımız kadar uzak bir ışık içinde, usulca kendi hal hatırını sordu.

   Meşhur lafını sordum ona:

—Lafın dişisi ne demek? Sorusu karşısında:

—Bak oğul, benim gözümde dişi, yani insan; üreten, toparlayan, çoğaltan çiçek kokulu, tatlı dilli insan demek! O yüzden, bir konuşma yapacaksanız, lafın dişisini; toparlayıcı, faydalı, doğru tarafını konuşun. Barbar, kaba, yalan yanlış, tutarsız, argo sözcüklerden yola çıkan hiç kimse huzur bulamaz, huzur sunamaz oğul…

   İnanılacak gibi değil! Neredeyse bir ömrü kırlarda, tarlalarda geçiren, çok az gezip, çok az okuyan ama bir filozof gibi yaşayıp yaşatan gizli kalmış, çöldeki vahalardan farksız insanlarla tanışmış olmak, onların yaşadığı bölgede, şehirde, ülkede yaşamak; ayrı bir tat, dişi düş ve düşünce değil de nedir?

   İster istemez, şarkılarda, öykülerde duyduğum sözü tekrarladım beş on kez;

 “ Söz gümüşse, sükût altındır…” Her yanımızı saran ses kirliliği, şehirlerimizi neredeyse istila etmiş araçların gürültüsü, karbondioksit salınımları, insanların birbirine tahammülsüzlüğü her yanı sarmışken, böyle zarif düşünceler, kadına, kadınlarımıza gönülden değer verip, onu yaşam biçimine, öncü bir felsefeye dönüştüren insanlara ne çok şey borçluyuz…

   Başın sağ olsun ülkem, milletim… Bir daha olmaması, canların ölmemesi için reform zamanı değil midir?

Güven SERİN  

 

 

 

 

  



6 Şubat 2023 Pazartesi

BAŞIN SAĞ OLSUN,GEÇMİŞ OLSUN KAHRAMANMARAŞ

 


               BAŞIN SAĞ OLSUN, GEÇMİŞ OLSUN KAHRAMANMARAŞ

  Tabiatın zamanı, akış süreci ve kendini yenileme biçimi büyük depremler olunca gün yüzüne çıkıyor. Aynı zamanda insanı, insanlığı da test ediyor. Bilimi, mimariyi, mühendisliği ne kadar doğru kullandınız veya kullanmadınız diye…

  Başınız sağ olsun Maraş Pazarcık, Şanlı Urfa, Diyarbakır, Osmaniye, Gaziantep, Malatya, Adıyaman; Başınız sağ olsun, geçmiş olsun…

  Ne çok hüzün, gözyaşı, yıkım, kaza ve deprem yaşıyor bölgemiz ve ülkemiz. Depremle yaşamayı, depremin değil de yapıların öldürdüğünü, doğru yapılaşma atılımlarını bir türlü gerçekleştiremediğimiz; acı ve korkularımıza daha çok elem katıyor…

  Ülkemizde, deprem bölgelerimizde beklenen, istenen kar ve kış gelmiş, kuraklığın, boşalan barajlarımızın dolacak oluşu, ekilin alanlarımızın kar bereketine kavuşma sevinci yaşanırken geldi deprem…

   Hani meşhur bir söylem var ya; “ Beklenmeyen yerden, beklenmediği zamanda…” Sabahın en kör vaktinde, kış şartlarının en görkemli, en ulaşılmaz olduğu zamanlarda Kahramanmaraş Pazarcık, doğanın büyük enerji boşalımını, o korkunç enerji akışını, gece uykularında büyük bir felaket hissedişiyle öğrendi.

  Tıpkı daha önceki büyük yıkım yapan Düzce, Van depremleri gibi… Şimdi de birçok ilimizi etkileyen, hatta bazı köylerimize, ilçelerimize gidildiği vakit, yerle bir oluşunun kara haberlerini duyacağız, öğrenip yaslar tutacağız…

  Bilim insanları ne çok uyardı! İlla ki kentsel dönüşümler, ille çürük binalar bir an önce yıkılsın… Devletimiz, Belediyelerimiz ellerinden geleni yaptıklarını söylüyorlar.

  Fakat yıkım olunca, felaket gecenin en ıssız saati kapıyı çalınca, ortaya çıkan büyük enkaz, trajedi, onarılamaz can kayıplarına, çok çok büyük parasal kayıplara neden oluyor.

  Bu kayıpları çok aza indirmek, yine de Kurtuluş Savaşı bilinci, Cumhuriyet kuruluşu bilimsel atılımları ve dünyada bazı ülkeler nasıl başardı? Analizleri, örnek çalışmalarıyla artık depremlerde CAN kaybı yaşanmasın dilekleri; katmerli acılarımız yaşanırken istiyoruz.

   Başınız sağ olsun; Maraş, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır, Malatya, Adana, Osmaniye, Adıyaman; geçmiş olsun…

Güven SERİN