26 Eylül 2018 Çarşamba

HASTANE ÖNÜ


Kamera; Güven -İbrahim Balaban



HASTANE ÖNÜ
-----------------------------

  Tekirdağ Ertuğrul Mahallesi İbrahim Balaban’ın müzesine kavuştu. Bir şehre yapılacak en güzel zenginliklerden birisidir müzelerle buluşturmak. İbrahim Balaban Müzesi de öyle güzel bir butik müze oldu.

 Ahşabın ayak seslerini, tarihin erdemli izdüşümlerini hissetmek, anı ve geleceği yorumlamak adına değerli bir kavuşum…

 Balaban’ın eserlerinden birisi de; Hastane Önü yağlı boya tablosu. Siyahın, kahverenginin hâkim olduğu eserde; onlarca insan bekleşiyor. Çaresiz ve çare bekleyen kadınlar, erkekler, çocuklar…

 Bu tablonun yarım yüzyılı aşmış yaşı, sadece geçmişe bir ışık değil; bugüne ve yarınlara da taşıyacağı bir şey var. Hastane önlerinde değişen bir şeyin olmadığı… Bir sürü hastane açıldı; hapishaneler gibi…

 Aynı oranda hasta arttı. Balaban’ın eserinde ki karakterlerin daha moderni var şu an; hastane önünde bekleyen insan yüzlerinde. Fakat umutsuzlukları, umutları, çileleri ve BEKLEYİŞLERİ hep aynı…

 Bunu değiştirmek için; hükumetimiz o kadar büyük çaba harcadığı halde; bu korkunç bürokrasi, kendine gurur yaptığı körlük kalkanı sayesinde; iyi analiz edememe; sivil örgütlerin yetersizliği; partilerin il ve ilçe teşkilatlarının sosyoloji, psikoloji ve analiz gerçeklerinden uzak kalmaları; bu değişmez HASTANE ÖNÜ manzaralarını sabitliyor…

  Ve Balabanın insanları; solgun yüzlü, umutları bedenleri örselenmiş; ay ışığında ki kağnıların ve onları takip eden kadınların yorgun hallerinde ki inanç yok onlarda; siyaha, kahverengine, solgunluğa teslim olmuşlar…

Güven Serin 


22 Eylül 2018 Cumartesi

DOĞADAKİ SES ÖLMEZ İŞTE


Kamera; Güven  Tekirdağ
İbrahim Balaban

Kamera; Güven
İbrahim Balaban



DOĞADAKİ SES ÖLMEZ İŞTE

Bunca cefa, eleştiri, oradan oraya sürükleniş; İbrahim Balaban’ın yollarının Nazım Hikmet ile kesişmesi; Anka Kuşunun küllerinden doğması gibi bir doğum olayını da hapishane duvarları arasında gün yüzüne çıkarttı.

 Yazgısıdır sanata giden yolların pıtraklı, engebeli, karanlık ve heyecanlı yollardan geçmek. Yoğrulma ve mayalanma böyle başlar; acıların renklerinin desenleri, iniltilerin nağmelere, şiire dönüşmesiyle…

 Balaban, kendine düşen çıkışı resim sanatına tutunmakla yaparken, zaman zaman haykırışlardan da geri kalmaz;

Doğadaki ses ölmez işte!
Doğadaki renk ölmez işte!
Doğadaki biçim ölmez işte!
Sen ölmedin işte!

Güven Serin 






21 Eylül 2018 Cuma

TEKNOFEST İSTANBUL ve TEKNOLOJİ HEYECANI


Kamera; Güven






Kamera; Güven


Kamera; Güven


Kamera; Güven



TEKNOFEST İSTANBUL ve TEKNOLOJİ HEYECANI
----------------------------------------------------

  20 Eylül, 3.Havalimanı devasa meydanında ikincisi kutlanılan Teknoloji Şöleni; her yaştan insanlarla; cıvıl cıvıl; gençler bir stanttan diğerine, inanılmaz heyecan, coşku içinde koşuyorlar…

  Özellikle havacılık ve uzay sanayisinin öne çıktığı festivalde, gelişmiş ülkelerin yıllar önce geçmiş olduğu yollardan geçme çabalarımızı alkışlıyorum.

  Festivalin çok yeni olmasıyla birlikte havacılığımızın Mustafa Kemal zamanında önemsenip, istikbalin göklerde olduğu uyarısı onlarca yıl önce yapıldı. Siyasi tutarsızlıklar, zayıfı oluşumuzun dış güçlere muhtaçlığı; köy enstitülerini yarı yolda bırakışımız; bizi dışa bağımlı hale getirdi.

 Samana bile muhtaç duyulur hale gelmek; hürriyetini de bir bakıma teslim etmek anlamına geliyor. Motorinden, yedek parçaya, aşılardan, her türlü ilaçların formüllerine kadar…

  Bu tür festivaller, ortaya çıkan kayıplar iyi değerlendirildiğinde milli şuurun albenisi, manevi çekiciliği, üretime, emeğe olan irade ve çalışkanlıkla birleştiğinde yeni; yepyeni buluşlar da ardı ardına geliyor.

  TEKNOFEST büyük bir organizasyon; oldukça büyük ve önemli! Bu önemi, alt kademe yöneticileri pek anlamamışa benziyor. Daha alana geldiğimiz an; giren de pişman, girmeyen de; algısı oluşuyor.

  Karışıklık, kuralsızlık, aymazlık o kadar büyük ki; bütün bu başıboşluğun büyüklüğü dahi; festivale çok az gölge düşürüyor. Çünkü bu festivalin amacı, kapsamı çok büyük…

 Alanda ki otopark bölümünde ki gevşeklik, kuralsızlık insanın içini acıtıyor. Devletimiz bu kadar çok imkânı ve en zor zamanlarda bir araya getiriyor fakat buna rağmen; bir “yağma” ve “ yağmalama” görüntüsü…

 Nedir bu olanlar? Festivale gelecek olan misafirlere verilecek sandviç ve meyve sularının kamyonlardan indirilip bir kenara; insanların gelişi güzel almasına terk edilmesi! Kimisi ceplerini, koynunu doldurmuş; kimisi kolileri ellerinde taşıyor…

 Festivale mi geldi bu insanlar; ekmek, meyve suyu yağmasına mı? Büyük çelişkiler; bu işlere bakan insanların BÜYÜK AYIBIDIR…

 Yönlendirme, festival alanına taşıma adına büyük bir rezalet yaşansa da; festivale geldiğimizde her şey değişiyor. Gençliğin, düşüncenin, araştırmanın fırsatlar verilince neler yapılacağının kanıtları orada; günlerce gezilse, tam olarak ikna olunamayacak kadar güzel ve değerli çalışmalar…


Güven Serin 






18 Eylül 2018 Salı

SAPIK YUNUS






SAPIK YUNUS
----------------------------

  Hiçbir davranışın ilimsel tarafı bizleri ilgilendirmiyor bile. Ona eziyet edecek bir sıfat; yakıştırma bulmamız yeterli…

 Bir hafta önce okuduğum bu haber; Fransa’nın kuzeyinde Breton bölgesinde yaşanıyor. Kahramanımız ise bir yunus. Hani insanlara fazlasıyla yakın duran, hepimizin sevmek için can attığımız deniz hayvanı.

 Fransa’nın Bereton Bölgesinde plaja dadanan bu yunusun bir de ismi var; Zafar! Zafar, bildik yunus davranışlarından çok farklılık gösteriyor. Gözüne kestirdiği yüzücü, sörfçüleri flört etmeye zorluyor.

  Zafar’ı takip edip incelediklerinde yunus biliminin de yardımını alarak; Zafar isimli yunusun cinsel açlık çektiğine karar veriliyor.

  Belediye Başkanı bu gidişattan çekinip, plajı yüzücülere kapatmakla çare üretmiş. Belki yakın gelecekte Zafar’a bir arkadaş da bulmaları mümkün; en doğru olanı da bu olacak gibi…

 Zafar gibi bir yunusun bizim plajlarımıza dadandığını bir düşünün! Yüzücü veya balıkçılarla flört etme isteği nasıl karşılanırdı? Sapkınlıkla suçlanır; oracıkta canına kıyılırdı… Kimsenin de gözünden bir damla yaş akmazdı…

  İnsanın gizemi, ancak ilimle aydınlatılarak netleşip, gün yüzüne çıkartıla biliniyor. Gerisi, hep eksik, hep suçlama; hatta suçluyu yakalarken en korkunç olanı yapma; SUÇ İŞLEME…

 Bizlerin ahlak anlayışı, vicdan ve adalet tutumu ne hazindir ki hep buna benzer; bana zarar verdi; öyleyse; yok olsun; yerin yedi kat dibini boylasın… Ne korkunç bir ahlak, adalet anlayışı… En büyük şey, suçluyu yakalarken, kendimizin de suç işlemeye ne kadar yakın oluşumuz…

 Zafar isimli yunus şimdi nerede; aynı plajda volta atıyor mu bilinmez! Muhakkak yeni arkadaşlar, açlığını gidermeye derman olacak objeler, nesneler, canlılar arayacaktır; hormonları Zafar’ı rahat bırakmıyor…

Güven Serin 



17 Eylül 2018 Pazartesi

OKULLARIN ZİLLERİ ÇALDI




OKULLARIN ZİLLERİ ÇALDI
---------------------------------------

 Şimdiki zillerin çeşitliliği 21.yüzyılın yakın gelecekte ki serbest eğitimlerinin de habercisi gibi…

  18 milyon öğrenci ve bir milyon öğretmen; yüce bir yörünge içinde, insan beyninin yol alabileceği, nicelikten niteliğe, büyük topluluklardan saygın bir kişiliğe dönüşme yolculuğunun mekânları…

 Yakanı gelecekte belki de okulların önemi, mekânsal olmaktan öte taşınacak… Ülkemizde ki eğitimin, öğretimin akademik karşılığını en iyi dünya sıralamalarına bakarak anlayabiliriz. Araştırmalara baktığımızda ülkemizin durumu; yıllar önce yaşanan EUROVİSİON ŞARKI YARIŞMASI sonuçları gibi; acaba hangi ülke bize puan verecek?

 Hep bir hüzün… Oysa niçin puan alamadığımızın sorusunu; yine düşünen, analiz eden okulların öğrencileri sorgular…

  18 milyon öğrenci ve 1 milyon öğretmen;19 milyon soluk;19 milyar düşünce demek… Bu kadar çok enerji, emek, dönüşüm yaşanırken; dünya sıralamalarında ki utandırıcı yerimizin cevabı; cevapları aranmaya başladı…

 Bir ses; hatta sesler; bunca yıl neredeydiniz? Bu büyük kayıp, utanç… Büyüklüğünü kim hesaplayacak? Teslimiyet mantığı ve mirasyedi kültürleri içinde ki bizler;”Bişey olmaz!” mantığına sığınmış sak…

  19 Milyon soluk;19 milyar koşu, fark demek… Neredeler? Bu büyük kitle, sadece ticari oluşumları hareketlendiriyorsa; halen, 19 milyonun barınma, sağlık, besin ihtiyaçlarının tam olarak sağlandığından emin değilsek ve bu araştırmalarla yüzleşemiyor sak; kayıpların erozyonu da büyük olacak; en değerli topraklarımızın yıllarca denizlere akması; yitip gitmesi gibi…

 19 milyon soluk; hareket, heyecan, kırgınlık; gün sizin gününüz; zilin, zillerin farklı farklı çaldığı ve engellenemez bir değişimin; neredeyse yüz yılda bir değişen bilgilerin her ay ikiye katladığı bu çağda ki yerimizi, umutlar içinde merak ediyorum…

 Ezber eğitimin dönemi, sus ve sadece dinle algısının önemi kalmadı artık. Konuş, değerlendir, analiz et ve ÇARE ara…

 Budur çaresi; 19 milyon soluğun, hareketin, güzel canlıların bu büyük yaşam maraton koşusunun önemi…

  Kutlu OLSUN…

Güven Serin 

HASTA OLMAYANLARIN HUZURU



HASTA OLMAYANLARIN HUZURU
--------------------------------------------------

  Eşekten düşmeyen, düşenin acısını, damdan düşmeyen düşenin sancısını nasıl ki bilemezse, hastalık yaşamamış olan da, sağlığın kıymetini bilemiyor.

  Her gün geçtiğim hastane önünde, bir başka görüntüler içinde, hasa yakınlarının hastane önünde ki bankta yaşadıkları sigara dumanı keyiflerini görüyorum. Hemen hemen tüm hasta yakınları lezzetli bir nefes içinde sigarasını içiyor.

 Görünen o ki, hasta olmayanların, henüz hastalık tanısı konulmamış olanların en büyük sevincidir, sağlıklı olmanın huzuru ve güveni…

 İnsanın eğlencesi burada başlıyor. Doktora gitmediysek, hastalık tanısı da konmamışsa, bedenimiz de bizi düşe kalka götürüyorsa; kendi krallığımızın sigara keyfini yaşarız. Bir de yardımcı felsefelerimiz vardır; “ İçmeyenler ölmeyecek mi?”

 Kaliteli yaşam, yaşamsal bütünlüğün; yani birçok şeyin bir araya gelmesiyle daha bir anlam; sanatsallık kazanıyor.

 Nasıl mı? Sadece maddi özgürlüğü arayanların her daim şaşırıp, şaşkınlık bataklığına düşmeleri gibi! Sadece sosyal özgürlük diyerek, maddiyatı yok edip, manevi ezilmelerle karşı karşıya kalınmalar gibi…

 Yaşamın bütünlüğü, tüm organlarımızın eksiksiz çalışmasıyla daha bir anlam, cesaret, güç kazanıyor. Birisi aksamaya başlamaya görsün; tökezleme de başlıyor.

 Meşhur şarkıda ki gibi; “ Hastane önü incir ağacı…” Benim her gün önünden geçtiğim hastanenin önü ise; SİGARA DUMANI…

 Zor şey insanı anlamak! Kimisi sağlığını kazanmak için inanılmaz emekler, paralar harcarken, kimisi ise korkunç zehirleri içe çekiyor. Sadece sigara ile mi? Hayır; elbette hayır; yaşamın en önemli zehirlerinden birisidir; her şeyi büyütüp, hayata ait bir yudum yaşamın buhar olup gitmesini izlemek; kurtarıcı rolüne bürünmek, dert, tasa ve kavga üretmek…

  Oysa sakinlik, sükunet ve iradi, edebi, siyasi çözümler ne büyük yaratıcılıklarla taçlandırılır…

Güven Serin 


14 Eylül 2018 Cuma

BEN OLMASAM DA YOKLUĞUM VAR





 Şairlerin şiirleri,bütüne giden kesintilerde bir köprüdür;Tıpkı Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "Ben olmasam da yokluğum var!" Dizelerinde ki gibi;yok oluşu,anlamlı bir var oluş dizesiyle dengeler,köprü olur...Kimsenin kalıcı olmadığı bu güzel dünyada,ne söylense azdır insana dair. Elementlerin oyunları,oynaşmaları bizim üzerimizde ki deneysel dönüşümleri;bütün değerleri allak bullak eder; ve bu yüzden yüzleşmeden,yüzleşe gerçeğine dokunamadan ayrılırız bu sahneden;her daim eksiklerimizle,unuttuklarımız,utanma durumlarımız la...



Güven Serin 

GÖKYÜZÜNE EGEMEN OLDU YERYÜZÜ






GÖKYÜZÜNE EGEMEN OLDU YERYÜZÜ
--------------------------------------------------------

  İnsanlığı anlatan nice insan öyküsü; varlıklarını devam ettirmek için, dillere, nesillere ve bir de akademisyenlere ihtiyaç duyarlar.

  1968 yılından öldüğü yıla;1994’e kadar ülkemizde ilk önce, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde;1991–1994 yılları arasında da Çukurova Üniversitesi’nde ölene kadar görev yapan bir Türkiye sevdalısıdır; Prof.WİLFRİED BUCH.

 Onun çevirilerinden nice yazar, şair faydalanmıştır. Başta, Umberto ECO… Bu aktarım, tıpkı eski dillerin öyküleri, şiirleri gibi; daldan dala aktarılan, bizim bilmek istemediğimiz, gerçeklik; uygarlık dediğimiz körleşmenin içinde ki insanların bilinçli bilinçsiz uzak durduğu edebiyat sayesinde daha bir güvenceye alınıyor.

 Kim bilir hangi zamanın odun ateşi yakan, odun kömürü ışığında düşler kuran toplumları tarafından yazıldı bu şiirler, okundu bu sözcükler!

Anılmasın tüm öteki mucizeler
Susulsun!
Gökyüzüne egemen oldu yeryüzü,
Biricik mucizedir bu.

Yeryüzü yukarıda,
Aşağıda gökyüzü,
Önemsenmelidir bu,
Tüm mucizelerin üstünde…

  Neyi önemseyeceğinin ipi kaçmış görünse de, edebi, felsefi dünyanın yol alışı bir başkadır. Büyük dünya eleği her gün sallar; çiftçinin elinde ki elekten aşağı düşen, yerli yersiz, çer-çöp gibi düşecek son çöpe kadar; sonsuz bir salınım, dalgalanış ve titreme içinde; yörüngeden yörüngeye doğru akar; soluk alan düşünen canlı insan…

Güven Serin 

13 Eylül 2018 Perşembe

YAZARIN YAZGISI






YAZARIN YAZGISI
-------------------------------

  Dünyanın diğer yanlarında nasıl bir gönüllülük içinde soyunuluyorsa yazarlığa, şairliğe; kısacası sanatın kendine özgü dallarına; bizim ülkemizde, yaşadığımız şehirde de aynı içen duyguların yer çekim kuvvetiyle, kapılıp gideriz akıntıya, kapılan yaprağın kayalar ve kıyıyla oynaşması gibi…

  Ne çok merak ederler yazan insanın iç dünyasını! Romantikliğini, realistliğine, siyasi, dini kısacası bütüne açık dünya görüşünü; görüşlerini! Her sözcük soruya dönüşür yazarın sofrasında.

 Her şeyi bilmesi, haberdar olması beklenir yazardan. Toplumun bütün eksiklerini, fazlalıklarını ve insana dair bütün üstünlükleri kendinde toplanması beklenir. Bir konuda haklıdır insanlar. Yazarın düşleri, üşenmeden oluşturduğu büyük uçsuz kurgu; patron, işçi, kral, hizmetli, asker veya general; her şeyi olma becerisi yazarın sezgi, bilgi ve hayal gücüyle sihirli bir değnekmiş gibi tutunur yeryüzüne.

 Bu yazgının, tam olarak bizi etkisi altına alan yalın gerçeği nedir? Bilinen bir sözdür; “ Bir kalemi üç parmak tutar, ama tüm beden çalışır.”

 Bunun içine ruhu, bir de hikâyesi eksik kalanların ruhumuza dokunuşunu, dokunuşlarını düşünürsek; büyük baskının, akışın ve sıkışmanın içinde un ufak olmanın Yunus misali kavrulmanın yolculuğuna dem verecek, mayanın ölçüsünü ayarlayacak ince zanaat; yine yazarın şansı, kaderi etkileyen yazma sevgisinde gizlidir…

  Yazarın yazgısıdır; sadelik ile yarı tanrılık arasında ki ince çizgiyi tutturmaya çalışmak. O muhteşem bölgede; kadını güneşe büründürür, şairlerin gökyüzünü maviye, sarıya, kırmızıya boyadığı gibi boyar, erkeği komedinin içine, kaynayan kazana sokar, tam idam edilecekken, erdemli bir savunmayla gönüllerle su serper…

  Ölçülerin, ölçümlerin birbirine karıştığı bu dünyada bir tek şey karışmaz; yazarın düş gücünün uslanmaz lığı…


Güven Serin 

12 Eylül 2018 Çarşamba

FENER RUM KIZ OKULUNUN KONUĞU OLDUM




Kamera; Güven 


Kamera; Metin


Kamera; Güven
Fener Rum Kız Okulu


Kamera; Güven 
Sanatçı Kalliopi Lemos
Bakışlar;insan ve hayvan beden;düştüğümüz ve ait 
olduğumuz durumu anlatmak için değerli bir çalışma;
bakış;insan sınırlarını zorlayıp,tüm algıları,dayatmaları
gururlu sözleri bir kenara itiyor...






FENER RUM KIZ OKULU KONUĞU OLDUM
-----------------------------------------------------

  Şimdi geçmişte bir yerde asılı duruyor; bugüne davet edildiği için biraz acı; doğum sancısına benzer sancılar, titreşimler yapıyor; çünkü yaşama davet edildi bu değerli anılar…

 Nasıl ki; ülke birden şaha kalktı; yani büyük göç yaşadı; kimsenin tam olarak anlayamadığı ve değerlendiremediği bir göç; köylülükten kaçıp kentli olma yolculuğu neredeyse tamamlandı. Şimdi, ister Anadolu da, ister Trakya da hangi okula, sağlık ocağına giderseniz gidin; Fener Rum Kız Okulunun başına gelen şey; büyük yalnızlık ve viranlık…

  Şimdi, şu anda kendi okulumun sınıfıyla yüzleşebilir miyim? Yüzleşebilirim; bir tek şartla; çocukluğa hâkim olan şen, coşku, bilinçsiz kaçış ve, korkular, kendi özgünlüğümü inkar ettiğim için canımı acıtmaya can atacaktır; atacaktırlar.

 Tıpkı taş mekân; Fener Rum Kız Okulu sınıfları gibi… Sınıfların öğrencilerinin faydalandığı haritalar orada. Öğrencilerin seslerini temsil eden teneffüs zili ve kız, erkek sesleri; tüm okullarda olduğu gibi; güneşe, bahçeye çıkış sevinçleri…

  Beral Madra’nın Küratörlüğünü Beral Madra’nın yaptığı Dünyalar Arasında ve Gölgeler Arasında ki çalışmanın sanatçısı KALLİOPİ LEMOS…

 Bir tesadüf, bir ilahi buluşma, evrimsel bir denklem adına sanatçı da oradaydı. Sınıfların viran boşluğu, terkedilmişliği ikimizi de aynı duygular içinde aynı limana hapsetmişti. Dil bilmiyordum, rehber yardımıyla anlaşmaya çalıştık. Oysa çoktan aynı dili konuşuyorduk; evrenin ortak dilini; acıların, hüzünlerin, sevinçlerin her canlı da ki tesirlerinin hep aynı olacağı, olduğu gibi…

  Tıpkı; şehrimizde Akdeniz’de boğulan Suriyeli göçmenler için yapılan anıt-heykel gibi; Dante’nin ruhsal, ebedi yolculuğuna çıkmış insanlar artık dokunulmazdı; yüzleri, gözleri, ağızları yoktu; sadece orada insana, canlıya benzer bir şeyler kalmıştı…

 Fener Rum Kız Okulunda okumuş birkaç öğrencinin fotoğrafı ve ismi de olması gereken yerde; kendi sınıfında duruyordu. 1970 doğumlu; Aliki Gülgün. 1970 doğumlu; Güzel Şekercioğlu…

 Sıklıkla teneffüs zili çalıyor. Temsili sesler; temiz havaya, güne, güneşe aç öğrencilerin şen çığlıkları; tıpkı 1970’li yılarda Paşaköy ilkokulunun sınıfında; ahşap kaplaması üzerinde zıplayan çocuklar gibi; dışarı, bahçeye, oyuna aç bir şekilde koşuyorduk; şenlik çığlıkları atarak…

 Anılar, yaşama davet edildiği an; insan ruhuyla birlikte bedeni büyük bir temizlik hareketine başlar. Bütün çıkıntıları düzeltir; pasları, pislikleri temizler. Sadece insana özgü bir yaşatmadır bu büyük buluş; bütün geçmiş, zarif, nazik ve kutsal bir kabul ediliş töreniyle karşılanır…

 O geçmiş; artık yaşamın bir parçası; değerli bir konuğu, evladıdır…

  Moda haline gelen yozlaşma, ilah ki başkalarına benzeme; bir başka Yunanlı yazarı; Dimitris A. Mavridis’i de etkiler. Kendi ülkesinde, ideolojilerin küresel düzeydeki çatışmaları, ülkesinde ki dayanılmaz baskıları ve kontrolsüz siyasi gevezeliklerin ananeyi, kendini tanımayı, kendisiyle çatışmayı daha da körüklediğine inanır…

 Ya ülkemizde? Benim bölgemde; şehrimde? Şehrime yabancı bir arkadaşım gelse; bölgenizi, kentinizi tanımak istiyorum; kültürünüzü bana tanıt dese; köy okullarının boş sınıflarının artık çalmayan zil seslerini, kınalı elli köy kızlarının, çağdaş yaşama hakkı diye şehirlere hapsoluşunu nasıl anlatırım?

  Kendi folklorumuzdan gönüllü vazgeçtiğimizi;Doğulu olmaktan huzursuz olup,batılı taklit yaşamlarla sadece tüketimin saygınlığına,itibarına katkı yapıp,kendimize,çevremize yabancı ve duyarsız olduğumuzu anlatabilir miyim?

Güven Serin 

10 Eylül 2018 Pazartesi

NE OLACAK ŞİMDİ




NE OLACAK ŞİMDİ?
-------------------------------------

Ingebrog Bachmann, sorup durur kendi diliyle; göremediği ağaçları merak eder. O ağaçlardır rüzgârla birlikte yelken açan uzak denizlere; onların yapraklarının dalgalı sesleri, rüzgârın nefesiyle birlikte; yemiş verdiği zamanların tatlı düşlerini bilir ve tükenen zamana ve yabancılaşmaya bir ah çeker…

  O gürültücü rüzgârın, ağaçların, dalların, yaprakların, görünmez olan her şeyin; ormana dair ne varsa, bütün kuşların, hayvanların neşesinin hüzne, varlıklarının yokluğa süzülüşünü hisseder. Öyle bir histir ki, kendi ruh ve bedeninin demirlemiş limanında, çürümeye yüz tutmuş, kimsesiz tekneler gibidir; kendi dalgasında, rüzgârında sağa sola çarpar durur; ta ki, dağılana kadar…

“ Ağaçları göremiyorum artık ağaçları/Rüzgâra yelken açmıyor dalların yaprakları/Ne olacak şimdi?”

 Bu yüzden Hilal Bebek, YAŞAMANIN İNKÂRDAN geldiğini anlatır. Anlamıştır kendisi; bir ışık yanıp sönmesi kadar geçen zamanın bize ait olduğunu. Ve bütün bu hiçliği, herkes bilir de inkâr ederek dengeler, sendeleyecek, kayıp gidecek olan düşleri…

“ Hepimizin yaşamı, bir dolu inkâr etme hali içerir. Öleceğimizi bilir ve kısmen inkâr ederiz. Gençliğin gideceğini, güzelliğin biteceğini, sevdiklerimizin öleceğini bilir ve tüm bunlar olmayacakmışçasına devam ederiz. Yediğimiz etle sevdiğimiz canlıların aynı şey olduğunu bilir ve inkâr ederiz.”

Güven Serin







6 Eylül 2018 Perşembe

YAŞAMAK NEDEN BÖYLE İÇLER ACISI


DAVİD HELFGOTH



VİRGİNİA WOOLF

  YAŞAMAK NEDEN BÖYLE İÇLER ACISI!
---------------------------------------------

  Kimini, gamsızlığın ödülüyle eğlendirirken, kimini ise bir karıncanın geçiş yolunun hassasiyetiyle oyalayan, milyarlarca yıldız gibi, insan karakteri, yaşam biçimleri ve algıları olduğu ve arttığı bir zamanın yüzyılın birinci çeyreğine tanıklık ediyoruz.

 Elektriksiz, yolsuz geçen zamanlar ve yamalı pantolonların utancı çok ama çok gerilerde kaldı.

 Görünen bütün; her şeyin satılık olduğunu gösteriyorken, bütünün parçalarına ait olan diğer insanların iniltisi niçin bitmiyor? Özellikle narin, zarif ve üretmenin sanatsal limanına sığınmış olanların!

  Virginia Woolf, yaşamı birkaç sözcükle sorgular; zorlandığı, pes etmeye yakın olduğu da bellidir;” Yaşamak neden böyle içler acısı! Neden bir uçurumun yanı başından geçen daracık bir yol gibi?”

 Asıl cevabı kim verebilir ki? Her geçen gün bir şey daha öğreniyorum. Öğrendikçe, daha anlamlı, detaylı hale gelen yaşam; daha da uzaklaşıyor ellerimden. Daha savurgan mıyım? Yoksa daha dikkatsiz? Belki de yazı sanatının hürriyetini, yaşama taşımak isteyişimin, üzerime çöken ağırlığı taşıyamayıp, bükülen bedenimin büyük sancısı, yoruyor beni…

 Zeugma isimli blog yazarının on yıl önce yazdığı; Sanatçının Dünyaya Bakış Açısı isimli çalışması; bir insanın, yazarın yaratmaya sunduğu katkının nasıl da zamansızlığa emanet edildiğinin bir kanıtıdır.

 Yazar, bu konuyu, yazdığı, yaptığı çalışmayı çoktan unutmuş. Ben ise; bir sanatçının geçmişinde gezinirken altın bulmuş bir çocuk sevinciyle… Oradan, önerilen filme; SHİNE-Parlaklığa uzandım.

 Film başlarken, burnum, sanatın kokusunu aldı. Gözler, gülümseme ve buğulanmayı bir tuttu… Bir film, nice yaşamın telef oluşunu anlatacak, çözümleyecek, insana, diğer insanların hatalarını tekrarlatmayacak kadar güçlü öğretiler, görsellikler ve müziğin notalarıyla doluysa; insanın ruhunda bırakılan iz de bir o kadar dolu oluyor…

 Sanki beynimin içinde Rachmaninof’un 3. Konçertosu çalıyor; bir baba öfkeleniyor, bir oğul siniyor; zararı, ziyanı azaltmak, belki de vahşiliğin tatmin olmasını kolaylaştırmak adına…

 Bu film, bu yazı; içi doldurulmuş bir çalışmaya, oradan oraya savrulanlara bir rehber olmaya aday; kendi zamansızlığı, kuytuluğu içinde parıltılar saçarak bekleyecek; sevgi denen şeyin büyüklüğünün, ayarlanamaz oluşunun ne büyük kırılmalara neden olacağını unutturmayacak olan bir isim kalacak hafızada; David Helfgoth…

Güven Serin 


5 Eylül 2018 Çarşamba

CEHALET;GERİNEN,GERİLEN,YAYLANAN ve SIÇRAYAN BİR ŞEYDİR





 Tam da bu zamanda tanık olduğumuz şeydir,bu tür uygulamalar;yönü,doğruluğu belli olmayan bir sürü fikir,talimat,öğreti;çılgınlar gibi tüketim oyalamaları içinde,yok oluş sancıları...Ahmet Tulgar,cahaleti böyle tanımlıyor;" Cehalet sürekli gerinen,gerilen,yaşlanan ve sıçrayan bir şeydir. Üzerinize sıçrayıveren. Ya muhatap olacak ya mücadele edeceksin.Ve iki durumda da kendini aşağılanmış hissedeceksin.Hem de o kadar yücelmişken;sanatınla,müziğinle..." Ahmet Tulgar bu tanımlamayı Fazıl Say'ı düşünerek,onun düştüğü,düşürüldüğü durumu göz önüne getirerek yapsa da;ülke bu alanda çığlık çığlığa....Aynı olayı Genco Erkal,Müjdat Gezen ve niceleri yaşadı;yaşıyor...Oysa,bu insanların en hakiki gücü sanat! Ateş etmez,hapse atmaz,korkutmaz...Büyük güçleri ellerinde bulunduranların korkularının da ne büyük olduğunu anlamak adına çok önemli bir işaret;uyanış formülü...



Güven Serin 

4 Eylül 2018 Salı

SANIRSINIZ Kİ AĞACA TÜNEYEN SWEENY


Kamera; Güven

Kendi çöplüğümde;Eski Ermeni Mahallesi gezintisi sırasında rastladım ona. 
Ahşap binanın onarılmasını görünce heyecanlanıp fotoğraf çekerken
yapının tepesinden bir ses duyuldu;

" Bende buradayım ;beni de çek! " İnanılmaz bir sürpriz;
çöplükte maden bulmak gibi bir şey...

Ahşap yapının üzerine tünemiş olanı sanırsınız ki
Flann O'Brıan'ın romanın dan fırlamış,sürgüne
yollanmış kral;o ağaçtan o ağaca uçuyor,konuyor.
Çünkü,lanetlenmiştir;kuş olmuştur...
Bu zanaatkarlar böyle mi değil elbet! Bu insanlar,
Belki Sümer,Babil,Asur,Likya;Roma,Selçuk;geçmişten
bugüne akan nehir sularının devamı gibi;yaratılışlarında
üretmek,tünemek,çalışmak var...

Güven Serin 

SENİNLE BAŞIM DERTTE




Alkışlarla;eller acıyana kadar...

                                    

SENİNLE BAŞIM DERTTE
---------------------------------

  Yazımın başlığı bir şarkı ismi bilmeyen yok gibidir; özellikle X Kuşakları; bu şarkıyla büyür, sevip, hüzünlenip olgunlaşmışlardır.

  Selami Şahin’in klasik şarkılarından birisidir. Selami Şahin’in 1980’li yıllara damgasını vuran müzik akımı, besteciliği, halkın büyük çoğunluğu tarafından sevilip sayılması, sanat üretkenliği içinde de karşılık buldu.

 Seninle Başım Dertte artık bir Müzikal oldu. Tüm ülkeyi gezecek, oyunlarını, şarkılarını sergileyecek bir sanatsal çalışma; Tıpkı, Lüküs Hayat Müzikali gibi…

 Seninle Başım Dertte Müzikalinin tanıtımı yapılırken içime anlamlı bir korku düştü. Arka fonda; Selami Şahin’in şarkısı çalınıyor; halk deyimiyle; tatlı tatlı… İster istemez 1980’li yıllara; panayır kültürlerinin, sevgiliye mektup yazılıp, karşı karşıya gelinince yüzlerimizin kızardığı zamanlara gittim.

  Müzikalin ismini duyunca korktum! Genelde ölen insanlar hatırlanır, onlar adına bir şeyler yapılır. Medyanın yüksek çıkarları hep bu yönde olmuştur. Acaba Selami Şahin öldü de haberim mi olmadı; diye acılı bir düşünce içine DÜŞTÜM…

 Ne acı bir şey; her gün bilgisayarın karşısında olduğum, gazeteme haftada altı yazı hazırladığım halde; kirlenmiş bilgi, gürültü dünyasında en önemli sanatçımızın yaşayıp yaşamadığını bilmemek! Büyük bir acı; bilgisizliğimin, yoksulluğumun, duyarsızlığımın; hatta duygusuzluğumun elemi sardı ruhumun yük olmadığı bedenimi…

 Ganos-Işıklar Dağlarının üzerinden nasıl kalkarsa sis, pus; öyle aydınlandım; çünkü bir süre sonra sanatçının sağlık sorunu olmadığını, tam aksine turnede olduğunu, bu müzikalin onun geniş kitleler tarafından sevilip, sayılması nedeniyle en bilinen şarkısının ismi; Seninle Başım Dertte, verilerek bir müzikal oluşturulduğunu öğrendim.

 Pus kalkınca nasıl da gün çıkıyor ortaya. Aydınlık; yaşamın değerli kaynağı… Görüyorsun yamaçları, üç boyutlu vadileri ve işitiyorsun biraz ötede öten çobanaldatan koşunu, karatavukların utangaç kaçışmalarını görüyorsun…

  Müzikaller değerlidir; tiyatronun ses ve oyunculuk yeteneklerini de göstermek, seyirciyi anı, hatıra ve coşkuyla buluşturmak adına; yaşama dair ciddi bir şölendir…

 Kadroda kimler yok ki; Toprak Sağlam, Lider Şahin(Selami Şahin’in oğlu) Suna Keskin, İsmail Düvenci gibi değerli isimler ve canlı orkestra… 

 Yolumun kesişmesini istediğim bir müzikal… Bir klasik haline gelmiş olan Lüküs Hayatla yıllar sonra Eskişehir’de özlenen, beklenen buluşma gerçekleşmişti. Yaşam değerli, sağlık ve irade daha da; bu tür güzellikler, bilmem ne çok önemli sayılan maldan mülkten çok ötedir; ruhu dokunur ve mülkiyeti tüm insanlığa aittir…

  Bu oyuna, oyuna katkı veren sanatçılara; BAŞARILAR diliyorum. Kutluyorum; tüm kalbim, bilgim ve görgümün bana verdiği yetkiyle…

 Sahne, Seninle Başım Dertte; Söz-Beste; Selami Şahin;

Önce bir ıslık sesi duyulur; bozulur suskun sessizlik

Bilmiyorum seninle sonumuz ne olacak?
Belki bu aşk ölümsüz; belki yarım kalacak…
Her gün değişiyorsun, avutuyorsun beni,
Bir bilmece gibisin, çözemedim ben seni.
Seninle başım dertte; ne yapsam bilemiyorum,
Canımdan bir parçasın, söküm atamıyorum.

 Güven Serin 











1 Eylül 2018 Cumartesi

Eleni Karaindrou - Eternity And a Day





  Eleni,sırları,sınırları zorluyor da yine de özgürlüklerin de 

SINIRI var diyor...

Bir başlangıç ve bir son;Eleni,yaşamın zamanlarını anlatıyor;

insanın genlerine tutunan bütün zamanları...