27 Eylül 2022 Salı

DAĞLI KARDEŞLER'İN MUTLU GÜN ve GECESİ

 

İNTERNET



İNTERNET

    DAĞLI KARDEŞLER’İN MUTLU GÜN ve GECESİ         

      

  Tekirdağ Süleymanpaşa Karacakılavuz deyince ilk akla gelenler; halı, kilim dokumaları yanında üreten ve çok çalışan insanların diyarı, sözleri-düşünceleri olacaktır.

   On altı yıl öteye gidersek, bu düşüncelere, Karacakılavuz ile öne çıkan tanıtımlara bir şey daha eklendi. Sadullah Dağlı ile kardeşi Çetin Dağlı’nın Dağlı Kardeşler markasını yaratmaları, henüz çok yeni olduğu halde, şehrimizin, bölgemizin göz nuru, baş tacı konumuna gelen üretimlerinin en başında gelir: Dağlı Yoğurt, Dağlı Ayran, Dağlı Peynir ve Süt…

  Dağlı Kardeşlerin biraz daha geçmişine inersek, bir başka üretici ve esnaflık yapmış insana ulaşırız: Dokuz kardeşin-evladın babaları Salih Dağlı çıkar karşımıza. Evlatlarına bıraktığı büyük miras; koşulsuz çalışmak, üretmek ve her ne yapacaksanız en iyisini, en güzelini yapmaları olmuştur…

  Sadullah Dağlı, Çetin Dağlı ve diğer kardeşler, ablalar ve yeğenler bu; “Baba, Dede” desturunu bir ilke belledikleri için şimdi, ikinci ve üçüncü kuşak bu yolda emin adımlarla ilerliyorlar. Rahmetli Salih Dağlı,1960 yılların etkin esnaflarından olmakla birlikte Tekirdağ’ın tanınmış esnafları Halil Aytaç, Osman Tırpancı ile kurmuş oldukları ticari yakınlık, dostluklara dönüşmüştür.

  İkinci kuşağın kurmuş oldukları Dağlı Kardeşler Süt ürünleri, artık çok değerli bir markadır: Dağlı Yoğurt belki de geçmişte çok önemli bir marka olan Salât, yağ ürününün nasıl girmediği yer, hane yoksa yöremiz için Dağlı Yoğurt ve Ayran’ın girmediği hane yoktur…

  Gelelim üçüncü kuşağa. Dağlı Kardeşlere yaşatılan mutluluğun, büyük emeklerle, alın terleriyle ortaya koydukları sağlam kuruluşun taze kanlarından birisi; FURKAN DAĞLI ve BÜŞRA DAĞLI, toplumları, milletleri sağlam, etkin yapan ve devamlıklarını oluşturan birlikteliğe; evlenmeğe karar verdiler.

  Furkan ve Büşra Dağlı’nın mutlu gün ve geceleri; düğünleri, halkımızın yoğun ilgisiyle onurlandırılmış olup, bir başka değerli geleneğin, göreneğin de tatlarına tanık oldum. İster Karacakılavuz içerisinde yaşayanlar, isterse dışarıdan gelen misafirler hoşlanır hoşlanmaz, hemen yemek bölümüne davet ediliyor. Kurulan misafir sofraları, günün ilk saatleriyle başlıyor, gecenin son saatine kadar misafirlerini doyurmak için açık tutuluyor. Yerel tatlardan keşkek de ölmemiş bir gelenek olarak karşımıza çıkıyor…

  Orada da karşımıza bir başka Dağlı kardeş-abla çıkıyor; Gülsen Dağlı-Bayır, ortaya koyduğu ürünler, sadece damak, tat-yemek kültürüne bir şey katmıyor; misafire, insana verilen değeri de gösteriyor Karacakılavuz insanı ve insanlığa miras olarak gördükleri, bıraktıkları marifetli sunumları…

  Görünen o ki, şehirlerin, kasabaların hatta köylerimizin kalkınmaları sadece ticari başarı veya zenginlikle olmuyor. Üçüncü, dördüncü, beşinci kuşağa gitmeyen zenginlikler, Milli kaybın yanında, kasabaların, şehirlerin de gelişmesini engelliyor.

  Bu yörenin topraklarında yetişip büyüyen ve mücadelesini veren, yöresine üreterek, marka olarak katkılar yapan insanlara fazlasıyla ihtiyacımız var.

  Dağlı Kardeşler de, ihtiyacımız olan kuruluşun altına imza atmış, birinci kuşak felsefesini, çalışkanlığını çok iyi anlayıp, başköşeye insanı-hizmeti oturmuş ve ikinci kuşak derken üçüncü kuşak zenginliğine, akademik bilgilerine da kavuşmuş durumdadır.

  Yaşamına yepyeni bir değer, evlilik, mutluluk katan Furkan Dağlı da üçüncü kuşağın en önemli öncülerinden birisidir. Önce aile olmanın o büyük onurlu sorumluluğu ve sonra Dağlı Kardeşler markasını çok daha ötelere taşıma sorumluluğu onun omuzlarında olduğu gibi diğer genç, üçüncü kuşak taze kanlar; Nurdan Dağlı, Fatih Dağlı, Safa Dağlı da bu yolculuğun, birlikteliğin en önemli değerleridir.

   Gördüğüm odur ki, başarı sadece maddi olursa, tat ve tuz bırakmadan, ikinci kuşağa gelmeden tuzla buz oluyor.

  Dağlı Kardeşler, çalışma hayatının kötü senaryolarını bilerek, ticari ve sosyal yaşamın içinde kalmanın sırlarından insana hizmet ederek, bu başarıyı çok daha öteye taşıyacaklardır.

   Furkan ve sevgili eşi Büşra Dağlı’ya ömür boyu mutluluk, coşku dilerken, Dağlı Kardeşler markasını yakından bilip, tanıyıp ve tüketen olarak, şehrimiz adına onur duyduğumu da söylemek isterim.

    Dağlı Kardeşler’in tüm emekçileri; bereketiniz, neşeniz bol olsun; yüce yaratıcının en güzel sevgisiyle donatılmış olma esenliği sizlerle olsun…

 Güven SERİN





DÜNYA BU VEDA-AYRILIŞA AĞLADI

 

İNTERNET

İNTERNET

                                        DÜNYA BU VEDA-AYRILIŞA AĞLADI

 

  Birçok insan böyle bir veda törenini istese de göremez. İsterse dünyanın en zengin, en güçlü insanı olsun…

  24 Eylül gecesi, kelimelerin tam anlatımıyla “Efsane” bir sporcunun veda törenine tanıklık etti. Milyonlarca seyirci, tenis sever bu veda anını izledi. Uygar dünyanın teknolojik zaferi karşılığını bir başka zaferlerin yolcusu olmuş Roger FEDERER, tenis sporunun en muhteşem kişiliğinin ayrılış-veda anına tanıklık etti…

  Hangi siyasetçi, iş insanı böyle bir veda anına tanıklık edebilir ve kendisi için ekranları karşısına geçmiş milyonlarca insanın içsel sevgisini kazanabilir! Yapılan son maçın bulunduğu yere gelmiş on binleri geçen seyircilerin karşısında böyle bir, uçsuz bucaksız an yaşayabilir?

  Sporun, sosyolojinin, iletişimin muhteşem başarısıdır bu veda anı. Bir sosyolog, psikolog gibi yıllarca, ama harika bir sporcu kimliği içinde mücadele eden kişi olursa insan, onun ismi de Roger FEDERER olur.

  Yıllar önce Tekirdağ Süleymanpaşa Tenis Kortları alanına, amatör bir ruh, spor heyecanı içinde tenis yapma girişimin ilk adımı kortların tellerinde asılı olan Roger Federer’in çok büyük fotoğrafıydı. Her zamanki duruş hali, gülümseyen, tebessüm ve mücadele eden, tenis sporuna: Üç Büyüklere ismini yazdıran, büyük anlamlar yükleyen sporcunun öyküsü, çok uzun yıllar anlatılacak; belli…

  İlk bakışta şöyle diyebiliriz, “ Başarılı olanı herkes sever!” Kesinlikle öyle olmadığını tarihin her karesine bakarak görmek, anlamak mümkün! Aynı şey, zenginlik üzerine de söylense, yine geçerli olmayacaktır.

  2022 Londra Laver Cup erkekler tenis şöleni daha çok yeni olmasına rağmen çok yol aldı. Avrupa Takımı ile Dünya Takımı, sporcuları yapılan büyük mücadeleler, Grand Slam’lardan sonra tenis sporuna bir başka eğlence katmak amacıyla beş yıldır düzenlenen bu büyük organizasyon bu sefer bir ilke sahne oldu. Tüm dünyanın Ekselansları dediği bir sporcu Roger Federer burada en sevdiği sporcular, rakipler, dostlar, arkadaşları, eşi akrabaları ve her zaman kendini borçlu hissettiği seyircilerin gözleri önünde gözyaşları içinde veda etti.

  Veda’nın anlamı, gönüllere kazanılırsa çok ama çok büyük oluyor. Düşünsenize, televizyonlar, internet aracılıyla yüz milyonlarca insan o anı izliyor. O anda, aynı şey için; ayrılış, veda için ağlıyor…

  Federer zar-zor konuştu. Her duygulandığı anda ağladığı gibi doldu taştı. Onun hemen yakınında bir başka dost, rakip Rafael Nadal da ağlıyordu. Bu öykü, destansı enerjisini nereden alıyor acaba?

  Dünyada çok özel bir yere gelmiş olan tenisçi, nasıl bu kadar sevilebilir? Bu sevginin içinde neler var? Spordan en fazla parayı kazananlardan birisi olması mı? Grand Slam olarak bilinen büyük mücadele ve kupaların 20’sini kazanması mı? Yoksa seyirciyi, rakiplerini insanı insan yapan centilmenlik, hoşgörü ve sağlam, sağlıklı bir rekabet anlayışı içerisinde kucaklaması mı?

  Saatleri, gün ve yılları 24 yıl geriye çeker ve bugüne gelirsek üç büyük tenisçi, ismi görürüz. Özellikle her yıl dört kez yapılan tüm dünyanın izlediği Grand Slam mücadeleleri için bu üç büyük isim: Roger Federer,Rafael Nadal,Novak Djokoviç olacaktır.24 yıllık mücadelelerde verilen kupa sayısı 96 olmasının yanında bu üç muhteşem adamlar,bu kupaların yaklaşık 65’ni kazanmış,alkışlanmış,terlerin,emeklerin en yücelerini tenis kortlarına adeta tırnaklarıyla kazımışlardır.

  Sportif başarıyı, bence bütün başarılar dâhil; değerli kılan şey; sağlam, değerli rakiplerdir. Seyirci, organizasyon her şey önemlidir ama illa ki RAKİPLER, sağlamsa, sağlıklı bir rekabet olmuşsa; yaşamın anlamı, coşkusu, sevgisi, umutları iç içe geçmiştir.

  Sağlam ve sağlıklı rekabetlerin kaybedeni olmaz; olamaz... Onların tek düşüncesi, yaptıkları işi en seviyeli, onurlu ve coşku içinde yapmalıdır. 

  İşte bu yüzdendir bu veda ve ayrılışın gözyaşları… Roger Federer, herkesi, konuştuğu herkesi “değerli” hissettirmeyi başarmış, sadece alkışı, kupaları, parayı kazanıp köşesine kazanıp, bencil, duygudaşlıktan uzak bir insan olarak yaşamamı seçmemiş oluşudur; bu öyküye tat-tuz bırakan şeyler… 

    Güle güle Federer, senin sevdiğin gibi insanlığı, seni sevmeye, alkışlamaya devam edeceğiz…

 Güven SERİN 

 

 

 

 

  




22 Eylül 2022 Perşembe

SENİ UNUTMADIK DEFNE JOY FOSTER

 


Arşiv Yazılarımdan...

                                                             İHANET

(Defne Joy )

  Bu sözcüğü oldum olası sevmedim. Anlamını tam anlamlandıramadığım çocukluk yıllarından beri sevmedim. Çünkü insanı mutsuz eden ve bu kelimenin ardına sığınan sahtekârları da mutlu eden çok özel ve yandaş bir kelime…

  Ülkemde her gün yaşanan onlarca ölüm var. Onları irdelemeye kalksak, yüce yaratıcının bize yüklediği merhamet çatlar; bu çatlama ile bedenimiz paramparça olurdu. Benim ülkemde yaşlanmanın olgun keyfini yaşamadan ölenlerin anısına Defne Joy’un ölümünü yazacağım. İçimden geldiğim gibi koşul, kural gözetmeden…

Aklın ezberletilmiş ahlaksallığına da sığınmadan sadece beden ve ruhumun algıladığı ve vicdanım ile çapraz, düz, eğik tersliklere düşmeden…

   2 Şubat günü her ölümün erken olduğu gibi 32 yaşında hayat dolu, özgüven dolu, neşe ile donatılmış bir kadının da dünya aydınlığını görememe zamanıdır. Defne’nin öldüğü, karanlığa, meçhule, imkânsızlığa, ihanete gömüldüğü zamanın gecesi…

  İhanet kelimesinin üç anlamı vardır. Birincisi; “ hainlik” ikincisi; “ Evlilikte, sevgide atlatma, sadakatsizlik.”

  Medyamızın en bilgili bilgiç adamı Hıncal Uluç Defne Joy’un ölümünü anlatmak için ikinci anlama sığınmış. Entelektüel yazarımız, her şeyi bilen ve ahlakın en ince ayrıntısını en şaşmaz terazide tartan adam; “ bu bir ihanet, eşi aldatma, su testisi su yerinde kırıldı.” Diyerek akrabası olan Kerem Altan’ı büyülü bir labirentin içine alıp aklınca kafa karıştırıp koruma altına alıp büyük ödülü kazanacakmış gibi!

   Bu bilgili bilgiç entelektüel ve soylu adama sormak isterdim; “ ihanet sözcüğünün üçüncü anlamı da var; onu da söyler misin?” Sanırım, laf ebesi olmuş, küstahlıkta da harika bir koşu içinde olan Hıncal; üçüncü anlamı; bugünlerde söyleyemez. Onun yerine ben söyleyeyim; ihanet sözcüğünün üçüncü anlamı da;

El uzata bilecekken, yardıma muhtaç bir insanın, canlının yardımına koşmama; koşamamak!”

  Şimdi sormak isterim Hıncal’a, Hıncal gibi ihaneti sadece kadınlara yükleyen soylu efendilere; “ size güvenip, sizin evinize sığınmış bir kadını yaşatacak sağlık ekipleri beş dakikada geleceği ve o kadını kurtaracağı halde, saatlerce niye bekletildi?” Bu sorumun cevabını verecek,hiçbir vicdan sahtekârlığına bulaşmadan verecek bir soylu insan var mıdır?

 Hıncal gibi ahlak düşkünleri ihaneti, sadece kadına yamarken, kendi kırdıkları cevizlerin haddi hesabı yokken; bu olayı bu kadar gaddarlık, bu kadar aymazlık ile geçiştirmeleri ne kadar insani?

  Elbette Defne’nin evli olması, bir çocuk ve işinin olması çok özel ve kırılgan bir durum! Onun eşinin acısı çok büyük. Ama o daha büyük ve daha anlamlı bir iş yaptı; Defne’yi son ana kadar yalnız bırakıp, ölüsünü bile taşlayacak insanlara taş atma imkânı yaratmadı.

  Defne’nin ölümünde İHANET sorgulanacaksa onu evine davet edip de ölümüne göz göre göre seyirci kalan Kerem Altan sorgulanmalı. Türkiye’yi düze çıkarmaya çalışan ve her nasılsa her haberden haberdar olup, ordumuzu, generalleri, usulsüzlükleri hizaya sokan bir gazetenin yazı işleri müdürü olarak; bundan sonra kadınların yüzüne nasıl bakacak acaba? Kerem denen “soylu” kişinin biraz vicdanı varsa; gördüğü her kadında Defne Joy’u görecektir. Ortopedik yatağına yatıp gecenin sessizliğine sığınmak istediğinde de Defne Joy’un çığlıklarını “Beni Kurtar, Bana İhanet Etme” değişini duyacaktır…

  Defne’nin öldüğü sabah, Defneyi en soylu, en acımasız ve en kansız bir şekilde ölüme gönderdiği sabah, Keremin gazetesinde bu acıklı olayla ilgili bir tek yazarın çalışması vardı. Oda Keremin babası Ahmet Altan’a ait bir yazı! Belki de felsefenin, yüce yaratıcının ilahi şefkatine sığınıp cambazca yazılmış bir yazı!

   Ahmet Altan 3 Şubat sabahı çıkan yazısında Korkunç Bir Sabah diye başlık atmış. Ve o kadar hakkı, adaleti, dürüstlüğü sorgularken, oğlunun efendice-HİLEBAZCA korkaklığını, evine sığınan bir kadına ihanetini sorgulayamamıştır. Koskoca generalleri, işadamlarını sorgulayan gazetenin korkusuz yazarı; “ ölümün yanında durup da, sonsuzluğa değerek baktığımızda, bütün kâinat, bütün insanlar, bütün hayat, hatta bizzat ölümün kendisi bile öylesine küçük toz zerreciklerine dönüyor ki, bir ‘kudret’ bize ne kadar önemsiz olduğumuzu hatırlatma ihtiyacını duyuyor diye merak ediyorsunuz.”

  Oğlunun ihanetini, korkaklığını sorgulamak yerine ölümü sorgulayan Ahmet Altan, ölüm karşısında önemsizliği anlar gibi olup, bir genç kızın vahşice ölüme gitmesini böyle bir felsefe ile açmak isteyip iyice açmaza düşmüş.

  Bilginin efendisi, hatta padişahı dede Çetin Altan ise o gün kendi değimi ile “ıskalamış” yani yazı yazmış ama Defne’nin ölümü ile ilgili değil. Belki de oğlu gibi laf cambazlığına girip saltolar atarken düşmekten korktu; kim bilir? Belki gerek duymadı; belki Hıncal gibi su testisinin suyolunda kırıldığına inanıp, nasıl olsa testilerden binlerce var; daha kim bilir kaç tanesi kırılacaktır diye düşünmüştür…

 Defne Joy’un ölümüne büyük bir korkaklık ile seyirci kalan Müdür Kerem Altan’ın dedesi Çetin Altan; torunu 3 Şubatın bol acılı, bol ihanetli gününde boynu bükük durumdayken; o günün yazısında şöyle diyor; “ bendeniz ise sımsıcak kahvemi içerken ne düşünüyorum biliyor musunuz; Türkiye’de ki ilk siyasal nutku kim söyledi?”

  Taraf gazetesinin yazı işleri müdürü; Kerem Altan; Cumhuriyeti yozlaştıranların çoğaldığı bir zamanda değil de, Cumhuriyet, Atatürk laikliğinin değerleri çoğaldığı dönemde yaşasaydı; evine getirdiği kadın evli veya bekâr olduğuna bakmadan derhal 112’yi arar; hayat dolu, sevgi dolu bir kadını kurtarmanın en erdemli anını yaşardı.

  112’yi arayıp söyleyeceği şey sadece; “ARKADAŞIM HASTALANDI ACİLEN GELİN!” 

 Umuyorum ki bu söylenmemiş sözcük; bu müdürün, bu soylu mirasçının bir ömür peşinde olacaktır…

Güven SERİN 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


TEKİRDAĞLI ÜRETİCİLER SİZLERİ ALINLARINIZDAN ÖPÜYORUM

 


Pazarcı Raif Usta


Pazarcı Raif Usta

    TEKİRDAĞ ÜRETİCİLERİ, SİZLERİ ALINLARINIZDAN ÖPÜYORUM

    Tekirdağ çiftçisi, ziraatçısı yaşadığı her türlü zorluklara, kan kayıplarına rağmen üretmeye devam ediyor. Yıllar içinde bir sürü çiftçi, ziraat işini yapanlar kasabalara, kentlere göç etseler bile, kalanların üretme aşkı, destansı bir çalışma içerisinde yol alıyor…

  Tekirdağ Süleymanpaşa pazar kurulan yerlere gitmiş olsanız, en taze, en canlı ve ucuz ürünleri bizim çiftçilerimizin alın teri, şafak vaktiyle yoğurdukları emeklerinde bulur, görür, hatta tanıdıklarla şakalaşırsınız.

    Özellikle Perşembe pazaryerine gittiğimde Naipli Pazarcı Raif Usta ile aramızda şifreye dönüşen bir konuşma başlar. Raif Usta, üreten her insan gibi, karşılığını almışsa emeğinin, gülmelere ayrı bir gülme, şakalara ayrı bir şaka katarak, komşu pazarcıların bile durup gülümsediği seslenişi yapar;

 —Gazeteci, beni yazma bak! Beni sakın yazma gazeteye!

—Yazmam! Merak etme sen Raif Ağa, yazmam, kesinlikle yazmam! Sözcükleri de benim ağzımdan çıkar. Tıpkı Aruz kalıpları gibi edebi bir konuşma, şiirsel bir tanıdık selamıdır bizimkisi…

    Raif Usta’nın biraz ilerisinde yılların Ali Ağabeyi, her uğradığımda “ Hoş geldin, Nasılsın?” nezaketi, eski insanların misafire ayırdığı misafir odası gibi temizlik kokar…

   Naipli Raif’in biraz aşağısında, Perşembe pazarının güney tarafında, Nusratlılı Zafer ŞİRİN, Süleymanpaşalı Ramazan Ağabey, Nusratlılı Sabahattin, Naipli pazarcı Yılmaz ERTEKİN, üretici olmanın bin bir bereketi, Süleymanpaşalı pazarcı Mehmet, pazarın başına gelirseniz, Süleymanpaşalı üretici Hamit DİNÇER’İN babası Salih ve oğlu Salih DİNÇER’İN tezgâhları da diğer tezgâhlar kadar tazelik, bereket, renk, albeni seslenişi içinde selamlarlar; sofranın tadını tuzunu bilen erdemli kişileri…

   Aç kalmamanın en değerli seçeneği, formülüdür üretmek. Yaşamak için besinleri üretmek vazgeçilmez kuralsa, dünya siyasetini anlamak, dünya uygarlıklarıyla aynı yarışın içinde, öncü bir yerde olmak içinse, bilimi, sanat dallarını, edebiyatı, felsefeyi, insanı insan yapan şölensi her türlü dönüşüm, onarıcı eğlenceleri, karnavalları da üretme AŞKI içinde kucaklamalıyız…

   Gördük ki, küçücük bir virüs birden milyonlarca, hatta milyarlarca İNSANI; gururu, nefreti, kurnazlığı, hilebazlığı, dürüstlüğü, masumiyeti, kadını, erkeği, çocuğu, nineyi, dedeyi, birden: Yerli bir ediyor…

   Dünyada birkaç yıl yaşanacak yiyecek kıtlığı, virüs denen küçük şeyin belki de yüz katı acıları, telaşı, korkuları, trajedileri yaşatır…

    Bunu hisseden, bilen ülkeler, çok hızla üreticilerini çoğaltmak, desteklemek, gönüllerini hoş tutmak için her türlü ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik destekler yaparken, üreticilerin önünde olan her türlü ENGELİ de kaldırmak için yarışa giriyorlar.

   Sanılır ki üretme sadece ekonomik açıdan tercih edilir. Üreten insanın gülüşü, bereketli elleri, kileri, ambarı, tarlası, bahçesi, kulübesi görülmeye değerdir.

   Yalnız yaptığın Likya Yolu yürüyüşü Antalya Tekirova bölgesinde tamamlanmak üzereydi. Mandalina bahçeleri yanından geçerken gördüm, yetiştirdikleri, aylardır bekledikleri ürünleri toplayan elleri. Susamış, acıkmış bir halde seslendim bahçe sahibine;

   —Kolay gelsin. Parasıyla 1 Kilo mandalina alabilir miyim? Sesimi, seslenişimi duyan tarla sahibi, adam, kadın, çocuk kız, neredeyse hepsi bir tatlı telaş içinde bir dakikada bir kucak mandalina getirdiler. Parayı uzattım uzamasına;

—Para burada geçmez kardeşim, afiyet olsun, yeter mi? dediklerinde, sırt çantam sadece mandalina kokmuyordu; iyilik, bereket, marifet ve bonkörlük de kokuyordu…

  Tekirdağ'ın şafak vakti uyanan, yollara düşen nasırlı, boyalı, üretken elleri: Üreticiler, hepinizin alınlarından öpüyorum…

 Güven SERİN 

 


 



16 Eylül 2022 Cuma

YAZILIKAYA'DA KRAL MİDAS'IN RÜZGARI ESİYORDU

 

Kamera; Güven 
Kamera; Güven 


Kamera; Güven Yazılıkaya

                     YAZILIKAYA’DA KRAL MİDAS’IN RÜZGÂRI ESİYORDU

 

       ( Dur Yolcu! Eğ Başını, Eğ Başını! )

 

   Eskişehir’in rüzgârı, usul usul yontuyordu büyük kayaları. İnsanın kendi öykülerini anlatacağı biçim ve biçemlere bir hediye, kadim zamanlardan bir minnet, düşünce yolluyordu Kral Midas’ın geriye bıraktıkları izlerin, yontuların, anıtların, kaya mezarları ve antik yolların diyarları…

  Frigya Vadisi-diyarı için Ürgüp’ün rakibi, ikinci Ürgüp diyenler kendilerince haksız değiller…

  Eskişehir’den Antalya yoluna, güneye yol almaya başladığınızda anlamaya başlıyorsunuz farklı dünyalara geldiğinizi. Dağların arasından sıyrılan bir yol, yolcu olmuş, yola koyulmuş bütün uygarlıkların eli, ayağı, umudu olmuş. Tıpkı binlerce yıl öncesi Trakya’dan yola çıkan Frigler gibi…

  Seyitgazi Frigya yolu üzerinde bir başka gün ışığı sevinci içinde ilk duracağınız yerlerden birisi… Esnaf lokantası orada, bildik can; Anadolu insanı ve tepeye tüm mimarisi, işçiliği, aydınlık felsefesiyle kurulmuş Seyit Battal Gazi Külliyesi de…

  Neresini anlatmalı bu külliyenin?2700 yıllık Frigya kültürünü anlamaya giderken, kendi kültürümüzün bize;

 “Dur yolcu, eğ başını, gir içeri, anlamaya çalış çilehaneleri ve cehaletini” değişini duymayıp, görmeyin körlemesine gidişlerin utancını mı sorgulamalı?

  Gitmediysek bize ve insanlığa ait topraklara; öykü, mimari, felsefelerin olduğu yerlere, anlamadıysak antik yolların kavuşum-kesişim yerlerindeki medeni dumanların tütün soluklarını, birkaç metre taş oyuklarında yaşamların sevgi, yazı, anıt ve eserlerle yoğruluşlarını, bir türlü izah edemeyiz; Avrupa’yı, Asya’yı, Afrika’yı, Amerika ve Avustralya’yı…

  Kültür dediğimiz şeydir kördüğümleri açan… Karanlık yolları aydınlatıp, en kanlı antik şehirlerin bile masum yanlarını işleyip güne çağırıp kutsayan; kültürün minicik tanelerinden meydana gelen büyük yaşam sevincidir kültür…

  Bu diyarlarda yaşamış, dolaşmış Yunus Emre’nin yüzlerce yıl seslenişi, zamanın pasına, küfüne boyun eğmemiş ama insanlığın, insanın önünde fazlasıyla eğilmiş o yüce şair, filozof bir şeyler söylemiş;

“ Bu dünyaya kanmayalım

  Fanidir aldanmayalım

  Bir iken ayrılmayalım

  Gel dosta gidelim gönül”

  Öyle gidilmeli en yakınımızdaki mahalleye, köye, kasabaya ve şehre. Öyle gidilmeli, en uzağımızdaki antik yerlere, Anadolu il ve ilçelerine, köylerine…

   Denemeli hiç olmazsa koca ömürlerin bir keresinde. Koşulsuz bir şekilde üçayağa oturtulmalı gezinin demi: Tarihe, Kültürlere, Sosyalliğe… Görün bakalım o zaman, iç sıkıntısı, laf ola beri gelen bunalımlar nedir? Ne değildir?

    Sıvazlasın sizi tüm zamanların rüzgârlı öyküleri, yontsun Kral Midas’ın rüzgârı, fısıldasın Midas’ın gizemli öyküsünü, derdini kamışlar her yana…

 Güven SERİN 

 

 

  












14 Eylül 2022 Çarşamba

YÖNETİCİ KADIN OLUNCA

 

İNTERNET

                                      YÖNETİCİ KADIN OLUNCA!

  MIŞ gibi yapmayan, yapaylıktan kurtulan; güçlü, vicdanlı ve deneyimli insanların yönettiği kentler, kasabalar birkaç yıl içerisinde değişmeye başlıyor.

  Yapay siyaset, yapay yönetim tarzından kurtulamayan yöneticilerin ortak yanılgıları; vatandaşı seyirci, fon, piyon olarak görmeleridir.

    Koltuğa yapıştıkları vakitle başlayan halktan kopuşları, ağır ağır tepe noktasına çıkıyor ve daha sora açılıştan açılışa, nutuk atmadan atmaya, koruma görevlileri, içinde halkın olmadığı yatırım ve sözleriyle oyalanma başlıyor.

   Kocaeli İzmit’in Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet, MIŞ-MİŞ gibi yapmayan yöneticilerin en başında geliyor. Bir de kadınsa yönetici, halkın içinden gelip, sosyal düşünceyi iradenin tercih tarafına koymuşsa, Mustafa Kemal Atatürk gibi bir liderin felsefesini de çözmüşse, böyle yöneticilerin yaptıkları, yapacakları hizmetleri takip etmekte zorlanırsınız.

  İsterseniz bir deneyelim, bir görelim bakalım neler yapmış İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet ve ekip arkadaşları.

  Gülümse İzmit, Gülümse Bebek sloganları, slogan olmaktan kurtulmuş ve tamamıyla gülümsemeye dönüşmüş durumda. Kurmuş oldukları Kadın Girişimciler Kooperatifi şimdiden 2000 kadına iş-aş imkânı yarattığı gibi, onurunla, alın terleriyle ayakta, dimdik durabileceklerini de kanıtlıyorlar.

 Silajlık Yem Üretimi projeleriyle üreticilere verdikleri destek ve öncülük, Ücretsiz Diyetisyen hizmetleriyle sağlık sorunları yaşayanlara uzatılan sağlık eli, Engelsiz Çocuk Parkı, Dokuma Atölyesi, Halk Süt, Salep Üretim çalışmaları, İstiridye Mantar Üretimi, Çiftçilere Gübre Destek Projeleri hizmetlerden bazılarıdır.

  Evlenecek olanlara Ücretsiz Gelinlik verilmesi, Meslek Edindirme Kursları, Çınar Kadın Kooperatifi, Çocuk Evi ve Sağlık Merkezi, Akıl ve Zekâ Oyunları Atölyesi, Yerel Tohum Yatırım Projesi, İpek Böcekçiliği, Lavanta Yetiştirme ve daha birçok hizmeti saymak mümkün…

  MIŞ-MİŞ gibi yapmamak ne anlama geliyor? Yüreğini ortaya koymanın yanında, sadece elini değil, yüreğini, deneyimlerini, bilimi, sanatı, merhameti, bilgiyi, görgüyü, ahlakı da uzatmak anlamına geliyor.

  Birçok insan, özellikle vicdanı, onuru, eğitimi olanlar; öldükten sonra anılmak, hatırlanmak isterler. Bu büyük ülkeyi kuran, kurtaran dahi ve Büyük Lider Mustafa Kemal Atatürk de sadece;

  “ Beni hatırlayınız!” demekten öte bir şey istememiştir halkından. Bütün mesele bir ömür sürmekse, bu ömrün, hak ve adalet içerisinde olması kadar değerli bir yaşam akışı olamaz. Çünkü vicdan denen şey, yalanlara, yapaylıklara, haksızlıklara öncelik vermeye başladığı an kanamaya başlar. Yaraları asla kapanmaz, kapanamaz ve çok PİS kokar…

  Yönetici Bir Kadın Olunca, halkıyla beraber Lavanta Etkinlikleri de, Doğa Yürüyüşleri de, Bayramlaşmalar da, Konserler, Tiyatrolar, Sinema Etkinlikleri de doğal oluyor.

   Doğallığın seyri, doğallığın akıcılığı tamamıyla zanaat kokar. Bu zanaati daha ileri taşımak, sanata dönüştürmek ise yöneticinin sanatkar ruhu, beceriyi taşımasıyla mümkündür.

   Yönetici Kadın Olunca, İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’in yaptığı hizmetleri, etkinlikleri takip etmekte zorlandım. Başköşeye insanı, kadını, huzuru, mutluluğu, sevgiyi oturtan insanların dokunuşuna ne çok ihtiyacımız varmış…

     MIŞ-MİŞ gibi yapmadan, araçlara, korumalara, süslü sözlere sığınmadan, bilgiyle, deneyimle, anaç-lıkla insanlara dokunan insanlara muhtacız biz…

 Güven SERİN 

 


10 Eylül 2022 Cumartesi

MACAR SOKAK ÇİÇEK AÇTI

 




                   SÜLEYMANPAŞA MACAR SOKAK ÇİÇEK AÇTI

   ( İlk Kıvılcım: Peçka…)

 

  Peştemalcı Caddesi Hasan Çizen Sağlık Eğitim Merkezi’nden girer, Rakoczi Müzesi’ne kadar yürürseniz, müzeye gelmeden Meserret Sokak ile Macar Sokak kavuşumu sizi bir dükkân ile karşı karşıya getirecek. İsmi PEÇKA olan Sanat Atölyesi, eğitimci, öğretici bir öğretmen Fatma Çoban’ın ÇİNİ dükkânı çiçekler gibi MERHABA diyecektir size.

  Çini atölyesinde göreceğiniz her eser-ürün, Fatma Çoban’ın kendi el, gönül, irade emeğinin ürünleridir. Mavinin, yeşilin, kırmızının, kısacası renklerin cümbüşü, sanatın yüksek erdemi, incelikleri ve zarafetiyle buluşmuş ve çini sanatına dönüşmüştür.

   Çini sanatı Geleneksel bir Türk Sanatı olarak benimsenmiş, yaygınlaşmış olduğu halde, şehrimizin kısırlığı, kıt olan turizmi, gece ve gündüz yaşamının durgunluğu iyi sorgulandığında geçmişimize, tarihimize, sanat dallarına gerekli desteği, sağlam ve istikrarlı bir şekilde vermemiş olduğumuzun ACI gerçeği ile karşı karışa geliriz.

   Habertrak Gazetesi vefakâr dağıtıcısı Sedat Bey’in uyarısıyla tanıdığım Fatma Çoban, şehrimizin turizmine, geleneksel sanatlarımıza olan açlığına karşı duyduğum duygularımı tekrar yoğunlaştırdı. Şehrimizin en güzel yerlerinden birisi olan Ertuğrul Mahallesi, Macar Sokak’ta böyle bir çaba, emek, girişim ilk kez yapılıyor.

   Macar Hükümeti, Macar tarihine, geleneklerine vermiş oldukları değeri, Rakoczi Müzesi’nin şehrimize öncü bir turizm elçisi olarak nelerin yapılacağını, nazikçe, ustaca öğretiyorlar. İşte, tam da müzenin yanı başında, bir çini öğretmeni, öğreticisi “Ben de varım!” diyerek, ilk ateşi yakar gibi, çini dükkânı açıyor.

   Çinicilik, süs ve süsleme olmaktan çok öte giden bir ustalık, aynı zamanda insanın öteden beri arzu ettiği ölümsüzlük simgelerini hatırlatan yüce bir işçilik, dönüşüm, istikrar ve incelik abidesi gibi, iyi çini ustası elinden çıkan eserlerin yüzlerce, binlerce yıl yaşayabileceğini, yaşadığını görüyoruz.

  Sedat Bey’in ilk sözü;

—Güven Bey, Rakoczi Müzesi yanına çini atölyesi açılmış. Fatma Hanım ile dün tanıştım. Bu işe gönül vermiş bir insan. Ama henüz orasını kimse bilmiyor. Elimizden ne gelirse yapalım ve bu sanata destek olan, yola çıkan, şehrimizin turizmine katkı sağlayacak bu girişime bizde bir el atalım.

  Sedat Bey’in sağlam hislerine güvendiğim için gitmiş olduğum yerden geri dönüp, hep birlikte Fatma Çoban’ın yeni açmış olduğu yere; Macar Sokak, Peçka isimli Sanat Atölyesine gittik. Daha şimdiden bir sarmaşık yeşillenerek dükkâna dört elle sarılmış. Camları, rafları, çalışma masasını süsleyen çiniler-eserler insanı başka dünyalara getirecek çizgilerin, renklerin masalımsı gösterisi içindeydi.

  Yaşamını çini sanatına adamış, işinde altmış yılı geride bırakmış bir ustayı dinlemiştim:

—Çini sanatını yaparken ruh halim dinleniyor. Adeta kendimden geçiyorum. Sanki başka boyutlara geçiş gibi. Demesini çok iyi anlıyorum.

    Bilgi, görgü, akıl ve duygularla yapılan her işin böyle ruhani bir dönüşümü, huzura dayalı bir iadesi olduğu bilinen bir gerçek, bilimsel bir veridir.

   Tekirdağ BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ kurulduğunda Kadir Albayrak ve şehrimizin kültürel, tarihsel gelişimi yanında turizminin, sosyal yaşamın gelişmesi, zenginleşmesi adına bir sürü girişimler yapıldı.

  Bunlardan en önemli iki girişimi; Miras Atölyesi–1 ile Miras Atölyesi–2 programları oldu. Miras Atölyesi 1 dâhilinde Tarihi Beş Evler ve aynı sokaklarda bulunan yanmış, bitmiş yerler ayağa kaldırılmak, şehrin tarihsel sokak dokusu, heyecanı ortaya çıkarılmak üzere bir sürü etkinlik, çalışma başlatıldı.

  Macar Sokak devamı olan Hikmet Çevik Sokak üzerinde onarılan ahşap bina, Sarı Köşk’ün büyük çabalardan sonra kültürel, sosyal yaşama kazandırılması gibi kazanımları gönülden alkışlarken; YETMEZ diyorum. Birçok insan da aynı şeyi diyor. Artık bu şehir YÜZ yıl bekleyemez.

  Birçok insan bu yüzden; “ Bu şehre, bir, Büyükerşen lazım!” derken haklılar ama haklı söylemler sorunumuzu çözmüyor. Sayın Albayrak çok hızlı koşuyor. Belki de bu yüzden, tarihi yerlerimizin, turizmimizin kısırlığını, cansızlığını, kimsesizliğini göremiyor.

  Macar Sokak, PEÇKA SANAT ATÖLYESİ, işte tam da bu açığı giderecek ilk ışık, ilk kıvılcım olabilir. Buraya serpilecek el sanatları atölyeleri, Büşükşehir Belediyesi ve Kültür Müdürlüğümüz tarafından ciddi, kalıcı, istikrarlı ve gönülden bir destekle çok hızlı bir dönüşümü de sağlayabilirler…

    Sanat Atölyeniz, ÇİNİ tutkunuz, öğretme ve öncü olma heyecanınız, HAYIRLI OLSUN, Fatma ÇOBAN…

Güven SERİN 





8 Eylül 2022 Perşembe

GEL DE SİLO'YU ARAMA

 


Kamera; Güven 

                                      GEL DE SİLO’YU ARAMA!

    Silo kim deseniz; size şu sıfatı, şu malı-mülkü, rütbesi var diyemem. Silo; yani bu şehirde yaşamış Süleyman… Sessiz, sedasız, omuzlarında setresi, ayağında üzerilerine bastığı iskarpinleriyle Kara Süleyman.

    Kısacası ona SİLO diyoruz. Tekirdağ’ın sosyal, kültürel yaşamının kıyıcığında, en kuytu yerlerde yaşamış, kendi krallığında hüküm sürmüş Süleyman…

   Bilinen bütün krallıklar yıkılmaya, zamanın eleğinden geçip, yok olmaya mahkûmdur. Edebi dünyanın krallığına hak kazandıysanız o zaman iş başka… Don Kişot, Hamlet, Faust, Çalıkuşu, Bekçi Murtaza, Savaş ve Barış, eserlerin karakterleri, kahramanları gibi zamansızlığın hafifliği içinde, insanlık yaşadığı sürece yaşarsınız.

   Bizim Silo da kendi şehrinde, bir avuç edebi düşünceli insanların gözünde tıpkı diğer kahramanlar gibidir. Unvansız, malsız, mülksüz, evsiz-barksız ama kuytu köşelerin, gece ayazı bol olan yerlerin kralıdır Silo.

  Silo gibi insanlar şehirlerin, çarşı ve mahallelerin şövalyeleri olmakla birlikte, renkleridir de. Çoktan ölmüş olan Cevat, Küp Ali, Şerif, Bay Kravat, halen yaşayan Bizim Yakup, Hazineci Başı Mehmet, Bizim Dağlı gibi; onlar, evrenin yolculuğunda evrim tarafından seçilmiş masum kahramanlardır…

  Silo ile en kalıcı, belirgin ve içi dolu anım şöyle oluştu. Bir gece atölyede çalışmaktaydım. Kim bilir hangi öyküsel yazının, düşün peşinde dokunuyordum klavyenin tuşlarına. Telefonum çaldı. Arayan Yunus Usta: Helva satış dükkânında, soluklanmak, cigarasını tüttürmek için arkaya-bahçeye bakan tarafa çıkmış.

   Soğuk kış gecesinin ilerleyen vaktinde Yunus Usta;

—Güven nerelerdesin? Dediğinde;

—Atölyedeyim, sözünü duyar duymaz;

—Acilen bizim dükkânın arka bahçesine gelmelisin. Silo orada. Bir ateş yakmaya çalışıyor!

  Yunus Usta’nın sözlerindeki heyecanı hissedince, acilen, bir paket bisküvi, atölyede kalan son elmayı ve fotoğraf makinemi alır almaz söylenen yere gittim. Atölyeye 100 metre uzaklıkta bir yer. Kesmekaya Sokak üzerinde, güzel bir park oldu orası. O zaman ise ıssızlık hâkimdi. Silo gibi evsiz-barksızların kaldığı, sert kış zamanlarında saçak altlarında, kuytu yerlerinde geceyi geçirdikleri yere geldim.

  Gece gibi simsiyah bir teneke içinde çalı-çırpı, kâğıt, küçük odun parçaları tutuşmak üzereydi. İnanılmaz bir duman ve bu dumanların içinden çıkacak ateşi, ateşin var edici alazlarını bekleyen Silo, olduğu gibi duman soluyordu. Nasıl dayanıyordu, nasıl duruyordu bilinmez…

  Elimde tuttuğum bisküvi paketi ve elmayı Silo’ya uzattım. Siyah yüzünden de daha kara bakışlarında kadim dünyalardan kalan bir bakış; Aborjin bir yüz gördüm. Kıpırtısız, duygusuz sandığınız ama deryaları gizleyen, yeraltı kaynakları gibi, keşfi bekleyen kara zengin ve dupduru bir bakış karşısında ezildim…

  Silo’dan tek fotoğraf hatıraları o gece çekildi. Onunla bu kadar yakın ve yüz yüze konuşma da o gece yapıldı. Silo, çoktan başka dünyalara gitse bile, edebi kahramanlar gibi adı, şanı ve onun sıradan görünen basit, temiz anıları kaldı geriye.

  Setresi omuzlarında, geceden kalan ayaz ise ruhunda, günün erken saatleri ilerlerdi Muratlı Caddesi başına. Güneşin, doğanın sıcaklığının ilk vurduğu, ilk ısıttığı yerde, ayakları üzerine çömelir, tekrar dünyaya geri dönmek için eksi bilmem kaç derede donup da geceyi geçiren kurbağa, küçük bir kuş gibi buzlarının erimesini bekler, sonra tekrar dönerdi, kargaşası, hilesi, kurnazlıkları bol olan dünyaya.

  Makyajlı dünyaya aldırış etmeden yaşadı Silo. Bir yudum şarap, birkaç yudum ekmek ve krallığının sınırsız hoşgörüsü, özgürlüğü onun en değerli zenginiydi. Sarılmıştı o krallığın kendisine sımsıkı...

    Gecenin öz çocuğu gibi, kara suratı, kara bakışlarıyla kadim bir bakış, sesiz içerisinde kendi yürekli tercihini yapmış olmanın krallığında; Kesmekaya,Direkleraltı,Süleymanpaşa ve Tekirdağ’da yaşadı Silo: Saygılarımla SİLO…

Güven SERİN 


7 Eylül 2022 Çarşamba

HER EVE,KURUM ve KURULUŞA BİR ALİ BEY LAZIM

 


Kamera; Güven

Kamera Güven

                     HER KURUM ve KURULUŞA BİR ALİ BEY LAZIM

 

  Tekirdağ Süleymanpaşa’da kamu yararına kurulmuş onlarca idari yapı var. Kimisi güvenliğimizi sağlarken, kimisi, sosyal, kültürel amaçlı kurulmuşlar. İnsanların, şehirlerin ihtiyaçlarına göre bir sürü kurum-kuruluş önceliği insan, çevre ve doğa olmak üzere görev yapıyorlar.

  Görevini canı gönülden yapanlara, sadece kanunlardan esinlenerek değil de insancıl felsefelerini de ortaya koyanlara teşekkürü her daim borç biliyorum.

  Tekirdağ’ımızın birkaç kurumunu, kuruluş ve idari yapısını birazcık inceledim. Bir sürü sekreter, danışman, başkan, müdür, yardımcı, memur, işçi çalıştıran kurumlarımız var. İl nüfusumuz ilçeleriyle birlikte 1 milyonu geçince, binlerce çalışanı olması da kaçınılmaz görünüyor.

 Yaklaşık 300 yıllık geçmişin devamı olarak bir kurumdan-müzeden söz edeceğim sizlere. Macar Hükümeti’nin satın alıp kurduğu Rakoczi Müzesi’nden ve o müzede kurulduğu günden bu yana; kırk yıllık hizmetin, alın teri, hüner, sevgi, saygı, içtenlikten söz edeceğim…

   Ali Bey Rakoczi Müzesi kuruluşundan bu yana buranın yöneticisi de, işçisi de, memuru da, amiri de; kısacası her şeyidir; Rakoczi Müzesi’nin Ali Bey…

   İnsan şaşırıyor bu işe; kırk yıldır aynı samimiyet, ciddiyet ve disiplin içinde en az BEŞ kişinin işini bir kişi yapsın; şaşmadan, şaşırmadan ve şu seslenişi yapmadan edemiyorum;

“ Her kurum ve kuruluşa bir tane ALİ BEY lazım…”

  Kim bilir kaç gizli Ali Bey vardır ama onlara şans vermek, öne çıkartıp sorumluluk verip güvenmek de ayrıcalıklı yöneticilerin işi…

  Macaristan Hükümeti Ali Bey’in çalışkanlığını, güvenirliğini tam tamına kırk yıl önce fark etmiş. Ve koskoca müzeyi onun yönetimine vermiş. İşçisi de sen ol, güvenlik görevlisi de, müdürü de, amiri de, memuru da…

  Öyle de olmuş bugüne kadar… Diğer kurumlarımızı bir göz önüne alın lütfen. Onlarca çalışanı olup da Ali Bey’in samimiyetini, çalışkanlığını yakalayamayan kurum ve kuruluşların halkın önünü açıp, çalıştıkları kurumları öne çıkartma becerileri olabilir mi?

  Güzelim Arkeoloji Müzesi ve bahçesi, sosyal ve kültürel etkinlikler için neredeyse gizli gizli, bazen de sesli gözyaşı döküyor. Gören ve duyan var mı?

  Güneşin henüz gökyüzü en tepeye yükselmediği vakit, Vali Konağı Caddesi’nden sahile doğru iniyordum. Ali Bey’in her gün yaptığı işe kendini verdiğini, elinde kovası, müzeden içeriye girdiğini görünce koştum ve ardından ; “ Ali Bey” diye seslenir seslenmez, şu sözcükleri haykırdım, temiz, serin, loş müzenin giriş salonunda;

  “ Her mekâna, her kuruma bir Ali Bey lazım…”

  Ali Bey’in yüzünden çifter çifter ter akıyordu. Alın teri, hünerin, samimiyetin, sorumluluğun terleriydi o akan terler. Sadece bugün mü, kırk yıldır onun yüzünden süzülüyorlar; gocunmadan, söylenmeden,”yüküm ağır” demeden…

  Ne derdi eskiler; “ Zorla koyunlara giden köpek kurt getirir.” Kurum ve kuruluşlarımıza, bin bir testten geçirerek çalışan almalıyız. Üretmeyen, çalışmayan insanların yeri değildir devleti temsil etmek…

Hiçbir kamu çalışanı devletin iradesine gölge düşürmeye hakkı yoktur…

 Özel işletme çalışanı da olsa kişi ve görev bilinci Orhan Kemal’in Bekçi Murtaza’sı kadar olmasa da, içinde samimiyet, ciddiyet, istikrar yoksa her şey, mekânlar, mekânları seçen insanlar; neşeden, huzurdan uzak kalıyor.

 Güven SERİN 


 

   

 





6 Eylül 2022 Salı

ENTEL ZONTA ve TEKİRDAĞ,ULUSLARARASI YELKEN YARIŞLARI

 


İNTERNET


   ENTEL ZONTA ve TEKİRDAĞ ULUSLARARASI YELKEN YARIŞLARI

     Tekirdağ Süleymanpaşa’da 2–4 Eylül tarihleri arasında çok önemli bir etkinlik yapıldı. Süleymanpaşa Belediyesi, Türkiye Yelken Federasyonu, Tekirdağ Yelken İhtisas Kulübü birliktelikleriyle; 6.Uluslararası Süleymanpaşa CUP Yelken Yarışları yapıldı.

   8 ülke,33 kulüpten 300’ün üzerinde sporcu mücadele etti. Tekirdağ Süleymanpaşa sahili beyaz yelkenlerin açıldığı, genç insanların rüzgârla birlikte dans ettiği piste dönüştü. Görülmeye değer bir manzaraydı…

   Bir dip not düşmek gerekirse, denize 135 km kıyısı olan bir şehrin, Avrupa’ya, İstanbul’a 1-2 saat uzaklıkta ilimizin daha çok ülkeyi, sporcuyu, kulübü çekememesi ise ayrıca, yapıcı bir dille sorgulanmalı, katılan ülkeler, kulüpler çoğaltılmalıdır.

   Bu şekilde kalsa bile istikrarlı bir şekilde sürecekse, şehrimiz adına çok önemli TANITIM fırsatları, kültürel, sosyal bir ŞANS olduğunu biliyoruz. Katkı verenleri; Kuruluşları, kişileri, sporcuları yürekten alkışlıyorum…

   Sözün bu teşekkür, öneri bölümünü bitirdikten sonra yazıma başlık olan ENTEL ZONTA sözcüklerinin altını doldurmak isterim.

    Sanırım yarışların 3.günü yapılmaktaydı. Harika bir sonbahar rüzgârı, bir araya gelmiş yüzlerce sporcu, Tekirdağ Süleymanpaşa denizinin açıklarında, şölensi bir gösterinin başlama saatini bekliyorlardı.

   Yelken Kulübe yakın alandaki bank ve çınar ağaçlarının altında ise Tekirdağ Yelken Kulübü sporcuların yakınları bulunmaktaydı. Büyük çoğunluğu sessiz bir heyecan içinde başlayan yarışın ne halde olduğunu izlemek, öğrenmek için dürbünleriyle sahilin açıklarını, sporcuların olduğu yelkenlileri gözlemekteydiler.

   Bana daha yakın olan ağaç ve bankın altında oturan bir grup ise sporcuları gözlemekten çok kendi aralarında şakalaşma, sohbet içindeydiler.

     O saatlerde, yıllardır aynı yere gelen bir balıkçı balık oltalarını denize savurdu. Üç tane olta, üç yerde bulunma gayreti içerisinde, yıllardır yapmış olduğu işi; balık tutma eylemine, açıkta yüzen, yarışan yelkenciler gibi o da, sahilde oltaların bağlı olduğu kamışlar arasında gidip geliyordu.

   Yelkenleri izleyenler, sporcuların sıralamasını, yarış heyecanını yaşayanlar, rüzgârın çınar ağacı dallarını sallaması, hepsi temiz, güneşli, rüzgârlı Tekirdağ havası tanıklığı içinde gelişiyordu.

   Bir ara bana yakın olan bankta oturan beş kişi arasından birisi sahilde balık tutan adama seslendi. Oldukça kaba, emir edici, ezici bir sesleniş;

 —Kardeşim, daha öteye, diğer taraflara gider misin? Oldukça atletik yapılı, boylu-poslu, kaslı adam şaşırmış vaziyette;

—Yıllardır aynı yerde balık tutuyorum. Size zararım ne? Görüş açınız oldukça geniş olduğu halde, benden niçin rahatsız oluyorsunuz? Açıklamalarını yapsa da grubun üyeleri sırasıyla şansını deneyim, balık tutan adamı oradan kaçırmak istediler.

   Olacak iş değil! Adam sağlam duruyor. Yaptığı işin farkında! Amatör ruhla, kimselere zarar vermeden, kendi nafakası peşinde! Yıllardır hep böyle olmuştu.

   Grubun üyeleri başarısız olunca, entel zonta görünüşlü sakallı ve bıyıklı olan adam balık tutan adamın yanına geldi. Tıpkı kendi gücünü gösteren, kavga etmeden önce kabaran erkek kuşlar gibi, bedenini daha dik tutup, sesini de daha sert yapmakla kalmadı. Adama yaklaşıp sağ elinle dokunuyormuş gibi yapıp, adamı uzaklaştırmaya çalıştı.

   Adam bu işe alınmıştı. Bir çocuğu böyle yapsan, elinle iteleyip uzaklaştırmaya çalışanız çocuk bile bu durumdan hoşnut olmaz! Balık tutan adam da olmadı. Bir kaya gibi, tıpkı o meşhur söz gibi “ Taş yerinde ağırdır” felsefe duruşuna uygun, onu; güya, nazikçe oradan uzaklaştırmaya çalışan Entel Zonta’ya haddini bildirdi.

   Entel Zonta kızar, küser, kükrer gibi yaptı. Yanına arkadaşları gelince elini, kolunu havaya kaldırıp, yalancıktan balık tutan adamın üstüne gitmek gibi yapsa da, kaya gibi yerine sahip çıkan, sadece ve sadece nafakasının peşinde olan adam ilk balığı irice bir kefal tuttu bile…

   Entel Zonta kükrediği, mahcup olduğu ile kaldı. Oysa balık tutan adam, geniş açısı olan denize, denizde yarışan yelkencileri izleyenlere zerre kadar zararı dahi dokunmuyordu. Bir süre sonra herkes kendi işine daldı. Entel Zonta bile…  Boşuna denmiyor; ilişki ve iletişim; mutluluğun, huzurun can damarı…

     Ruh ve bedenleri spor heyecanı, yarışma coşkusu ile dolu olan başarılı sporcular; Ali Poyraz Özdemir, Deniz Süvarı, Mehmet Budak, Daniela Gocheva, Irmak Süvari, Derin Bartan, Eren Çakır, Tuna Kaya, Ahmet Barut, Elif Derece, Lale Goça,Vera Tüfekçiler,Mehmet Budak,Zeynep Canaz,Maya Karabat,Naz Aydın,Nergiz Memmedova,Boyona Kosturkova’ya teşekkürlerimi sunuyor,ellerim acıyana kadar alkışlıyorum.

 Güven SERİN 

 

 

 


1 Eylül 2022 Perşembe

PAŞAKÖY'ÜN JÖNÜ: AZİZ IŞIK

 

İNTERNET

                                          PAŞAKÖY’ÜN JÖNÜ: AZİZ IŞIK

 

  Yazın yaşamı içinde olanlar çok iyi bilirler; bir şey düşerse aklınıza ve gönlünüze artık onu yazmaz, hatırlatmaz, derleyip toparlamaz iseniz vay halinize… Ezilir, burkulur, hatta ruhunuz tarafından deşilir durursunuz.

  Çocukluğa düşen, aynı zamanda süzülen anılar neredeyse katıksız ve geçen yıllar sonrası iyice demlenmiş olurlar. Siyasi, ticari, dini ve herhangi bir amaç taşımazlar edebi ve sosyal sancılardan başka…

  Paşaköy’den birisi tam olarak Aziz Işık kimdir, bana anlat dese anlatamam. Erken ölen, bizim mahalleye uzak oturduğu için onunla ilgili bir tek hatıradan başka bir şeyim yoktur elimde. Belki de Aziz Işık ile çok az olan anı sayesinde bu kadar öne çıktı bu geçmişin en kuytu köşesinde kalan hatıra…

  Hasan dedem henüz ölmemişti o zamanlar. Paşaköy’ün bayır mevkiinde bizim de herkes gibi tarlamız vardı. Güneye doğru uzanan; dar uzun bir tarla… O yıl ayçiçeği ekimi yapmıştı babam.

   Gün, harman zamanıydı. Demek ki aylardan Eylül, sonbaharın ayak seslerinin, ruha serinlik sunan rüzgârlarının estiği yerde, tarlamızın biraz ötede, kır çiçeklerinin, baharatların tam manasıyla sonbahar koktuğu zamanlardaydık…

   Aziz Işık kimin biçerdöverinde şofördü bilemiyorum. Muhtemelen Bozlar’ın şoförlüğünü yapıyordu. Yeşil renkli John Dere marka biçerdöveri durdurdu. Bir çocuk için Don Kişot’a bir dev, canavar gibi görünen yel değirmenleri kadar azametli aracı istop ettikten sonra yüksekçe merdivenlerinden aşağı indi uzun boylu adam.

  İsmi Aziz Işık… Yüzünde, incecik bıyıklarında bir jön, başrol oyuncu duruşu… Daha sonra oldukça fazla sevdiğim Ayhan Işık, Sadri Alışık kadar gönlüme düşen bir karakter oldu Aziz Işık. Üstü başı, yüzü, gözleri incecik toz, ter içindeydi.

  Sonbahar gibi bir silkindi önce. Elinde taşıdığı sepeti kır kokuları taşıyan bayırın en uygun, düz yerine koydu. İçerisinden çıkarttığı şile bezini bir güzel serdi yere. Bir küçük karpuz, peynir, yumurtalı biberdi bütün yemeği…

  Tam bir jön-başrol oyuncusu duruşu içinde “ Buyurun sofraya” dedi. Dedem birkaç yudum alıp kenara çekildi. Kırların kokusu acıktırmıştı çocuk ruhumu. Aziz Işık, öyle bir samimi buyur etmişti ki, bir parça utanır, sıkılır halde olsam da onunla birlikte yudumladım sofranın eşsiz nimetlerini.

  Sofradan kalan bir ayrıntı yarım yüzyıllık bir anının da karşılığıdır. Acıkmıştı Aziz Işık. Ama açgözlü değildi elleriyle bandırdığı yemeğini, parmaklarıyla ağzına taşıdığı peyniri tutuşunda, ağzına taşıyıcında bir oyuncu hüneri vardı. Tok olan insanı dahi özendirecek bir halde yudumluyordu şile bezi üzerinde duran besinlerini.

  Karpuz, bugün insanların, insanlığın peşinde koştuğu en organik haldeydi. Aziz Işık da öyle, saf, tertemiz bir şoför değil de, uluslararası yapımcıların çektiği bir filmde, başrol oyuncusu  şoför öyküsü anlatan bir filmin seti içinde gibiydik…

  İki Üveyik uçtular oturduğumuz yerin kuzey tarafına. Bir Kerkenez iyice odaklandığı avının üzerinde, rüzgârın eşsiz şenliği ile birlikte kendi sofrasını kurma, yemeğini yakalama telaşı içinde süzülüyordu; Paşaköy’ün masmavi güz esintileri içinde…

  Aziz Işık, bir kişilik yemeğini bizle paylaştığı halde az yemiş, öz yemiş, çıkısını toplarken kalanları da bir güzel geriye, sepetine koymuştu. Sofra kurulurken de bir tat vardı, toplanırken de… Ağzını şaplatarak, tat alarak yemişti yemeğini Aziz Işık.

  Belki beş on dakikası daha vardı işinin başına, biçerdöveri tarlaya sürme adına. Kalan beş dakikayı da dedemle cigaralarını yakarak değerlendirdiler.

  Böyle bir anı-sahne tam manasıyla yarım yüzyıldır peşimde. Şimdi çıktı yeryüzüne. Milyonlarca yıl bekleyin de ancak bu zaman çıkan kaplıca suları gibi dem ve şifa niyetine. Rahatladı ruhum, salındı bedenim; bir oh çekip gidiverdim Paşököy bayırı, baharat kokulu tarlamızın başına…

   Bir selam etmenin en güzel tarafıdır yaşama tat-tuz katmış insanları isimleriyle anmak, gitmiş oldukları sonsuz uzayda, Hasan Serin ile Aziz Işık’ı hatırlamak; yazı sanatına minnetle…

 Güven SERİN