Fotoğraf; İnternet
KİRLENMEMİŞ SAF BİR PINAR
Böyle bir
saflık-duruluk ancak doğanın en gizli yerlerinde olabilir. Gizli, derin ve
yüksek yerleri vardır doğanın; tıpkı bir parçası olan insanın, insanlar içinde
yaşarken, saf ve duru kalabildikleri gibi…
Günümüzden yüzyıllar
önce yaşamış İngiliz şair Chaucer için Edmuand Spenser ;
“ O, İngilizlerin kirlenmemiş saf pınarıdır.” Demiştir.
Haklıydı da… Bu saf pınarı fark eden Shakespeare doya doya içmiş, kendi
dehasını insandan insana, yetenekten yeteneğe akacak eserlerle ebediyete taşıma
hakkını kazanmıştır.
Harold Bloom’un her
iki şair üzerinde yaptığı derin araştırma; neredeyse bir ömre sinen ebedi
incelemeler elbette bu konuda saha ve söz sahibi olma hakkını; evrensel, edebi bir
öncelik haline getirir.
Bu incelemeler
sonucunda Bloom şaşkına döner. Akademisyen eleştirmenlerin çaresizliğini,
sığlığını görür… Şairlerden daha ahlakçı tavırları karşısında kızgınlığını
saklayamaz…
Hâlbuki Bloom’un
şaşkınlığını, kızgınlığını üretimin, etkinliğin, yeniliğin, eserlere dönüşen
sıra dışılığın olduğu her yerde ve her an görmemiz mümkündür. Ağır ağabeyler,
ağır ablalar bilginin canını çıkarmak için elinden geleni yapmanın lütfünü
sonuna kadar kullanmak isterler. Girdikleri odadan bir daha dışarı çıkmama
kararı almışlardır. Tek pencereden gördükleri gün, güneş ve mevsimler; bildik
anlatımları, kuruluğu, sıkıcılığı ve ahlakı anlatır durur…
Bloom, sosyo-ekonomik
adalet adına edebiyat çalışmalarını mahvedenleri günümüzün ahlakı, kendini
beğenmişlik hastalığı olarak gördüğünü ifade ediyor. Ulusal Basına, Medyaya
mikroskop değil çıplak gözle bakarsanız; Harold Bloom’u çok daha iyi
anlarsınız. Anlamanız yetmez! Kritik anlarda saflık, dirilik, çözüm üreticilik
ortaya çıkmalı…
Bu çığlık çıkıyor,
size ve ardınızdan gelenlere patika açıyorsa; yüreğinizi saf ve huzurlu
kıldığınız, taze kokularla evrenin şarkısını söyleyip nice canlıyı mutlu
edeceğiniz de bellidir…
İngilizlerin
kirlenmemiş saf pınarları varsa, bizim diyarımızda da bu pınarların bolluğu
kirletilmeyi hak etmiş gibi edebi dünyanın, insan coşkusunun canına okunmak
için her şey yapılmıştır. Onlara sorarsanız; edebiyat için, ilkeler için, ülke
için diyecekler; kör vicdanlarında tek bir ter ve damla üretmemişliğin kısır ve
nasırlı duyarsızlığına tutunacaklardır.
Orhan Veli’de alaya
alınanlardan, ahlakçıların saldırılarına uğrayanlardandır. Kendine usta süsü
vermişler, düşünceyi, dizeleri; insanın içinde yeşerttiği aşkı tek tipe, tek
renge boyamaya çalışmışlardır.
Aynı zahmetli
yolculuğu saf kalabilme onurunu yakalayan bir başka sanatçımız; ressamımız Asaf
Hâlet Çelebi yaşamıştır. Yaşadığı zamanlarda değeri bilinmemiş,
anlaşılmamıştır. Bu pınardan içecek bir Shakespeare olmadığı için; diğer
pınarlarımız, uygarlıklarımız gibi zamanın tozlarına emanet edilmişlerdir.
Asaf Hâlet Çelebi
Farsça, Arapça, Fransızca, Hintçe ve Sanskritçe bilir. Bu bilmenin efendiliği,
duruluğu alaya alınmasını, dışlanmasını engelleyemez. Ona “ Kırtıpil Hamdi”
lakabını kıs kıs gülüşlerin, ahlakçı duruşları altında verirler.
Behçet Necati Çelebi
için şu sözü söyler;
“ Hayatta olduğu gibi somut malzemeyle soyut âlem yarattı;
bir hayal ve duygu şairi değil, bir sezgi şairi oldu.”
Deli diye akıl
hastanesine kapatılan Fikret Mualla, iyi anlaşılsaydı saflığının pınarından kim
bilir kaç sanatçı beslenecek; geri kalmışlığın ileri gitmişliği hayalleriyle
avunmayacaktık.
Sabahattin Ali’nin,
Başın öne eğilmesin/ Aldırma gönül aldırma, şarkısını dinlerken efkârlanan yüce
ahlak, soylu insanlık aynı sanatçının başı ezilerek öldürüşünü bir türlü
anlayamamıştır.
Bu diyarda; dünyanın
her yerinde nice saf pınarlar vardır. Bunların suyundan içmek için illa
Shakespeare’nin zekâsına sahip olmamız da gerekmiyor. Sadece bizmiş gibi bize
yapışmış kibri, ezber söylemleri bir kenara bırakıp bilmediğimizi, döngünün
sürekli öğrenmeye, izlemeye, dinlemeye ihtiyacı olduğunu unutmayalım…
Güven Serin
