26 Haziran 2026 Cuma

AHU TUĞBA

 

                                                        GERİYE NE KALIR?

     ( Ahu Tuğba )

  Bir muhabirin sorusu uzun yıllar unutamayacağım bir gerçeğin kapısını ardına kadar açtı, dersem tam yerinde bir söz etmiş olurum…

  “Annenizden size geriye ne kaldı?”

  Soru çok kısaydı. Ama cevabı veren genç kadının yüzünde sanki yılların yorgunluğu. hüznü ve karmaşası vardı. Kızı, belki de tarihe düşecek o cevabı belki bilerek, belki bilmeyerek ama doğanın doğal sunumu içinde cevapladı:

“Bir düşmanları, bir de koskoca bir miras kaldı geriye… Bir de, maneviyatı, duaları…”

  Bu sözcükleri duyduğumda zihnimdeki esen rüzgârı anlatamam; aklıma ne şöhret geldi, ne de servet…

  Ahu Tuğba’dan geriye; kızına, birçok insanın merak ettiği servet kalmış. Hatta yedi sülalesine yetecek kadar çok bir servet… O ünlü anne öleli ikinci yıl olsa da kızı için geride kalan boşluğun büyüklüğü, birçok insanın anlamayacağı derinlikte. İşte tam da burada, ben de o boşluğun kenarından bakıp, bir küçük anlam, değer, yaşama dair bir tecrübe alabilmek umuduyla bu yazıya yer veriyor, bu servetin etrafında, belki de eşelenen en sessiz kişi oluyorum.

  Sanat dünyasında sıklıkla tanık olduğumuz şey: Sahne ışıkları altında geçirilen yıllar… Alkışlarla büyüyen kariyerler… Kapılarda bekleyen hayranlar… Gazete manşetleri, ödül törenleri ve kırmızı halılar…

   Dışarıdan bakıldığında, bakan kişiler için; tamamlanmış, kusursuz bir hayat görünüyor. Ama bildiğimiz bir başka gerçek ise insanın gerçek hikâyesi evinde yazılıyor oluşudur.

   Çocuklarının hafızasında… Annesine, babasına ayırdığı zamanda… Birlikte içtikleri çayın sıcaklığında… Sofranın etrafında edilen sohbetlerde…

  Sanıyorum yüzyıllardır insanın insanlık yolculuğunda yaptığı en büyük hata; sevgimizin yerine maddi imkânların dolduracağını sanma saflığına, hastalığına tutulmak…

  Daha iyi bir ev… Daha pahalı hediyeler… Daha büyük başarılar… Bilirsiniz; çocuklar çoğunlukla büyük hediyeleri değil birlikte geçirilen zamanları hatırlarlar. İnsanın yazgısı böyledir…

  Bir annenin saçlarını okşayışını… Bir babanın omzuna koyduğu elini… Birlikte gülünmüş sıradan bir akşamı…

  Saf sevgi, o imbikten geçmiş evrensel şey, bir eşya gibi saklanamıyor, kasalara konulup miras dosyalarına eklenemeyen ve ölümden sonra paylaştırılamayan bir şey…

  Ahu Tuğba’nın kızıyla yapılan o kısa röportajda beni etkileyen şey de buydu. Konuşan kişi bir mirastan çok büyük bir eksiklikten söz ediyordu. İnsanın içinde kapanmayan o büyük boşluktan… Bir daha asla yeri doldurulamayacak bir annenin sesinden… Bir daha duyulmayacak bir “kızım” hitabından…

  Sıklıkla sorulacak bir soru sormam gerekirse kendi kendime:

Bizden geriye ne kalacak?

Sahip olduklarımız mı? Yoksa hissettiklerimiz mi? Çocuklarımız, dostlarımız ve sevdiklerimiz yıllar sonra bizi hatırladıklarında hangi anılarla karşılaşacaklar? Aslında toplum dediğimiz şey de bu değil midir; o görünmeyen ve insanı insan bırakan miraslar…

  Sevgiyle büyüyen insanlar daha huzurlu bir toplum kuruyorlar. Kendini değerli hisseden çocuklar daha merhametli bireyler oluyorlar. Hatırlandığını bilen insanlar dünyaya daha az öfke bırakıyorlar.

   Sevdiklerimizle geçirilen her saat, sadece ailemize değil, geleceğe de bırakılmış bir hediyedir.

  Beldi de insanın dünyada geriye bıraktığı en büyük serveti:

 Anılmak, hatırlanmaktır…

Güven SERİN 



25 Haziran 2026 Perşembe

ANLATICIYI DİNLEYİCİ,YAZARI OKUYUCU YAŞATIR

 

Kamera; Güven

            ANLATICIYI DİNLEYİCİ, YAZARI OKUYUCU YAŞATIR

  Yazar, yazar da kime yazar? Anlatıcı anlatır da kim duyar?

  Söz, karşısını bulamadı mı eksik kalıyor. Bu meselenin sosyolojisi de burada başlıyor. İnsan tek başına üretir sanır; her üretim görünmeyen bir topluluğun zihinlerine ulaşınca anlam kazanıyor. Dinleyen yoksa anlatı eksik, okuyan yoksa metin yarım kalıyor. Parçalar bir türlü bütüne ulaşamıyor.

  Örneğin, Yaşar Kemal’i ele alalım. O Çukurova’yı anlattı durdu. Sadece bir toprak parçasını mı; asla! Sadece toprak parçasını değil de oradaki insanı da anlattığı için; onu, işçi de, köylü de, kentli de okudu. Eğer o insanlar o eserleri sahiplenmeseydi, İnce Mehmet bir karakter değil, unutulmuş, hatta yok olmuş bir müsvedde olurdu.

  Anlatıcılar, eski zamanlarda köy odasında, kahvede, bir ateş başında anlatırlardı zihinlerinde taşıp duran öyküleri. Söz uçar derler ya; aslında uçmaz. Dinleyen varsa bir yere muhakkak konar. Sokrat’ın yazılı bir tek eseri yoktur. Sözü, dinleyicileri, öğrencileri sayesinde bir yere konmuş; ulaşmıştır. Dinleyen yoksa söz yetim kalır…

  Âşık Veysel’i analım. Bir sazı, bir de sözü vardı. Onu ölümsüz yapan, o türküleri kulaktan kulağa taşıyan insanlardı. Her dinleyen biraz değiştirir, biraz ekler, biraz kendinden katar. Böylece anlatı bireysel olmaktan çıkar, toplumsal hafızaya; kültüre dönüşür. Adeta; mayalanır…

  Burada edebiyat, sosyolojiye yaslanır. Bir yerde kendini teslim eder. Biliyoruz ki hiçbir metin tek başına yaşamaz; yaşayamaz. Her metin-her eser, bir toplumun damarlarında dolaşır.

  Konuyu biraz genişletecek olursak; derin yaşamak felsefesine sokulalım biraz. Sadece yazmak da, okumak da yetmez. Yetmiyor. Yaşamadan yazılan metin, öykü kuru kalıyor. Yaşamadan okunan metin ise su gibi akıp gider.

  Franz Kafka’yı tekrar analım. Ölene kadar yazdı ama yaşarken onu çok az kişi okudu. Sanki boşluğa konuşur, boşluğa anlatır gibi; sanki kimse duymayacak gibi…

  Sonra ne oldu? Okur geç geldi ama çok derinden geldi. Onun yalnızlığını sahiplendi. Zihniyle, kalbiyle kucakladı. Onun sıkışmışlığını kendi hayatına tercüme etti. Bazen yazar, kendi zamanına değil; geleceğin okuyucusuna yazar.

   Fyodor Dostoyevski’yi hatırlayalım. Onun karakterleri neden bu kadar derin ve canlıdır? Çünkü yazdığı acıyı yaşamıştır. Sürgün görmüş, yoksulluk tatmış, insanın en karanlık haline dokunmuştur. Okur da bunu hisseder. Çünkü gerçeğin kendini ele vermesi kaçınılmazdır. İyi okur, en iyi gerçeğin kokusunu alır.

  Sözümüzü toparlarsak: Yazar yaşar, yazar. Okur yaşar, anlar. Dinleyici yaşar, hisseder. Ve hepsi birlikte bir anlam kurar. İşte insanın zenginliği, uçsuz bucaksız hali de burada başlar.

   Bugün kalabalıklar içindeyiz ama dinlemiyoruz. Çok yazılıyor ama çok az okunuyor. Anlatan çok ama duyan az… Bu yüzden anlatılar eksik, yazılar yarım, hayat ise biraz sönük.

   Küçük bir dokunuş yeter: Bir metni gerçekten okumak… Bir insanı gerçekten dinlemek… Bir cümleyi gerçekten anlamak…

   Bütün bunlar, hem yazarı hem anlatıcıyı yeniden var eder. İnsan insana değdiği kadar vardır. Yazar, okura ulaştığı kadar… Anlatıcı, dinleyene geçtiği kadar.

   Ve hayat: Ancak paylaşıldığı kadar yaşanır.

 Güven SERİN 

 

  



15 Haziran 2026 Pazartesi

KAİNAT

 


              KÂİNAT VE İNSAN ARASINDA: BİTMEYEN TÜNELLER

  Kâinat; uçsuz bucaksız bir yolculuk… Ne başı belli ne de sonu. İnsan aklının sınırlarını iyice zorlayan, hatta çoğu zaman onu aşan bir genişlik. Bazı bilim insanları boşuna dile getirmiyorlar bu sözü:

 “Kâinat korkunç bir yer israfıdır.” Acaba öyle mi? Bilinmez, bilmeyiz…

   İlk duyduğumda bazı bilgileri biraz abartılı buldum. Bilgi ve algılarım biraz zaman geçince, bu düşüncelerin içinde bir parça hayret, bir ürperti, bir yalnızlık hissettim. Öyle böyle değil; bu sonsuzun içinde sonlu bir bedenin zihni bu anlayışın galibi olamaz. Bu kadar büyük bir sahnede, bu kadar küçük bir varlık olmak: Bunu kolay kolay kabullenmesem de, çaresizliğin baş eğmesi içinde kabul etmiş görünüyorum.

   Zaman zaman zihnimin kıyıcığına gelip de kâğıda dökemediğim sorularım oluyor. Sanki o sonsuzun küçük parçasının sormak isteyip de soracağı sözcüğü bulamaması gibi… Ama şimdi, o sorulardan birisini soruyorum:

 “İnsanın, insanlaşma yolculuğu için daha kaç tünel geçilecek?”

   Cevabı vermek mümkün mü? Mümkün değil. Çünkü insan denen varlık, henüz tamamlanmış bir öykü değil. Belki de halen yazılmakta olan bir taslağız! Her yüzyılda biraz daha değişen, dönüşen, kimi zaman ilerleyen, kimi zaman geriye düşen bir varoluş hali.

  Ama bir gerçek var ki, onu düşündüğümüz vakit insanın sesi kısılıyor:

Yıldız tozlarından gelmiş olmak; belki de o büyük yaratıcıyı anlamak için daha çok; din bilimlerini, evren bilimlerini anlamaya çalışmalıyız. Yazmak, içimdeki sessiz haykırışı anlatmak istemem şiirsel bir ifade tutkusu için değil. Milyarlarca yıl süren bir serüvenin, patlayan yıldızlarının, savrulan parçacıklarının, yeniden birleşen elementlerini daha çok anlamalıyız. Gökyüzüne bakınca gördüğümüz o ışıklar, aslında bizim geçmişimiz… Ve bu geçmiş karşısında çaresizim.

  İnsan, kendini anlatmaya çalışırken bile eksik kalıyor. Ya bu gezegendeki gerçeğimiz? Suyun içinden gelen hikâyemiz? Bir zamanlar tamamen o büyük suların küçük bir parçasıydık. Suyun altında başlayan o yolculuk; hücreyle, çoğalmayla, dönüşümle ilerleyen o uzun yolculuk… Bugün karadaki sorgulayan varlığımız, köklerine gitmek isterse o büyük suların derinlerine uzanmak zorunda kalacak. İçtiğimiz her yudumda, bedenimizin çok büyük kısmında, hatta gözyaşımızda bile o derin geçmişin izi var.

  Bu hikâyeyi tam olarak nasıl anlatmalı? Nasıl kurmalı cümleleri? Haddini aşmadan… Çoğu zaman bilimkurgu gibi geliyor. Ama değil. Tam tersine, elimizde olan en gerçek hikâye belki de bu.

  İnsan kendi hikâyesini kavramakta zorlanıyor. Çünkü hem küçük hem de çok büyük… Bir yandan bir toz zerresinden söz ediyoruz, diğer yandan da kâinatı sorgulayan bir bilinçten…

  Bu çelişkilerin içinde ilerlerken, bir tünelden çıkıp diğerine giriyoruz. Her tünelde bir soru, her çıkış başka belirsizlikleri de beraberinde getiriyor. Belki de insanlaşma denen şey; bu sorulara cevap aramak yerine, o tünellerden geçmeye devam etmek… Cevapları kesinleştirmek yerine, soruları daha anlaşılır hale getirmek…

  Bu konuda belki de yapabileceğim en dürüst cümle: Bilmiyorum… Buna rağmen düşünüp yazıyorum. Gökyüzüne bakınca da susuyorum. İçimdeki elementlerin oralara ne kadar susadığını hissederek; ancak susarak anlatacağım bir gerçek: Bilmiyorum…

   Belki de susmak; bazen en iyi anlatma biçimidir; yazmak gibi…

 Güven SERİN



11 Haziran 2026 Perşembe

ROMAN SANATÇILAR

 

                                                  ROMAN SANATÇILAR

  Romanlara ne kadar dokunsak, o kadar ah işitiriz sanki… Kim bilir kaç Roman kardeşimiz bugün mahpus damlarında yatıyor. İnsan irdelemeden edemiyor; suçlu olmak bu kadar kolay da, insanı suçtan uzak tutmak neden bu kadar zor?

   Oysa Romanlar, sanat ve zanaat denince bu topraklarda akla ilk gelmesi gereken insanlardan biridir bana göre. Bu düşüncemi daha iyi anlatmak için eski büyük panayırlara bakmanız yeterlidir. Tekirdağ’daki büyük o eğlence alanlarına, Keşan’a, İpsala panayırlarına…

  Kurulan çadırlara, dönme dolaplara, uçan sandalyelere dönüp bir kez daha bakmanızı isterim. Hepsi, deneyimin, marifetin, çıraklıktan pişip ustalığa tırmanan insanların eseriydi… Gece yarısından sonra başlayan tamirler, sabaha kadar çalışan ustalar vardı o görünmez eğlencelerin ardında…

  Bu saydığım organizasyonların ismine sadece eğlence dememiz mümkün değildir. Bu işler için önce; çıraklık ister, kalfalık ister ve sonra da ustalık ister. Daha da önemlisi; insan yönetmeyi, kalabalığı taşımayı, hayatı ayakta tutmayı ister…

   Panayırlara göre bugün birçok fuar, festival daha düzenlidir belki. Ama eski panayırların içtenliğini bu festivallerde bulmak mümkün görünmüyor. Biraz tozluydu ama daha canlıydı…

  Roman kardeşlerimizi sadece düğünlerde müzisyenlik yapan insanlar olarak görmek büyük eksiklik olur. Onlar aynı zamanda hayatın içinde olan büyük doğaçlamacılardır. Bir bakışta insanı güldürürler, bir sözle düşündürürler ve beden diliyle güven verirler. Hayatın en sert tarafını bile bazen küçük bir oyuna dönüştürürler.

  Yakın zamanda yaşadığım bir kiraz öyküsünü sırf bu yüzden anlatmak istiyorum sizlere. Kirazlar parlak; Manisa’dan gelmişler. Manisa’nın insanları tarafından üretilmişler. Fiyatı uygun ve müşteri kalabalıktı…

  Sayar satıcıya yakın bir esnaf geldi. Hal ve hareketlerine bakınca, birbirini tanıdıklarını ve kiraz seçmek istediğini anladım. Herkes bilir; kiraz çok ellemeye gelmeyen bir meyvedir. Bir kişi bakarak dokunur, diğeri sıkar ve derken meyve hemen zedelenir.

  Tam o sırada Roman satıcı bir hamlede komşu esnafın elindeki poşeti kavradı. Kiraz doldurmaya başladı. Ama bunun adı sadece kiraz doldurmak değil. Karşımda adeta küçük bir tiyatro sahnesi kurulmuştu. Dükkânı yakınlarında kurmuş olduğu tezgâhın komşusunu onurlandırma sahnesi gibiydi…

  “Ben sana en güzellerini veririm komşum…” der gibiydi bedeniyle. Bir avuç sağ kasadan aldı. Bir avuç soldan, bir avuç derken en az üç dört kasadan kiraz aldı. Alırken de bedenini öyle bir halden hale sokuyordu ki, sanırsınız kiraz değil, mücevher seçiyor…

  Görünüşe göre bütün kasalar aynı gibiydi. Belki de verdiği kirazların arasında hiçbir fark da yoktu. Ama o an sadece kiraz alan esnaf değil, benim gibi izleyenler de en iyi kirazların seçildiğine inandı.

  İşte, bazen sanat bu şekilde de sahnelenir. Karşındaki, yanındaki insana güven hissini verebilmek… Hayatı hemen her yerde küçük bir gösteriye dönüştürebilmek…

  Zihnim bu küçük sahne karşısında kendi ışığını hemen yaktı. Roman kardeşlerimizin sanat yakınlığı sadece müzikte değil; gündelik hayatın içinde de her an yaşanıyor, sahneleniyordu…

  Bu yüzden “Time of the Gypsies” filmi hâla hafızalarda taptaze duruyor. Emir Kusturica o filmde sadece yoksulluğu değil: Romanların hayal gücünü, kırılmışlığını, mizahını ve yaşama direncini de gösterdi dünyaya.

  Filmdeki yaşlı kadın karakterini hiç unutamadım. Unutmam da mümkün görünmüyor. O role hayat veren Ljubica Adzovic, sanki yalnız bir oyuncu değil; koskoca bir halkın geçmişi ve bugünü gibiydi…

  Eğer bugün yaşasaydı, mezarının bulunduğu Montenegro-Karadağ topraklarına gidip, belki sadece elini öpmek; onun zamanın içine, zamansızlığa gülümsemesini yakından görmek isterdim.

  Sadece bir oyuncuyu değil; bir halkın emeğini, sanatını ve yaşanmışlığını selamlamak için gitmek isterdim…

  Romanları sadece suç haberleriyle anmak, eksik kalıyor. Daha çok sanat atölyeleri, daha çok çıraklıklar ve zanaat imkânları sağlamak zorundayız… Belki de onlar için daha çok sahne…

   Bu insanlar, yaşamda düz yürümek değil ritimle yürümek istediğini her fırsatta, her şartlarda kurdukları sahnede, iyi bakan herkese; eğlenceli ve düşündürücü bir ders veriyorlar adeta…

  Romanlar, biraz da böyledir işte…

Güven SERİN 

 

 

 

 

  



5 Haziran 2026 Cuma

SESSİZCE KURULAN MERHAMET

 

Kamera; Güven

Kamera; Güven

                                 SESSİZCE KURULAN MERHAMET

   Bir insanın hangi acıyla ayakta kaldığını çoğu zaman bilemeyiz… Ahmet’i önce koşarken tanıdım. Sonra anladım; onun hareketi sadece spor değil, hayata karşı kurulmuş sessiz bir dirençmiş…

   Sahildeki Koşucu isimli yazımızı geçtiğimiz yıllarda kaleme almıştım. Epey ilgi görmüştü. Ahmet için de ayrı bir dönüşüm başlamıştı sanki o yazıdan sonra. İnsanlar sadece koşan bir adam değil, yaşamaya tutunmaya çalışan bir adamı görmeye başlamışlardı.

  Eşini genç yaşta kaybettikten sonra kendini spora adamıştı Ahmet.

 Yaşama spor yaparak tutundum. Dayanıklılığımı sporla, hareketle arttırdım.” Diyordu.

  Bu sözcükleri ilk duyduğumda sıradan bir spor tutkusu gibi gelmişti bana. Daha çok insanın kendi içine düşmesini engelleyen bir tutamağa benziyordu. Bazı insanlar acıyı konuşarak değil, hareket ederek taşıyor. Yürüyerek… Koşarak… Yorularak…

  Sahildeki özellikle Vagon Kafe civarında çok izledim onu uzaktan. Artık o sahilin doğal parçası olmuş gibi…

  Önce koşuyor ve sonrasında yüzüyor. Sonra kimseleri rahatsız etmeden, kendine ayırdığı tenha köşelerde farklı beden hareketleri yapıyor. Bazen onun spor yaptığından çok içindeki ağırlığı atmaya çalıştığını düşünmeden edemiyorum…

   Zamanla başka şey daha dikkatimi çekmeye başladı. Motoruyla geliyor Ahmet. Çantasından birkaç paket yiyecek çıkarıyor. Çoğu zaman ciğer ve bazen de kafeteryadan aldığı patatesler…

  Nedense tam da o zaman sahilin başka sakinleri beliriyor. Kediler… Martılar… Kargalar… Sanki hepsi onun geliş saatini öğrenmiş gibi.

  Önce kedilere bırakıyor yiyecekleri yakın mesafeye. Sonra da biraz ötede bekleyen martılara… Daha uzakta olanlara bile mutlaka sıra geliyor. Hatta araya girmeye çekinen kargalara bile…

  En çok bu görüntüler karşısında düşündüm. Ahmet, sadece hayvan beslemiyor, kendince sessiz bir paylaşım düzeni de kurmuştu. İlginç olan ise, sanki hayvanlar bile bu adaletli düzeni öğrenmiş gibi…

   Telaş yok, çılgın bir kapışma yok… Sanki hepsi “Nasıl olsa sıra bize de gelecek.” Düşüncesiyle bekliyordu.

  Bu bekleyişlerde bir derviş sabrı vardı. İster istemez zihnim sorular sormaya başladı: Adalet dediğimiz şey, sadece insanlara mı lazım? Yoksa bütün canlılar, haklarının yenmeyeceklerini hissettikleri yerde sakinleşmeyi mi öğreniyor?

   Ahmet’in sahilde yaptığı şey ilk bakışta küçük bir alışkanlık gibi görülebilinir. Şehirlerin ruhu da böyle küçük tekrarla oluşmuyor mu? Aynı saatte koşan insanlar, aynı bankta oturan emekliler, aynı martıları besleyen eller…

  Modern hayatın en büyük yorgunluğu belki de budur artık; insanların birbirinin hayatına dokunmadan yaşaması. Ahmet ise tam tersini yapıyor. Hareket ederek yaşamın içinde kalıyor. Paylaşarak eksilmiyor; besledikçe daha çok çoğalıyor sanki!

  Bir insan; Ahmet, acısını sporla terbiye etmiş. İçindeki yalnızlığı paylaşmayla dengeye getirmiş. Şehrin kıyısında sessizce kendi ahlakını kurmuş…

   Belki de toplum dediğimiz şey tam olarak böyle ayakta kalıyor. Birbirine daha çok sokuluyor ve daha çok fark ediyor… Büyük nutuklarla değil, küçük merhamet alışkanlıklarıyla…

 Güven SERİN 


 

   





3 Haziran 2026 Çarşamba

İĞDE KOKUSU

 



Kamera; Güven

                   İĞDE KOKUSU ve HAFIZANIN İNCE YOLLARI

  Sahilde hızlı hızlı yürüyordum. Zihnim başka düşüncelerle meşguldü. Derken o tanıdık koku burnuma, oradan da zihnime kadar ulaştı. Bir anlığına durdum. Bazı kokular insanı sadece durdurmaz; yılların içinden geçirip başka zamanlara götürür…

  Kokuların geldiği yöne bakınca iğde ağaçlarını gördüm. Tam da şimdi çiçek açıp kendilerine özgü kokularını etrafa yaydıkları zamanlardayız. Geçtiğimiz aybaşlarında erguvanlar aynı dönüşümü gerçekleştirmişti. Şimdi sıra iğdelerde… Kim bilir kaç yıldır aynı gösteriyi, aynı zarafeti ve aynı sunumu sessizce tekrarlıyorlar…

  Doğanın en büyük özelliklerinden biri, hiçbir alkış beklemeden görevini sürdürmesidir. İğde ağacı da böyledir. Gösterişli değildir. Çiçekleri uzaktan bakıldığında dikkat çekmez. Bir gül kadar iddialı, bir lale kadar göz alıcı değildir. Fakat yanına yaklaştığınızda başka bir ağacın yapamayacağı bir şekilde karşılar sizi. Önce kokusuyla, sonra yapraklarının gümüşe çalan yeşiliyle…

  İğde ağacının yapraklarını özellikle gün doğarken veya gün batarken izlemek gerekir. O saatlerde ışık yaprakların üzerinde dolaşırken insan, yeşilin kaç tonu olduğunu yeniden keşfediyor. Kimi zaman gümüşü andıran bir parlaklık, kimi zaman soluk bir zeytin yeşili, kimi zaman ise neredeyse mavimsi bir renk belirir. Sanki doğa, aynı yaprağın içine birkaç mevsim birden sığdırmıştır.

   Bugünlerde şehir hayatının en büyük sorunlarından biri, çevremizde olup bitenleri az fark ediyor oluşumuzdur… Hızlı yürüyor, hızlı koşuyor, hızlı düşünüyor ve hızlı yıpranıyoruz. Fakat hayatın en değerli ayrıntıları çoğu zaman yavaşladığımız, hatta durakladığımız zaman görünür oluyor. Hatta duyulur, hissedilir oluyor. Bir ağacın kokusu, bir kuşun sesi, bir gölgenin serinliği ya da rüzgârın taşıdığı bir hatıra…

  Bilim insanları kokunun hafıza üzerindeki etkisinin çok güçlü olduğunu söylüyorlar. Belki de bu yüzden iğde kokusu birçok insanı çocukluğuna götürür. Eski mahallelere, yaz akşamlarına, dedelerin bahçelerine, kapı önlerinde geçirilen uzun sohbetlere… Bir anda unuttuğumuzu sandığımız anılar yeniden capcanlı hale geliyor. Biliyoruz ki hafıza, sadece düşüncelerle değil, kokularla da yaşıyor.

  Toplum olarak belki de biraz daha fazla böyle duraklama anlarına ihtiyacımız var. İnsanların birbirini anlamaya çalıştığı, hatıralarını koruduğu, doğayla bağını kaybetmediği duraklara… Artık biliyoruz ki doğayla bağını koruyan insanlar, çoğu zaman çevresine daha duyarlı bir canlıya dönüşüyor. Ayrıca yaralarını daha çabuk sardığı gibi, başkalarının da yaralarını daha çabuk fark ediyorlar…

   Bu yüzden iğde ağaçlarını ağaç almaları yanında bir öğretmen olarak görmeyi tercih ediyorum. Her yıl aynı zamanda çiçek açma sabırlarını, sürekliliği ve sadeliği en iyi anlattıkları için onlara minnet borçlu olduğumu biliyorum. Kimse onları alkışlamaz, gazetelere çıkmazlar ve ödül almazlar. Ama yine de eksiksiz bir şekilde görevlerini yaparlar; gölge verirler, koku verirler ve hatıra sunarlar…

   O gün sahilde yürürken birkaç dakika durup onları izledim. Kokladım ve sonra yoluma devam ettim. Yine fark ettim ki bazen bir yürüyüşün en değerli kısmı, yürümeye ara verdiğimiz o kısa anlar; hatta kavuşmalar…

   Ve belki de hayat, tam o anlarda bize bir şeyler fısıldamak, aktarmaktır; iğde kokuları eşliğinde…

   Biliyoruz ki bazı ağaçlar meyveleriyle değil; hatıralarıyla yaşarlar…

Güven SERİN