Sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2025 Cuma

HAYAT ERTELENDİ

 


                                     HAYAT ERTELENDİ, ÇAY SÖYLENDİ

   ( Ismarlanmayan O Kahvenin Hüznü )

  Sanıyorum gördüğüm manzara en pahallı tasarruf seçeneklerinden birisiydi! Deniz kenarında, insanın ruhunu dinlendiren o tatlı esintinin eşlik ettiği bir kafede oturuyordum. Yan masama, hayatın tüm yorgunluğunu ve aynı zamanda bir araya gelmenin o tatlı telaşını yüzlerinde taşıyan bir aile geldi. Bir erkek, eşi, küçük kızı, annesi ve ablası… Beş kişilik o küçük kalabalık, az önce kalkan birilerinin ardından denize en yakın gölge yeri kapmanın sevinciyle sandalyelerini, masalarını neşeyle düzenledi.

  Adamın yüzünde, geniş ailesini bir araya getirmiş olmanın haklı gururu ve gülümsemesi vardı. O anın keyfini perçinlemek istercesine sordu: “ Ne içiyorsunuz?”

   İlk cevap,oldukça zarif ve mutlu görünen eşinden geldi.Net ve beklentili bir sesle: “ Türk kahvesi.”

   Bu cevabın ardından adamın yüzündeki gülümseme bir anlığına dondu, yutkundu ve belki de farkında olmadan bütün atmosferi değiştirecek o soruyu sordu: “ Burada kahve kaç paradır?”

   Bu soru, masanın üzerinde görünmez bir hesap makinesi çalıştırmaya yetti. Bu, paranın konuşulduğu, sevginin ve anın değerinin maddi bir karşılığa büründürüldüğü o talihsiz andı. Sorunun yarattığı o sessiz baskıyı anında hisseden anne ve abla, neredeyse içgüdüsel bir refleksle, o tanıdık, fedakâr tınıyla cevap verdiler: “Biz çay içelim.” Seslerindeki çekingenlik ve kararsızlık, aslında içmek istediklerinin çay olmadığının en büyük kanıtıydı. Onlar, evlatlarını, kardeşlerini zora sokmamak adına kendi küçücük zevklerinden vazgeçmenin o asil ama bir o kadar da hüzünlü terbiyesini bir kez daha sergiliyorlardı.

   Masadaki tek kaygısız, belki de en bilge kişi olan küçük kız ise menüyü inceliyor, renkli resimlerin ve bilinmez veya bilinen tatların hayalini kuruyordu.

   Adam, belki de kahve ısmarlama konusundaki aceleci ve hesapçı tavrını telafi etmek istercesine gitmeden önce bir daha sordu: “ Evet herkes ne içiyor?” Cevap yine aynıydı, sadece eşi bir Türk kahvesi istediğini tekrarladı.

   Onlar gittikten sonra yanı başımdaki manzarayı, bu “an”ı düşündüm. O anne ve ablanın yüzündeki çizgilerde, sadece yaşanmışlıkların değil, işte böyle sayısız küçük fedakârlığın izleri vardı. Belli ki bu üç aile sık sık bir araya gelmiyordu. Yakalanan bu kıymetli fırsatta, denizin, güneşin ve gölgenin ortasında, geçmiş hatıralarının maneviyatla dolu bir Türk kahvesini höpürdeterek içme zevkinden mahrum kalmanın nezaketini gösteriyorlardı. Bizim kadınlarımızın, evlatlarını ve kardeşlerini her fırsatta kollayan o şefkatli kanatları, yan masamda bir kez daha açılmıştı.

   Hâlbuki o adam, ne kadar yüce bir fırsatı kaçırdığının farkında değildi. Hayat, sevdiklerimizle böylesine huzur dolu anları her zaman cömertçe sunmaz. O an, bir fincan kahvenin fiyatından çok daha değerliydi. O an, annesinin ve ablasının gözlerinin içine bakıp,”Canınız ne istiyorsa o olsun, bugün her şey benden!” demenin paha biçilmez hazzını yaşama fırsatıydı.

   Unutuyoruz… Her şeyin bir hesap olmadığını, böyle anlarda tıpkı doğanın kendisi gibi hesapsız, içten ve cömert olmamız gerektiğini unutuyoruz. Birlikteliğin, paylaşımın o eşsiz değerini, çoğu zaman en basit yerlerde, bir fincan kahvenin alçakgönüllü keyfinde kaybediyoruz.

  Bazen en büyük kazanç, cüzdanda kalan para değil, sevdiklerinin yüzünde bıraktığın hesapsız bir tebessümdür. Ve bazen en pahalı şey, aslında en ucuz olanı ısmarlamaktır; çünkü o an kaçırılan hayatın ta kendisidir.

Güven SERİN 


22 Mayıs 2021 Cumartesi

YÜKSEK TOPUKLU KÖY ÖĞRETMENLERİ

 


İnternet

                              YÜKSEK TOPUKLU KÖY ÖĞRETMENLERİ

 

  Sanırım 1970’li yılların ortasındaydık. Türkiye nüfusunun 40 milyon olduğu ve Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin kurulduğu yıllar… İlkokul üç veya dördüncü sınıf öğrencisi olmalıydım. Tahta tabanlı sınıftan beton tabanlı sınıfa geçtiğimiz zamanlar yaşanıyordu.

   Paşaköy’ün yaz günü, çocuklar için, özelikle haylazlık zamanları; çocuk krallığı yaşanmaktaydı. Severdik yaşadığımız yerin kırlarındaki sınırları arasında devriye gezmeyi; tıpkı yabanıl canlılar gibi…

  O günün akşam vakti, günün geceye doğru ilerlediği zamanlar köy içi devriyesindeydik. Kapısı sağlam olmayan, çocuklara düşmanlığı olmayan her avluya girip çıkardık.

  Bizim mahalleye ait olmayan yerde, Süleyman ağabeylerin avlusunda geziniyorduk.(Namlı) Hemen okulumuzun kuzeydoğu yönünde bulunan, Hasan Efendilerin evinin arkasına kalan, köy öğretmenlerine kiraya verilen evin yanından geçiyorduk.

  İlk dikkatimi çeken, genç kız-kadın öğretmenlerin yaşadığı evin küçük sundurması ayakkabılarla doluydu. Genç kız ayakkabıları, annelerimizin, ninelerimizin, yenge ve teyzelerimizin ayakkabılarından çok farklıydılar: Yüksek topukluydular…

  O an, saygı ile hayranlık arası ve aynı zamanda bir baskın içgüdüsel otokontrol içinde izledim; zarif, bakımlı ve yüksek topuklu köy öğretmenlerinin ayakkabılarını. Renk renktiler. Bildiğim kadarıyla iki öğretmen kaldığı halde, ayakkabılar daha fazla insanın olduğunu gösteriyordu. Belki de diğer köylerden onları ziyarete gelen öğretmen arkadaşlarının ayakkabılarıydılar…

  O günler, şehir ekmeği moda idi. Bugün kaçınılan beyaz ekmek… Yüksek topuklu ayakkabılar da şehri anlatıyordu. Uzaktan baktığımız şehirler; insanın, beton barınakların bol olduğu dünya…

  Bilemezdim o zamanlar, o ayakkabıların sahibi öğretmenlerin de yüksek heyecanlarının köy ile şehir arası yeşeren bir yolculukta olduğunu…

  Büyük, gösterişli manzaralar; dağlar ve ormanlar uzaktan bakınca çok gösterişli ve zariftirler. Tıpkı yüksek topuklu köy öğretmenlerinin, Köy Enstitüleri’nden kalan ayrı bir savaşın içinde olacağını, aydınlanma ile duraksama-direnme arasında bir bariyer ve aynı zamanda öncü birer fert olacaklarını bilmiyordum…

  Bildiğim tek öğretmen; Nermin, Recep, Tuncay ve diğer birkaç öğretmen; kararlı, yorgun ve ciddi bir yaşam yükü içindeydiler. Onlarda bilemezdiler; şehirlerin ve yüksek topukların da çok daha fazla büyüyeceğini ve “köy” denen yerin bir gün KIT hale geleceğini…

  O yıl Semiha Yankı, Eurovision şarkı yarışmasında Türkiye’yi temsil ediyordu.”Seninle Bir Dakika” diye şarkıyı seslendiren buğulu bir ses…

  O günün akşamüstü, günün geceye süzüldüğü vakitler, yüksek topuklu köy öğretmenlerinin ayakkabıları bir dönüm noktası gibiydi. Köy ile şehrin arasında duran ince bir çizgi. Tıpkı, Yunanistan ile Paşaköy arasındaki ince çizgi; Meriç Nehri gibi; akmaya, dönüşüme ve kavuşuma mecburduk…

  O şarkı, yani bizi-ülkemizi temsil eden şarkı birinci olmaktan çok uzaktı; 13.olmuştu olmasına ama sözlerini 45 yıl sonra tekrar dinlediğimde, insanın, hatta insanlığı aradığı şeyi anlatıyor; SEVMEYİ…

  Sevmenin bir ömür sürdüğünü, sevişmenin ise bir dakika sürdüğünü anlatan sımsıkı bir söz; insan ruhundan, belki de çok ötelerden süzülmüş bir sosyolojik haykırışı, buğulu ve yüksek topuklu köy öğretmeni zarafeti içinde haykıran bir sanatçı…

  Ne diyordu Semiha Yankı;

“ Seninle bir dakika umutlandırıyor beni

Bir dakika, siliyor canım yılların özlemini

Seninle bir dakika umutlandırıyor beni

Bir dakika, siliyor canım yılların özlemini

Hasret tükenmez gibi, kavuşmak bir dakika

Sevmek bir ömür sürer, sevişmek bir dakika”

Güven SERİN

 


5 Mart 2021 Cuma

SÜTANAM ve GÜLSÜM NİNEM NEDEN MUTLUYDULAR?

 

İnternet


              SÜTANAM ve GÜLSÜM NİNEM, NEDEN MUTLUYDULAR?

 

   Sütana olarak seslendiğimiz insan gerçek manada sütanne-miz değildi. Büyük amcam Yusuf’un eşiydi. Ak ten ve ak yaşmak ve tülbent kullanır, kendi saygın otoritesi içerisinde mutlu, huzurlu bir yaşam sürerdi.

   Rahmetli amcam öldükten sonra Hacca gitti. Birden fazla Hac vazifesini yerine getirdi. Belki de yaşlı oluşunun kısıtlı yaşam alanını kendince geliştirme, yenileme vazifesi de bu maneviyat düşüncesiyle birlikteydi…

  Hacı sütana Azize'nin eltisi Gülsüm Ninem de fazlasıyla mutlu ve huzurluydu. Birbirinin oldukça zıttı olan iki elti. Ninem, şafakla başlayan hareketi severdi. Ahırda bekleyen hayvanlar onun evlatlarıydı. Aç ve susuz bırakılamazdı. Bet ve bereket olması için de o büyük kumlu, tozlu ev önü her sabah çalı süpürgesiyle süpürmeli temizlenmeliydi...

  Bu sebeplerden dolayı ninemin ak teni yerine kara bir esmer teni vardı. Ak elleri yerine nasırlı, marifetli elleri vardı. Hasır ve kilim dokur, yapağı işlemek, onlardan ip ve çorap örmek da onun sevdiği işlerdi. Otoritesi önce torunları tarafından delinmiş, sevgiyi şımartmayla yoğurmuş ve üzerine aldığı onca yükün altında ruhen ezilmemiş bir kadındı Gülsüm Ninem…

  Sütanam, otoritesini her daim korumuş, bir saray sultanı gibiydi. Yerinde konuşur, yerinde çıkışır ama insan denen canlının sosyolojisini, psikolojisini yüksek öğretim görmüş bir insan gibi bilir anlar ve ona göre davranırdı.

  Gittiği her Hac vazifesi dönüşünde bütün mahallelinin yüzü gülerdi. Genç kızından, evli kadınına, yaşlı insanlarına kadar! Bizler; biz çocuklar da öyle. Bilirdik ki sütanam, binlerce kilometre öteden, hiç kimseyi unutmadan, ayırt etmeden, bütün mahalleliye bir şeyler; hediyeler getirmiştir…

  Öyle de olurdu; zemzem suları içilirdi bolca; sevap ve tekrar bir araya gelme niyetine. Tespihiler, seccadeler, kahve fincanları, takkeler, yüzükler, esanslar; kişilerin rütbesine göre; bütün mahalleliye hediyeler verilirdi Hacı Sütanam tarafından.

  Benim ilk hediyem; siyah ve mavi renkleri olan bir takke-bereydi. Nasılsa başıma çok güzel uymuştu. Ne bol, ne sıkı! Bütün kış boyunca başımdan eksik etmediğim Hacı süt anamın getirdiği başlık; ne de güzel ısıtmıştı; o günün sert poyrazının ıslık çalarak dövdüğü Paşaköy insanı-çocuğu olan beni…

  Yaşamımda yer alan iki insanı andım ve buraya taşıdım. Sadece eskileri hatırlamak ve anlatmak değildir niyetim. En sonunda ABD’de yapılan bilimsel bir araştırmayı da bu çalışmam ile birbirine bağlayacağım.

  Bir üniversitenin yetmiş yıldan fazla süren bilimsel çalışmasındaki esas amaç; Mutluluğun Sırları! Daha zenginler mi? Daha fakirler mi? Orta Haliller mi? Filanca üniversiteden, filanca mevki elde edenler mi? Daha mutlu olacaklardı?

  İki eltinin de iki farklı yaşam biçimi sonucunda gözlemlerim şunu gösteriyor. Sütanam da yeterince mutluydu, onca didinme, kaçınma ve onurlu yoksulluğu içinde Gülsüm Ninem de. Neydi onların ortak noktası?

  ABD’de bir üniversitede bir ömür boyu yapılan araştırmanın sonucunda ortaya çıkan şeydi; insan ilişkilerini iyi biliyorlardı. İnsana düşkündüler. Vermeyi, sevindirmeyi, mutlu etmeyi çok ama çok iyi biliyorlardı…

  İşin sırrı ne kadar basit… Bunca mülkiyet, siyaset, eş-dost, akraba kavgasının hemen hemen altında yatan şey; sevmemek, vermemek, diğer insanları yeterince düşünmemek…

   İnsan olmak ne kadar basit şey… Mutlu etmenin karşılığı olan en onurlu, en pahalı şey; MUTLU OLMAK…

  İstiyorsanız eğer sağlam bir mutluluk; bütün koşulları kaldırın artık. Eğer, ama fakat o öyleydi, böyle demişti! Geçin bunları bir kalemde efendim; geçin; zaman hiç kimseye acımaz; herkes kendi varlığını, bir yudum yaşamı fark edene, tatmin olana kadar geçiyor ömürler, kaybediliyor bir kez kaybedilmiş olan o, en değerli mutluluklar ve saygınlıklar…

Güven SERİN 



20 Şubat 2021 Cumartesi

SUÇLAYICI GELDİ HANIM!

 



                                    SUÇLAYICI GELDİ HANIM!

                                       ( Karpman Dramı-Üçgeni )

 

    Şehrinize bir satıcı gelse ve şöyle seslense;  “ Suçlayıcı geldi hanım; kurban nerede? “ Ne yaparsınız? Şaşıp kalır mısınız? Yoksa bir parça bizimde satmakta olduğumuz felsefeyle yüzleşme içine mi girersiniz?

   Neredeyse her köşe başında, her mekânda; eş-dost ortamında “ Suçlayıcı “ rolüne veya rollerine bürünmüş insanlara dönüştük. Herkes birini, birilerini suçluyor. Fakat tam olarak bu suçun neresinde olduğunu bir an olsun sağduyu içinde düşünmek dahi istemiyor; istemiyoruz…

   “ Suçlayıcı geldi hanım; kurban nerede?” ; “ Hadi oradan suçlayıcı, sana haddini ben bildiririm.”, “ Sen kimsin?” ;  “Ben Kurtarıcıyım; bilmiyor musun; bir süre önce suçlayıcıydım, şimdi kurtarıcı rolündeyim.”

   Bu dram böyle sürüp gider… Tam olarak ismi; Karpman Dramı Üçgenidir bu döngünün, kaderimizmiş gibi sürüp gitme süreci… Yetişme biçimi ve eğitimle yakın alakalı olan bir süreç; soylu bir dram süreci… Hatta zamanı bile eğip bükecek derece vazgeçilmez yargılara sahipmiş gibi yerle bir ediyoruz kendi yaşamlarımızla birlikte diğer yaşamları…

   Bir üçgen düşünün; Karpman Dramı Üçgeni; bir ucunda KURTARICI. Diğer ucunda SUÇLAYICI ve diğer alt ucunda ise KURBAN var. Bize tanıdık geliyor mu bu üçgen? Her an bu üçgendeki rollerden birisi içerisinde bulunduğumuz aşikârken, bunu kabul etme yüceliği gösterebilir miyiz? Sanmam… Öyle olsaydı, kıyamet gibi bilgi çağında yaşarken, kendi çıkışımızı yapmak için kendi özeleştirimizi yapar, ayağa kalkar ve hastalığımız, takıntılarımız ile yüz yüze gelirdik…

   Her şeyi devletten, her şeyi MİLLETTEN beklerken; millet şöyle, devlet böyle derken, milletin de, devletin de bir parça biz olduğunu birisi hatırlatsa; “ Ya sen ne yapıyorsun hemşerim?” deseler verilecek cevap bulamayız…

   Bir ülkenin vatandaşı Karpman Dramı Üçgenine kapılmış bir iktidarın, muhalefetin de bu üçgene dâhil olmaması mümkün mü? Onlarda bizlerin yaptığını yapıyorlar; Suçlayıcı, Kurtarıcı ve Kurban rolünde bir sürü komedi…

    Her şeyin büyüğünü yapmaya meraklı hükümet; maaşların en büyüğünü veremiyor emeklisine. Her şeyin en büyüğü ile övünen siyaset; en büyük huzuru; suç işlenmeden geçecek bir günü, bir ayı, bir yılı veremiyor…

   Karpman Dramı Üçgeni insanlar arasında en yaygın ilişki modeli olduğu kabul edilmektedir.1968 yılında analizci Steven Karpman tarafından ortaya konmuştur. Bu modelde her zaman üç rol vardır. Kişi sayaları birden fazla da olabilir. İşin garibi zaman zaman aynı kişi farklı rollerde karşımıza çıkabiliyor. Suçlayıcı, birden kurtarıcı rolüne geçmesi mümkün…

   Burada en zor durumda olan kişi-kişiler kurban rolündeki insanlardır. Kurban, yaşamdan bezmiş, zevk alamaz hale gelmiş, umutları tükenmiştir. Her daim haksızlığa uğradığını düşünmektedir.

    Kurban, kendi yazgısıyla ıstırap çekerken, suçlayıcı ise sinirli, hırçın ve kurban üzerinde hükmetme gücünü iyice arttırma yollarını arar ve bulur. Zaten kurbanın yapacağı çok şey yoktur teslim olmaktan başka…

   Kurtarıcı ize kurbana üzülüyor görünse de, böyle bir şeyi kendisi için istemektedir. Kendi problemlerini aşamadığı için merkeze başka birini; kurbanı koyduğu için kurtarıcı rolüyle öne çıkar.

  Suçlayıcı, kurban ve kurtarıcı, Karpman Drama Üçgeni arasında zaman zaman rollerini değişerek kendi ömürlerini-döngülerini tamamlarlar. Kurban her daim kurtarıcı gördüğüne minnet duygularıyla yaklaşır. Kurtarıcı kahraman rolüyle kendi payını almış, suçlayıcı ise kendi problemlerini güya bir yerlere gömmüş, yok etmiştir. Gerçek manada hepsi, drama sahnesinin içinde kendilerine düşen rolleri oynarlar.

  Bütün bunlardan kurtulma yolları var mıdır diye soruyor uzmanlar! Elbette vardır; var olduğunu da açıklıyorlar. Kendi içsel motorlarımızı çalıştırmak, bir güzel bakım yapıp, birilerini suçlamayı veya kurtarmayı bırakmak! Barışçıl yollara giden yolculuğa çıkmak. Nasıl mı?

     Bilimin nimetlerini, sosyolojinin, edebiyatın, sanat dallarının iksirlerini damla damla içmeye koyulmak; kimsenin bize borçlu olduğunu düşünmeden, kendi kurtuluşumuzun kendi ellerimizde olduğunun bilincine sımsıkı tutunarak…

Güven SERİN  



16 Şubat 2021 Salı

SON SÖZÜ GENÇ KADIN SÖYLEDİ

 


İnternet

                                          SON SÖZÜ GENÇ KADIN SÖYLEDİ

  

  Karlı, buzlu bir Tekirdağ Süleymanpaşa gününde, bir faaliyet, bilgi için birkaç km uzaklıkta bulunan özel hastaneye gittim. Doktor hanımın ameliyatta olduğunu, yarım saat beklemem söylendi. İsteyip de bulamayacağım bir fırsat; hastaneler, insana dair çok şeyleri anlatır ve ben bunları oturduğum yerde gözleme, izleme ve irdeleme fırsatı bulmuşken, heybeme doldurmaz mıyım hiç?

   Temiz, düzenli ve tıkır tıkır işleyen hastanenin personeli oldukça genç insanlardan; doktor ve hemşirelerden oluşuyordu. Üst katta bekleme salonu, genç evli çifter töreni yapılan podyum gibiydi; kimi küçük çocuğu, kimi bebeği, kimi de eşiyle birlikte gelmiş olan genç çiftler; aynı salonda bulunan üç dört kadın doktoru muayenehaneleri önünde bekliyorlardı sıralarını.

   Uzun yıllardır yazı sanatıyla yoğrulduğum için, insanları rahatsız etmeden gözlem yapmayı da öğrendim zamanın akış sürecinde. Önümdeki duvarda asılı duran tabloda; yapbozlardan yapılmış dokuz bebek resmi vardı. Hepsinin başında kral tacı bulunuyordu. Her bebeğin bir kral olduğunu düşünürseniz; Hamlet’in babasının başında da o tacın olacağını, yaşasaydı, Hamlet’in de o tacı giyeceğini bilirsiniz…

   Bebekler, görünen manzaranın bir yüzüydü; asıl olan genç çiftlerin bekleme esnasındaki davranışlarıydı. Koltuklara oturur oturmaz, akıllı telefonlarına sarılanları mı istersiniz; yoksa küçük çocuklarıyla bir psikolog gibi oyalananları mı? Hepsinin bedenleri dimdikti…

     Neden diyecekseniz, henüz olgunlaşmamış toplumların en büyük gösterisidir; bir tarafta sıradan bir muayeneye, ilaca muhtaç durumda olanların ulaşamadığı yerlerde olmanın gururu; onurla yer değiştirecek kadar değerlidir; uzun ömür yaşama garantisi gibi bir şey hissettirir; karnı tok, sırtı pek insana-insanlara…

   Asıl komedi karşıma oturan genç çift ailesinde saklıymış meğer… Genç erkek benim yanımdaki koltuğa oturdu. Genç kız ise tam karşıma. Yanında da orta yaş bir kadın; belki genç kadının, belki genç erkeğin annesiydi.

   Ailenin oturmasının üzerinden bir dakika geçmişti ki; Kadın; “ Sağ bacağım çok ağrıyor” dedi. Bunu fırsat bilen genç adam da; “ Sağ dizim çok acıtıyor” dedi. Kadın, gündemin değişmesinden bir parça rahatsız olsa da ağrısını vurgulamak için; “ Bacağım hem ağrıyor hem de dizimin altı şişti” demesine rağmen, genç adam kendi ağrılarını allayıp pullayıp anlatmak istedi…

   Onları duyan ama hiçbir şekilde konuya dâhil olmayan genç kız, Şekspir karakterleri gibi kendi sırasını bekliyordu. Genç erkeğin karşısında oturan kadının derdine çare üretmek yerine, kendi derdini öne sürmesi kadını memnun etmedi. En sonunda; “ Gençsin, dikkat edeceksin kendine!” sözleriyle, içten olmayan bir uyarı niteliği ve sözü bitirmek isteyen bir söz; “ Bizlerden geçti artık, sizler gençsiniz, dikkat edin!”

   Orta yaşlı kadının heyecansız, neşesiz sözleri bildiğimiz sözlerden; birkaç neslin kendini feda edişinin sözleriydi.” Her şeyi kızanlar, çocuklar için!” gören, kendi anne ve babasından öyle öğrenen orta yaş kadının artık ölüm yaşı ortalamasının değiştiğinden haberi bile yoktu.69 yaşına kadar olanların yaşlı bile sayılmadığı 21.yüzyıl onun için doğmamıştı…

   Kadın ile genç erkek arasıdaki sevgisiz, zoraki konuşma bitmeden önce sırası gelen genç kız, yanında oturan dizi şişmiş, bacağı ağrıyan orta yaş kadına şu seslenişi yaptı;

   “ Sen bize daha çok lazımsın! Kendine daha çok bakmalısın!” dedikten sonra benim yanımda duran genç erkeğe bakarak; “ Sen ise bize PARA için lazımsın!” diyerek kapanışı yaptı… Belli ki genç erkek babadan veya anneden yana zengindi ve ailesinin bankasıydı. Yani! O da bir başka kurban…

   Genç kızın bu sözü karşısında genç erkeğin ağrısı, sancısı veya diğer sorunları geçici olarak rafa kalktı ve konuşma sonlandı…

   Bir Şekspir eserini okuyor ve sonuna geldiysek, oyunun karakterlerinden birisi şöyle der miydi olup bitenler için bizlere;

   “ Cehalet Tanrı’nın laneti olduğuna göre, bilgi-deneyim ve bencillikten sıyrılma; göklere uçabileceğimiz kanatlarıdır.”

 Güven SERİN 

 


17 Mayıs 2018 Perşembe

BENİMLE AYAKTA DURUYOR; KIYAMAM!




BENİMLE AYAKTA DURUYOR; KIYAMAM!
-----------------------------------------------------------

  İnsanın, insanlığın ve insanımızın yazgısı; kıymak ve kıyamamak üzerine… Uzaklarda, çok uzak diyarlarda ise ölüler, yüksek dağlarda kıyılarak; parça parça edilip, kuşlara sunularak, huzura kavuşturulmaya inanılıyor.

  Göç yolculuğumuz o kadar çok uzun ki; bin bir türlü felaketle yüzleşmiş, milyon kere yutkunmuş; belki de sırf bu yüzden aldırışsız, gamsız bir suskunluk yaratmışız…

  Gün; insanların beslenme saati; koyu gölgelerin kıymetinin başladığı zamanlar; bir ıhlamur ağacının altında; yan yana dizilmiş lokantanın masaları, sandalyeleri…

 İki kadının hemen arkasında ki küçük masaya bende oturdum. Az kelle; yedi köfte ve bir ayran; besleyici ve ekonomik cinsten bir ikram; kendimin kendisine…

  Kadınlar, yemeklerinin sonuna gelmişler. En iyi keyfin çıktığı anlar; bedenin sancıları, midenin ihtiyaçları yatıştırılmış, ruhun, sosyalliğin ve gevşemenin, hatta hayvanat dünyasında “geviş getirmenin” yaşandığı anlar…

  Kadınlardan bana yakın olanın telefonu çaldı. Birkaç saniyede bir ; “Tamam Hocam; takmayın kafanıza!” diyerek, telefonun ucunda ki hocaya-öğretmen ya da doktor arkadaşına yardımcı oldu. Telefonu kapattığında, yanında ki kadına;

  “ Bu da benle ayakta duruyor; kıyamam ya!”

 Tam da bizi anlatıyor; kıyamayan sözcüğünün ucunda ki kadın. Niçin kıyamazsınız? Diye sorsanız; ne diyecek? Kıyamadığı insanın düşkünlüğünü, zavallılığını mı anlatacak? Yoksa kendi üstünlüğünü; diğer insanlara yardım eden yardımsever bir insan oluşunu mu?

 Bizim insanımız; birbirine yaslanarak ne çok, yaslı zamanlara tanıklık etti! Neleri atlattı, bu ortak hissedişler yüzünden ve sayesinde... Çaresizlikleri ve nice zenginlikleri yok ettiler el birliğiyle. Yaslanarak, yaşlı gözlerle birbirini kurtarırken, aynı zamanda batırarak…

 Sanıyoruz ki, çare biziz! Öyle başlıyor yazgımız. Çocuk, yeğen, kuzen ve komşu; Sığınacak bir abla, ana, baba yaratıyor… Baba Hakkı; aşırı fedakâr olmasaydı; “baba” sıfatını alabilir miydi?

 Aydoğdu Mahallesine bir çıkın! Birkaç kez yardımda bulunun, yardıma alışmış veya muhtaç insanımıza. Ne çabuk da “baba” veya “ana” olabileceğinizi, ermiş mertebesine yükseleceğinizi, yaşarken görmenin keyfini sürün diyeceğim ama acaba, sürebilecek miyiz? Bu kadar çok, kıyılmış insan, yaslanmaya, çaresizlik içinde çare aramaya çıkmışken; yeter mi, bizim yetindiğimiz bilgi, görgü ve edindiğimiz servetler; bilinmez…

  Yakın zaman önce sadece köşemi, kalemimi inandığım doğrulukta kullanarak yaşam savaşı veren bir sanatçıya, geçici huzur, imkân sağlama onuruna kavuştum. Teşekkür için atölyeme geldi. Söylediği söz; “ Sana boynumun borcu var!” Buyurun; buradan yakın! Bu toplum; yani ben, bizler böyleyiz; inanılmaz bir şey, yol ve yolculuk; her an kahraman veya istenmeyen bir canlı olmanız; çok yakın; sağ ve sol melekler kadar…

Güven Serin