AHMET CEMAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AHMET CEMAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2026 Cuma

AHMET CEMAL

 



Ahmet Cemal'in izini sürdüğüm bir 
günün anısı; Moda Oyun Atölyesi

Haluk Bilginer'in tiyatro mekanı,Ahmet Cemal
bazı çevirilerini burada yapardı.

                         AHMET CEMAL: KIRK YILIN SESSİZLİĞİ

  Bir kitabın kapısında kırk yıl beklemek… Bu, Ahmet Cemal’in sadece çeviri anlayışı değil, hayata bakışının da özetidir. Genç yaşında Hermann Broch’un Vergilius’un Ölümüne yaklaştığında, metnin yoğunluğu onu hem büyülemiş hem de geri itmiştir.”Dilimin bu yükü taşıyamayacağını fark ettim” diye yazar kitabın girişinde. O geri çekiliş, eksiklikten değil; fazlalıktan doğan bir bilinçtir. Çünkü mazı metinler çevirmeni hemen kabul etmez.

  Ahmet Cemal’in bir röportajında söylediği şu cümle, kırk yılın denen gerekli olduğunu açıklar niteliktedir:

“Bazı kitapların kapısını açmak için önce kendi iç sesinizi susturmanız gerekir.”

  Kendi sesini susturmak… Bunu herkes yapamaz. Çevirmenler de çoğu zaman yapmaz. Ama Ahmet Cemal’in en belirgin fazileti buydu: Kendini geri çekme cesareti.

  Bir başka söyleyişsisinde,”Çevirmen görünmeyendir,” der. “Görünmek isteyen çevirmen, metnin hakkını eksiltir.”Hakkını eksiltmemek, kırk yıllık bekleyişin tek amacıdır.

  Alberto Manguel,”Her çeviri bir ağıttır” dediğinde, belki de tam bu kaybı kasteder:

Metni bir dilden ötekine taşırken, metne dokunan her parmak izinde bir eksilme olur. Bu yüzden çevirmen, metne dokunurken nefesini tutmak zorundadır. Ahmet Cemal’in Broch’un kapısında yıllarca durması, işte bu nefes tutma halidir.

  Onun bir başka sözünü de burada hatırlamak gerekir:

“Dil, insanın kendisine karşı duyduğu sorumluluğun aynasıdır.”

İnsanın kendisine karşı sorumluluğu… Sözcükleri eğip bükmemek, aceleye getirmemek, duyguyu kabartmamak! Ahmet Cemal’in ruhu, bir kelimeyi yerine oturtmadan önce uzun uzun onu yoklayan bir sabırdan oluşur.

  Kimi öğrencileri onun derslerinden çıkınca şöyle derlerdi:

“Hocanın konuşması yavaş değil, sadece düşünceleri hızlandırmıyor.” Çünkü o,düşüncenin aceleyle kirleneceğini inanırdı. Bu yüzden çeviri onun için yalnızca teknik bir eylem değil; bir karakter sınavıydı.

  Manguel’in ağıt benzetmesi ile Ahmet Cemal’in kırk yıllık bekleyişi birleşince ortaya şöyle bir hakikat çıkıyor:

Çeviri, metnin yalnızlığını üstlenme biçimidir.

   Moda sokaklarında yürümeyi seven biri için-ki o semtin sakinliğine en yakışan ruhlardan birisiydi. Bir başka röportajında şöyle diyor:

“İyi bir çeviri, okurken çevirmenin nefesini duyurmamalıdır.”

Nefesini duyurmamak…

Bu yalnızca ustaların başarabileceği bir görünmezliktir.

  Bugün Broch’un kitabını elimize aldığımızda sayfaların arasında dolaşan sadece büyük bir metin değil, Ahmet Cemal’in nefesini tutmuş kırk yıllık sabrında gölgesidir. O gölge, gürültüsüz bir vicdanın ta kendisidir…

  Belki de bu yüzden Ahmet Cemal’in bıraktığı her eser, bir tür sığınak hissi verir. Günümüzün hızlı ve hoyrat dünyasında, hâla emekle, sessizlikle, düşünebileceğini hatırlatan bir sığınak…

  İnsan ister istemez şunu düşünüyor:

Bazı çeviriler metni yüceltir; bazıları çevirmeni. Ama çok azı insanın içindeki sessizliğe dokunur.

Ahmet Cemal’in çevirileri bu küçük azınlığın içindedir.

Güven SERİN 

 

 

 





21 Ağustos 2019 Çarşamba

AHMET CEMAL'İN ARDINDAN


Oyun Atölyesi-Moda



Oyun Atölyesi-Moda



                                     AHMET CEMAL’İN ARDINDAN




  Nicedir gitmek istediğim mekânlardan birisi; Moda’da bulunan Oyun Atölyesi-Cafe Antre’dir. Aya İrini’de sergilenen İzzet Karibar Fotoğraf Sergisi bu fırsatımı tetikleyen şey oldu.

   Sultanahmet ve Moda, aynı zamanda boğazı vapurla geçme hakkı; ödülü anlamına geliyor… Öyle de yaptım.Dört yönü izleyerek; Kız Kulesinden, Galata Kulesini, Topkapı Sarayı’ndan Yeni Cami, Haydarpaşa Garı ve Adalar; hepsi, hikâye, düş ve insanla dopdoluydu…

  Ahmet Cemal 1 Ağustos sıcağında ölmüştü. Her insanın yarım kalan düşleri, onun da yarım kalan bir sürü projesi vardı. O,yakından tanıyanların Ahmet Hocasıydı… Onu tam olarak nerede tanımış, anlamaya başlamıştım?

   Büyük yazar Hermann BROCH’un o büyük eseri; Vergilius’un Ölümü’nü çevirdiğinde… Bir Çevirmen Hikâyesi, diye yazdığı önsözü, kendi hikâyesini ve burada; Latin şair Vergilius ile kaderlerinin birleştiğini yazmaktaydı.

  Ancak; bir düş zamanlar arası gezinebilir, istediği sörfü yapabilirdi. Ahmet Cemal, kendi yalnızlığını Vergilius’un iki bin yıl önceki kaderiyle birleştirmişti. Bu büyük çeviriyi bir başka yalnız sanatçıya;

  “ Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemindeki Türk Aydınlanması’nın gerçekleşmesi ve ülkemizde Antik Çağ kültürünün Anadolu’nun kültür tarihinin doğal bir parçası olarak benimsenmesine, başta Halikarnas Balıkçısı ve Sabahattin Eyüboğlu olmak üzere, dava arkadaşları ile birlikte unutulmaz katkılarda bulunan düşünür, yazar, bilim insanı ve çevirmen…
AZRA ERHAT’ın anısına, saygıyla…”

  Annesinin sıklıkla; “ Sen doğmasaydın, baban ile çoktan boşanırdık!” sözleri, yazgısını baştan kilitlemişti. O,istenmeyen bir çocuğun hikâyesini; yalnızlığını edebiyat yoluyla yaşayacak, paylaşacaktır.

   Vergilius’un Ölümü, eserini; kırk yıl önce çevirmek istemiş. Kendini hazır hissetmediği için kırk yıl daha beklemiş… Yunus Emre’nin varmak istediği bir yön-yol, Ahmet Cemal’in yakalamaya çalıştığı bir eser…

   Ahmet Cemal’in çeviri eserleriyle, onun ölümünden önce tanıştım. Oyun kültüründen gelen, insan erdemini; karanlık ile aydınlık, kötülük ile iyilik arasında bıkıp tükenmez oyun kurgularıyla kendi iyiliğini arayıp, yaşamını engelleyen düğümleri tek tek çözmeye çalışan bir çocuğun saygısı ve sevgisiyle sevdim…

   Amatör dünyamda, kazananları alkışladığım kadar, kaybedenleri TESELLİ etme cömertliğini, beni bu topraklara bağlamış olan köklerimden, hücrelerimde; çok derinlerden gelen çağrı ve rica ile kabul ettim.

   Ahmet Cemal gibi büyük bir değerin büyük yalnızlığını, onun en son çevirisini yaptığı yer; Moda Oyun Atölyesi, Cefe Antre’de konuştuğum Bülent Hoca tarafından da doğrulanmasına tanıklık ettim.

   Bülent Hoca, Ahmet Cemal’in cafe antre’ye geldiği zamanlara denk bir sürü gözlemi yapma fırsatını bulmuştur. Ahmet Cemal’in saygınlığını, onu orada değerli kılan eserlerinden öte, insan ilişkilerindeki nezaket ve saygı da belirleyici olmuştur.

  Johann Wolfgang Von Goethe’nin Yarat Ey Sanatçı isimli eserini 2006 yılında Moda’da, Haluk Bilginer’e ait cafe antre’de tamamlamıştır. Hayatında ilk kez dış dünyada olmayı şu şekilde anlatıyor;

“ Kendimi bildim bileli bütün çalışmalarımı ancak, artık bütününü bir çalışma mekânına dönüştürdüğüm evimin atmosferinde yürütebilmiş, o atmosferin dışında hiç başaramamış biriyim. Goethe çevirilerine başladıktan sonra ise bir deneme yapmaya karar verdim. Modadaki Oyun Atölyesinin antre cafe’si, gözüme sanki çok iyi çalışabileceğim bir mekan gözükmüştü.

  Denemem, başarıyla sonuçlandı; nice sabahlar, dizüstü bilgisayarım ve sözlüklerimle oraya taşındım. Yarat Ey Sanatçı başlıklı kitapta yer alan şiirlerin çoğu oranın huzur dolu atmosferinde çevrildi.”

  Bu kitabı yakın zamanda kaybettiği arkadaşı Erdal Öz’ün anısına ithaf ettiğini son söz olarak yazıyor… Moda, Ağustos 2006

   2017 yılının Ağustos ayı ise onun ölüm zamanı olacaktır. Hâlbuki üç ay önce de bir kalp krizi geçirmiş, yaşama dönmüştür. Bu durumu, Cumhuriyet’in köşesinden şöyle ifade etmiştir;

“ Bu yıl ölümün kıyılarına yaptığım üçüncü yolculuk! Ve bir geri dönüş daha. Ve yine tuhaf bir güven duygusu; (Bu hikâye daha bitmedi)” 5 Haziran 2017

   Bir Ağustos 2017 hikâye bitecektir… Unuttuğumuz bir şey var; sanatçının hikâyesi, külleri ve tozlarıyla yeniden ve yeniden başlar…

 Güven Serin





30 Temmuz 2019 Salı

OYUN ve SAHNE


                                                 


                                                        OYUN ve SAHNE

     
      İnsan yavrusuna en iyi ilaçtır oyun; fiziksel ve ruhsal gelişimin mayasıdır. Sahne, öteden beri, bizden bir adım öndedir; roller verilir, karakterler biçilir…
      Oyun Atölyesinde bu felsefe işlenir ve anlatılır; nazikçe; kırmadan, dökmeden, ağır ağabeylerin ticari kaygılarına teslim olmadan…

Güven Serin 




Kamera; Güven Oyun Atölyesi
MODA



OYUN ATÖLYESİ
MODA



OYUN ATÖLYESİ

Nerede o eski oyunlar,demeyin!Sahne,
hep kurulu;evrenin milyarlarca yıldan bu yana.
Ölmediyse heyecanın,çocukluğun
simgesi oyunlar da ölmemiş demektir.
Hadi gülümse...Hadi...

OYUN ATÖLYESİ-CAFE ANTRE-MODA


GOETHE


Ahmet Cemal'in manevi anısı karşısında saygı ve minnetle eğilirim...







12 Mart 2019 Salı

YETERİNCE GENİŞ BOYUTLU YALNIZLIK


Bu çalışma,iki dostun anısına,yüksek duyguların aziz
hissiyatı içinde,onlara adanmıştır;

Ahmet Cemal ve Erdal Öz'e...



                        YETERİNCE GENİŞ BOYUTLU YALNIZLIK


  

    Ahmet Cemal’in yalnızlığı sığınılan bir liman görmenin yanında üretim atölyesinde daha çok iş yapma fırsatı da kabul ediyordu. Bu yüzden, evini, neredeyse tamamını atölye haline getirmişti. Aradığı, istediği tek şey;”geniş boyutlu bir yalnızlık”


  Böyle bir zamanda Goethe’nin “Yarat Ey Sanatçı” eserini çevirmeye hazırlanıyordu. Tüm yaşamı boyunca yeterince geniş boyutlu yalnızlığa sığınmış olan Ahmet Cemal, bu sefer limanını dışına çıkacaktır.

  Moda Oyun Atölyesinin antre-giriş cafe’si uzun zaman geçireceği, dizüstü bilgisayarı ve sözlüklerini bir süreliğine bu dış mekana taşıyıp başka bir arayışa girdiğini de göreceğiz. Goethe’nin Şiirleri, Roma Ağıtları, Akhilleus bu kitaptadır. Ve Ahmet Cemal, bir kez daha Goethe’nin huzuruna çıkma cüretini, Goethe sevgisi ile yan yana getirir. Heyecanı, isteği büyüktür.

  Belki de Goethe’nin sıra dışı hayatında kendini bulur. Kendi içine kapanıklığı, her daim kendine yürüyüşü Goethe’nin şen şakrak ve yaratıcı felsefesinde, dinlenmeye çekilmesiyle eş hissediyordur.

  Bu yüzden Goethe’in Faustu’nun trajedisi, bugünün insanının da trajedisi olduğunu kabul ediyor;”akılcılığın, kuşkuculuğun, gerçekliğin” trajedisi olarak görüyor. Faust’un yanında bulunan şeytan; Mefisto; “kötü” olmadığı için, onun akılcılığına, neşesine ili duyuyor; hatta hayranlık…

  “Faust” onun güzünde; “Bilginin iktidarı uğruna ruhunu şeytana satma” işidir. Aslında bu “satma” işi, öteden beri tekrarlanan, evrimin elinde ki en büyük kozdur da. İnsanın yükselme, gücü elinde toplama ve ölümsüz gibi; yarı tanrı kılığına bürünme sahneleri; hep tekrarlanır oldu.

  İnsanın yazgısı böyle olmalı; farklılıkların, acı ile sevincin birlikte var olup ileriye, dönüşüme katkı verme başarısı. Tam olarak hiçbir şey trajedi değil, dünyanın, evrenin ve diğer canlıların gözünde. İnsanın yarattığı kavramlara boyun eğmesiyle her şey, insanın kendi şahsi isteğine göre anlam bulup acı veya sevin yayıyor.

  Bir taraf acıyla, yoklukla tanrıya yaklaşacağına inanıp buna göre, binlerce yıl, kendi içsel mutluluğunu yakalamışken, bir taraf daima zenginlikle yakalayacağı bir ölümsüzlük peşinde, sürekli kurban verme telaşı içinde; en büyük kandırmaca oyununu oynuyor.

  Ahmet Cemal ile yollarımız tam olarak dört beş yıl önce; Hermann Broch’un Vergilius’un Ölümü eserini Türkçeye çevirmesi ve burada yazdığı; Giriş yazısında kesişti. O büyük destan için kırk yıl kadar bekleyişi, korkuları, mahcubiyeti, edebi ve sosyal yalnızlığı; aynaya baktığımızda her iki insanın yüzlerinin; hüzünlü şövalye Don Kişot’a benzeyişi, onun izlerini takip edeceğim anlamına geliyordu.

  Ahmet Cemal’in yaptığı çeviri; Yarat Ey Sanatçı, bittiği an şöyle bir not düşer; “ Yarat Ey Sanatçı kitabının ortalarına vardığım sırada, tanıdığım ender ‘adam gibi adam’lardan olan, yirmi yedi yıllık dostum, çeşitli çeviriler imin ve neredeyse tüm telif kitaplarımın yayıncısı, ‘kendisine telefonda tek ağlayabildiğim insan’ Erdal Öz’ü kaybettim.

  Bu çeviriyi, onun bende hiç solmayacak olan anısına ithaf ediyorum…”

  Dostluğun büyüsü, birbiriyle bütünleşmiş oluşu; ticari, siyasi kaygılardan geçip, başka bir boyuta gelmesi; imrendirici değil mi? Ağlanabilecek, hatta sıradan konularda konuşabilecek kaç insan var çevremizde?

  Ve yine değişmez olan tören başlıyor; bize bırakılan patikalardan yürümek; mola yerlerinde durup dinlenirken; edebi ruhların, esin perilerinin neşeleriyle, şarkılarıyla şenlenmek. Dünyanın derinlerinde büyük inlemeler, insanın inleme ve acı törenlerini bastırmaya yetmediği insan zamanlarına saygıyı yine en güzel yöntemle; yazı sanatının eylemiyle yapmak; yaratıcı olana, yaratma hevesiyle biraz daha yakın olmak…

 Güven Serin 




6 Haziran 2017 Salı

BU İŞ DAHA BİTMEDİ



BU İŞ DAHA BİTMEDİ
-------------------------

  Ahmet Cemal,5 Haziran gazete köşesinde, yine onu;o büyük hissiyatın yorgun bedeninin seslenişi;tıpkı beş yıl önce çevirisin yaptığı Hermanh Broch’in Vergilius’un Ölümünü anlatan eserde ki Vergilius’un son on sekiz saat üzerine anlatılan büyük destanın,kendisine süzülen,kendisinin de bu destanda yer alacak bir karakter olduğunu anlatan duygusallıkta,tarihe bir parça iz kalıp,anılma yürekliliğiyle not düşmüş.

 Bu iş daha bitmedi, diyor Ahmet Cemal. Bir hastalığın daha atlatıldığını, yapılması gerekenlerin, anlatılması lazım gelen hikâyelerin olduğunu yazıyor.

  Bu sefer o büyük destan, yüce eserden söz etmiyor. Romalı komutan Augustos’un emriyle İtalya’ya getirilen Latin Şairin son saatlerinde anlattığı o büyük hikâye yerine yakın zamanın hikâyesini anlatıyor Ahmet Cemal.

  18 yaşında faşistler tarafından kurşuna dizilen Federico Garcia Lorca’yı dillendiriyor, yorgun bedeninin ona geri verilen saatleri, günleri; belki yılları hatırına. Kendi anlatımıyla Cemal’in; “Bu yıl ölümün kıyılarına üç kez yolculuk yaptım.” Diyecek kadar edebi cesaret, belki duygusal bir yakınlaşma okuyucuyla; bir edebi vedalaşmanın; hiçbir zaman tamamlanamayacak insan tokluğunun aktarımı…

  Federico Garcia Lorca, kim bilir kaç kurşunla öldürüldü? Sanata dair bir tek sözcüğü dahi öldüremeyen kurşunlar, zanaat ve sanatı ortaya çıkartan insanı öldürmeyi öteden beri sever. Bu ölüm, öldürmedir, yaralayan, yok eden sanatı; tıpkı, yok edilirken, var olacağının kanıtı, dilden dile, hikâyeden hikâyeye aktarılacağının ateşinin meş'alesinin de aynı anda yakıldığı gibi…

  Ahmet Cemale; Vergilius’un dünya zamanıyla 2050 yıl önce yaşamış ruhuna, edebi sanatına sımsıkı tutunmuş yazara; uzun ömür, sıhhat diliyorum. Dünyevi yalnızlığını, o büyük ışıltılı evrenle dengelediğini biliyorum.

Güven Serin 



27 Kasım 2014 Perşembe

AHMET CEMAL'E TEŞEKKÜR EDİYORUM


İçtenliğine, irdeleme sanatına,öğretilerine; teşekkürü borç biliyorum

AHMET CEMAL’E TEŞEKKÜR EDİYORUM

  Ahmet Cemal Odak Noktası isimli köşesinden, Bir Ödülün Düşündürdükleri başlıklı makalesiyle, adeta insanlık dersi vermiş. Sözcüklerin insan denen canlının ruhuna tesir eden büyük yükü, o muhteşem yalnızlığı bir parça anlayınca ürpermeden edemedim.

  William Blake’nin söylemi beynimin duvarlarına çarpa çarpa oyun oynuyor benle;

“ İçinde ağlayıp dolaştığımız kozmolojik boşluk…”

  Ahmet Cemal, hiçbir bocalamaya, laf cambazlığına girmeden bir ömrün küçük yolculuğunu, bir karikatürist titizliği, zekâsıyla anlatıyor. Bu anlatım, onun yetmişli yaşların ilerleme sürecinde oluşunu, bedenine binen ağrı ve sızıların fazlalığı, sürekli çeviri, öğreti, öğrenme, düşünce ile geçen hayatın yorgunluğu, en önemlisi de, anne ve babadan sevgisizliğini, bir başka sevgilide tamamlayamamış, bütünlenmemiş oluşunun da muhteşem gösterisidir aynı zamanda. 

  İnsan denen canlı, hangi konumda, hangi bilgi ve görgü içinde olursa olsun, yetmezlik içinde kıvrana bilir. Bu anlayış, gençlik zamanlarında, oradan oraya savrulurken, büyük alkışlar, övgüler alınırken pek anlaşılmaya bilinir. Dinç bir bedenin, genişleyen evreni gibi heyecan içinde yeniliklere doymayan ruhumuzun dürtüleri, bir gün yorgun bedene kulak verip, kalp atışları, duygu ve algıları büyük uykuya, büyük yalnızlığa davet eder.

 Ahmet Cemal bu çalışmayı, bu hissedişi yapmasından çok önceleri bir başka ödül töreninde, Alman Kültür Bakanlığı ile birlikte düzenlenen Tarabya Büyük Çeviri Ödülü’nü aldığında röportaj için evine gelen Alman gazeteci ona şu soruyu soruyor;

 “ Çevirmenlik, biraz da insanı zorunlu olarak yalnızlığa sürükleyen bir uğraş değil mi?”

İçi içine sığmayan, kendi eserini kendi bedeninden yontan Ahmet Cemal, bütün odayı, rafları kaplayan dünya edebiyatı temsilcilerini göstererek şu cevabı verir;

  “ Eğer onlarla aynı evi paylaşmak yalnızlık ise, bir daha dünyaya gelsem, yine bu hayatı seçerim.” Der.  

  Sonra, bugüne gelir; beden ve ruh birikimlerinin ağırlığı altında, yalın bir sorgulayışı edebi dünyaya armağan eden, başyapıt bırakan dahiler gibi;

“ Öyle mi gerçekten? Yani, seçerim miydim?” Bu soruları özgün bir anlayış içinde sorduktan sonra aldığı bütün ödülleri, ödüllerden sonraki daha da artan yalnızlığı anlatıyor. Aslında bu yalnızlığı, değerli okurları için; insan yaşamının ne kadar pahalı ve eşsiz olduğunu bir kez daha haykırmak için yapıyor.

  Altmıştan fazla çeviri kitap, on altı deneme kitabı, bir roman, bir öykü, bir de şiir kitabı. Bunların yorgunluğu… Bu ifade onun, büyük eserlere imza atarken duyduğu haz, muhteşem şey kadar gerçek ve onun…

 Ahmet Cemal her fırsatta öğretilere duyduğu saygı kadar, anne ve babadan alınacak sevginin de yetmezliğini gün yüzüne çıkartıyor. Ayrılan anne babasının, onu layık görmedikleri sevginin, insanın yüceliği, payeleri, unvanları arsa bile, sevgiden yoksun kalıp, en pahalı mekânlarda bile yalnızlığın, sevgisizliğin rüzgârları tarafından üşüyebileceğini, toplumuna, okuruna bir borç gibi ödüyor Ahmet Cemal.

 Yaşamı boyunca yalnız olduğu için kendini şerbetli sanan, ama bunda yanıldığını hiçbir şekilde korkmadan ortaya koyan bir filozof gibi son cümleleriyle esas can alıcı tokadı indiriyor kendi eserine;

  “ Gerçi yalnızlığa karşı çok küçük yaştan şerbetli olduğum söylenebilirdi. Şimdi anlıyorum ki yeterince şerbetli değilmişim. Şu anda bütün dileğim bugünün bir an önce bitmesi. Bütün kalabalıklar, konuşmalar… Bir an önce evime dönüp kapıyı arkamdan çekebileyim, kapının ve telefonun zillerini kapatabileyim ve masamın başına geçeyim-masamın, yani TEK ÜLKEMİN!”

   Bir erkeği veya bir kadını bütünleyen, yaşam, direnç, evren kılan şeyin yalnızlığı değil bütünlüğü ortaya çıkartan en güzel eserin birliktelik olduğunu haykırmak isterim.

  Goethe, seksenli yaşlarında bile sevgilisinin elini tutarken yalnız değildi. Son nefesten önce bile “perdeleri açın, biraz daha ışık” derken, yaşam doluydu. Nietzsche, fikir zenginiydi, düşünce taşkınıydı; ama korkunç bir yalnızlık eseriydi.

 Sait Faik, belki de o edebi, o insan yalnızlığını bir parça teselli için seslenmişti;

“ Yazı yazmak için bana çiçek, kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin hürriyeti lazım. Küçücük hürriyet değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk hürriyeti istiyorum.”

 Belki de Çetin Altan, yaşlı bedeninin hafif halini, yalnız olmadığı için, ıskalayan bedenlere kahvesini höpürdete höpürdete seslenmekten edemiyordur kendini; kim bilir…


 Güven Serin