Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2019 Salı

DÜŞÜNCEYİ TETİKLEYEN ŞEY ŞİİRDİR



                          DÜŞÜNCEYİ TETİKLEYEN ŞEY ŞİİRDİR



 Kim söylemiştir? Hangi zamanlara aittir? Sokretes’den öncesi mi? Nazım’ın vakıt hızla ilerlerken, saat gece yarısına yaklaşırken duyduğu telaş anı, sayfalara dökülen düşünce biçimi mi?

 Nazım’ın gece yarısı gördüğü bir manga askeri ondan başkası görmedi. Üstelik ellerinde otomatik silahlarıyla sağa sola ateş ediyor, insanın neslini kazımak için saldırıyorlardı.

  Düşünceyi tetikleyen şey şiirdi! Kim demiş bunu? Sonsuz Düşünce denizine dalan Alain Badiou mu? Heraklitos veya Parmenides mi? Belki de; Heidegger’dir; kim bilir…

  Şiir, düşünceyi tetikliyorsa o zaman tehlikeli bir şey olmalı! Hele bu zamanda; 21 yüzyılın ilk çeyreği biterken; bunca şiir, düz yazı, hikâye, animasyon, film, fotoğraf, resim yayınlanıyorken neredeyse tetiklenecek düşünce sahibi kalmamışken bu konu üzerinde çaba sarf etmem zamanı değerlenirmek, gazete köşemde ki yeri doldurmaktan ibaret kalacak gibi…

 Karamsarlığa teslim olacak değilim elbet. Şiirin tetiklediği nice düşünceyi burada kendi bahçemde işledim, işliyorum ve üretme palanlarım devam ediyor.

  Şu anda bir şiir dinliyorum; Nazım’dan; Saman Sarısı şiiri. Düşüncenin, bilginin alabildiğince coşmuş hali…

  Nazım; vaktin gece yarısına ilerlediği saatte gördüğü askerlerin gözlerinde ki korkuyu görmesi; Hem de hayvanca korktuklarını, ölümlerine ağlanmayan askerler olan yaptığı yorum, ürpertici bir gerçeğin muhteşem vurgusu, tespitidir de.

  Bu tespit, vurgu; ancak şairin şiiri ve sanatıyla yaşama, neşeye, dengeye katılır. Şair, tetiklenmiş düşüncenin dizelerine öyle bir kapılmış ki; bir dönemi, insanlığın tapınaklardan öte taptıkları bir ideolojinin kölesi olduklarını; acı çeken bütün ruhların tesellisi olabilecek güçte duyurur.

  “ Ölüler bir SS mangası olsalar da ölüler öldüremez; kurşunla da, bıçakla da! Ölüler, dirilerek öldürür; kurt olup bir elmanın içine girerek.”

 Paul Celan bir şiirinde başka bir düşüncenin tetiklemesini yapar;

“Öngörülerle,
Bezenmiş disk,
At kendini
Kendi dışına.”

  Alain Badiou’nun tespiti;”bilmek ile öngörü” arasısında boşluk kalmadığında; dışa atlama, atılma, taşma durumu… Şiir bunu en iyi yapan şey! Öngörülerin yetmezliği, bilginin depreşme halleri, fokurdayan kanın duyduğu yaşama hissiyatı, eninde sonunda bir çıkış arar. Kendinin dışına taşmak ister yani…

  Üç boyutlu zamanda; geçmişte ve bugün, aynı zamanda gelecekte düşüncenin dalgaları içinde korkusuzca sörf yapacak nice şair olduğu gibi, var olmaya devam edenlerden sonra da edecek olanlar olacaktır.

  Evrimin ilerleyişi, insan denen canlının sosyolojisi, psikolojisi tek taraflı, sadece içgüdüsel olmaktan öte bir başkaldırı ve arayış biçimine dönüşüyor.

 Lucertius için üstün varlıkların olmadığı anlaşılıyor. Sınırları zorlayan bir yargı, inanç ve cesaret! Onun için gökyüzü boştur, tanrılar ise ilgisizdir. Bu boşluğu dolduran ise şairlerdir; şiir ülkelerine gidip heybeleri her daim dolu dönmeleri, anlatacak, haykıracak sözcüklerinin olması; kaçınılmaz bir devinim, ilerleme ve düşünce tetiklemesi getirecektir.

 Lucertius bu seslenişini yüzyıllar ötesinden yapmıştır; “ Şiir ülkesinin kimsenin girmediği, daha önce hiç ayak basılmamış yerlerini kat ediyorum. Bakir kaynaklara gidip oralarda beslenmeyi seviyorum.”

  Ve Nazım, düşüncenin düşlerden sıyrılma anını şöyle seslendirir; “ Vakıt hızla ilerliyor; Meryem Ana Kilisesinde saat başlarını çalan borazan/Gece yarısını da çaldı/Ortaçağ’dan gelen çığlığı yükseldi/Şehre yaklaşan düşmanı verdi haber/Ve sustu ansızın gırtlağına saplanan okla/Borazan iç rahatlığıyla öldü/Ve ben, yaklaşan düşmanı görüp de/Haber veremeden öldürülmenin acısını düşündüm.”

 Böyledir şirinin düşünceyi tetiklemesi; ucu bucu; yoktur…

Güven Serin 


14 Temmuz 2018 Cumartesi

İHTİYAR ŞAİR




İHTİYAR ŞAİR
---------------------------------

  Bir zamanlar; günümüzden çok yıllar önce (2500 yıl) ihtiyar bir şair Truva Savaşına sebep olan güzel kadın Helene için kötü şeyler söyledi. Oracıkta kör oldu.

  Homeros’un yüce destanında baş kahramanlardan birisi olan Helene; arık edebiyatın ölümsüz koruması altında olduğunu o ana kadar bilemezdi ihtiyar şair Stesichorus.

 Şair çok pişman olur ve elleri titrer vaziyette lirini aldı, o zaman yapılan büyük bir şenlik sırasında Helenlerin karşısına dikilerek şu reddiyeyi okudu;

Doğru değil Helene, sana karşı olan son sözüm
Hızlı gemilere binmedin sen
Ve asla varmadın Troya Kalesi’ne.

 Edebiyatın uçsuz bucaksızlığı tam da burada başlar. Bildik bütün kabalıkları yerle bir eder; insan yüceliğine, insanın kılcal damarları, hatta gözle görünmeyen milyarlık hücreleri gibi çok, hassas ve işlevsel duygular; incilikler ortaya çıkar. Bir doğma, yaradılış anı yaşanır…

  Helene’nin gizemi, güzelliği Homeros’un sanatında saklıdır. Bu yüzdendir, binlerce yıldan bu yana; Helene’in büyülü, güçlü çekim kuvveti. Hektor’a dökülen ağıt, Aşil’e duyulan saygıyla dengelenir…

 Ve savaştan çok sonra, yakın zamanda kazanılan başka savaşlarda Hektor’un öcünü aldık diye bir haykırış yayılır Gelibolu tepelerinde.

 Alınan öç, kabul edilen yüce kültürlerle teselli olunur; iyi, güzel, faydalı olana; ihtiyar şair gibi elleri titreyerek reddiyeler okunur.

Güven Serin 

30 Mayıs 2018 Çarşamba

EN ZOR OLAN, BİR ŞİİRİ SAKLAMAKTIR






EN ZOR OLAN, BİR ŞİİRİ SAKLAMAKTIR
-----------------------------------------------


  Seslenir ötesinden yüzyılların şairi; inancı, inanmayı sanatla bir sayar; doğurmak, üremek, üretmek için sağlam bir inancınınız olmalı, der…

  Sanat dünyasını iyi irdelediğimizde, fotoğrafını yakından çektiğimizde; gerçek manada sanatçı tohumlarıyla doğmuş, genlerinde, elementlerinde ilahi bir sanatsallık taşıyan her insanın biricik çabasıdır; içinde büyüyen eseri, duyguları insanlara; kâinata duyurmak…

  Sözün icadı olmadan önce, mağara duvarlarına, ıslıklarla gökyüzüne haykırılan biricik şey; insanın erişilmez olana tutkusu ve erişilir olanı insanlığa armağan olarak sunması…

  İnsanların çeşitli zamanlarda itirafları vardır. Bazen işe yarar, bazen bir çuval inciri berbat eden yaşamsal alanlarımızda ilişkilerimize, iliklerimize işleyen tanıklıklar…

  En güzel olanları da; şairlerin, yazarların, filozofların itiraflarıdır. Darısı, siyasetçilerin başına… Bir itiraftır Goethe’nin Doğu Batı Divanında yazdığı şiiri;

“Saklanması zor olan nedir? Ateş!
Gündüz dumanı ele verir,
Gece alevi o canavarı.
Ayrıca aşktır bir de saklanması zor olan;
Her ne kadar sakin gibi görünse de,
Pek kolay okunur gözlerden,

En zoru ise bir şiiri saklamaktır;
İnsan meziyetlerini göstermeden edemez.
Eğer şair onu yeni söylemişse,
O zaman bütün varlığı onunla doludur;
Şayet onu edalı ve zarif yazmışsa,
Bütün dünya onu sevsin ister.
Herkese okur onu, sesli ve mes’ut,
Istırap verse de ihya etse de yahut…

Güven Serin 

26 Nisan 2016 Salı

ŞAİR KIZ


Kamera; Güven   -Tekirdağ


ŞAİR KIZ

  Oscar Wilde Fransız edebiyatını değerlendirirken Fransızların kendi edebiyatlarının farkına vardıkları ve bu sebeplerden dolayı da kendi topraklarından nefret etmeyecek oluşlarını dile getiriyor.

 Aynı zamanda edebiyatın inceliklerini kavrayan toplumların zihin yapısının keskin ve kararlı; esnek, hoşgörülü olacağını aktarıyor.

  “ Hakikati hakikat olduğu için seven ve ulaşılmaz olduğunu bildiği halde hakikati sevmekten vazgeçmeyen o sakin filozof ruhu yaratır.”

 Yelken Kulüp çay bahçesinde, büyük suların hemen yakınında Ömer Beyin yeni demlediği çayı yudumlarken yanıma gelen genç kız; “ İsminiz Güven mi?” dedi. Evet, ama niçin sordunuz; dediğimde şu cevabı aldım;

 “ Sizin edebiyata ilginiz olduğunu teyzemden duydum. Ben de şiir yazıyorum. Paylaşmak isterim.”

  Mutlu olacağımı söyledikten sonra kendi el yazısıyla kaleme aldığı; Kırılmış Kalp şiirini getirdi bana. Altında da Elvin Sunay imzası var. Yani genç şairimizin ismi…

 İnsan yaşamına farklılıkların dokunması kadar güzel, manalı bir şey olmaz. Sıradan bir günün seyri, her gün aynı tekrarı yaparsa; ne edebiyat, ne de sosyoloji için yenilenme yaratır. Buna biraz dokunur, farklı iletişimler, anlatımlar yapılırsa, doğanın mayalanması gibi bir şey başlıyor; yeni bir üretim gibi bir şey…

 Elvin Sunay; genç şairi bana yönlendiren, onu tanımama fırsat veren kişi Emine Hanım… Gelişmeye sımsıkı tutunmuş, yaşamın ritminin hareketten, dönüşümden beslendiğini anlamış bir insan.

 Elvin’in gözlerinde şairinin pırıltılılarını görmemek imkânsız… Tıpkı, Behçet Necatigil’in Hilmi Yavuz’da gördüğü şair gibi… Cemal Süreyya’nın Selim İleri’de gördüğü yazarlık gibi…

 Evlin bana verdiği şiirinde Kırılmış bir kalbi, özür bekleyen bir ruhu, babaanneye duyulan özlemi anlatıyor. Yarın bir başka duyguyu ve bir başkasını; sonra, düşleri, erişilmezliği; belki de sonsuzu algılamayı, anlamayı anlatacak…

 Oscar Wilde Fransız edebiyatına, orada bol olan edebiyatçılara duyduğu özentisini şöyle anlatıyor;

 “ Böyle karakterler İngiltere’de ne kadar az; oysa ne kadar şiddetle ihtiyaç duyuyoruz onlara! İngiliz zihni her zaman öfkenin egemenliğinde! Milletin aklı ikinci sınıf politikacıların ya da üçüncü sınıf ilahiyatçıların o sefil ahmakça çekişmelerinde heba oluyor. “

 Ülkemizde ki durum tam da Oscar Wilde’nin kendi ülkesi için yüzyıllar önceki tespiti gibi değil midir? Kabalık, argo, şiddet toplumun her yanına sarmışken, tam da bu zamanlarda, edebiyatın, sporun, sanatın, felsefenin bizi kucaklaması gerekiyorken; üniversitelerimiz daha çok özerk, özgür ve bileme yönelmesi düşünülecekken, insan aklı, düşüncesi yokmuşçasına, sıradan ve birbirine benzeyen insanların ortaya çıkması, gelişen ülkelere katar olmak, gelişen dünyanın uydusu kalmak anlamına gelmez mi?

 Elivin Sunay’ın; küçük şairin kalemiyle, mısralara, sözcüklere dokunacak-dokunmuş olması ümit verici, gecenin şafak vaktine gülümseyen bir gün gibi bir şey…

 Benim ona nasıl bir faydam dokunun bilemiyorum! Behçet Necatigil’in Hilmi Yavuz’a dediği gibi; daha çok şiir oku. Büyük ve önemli şairleri yakından takip et, demekten başka… Bir de; Cemal Süreyya’yı, Orhan Veli’yi, Ahmet Muhip Dıranas’ı, Can Yücel’i, Nazım’ı, onlar gibi daha onlarcasını, yaşayan veya yaşamdan ayrılmış daha nicesini, dünya edebiyatını;

Goethe’yi, Lorca’yı, Charles Baudeleire’yi, Shakespeare, Maria Rilke ve Rimbaud’u demekten başka ne gelir elden; edebiyat, tıpkı evrenin bir parçası gibi; durmadan derinlere doğru genişliyor; ona bakan teleskop ne kadar gelişirse gelişsin, gözlerimiz ne kadar keskin olursa olsun; her daim bir yetmezlik içinde öğretirken öğreneceğiz…

  Son sözü Elvin Sunay’a bırakıyorum;

Kırılmış bir kalbin tamiri/ Hala sürüyor…
Ey Hayat! / Benimle oynama! / Daha uyduracak bahanen var mı? / Senden beklediğim çok şey mi?/ Basit, ufacık bir ÖZÜR istiyorum…


 Güven Serin 

3 Kasım 2014 Pazartesi

AKILDA KALAN ŞİİRLER



AKILDA KALAN ŞİİRLER

  Oliver Sack, Müzikofili isimli eserinde şu tespiti yapıyor;

“ Zihnimizde oluşan melodiler… Deney imlediğimiz derin duyguların gizli hayatı hakkında analiste ipuçları verebilir… İçimizden şarkı söylerken, bilinmeyen bir benin sesi sadece geçici ruh halleri ve dörtlükleri değil, kimi zaman inkâr edilen, ya da reddedilen bir dileği, bir özlemi ve kendimize itiraf etmek istemediğimiz bir güdüyü de iletir… Taşıdığı gizli mesaj ne olursa olsun, bilinçli düşüncelerimize eşlik eden tesadüfü müzik ASLA bir rastlantı değildir. “

  Akılda kalan müzik tınıları oldukça ilgimi çekti. Bu ilgiyi biçimlendiren beynim “ akılda kalan şiirler” düşüncesiyle buluşturdu beni. Heyecanlandım. Hemen her insanın aklında bir sürü şiir dizesi vardır. Koca şiiri hatırlamayız, defalarca okuruz ama beynin seçtiği, kayıt altına aldığı o sözcükleri ısrarla koruruz.

  Düşündükçe, şiir demetleri de, şairlerin zaman içinde aktığı, edebi dünyaya bıraktıkları dizeler; bir bir gecenin yüzeyine çıkmaya başladı. Gün ve geceyi anlatan saat, gecenin derinliklerini işaret ediyordu. Beden yorgundu. Ama beyin hınzır bir çocuk gibi ne oyun arkadaşlarını, ne oyun oynamayı bırakacağa benzemiyordu.

  Akılda kalan şiir ışıltılarını bir bir yakalayıp, yazıya döktüm. Taslağım, not aldığı kâğıtlar arttıkça arttı; meğer insan farkında olmadan da olsa deposu, belki de o şiirin özünü anlatan küçük bilgilerle doluymuş.

 Ezber marifeti yüksek olmayan ben; Cemal Süreyya’nın o küçük dev şiirini neredeyse bir çırpıda kâğıda döktüm;

 Ölüyorum tanrım/ Buda oldu işte/Her ölüm erken ölümdür/Biliyorum tanrım/ Ama ayrıca, aldığın şu hayat/ Fena değildir…/ Üstü kalsın…

  Ölümünden kısa bir süre önce, ilahi seslenişini, dünyayı terk ediş törenine çevirmiş Süreyya; bu şiirle, edebiyatın insana dönük yüzüyle ölümü bile; acının, trajedinin elinden kurtardığı ortadadır.

 Büyük bir sevda içinde Burgazada’yı bırakmayan, gelecek kuşaklara, bir ada dinlencesi içinde, bir şaire yakın olmanın da iç huzura katkı yapacağını, delirmemek için sürekli yazan Said de, akılda kalan şiiriyle, geceme iniverdi;

  Sana koşuyorum bir vapurun içinde/ Ölmemek, delirmemek için/ Yaşamak; bütün adetlerden uzak/ Yaşamak…

  Yaşamın ne büyük kıymet olduğunu milyar kere tekrarlasak, yine tekrara ihtiyaç duyar. O yüzdendir, yaşamın kutsallığı, o yüzdendir büyük gurura sahip insanın, bir çırpıda, çıplak, savunmasız kalacağı; yaşamayı, bırakması, yaşarken ölmesindendir…

  Günümüzün şairlerinden Olcay Kasımoğlu’nu anmadan geçmem mümkün değil. Durmadan üreten Kasımoğlu’nun akılda kalan dizeleri;

 “ Ben severim/ Küçük insan koylarını/ Severim doğanın gizeminde/Kendine yol almayı

  Nasıl da insanı, o büyük insanlık tahtına davet ediyor. Çıkacağı büyük zirvelere değil, zirvelerin aşağılarındaki o küçük insan koylarına…

  Günü, ışığı edebiyatın sınırsızlığı, estetiği, insan aklında kalıcılığı marifetinde anlatan Cahit Sıtkı, hemen gün gibi ışıldadı gecenin içinde olduğum en derin yere;

  Ne doğan güne hükmüm geçer/Ne halden anlayan bulunur/Her mihnet kabulüm, yeter ki / Gün eksilmesin penceremden.

  Memleket isteyen de odur;

  Memleket isterim/Gök mavi/Dünya sönmüş başucumda

  Yaş otuz beş/ Yolun yarısı eder, diyen de Cahit Sıtkı’dır. Bunlar, bu şanlı dizeler akla yapışmış, bizi de anlatan, şairden öte bize sunulmuş öğretilerdir.

  Ya, Veli’nin oğlu Orhan Veli, akıldan öte tutunmamış mıdır, bizim sevdalarımıza, mizahımıza;

  Ya o, Muala’yı sandala atıp/Ruhunda icran söyletmesi, hepsi dedikodu mudur?

  Beni bu güzel havalar mahvetti/Böyle havada istifa ettim… İstanbul’u biraz daha İstanbul yapan şairlerdir de. Bu şairlerden birisi de Veli’nin oğlu Veli’dir;

İstanbul’da Boğaziçi’nde/Bir fakir Orhan Veli’yim/Veli’nin oğluyum

İstanbul, tam da Veli’nin oğlu Veli’nin söylediği gibi gözleri kapalı dinlenecek; bir vapur, martı çığlığında. Bir balık zıplayışında, çam ağacının, döngünün yüksek hatırına söylediği şarkılarda, korunun içine uzanmış taş basamaklarda; elini tuttuğunuz can ve cananın ruhunda dinlenecek İstanbul…

 Bir de, Rumehilhisar’da toprak kokulu mezarlıkta uyuyan şair bakışlı Attila İlah gibi haykıracaksınız;

 Vurdun/Kanıma girdin/Kabulümsün…

  Güven Serin  




 


  

3 Aralık 2013 Salı

BENİM PARLAK ELMASIM


Kamera; Güven  Kaz Dağları (İda Dağları)


BENİM PARLAK ELMASIM

  Gün ağır ağır geceye süzülüyor. Farklı zamanlara adanmış heyecanlarımız, coşkularımız olmasaydı, geceye süzülen günlerin ve güne akan gecelerin iç içe geçmişliği bunaltırdı bizi. Hiçbir şey anlamadım bu dünyadan, der zoraki anıları abartma sanatıyla ödüllendirmenin en görkemli sahiplenmesini yapardık.

  Kısacık güz günü; güneşin bir var oluşu, bir de yok oluş töreni. Gecenin uyumlu eğlenceleri, sohbetleri, insana ait dönüşümleri yoksa ışıldayan güneşin arayışı aşk acısı gibi sarar insanın gece içinde kaybolan ruhuna. O yüzdendir, her fırsatta ışığın da, gecenin de dengeli keyiflerine uygun yaşam biçimleri, yine bizlerin en değerli tercihleriyle şekillenecektir.

 Günü mutlu kılan şüphesiz meşguliyetlerimizdir. İnsanca yaşamak adına yaptığımız işlerimiz, yaşam içindeki diğer eylemlerimizdir. Gecenin dinginliği bir başkadır. Sadece uyumaya, sadece dinlenmeye ait değildir gece. Sanatın en yüceleri; sinema, tiyatro ve müzik; geceyle birlikte salınırlar; salınan yıldızların ışıkları; ışık demetleri gibi…

 Tekirdağ’ın üzerine ağır ağır gecenin karanlığı örtüyor. Şehrin caddelerindeki lambalar bir bir yandı. İşyerleri ve evler, geceye merhaba demenin sarı ve beyaz ışıklarıyla her zamanki görüntüleri içindeler.

 Sıkça bir şeyler yazdığım notlarım arasında bir not gördüm. Bir şarkının ismi; My Rrights Diamond- Benim Parlak Elmasım. Önümde duran bilgisayarın arama motoruna önceden not düştüğüm şarkının ismini girince, şarkının videosu çıktı. Tam bir geçiş töreni; günün, geceye süzülüş töreni…

  Siyah elbise giymiş beyaz tenli kadın ve yanındaki müzisyenler; iki keman ve bir çello. Kemanlar çello ile uyum içinde; tıpkı beyaz tenli kadının notaların ezgileriyle uyum içinde olduğu gibi.

 Siyah elbiseli, beyaz tenli sanatçı kadın, günün geceye akış törenine uygun şarkısının sözlerini tango tarzı seslendiriyor; kemanlar ve çello; sözlere can veriyor; tıpkı beyaz tenli sanatçının verdiği gibi;

Parlak bir elmas gibi ışıldıyor
Işığı güzel denizde keşfet
Mutlu olmayı tercih ettim
Sen ve ben, sen ve ben
Gökyüzündeki elmaslar gibiyiz

Sen gördüğüm kayan bir yıldızsın
Bana sarıldığında yaşıyorum
Gökyüzündeki elmaslar gibiyiz


Bunu biliyorum hemen yapmalıyız
Hemen!
İlk mekanında güneş ışınlarının enerjisini hissettim
Gözlerinin içinde hayatı gördüm

Bu yüzden parlıyoruz; bu gece, sen ve ben
Gökyüzündeki elmaslar gibiyiz
Göz göze, çok canlı.

  Güven Serin




28 Kasım 2013 Perşembe

EĞER


Kamera; Metin   Ganoslar 

Badem ağacı ile sohbet...
Tepelerin rüzgarıyla döllenir
Yamaçların yudum sularıyla

EĞER!

  Şair ve yazar Rudyyard Kippling’in “ Eğer “ şiiri, beden heyecanımızın o muazzam ateşi sönmeye başlamışsa veya sönmüşse, bize bir kurtarıcı olabilecek, tüm zamanlara ait bir ilaç, şifa kaynağı gibidir.

  Eğer yaşam bizim için önemliyse, ara renkleri, ara mevsimleri algılamaya başladıysak, bu şiiri hatırlamak, gün içerisinde birkaç kez okumak, yorgun bedenimize küçük bir esinti, bir bardak yaşam suyu olarak akacak ve süzülecektir.

 Rudyyard Kipplign tüm zamanlara sesleniyor;

 “ Etrafında herkes şaşkına dönmüş, yollarını şaşırmış ve bundan seni mesul tutarken, sen kendi tuttuğun yoldan ayrılmaz ve başını dik tutabilirsen,

 Eğer beklemeyi bilir ve beklemekten yorulmazsan,
 Başkaları seni aldatırken, sen yalanla iş görmezsen veya onlar

Senden nefret ederken, sen nefret etmeye yanaşmazsan ve bütün bunlara
Rağmen fazlasıyla iyi görünmez ve fazlasıyla hakimane konuşmazsan,

 Rüya görebilir, fakat rüyaların kölesi olmazsan,
 Düşünebilir, fakat düşüncelerini hayatının esas gayesi yapmazsan,
 Eğer zafer ve yenilgiyle karşılaşabilir ve bu iki boş şeye karşı aynı

Şekilde kayıtsızca hareket edebilirsen,

 Söylediğin hakikatlerin reziller tarafından akılsızları aldatmak için

Değiştirilerek kullanıldığını işitmeye tahammül edebilirsen,
 Veya yapmak için bütün hayatını verdiğin şeylerin bir an içinde
Yıkıldığını görür de tekrar eğilir, yorgun vücudun ve yıpranmış aletlerinle
Onları yeniden yapabilirsen,

 Hayatta elde ettiğin bütün kazanç ve başarıları bir yığın yapar ve
Hepsini bir yazı-tuğra bahsi ile feda edebilirsen ve kaybeder, sonra da
Baştan başlayabilirsen ve bütün tahlilsizliklerini unutup kimseye ondan
Bahsetmezsen,
 Eğer kalbin, sinirlerin ve kasların bitmiş, içinde yalnız dayan, diyen
İradenden başka bir şey kalmadıysa ve son onları tekrar çalıştıra bilirsen,

 Krallarla gezer, sağduyunu elden bırakmazsan,
 Herkesle konuşabilir, fakat faziletini muhafaza edebilirsen,
 Ne düşmanların ne de dostların seni incitebilirse,
 Herkes sana güvenebilirse, fakat bu güven de sınırsız olmazsa,
 Eğer sen ömrünün her saatine tam 60 dakikalık değer verebilmişsen,

 İşte o zaman içindekilerle, beraber bütün dünya senin olur, hatta
Bunlardan da daha üstün, sen bir insan olursun oğlum.”

  Güven Serin 
  


9 Eylül 2013 Pazartesi

ŞAİRLER YAŞAMIN TANIKLIĞINI YAPAR


Kamera; Güven  Ganos (Işıklar) Dağları-Tekirdağ


ŞİİRLER YAŞAMIN TANIKLIĞINI YAPAR

  Evren, nasıl ki hareketin büyük enerjisine muhtaçsa, şiirlerde insanın ruhundan, yaşama katkı yapan bedeninden süzülen bilgelik damlacıklarına muhtaçtır. İşte, bu damlacıklardan süzülen tohumlar her daim yeşermeyi bekleyen ışığı ve nemi görür görmez fırlatır o ince narin bedenini yeryüzüne.

  Bir dönem, 1935 yılında Tekirdağ milletvekilliği de yapan, yaşamın içinde son ana kadar hareketin kutsanmışlığıyla koşuşturan Yahya Kemal, insan denen canlının görmüşlüğü, dinlemişliği, tecrübe edip irade ile seslenişini yapar;

Gelmek için ikinci bir hayata
Bir gün dönüş olsa ahiretten;
Her ruh açılıp da kâinata,
Keyfince semada bulsa mesken;
Talih bana dönse nazikâne;
Bir yıldız verse malikâne;
Bigane kalır o iltifata,
İstanbul’a dönmek isterim ben.

 Hayat boyu hiç evlenmeyen şair, mal mülk de edinmedi. Mal mülke duyulan o büyük özlemin yüksek esareti onu burnundan yakalayıp insan kılığının bir şekline sokamadı. Büyük insanlığın mal-mülk için çırpınışları, dünyayı karıştırıp nice masum çocuğu, kadını, erkeği katledişleri ortadadır; gün gibi.

 Bedeni ve ondan geriye kalanlar Aşiyan Mezarlığında, vapur çığlıkları, tuz kokuları yakınında dinlenmeye devam ediyor. Mezar taşında yine kendine ait bir şiir;

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhardan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

  Güven Serin



20 Ağustos 2013 Salı

YAZMASAYDIM ÇILDIRACAKTIM


Kamera; Güven 
Ganoslarda gün doğuyor.

YAZMASAYDIM ÇILDIRACAKTIM

 Bir filozof seslenir dünyaya; " Anlatamam sözünden anlayamadım gizlidir." der... Anlatamamak ve anlaşılmamak NE ACI... 

 Bir başka filozof; " kelimeler, kelimeler, kelimeler" der. Kelimelerin muhteşem gücünü,bütün eserlerin onla ortaya çıkışını açıklar; hatta müjdeler.

 Ya çıldırmamak için yazan şair;yani Bizim Sait Faik ne der;

Kıyısına tuz ileten rüzgarı
Balıkların yüzdüğünü duyarım
Dinlerim yosunların konuştuğunu
Midyelerin ağladığını
Aşkın bir kanadı vardır kırmızıdır
Delinir
Kan akar
Bir kanadı var
Zehir yeşil

 Sana adanmıştır ey sevgili, IŞIKLI ve DUYGULU kadın...

Güven Serin

15 Kasım 2012 Perşembe

ŞİİR ve ŞAİR


Kamera; Güven  Kaleköy-Kekova-Kaş




ŞİİR ve ŞAİR

  Döneminin aydını şiirin önemini anlatırken hislerini, hissedişini en hakiki anlatımıyla taçlandırıyor;

 “Şiir, en geniş manasıyla, hayat ve kâinatın karanlıklarında yaşayan meçhulün sesi ve gölgesidir. Onun için belirsiz, zekâya asi, açık olmaktan kaçıcıdır. Şiir, hakikatin hayale yükselmesi ve hayalin hakikate inmesidir. Şiir, bir bakışta dumana, bir bakışta ateşe benzer. Avuçlarımıza almaya çalıştıkça yok olduğunu görürsünüz; gözlerinizle kovalamak istedikçe başınız döner ve onu büsbütün kaybedersiniz.”

  Hem şair, hem yazar, hem politikacı aynı zamanda iyi bir vatanperver olan Hasan Âli Yücel gönülden gönle akan şiir için söyledikleri bir şiir genişliğinde, derinlik ve zarafetinde değil midir?

  Bir başka şair büyük ozan Pir Sultan Abdalın şiiri şimdi ustaların ellerinde güzel bir melodiye dönüşmüş, bize şiir ve şarkı seslenişiyle bir şeyler anlatıyor;

Kurban olam kalem tutan ellere
Kâtip Arzuhalim yaz yâre böyle
Şekerler ezeyim şirin dillere
Kâtip Arzuhalim yaz yâre böyle

Ozan Ardahan’dan Kırkpınar’a dolaşsın anlatsın
Karacaoğlan’ı, Pir Sultan Abdalı, Köroğlu’nu
Davullar yine vurulsun, güneş iki mızrak boyu
Yükselsin gün doğusundan, bitsin artık bu küskünlük
Kardeşlerim
Yarın tarih önünde hesap verirken yavrularımız bizi
Kınamasın.

  Şiir, hayat ve kâinatın karanlıklarında yaşayan meçhulün sesidir ama aydınlığa da, düzlüğe de çıkmayı sever. Şiiri vücudunun bütün hücreleriyle benimsemiş ve şiirin gidişatına, kök salmasına inanmış Yücel, şiir dizelerine benzer hakikatin konuşmasına devam ediyor;

“ Şiir, var olanın var olması istenilene sığınması, noksanın olgunluğu özlemesidir. Bu itibarla şiir, ruhlar için bir mercek gibidir; altına tesadüf eden şeyleri olduğundan daha büyük, bazen de daha küçük gösterir. Büyük veya küçük; fakat başka değil! …”

  Şairin yoluna kim yolcu olabilir? Hele bu zamanda, insanlığın şehirler dediği beton yığınları için hapsedildiği, eşya edinme hastalığına tutulduğu bu zamanda, şairin içli ve hisli yolculuğuna kim çıkar; kim bunları kaleme alır? Vakti olmayan, yolları karıştıran, büyük bilgi kirlenmesi içinde boğulan veya boğulanların üzerine yeni diye ağlayan ruhları, bedenleri içe sayarak uygarlıklar yükseltmeye çalışmak kalıcılıktan uzak bir seyir izler.

  Bugünün büyük zenginleri, en küçük fakirleri, güçlü liderleri, kralları yüz yıl sonra belki öyle veya böyle hatırlanacaklar. Ama beş yüz yıl sonra değil adları, ruhları bile bu diyarlarda olamayacak kadar unutulmuş olacaklar. Şairler öyle mi? Dikkatini, emeğini, maddeden kurtulup ruhlarını özgürlüğe bırakmışların dizeleri bin yıl sonra da hatırlanmayacak mı? Elbet hatırlanacak ve hatırlandığı gibi başka yolculukları, arayışları, düşünce ve merakları da beraberinde yolculuğa çıkaracaktır.

  Bu sebepten değil midir Homeros’un, Shakespeare’nin, Vergilius, Nazım, Sait, Orhan, Tevfik’in beden ölümlerinden sonra bile ruh ve eserleriyle yaşamaya devam etmeleri? 

  Şiiri derinlemesine sevmiş, şiirin engin yolculuğunu vatan ve millet sevgisi ile birleştirmiş Yücel gerçeğin, insan aklı ile bu kadar güzel yoğrulmasını doyumsuz tatlar bırakan söyleyişi ile perçinliyor;

“Şiir, sınırlama ve sonu olana sığmayan insan ruhunun sonsuzluklara gömülmesidir. Nihayetsizlik düşüncesi olmasaydı şiir olmazdı; şiir vücuda gelmeseydi sonsuzluk fikri doğmazdı. O zaman insan ruhu, kökünü toprakların altına uzatamayan, dallarını havalara yükseltemeyen bir nebat gibi bodur kalır ve kururdu. Şiir, insanlığın öz suyudur.”

  Şair böyle dedi ve böyle yaşadı, insanlığın öz sularını sevdiği topraklara döküp, kökler salmayı, yokluğun varlığa, cehaletin aydınlığa çıkması için yaşadı ve yaşatmaya uğraş verdi.
Ya bizler ne yapıyoruz? Bizleri hangi planya ve zanaatkârın elleri zımpara-laya bilir, cilalayarak gösterişli, zarif bir duruş içinde olmanın büyük keşfi ile uyuşuklukları yok etmemize yardımcı olur?

          Güven Serin
 

 



13 Mart 2012 Salı

ÜRPERTİCİ GÜZELLİK

SABANCI MÜZESİ

Rembrandt ve Çağdaşı Hendrick Sorgh
Dost bakışlı satıcı kadın



SABANCI MÜZESİ

Müzeciliğin öncüsü olan Sabancı Müzesi
sanat adına doludizgin yol alıyor.
Her yerde savaşın kaleleri yükselirken,
Emirgan'da sanatın kalesi yükseliyor.
Minnettarım.Önünde eğiliyorum ve
ellerim acıyana kadar...


SABANCI MÜZESİ

Rembrandt ve Çağdaşları


Ama,
Ama,biraz sonra
yola çıkıp
Sana geleceğim
Kuş gibi yüreğim...
Gözlerine anlatacak gözlerim
ve dudaklarım


ÜRPERTİCİ GÜZELLİK




Her şey, her yan ürpertiyor insanı.
Denizden esen kuzey rüzgârı,
Elinde bir demet sümbül ile nergis tutan kadın;
Kokuları, bakışları ile ürpertiyor erkeği.


Kadın ile erkek, kendi ritüellerini yapmak için
İçlerinden tekrarladıkları isimleri;
Kutsuyorlardı denize attıkları çiçeklerle birlikte


Martı bilinen şımarık martı değil,
köpek de
Eğriye doğruya havlayan köpek değil.
İnsanlaşmışlar sanki!


Martının, köpeğin insanlaşması iyidir, güzeldir.
İnsanın köpekleşmesi neden kötü?
Kötülük insanın kendisi…


Yakın, daha yakın, ürperti daha ürperti oluyor.
Göz, gözün içinde,
Kalp kalbin atışında,
Dudak dudağın…
Soluk soluğun içinde ürperiyor.


Güneybatı ufuk çizgisi, bir ışık doğuruyor;
Kırk yılda bir doğan ince bir ışık;
Kutsuyor sevgiyi, adı konmamış sevgilileri.

 Güven Serin

















2 Kasım 2010 Salı

DÜŞ İLE GERÇEK

Kamera; Güven  Dupnisa Mağara Civarı-Kırklareli

Kamera; Güven   Istranca(Yıldız) Dağları-Ormanları

 Dere yatağı öyle genişti ki, bazı aylar, bir ırmak,
bir nehir çağlamış buralardan...

DÜŞ İLE GERÇEK



Sesin ırmak oldu aktı kıtadan kıtaya.
Gün çoktan ilerlemiş batıya.
Sen, akıyordun koşulsuz; denize,
Sınırsız göğe…

Ben bir düşün orta yerinde.
Sen dokunuyorsun düş, gerçek diye!
Evrensel ahlak kendi yasalarıyla
Kutsuyordu ona sığınmış bedenleri.

Elledim önce. Sonra, dokunup, kokladım.
Düşün, gerçek olan bedenine imrendim,
Yaşlı ağaçların şahitliğinde…
Bir tarafım kuzeye, bir tarafım güneye.

Gıpta ettim koşulsuz bedenlerin
Korkusuzluklarını korkular ile dengelediler
Diye!

Rüyanın var olan bedenleri, gölgelerin içinden
Sıyrıldılar.
Bellidir, tabiatın seçilmiş ruhları, gerçek ile
Düş arasında bir oyun oynuyorlar…
Adı, sevgi ile beslenen, düş ve gerçeğin
Oyunu…

Güven






13 Ekim 2010 Çarşamba

DAVET

Kamera; Güven Beyazıt Külliyesi
Edirne

DAVET


Biri geceye, diğeri güne…
Taştır taş olmasına.
Ahşaptır merdivenleri ama!

Doğallığın olduğu bu yerde
Bir ruhun bedeni tüter.
Diğer ruhun bedeni başında!

Ahşabın tınılı sesi,
Loş ışık içinde bir insan bedeni!
Buyur gel; gir içeri…

Biri geceye, diğeri güne…
Taştır taş olmasına.
Ahşaptır merdivenleri ama!

Güven




1 Ekim 2010 Cuma

KITALAR BİRLEŞİYOR

Kamera; Güven      Tekirdağ

Gün geceye, gece güne dönüştü
sessizce.Gün mü geceye, gece mi
güne dönüştü önce;bilemedi adam!
Bir şeyi bildi ki adam, gün ve gece
ondan önce de dönüşüm içinde,
ondan sonra da dönüşecek
yeni öykülere,hikayelere...

KITALAR BİRLEŞİYOR


Yaşlı adam önce Avrupa’yı sevdi sonra Asya’yı.
Yer merkezi, çok uzaklardan bir ses…
Sesi önce yaşlı adam, sonra kadın duydu.
Bir işarettir adamı denize getiren.

Saatler, günler, aylar ve yıllar geçti, adamın
denize girişinden beri.
Ve o gün dağların tepesinde bir ışık çaktı.
Önce incir, sonra çam ve sonra da çınar ağacı
eğildi ışığın güzel hatırına.

Karanfil keskin ve buğulu koktu dağların
tepeleri ile deniz arasında.
Yasemin çiçeği karşılık verdi, tabiata salınmış
karanfilin buğulu keskin kokusuna.

Yaşlı adam balığa dönüşecekti, kaygan bedeni
ile çıkmasaydı karaya.
Küçük bir koy, insansız; ışığın çaktığı tepenin
hemen altında.

Sevinç, heyecan içinde yorulmuş beden önce
büyük bir kayaya uzandı.
Balığa dönüşmeye başlayan kaygan beden
güneşin yaşam ışıkları altında ölümcül bir acı
duydu.

Beden acısı gönül acısı gibi değildi. Birisi ölüme
davet ederken, diğeri yaşama çağırıyordu.
Yaşlı adam ışığın çaktığı tepeye bakmaya korkuyordu
bir rüya olmasın diye!

Yamaçlarında büyük kayalar bulunan yüksek tepenin
bakımlı güzel çam ağaçları gür yeşillikler içinden
salıyorlardı ışığı yaşlı adama doğru.

Yaşlı adam acı dolu bedenle, acı dolu özlemi
birleştirip doğruldu. Bir keçi gibi tırmandı yüksek
tepenin ışığına doğru.

O an, deniz önce geriledi uzaklaştı. Sonra ilerlerdi
ve çıldırmışçasına yükseldi gürültülü bir sesle.
Yaşlı adamı kaybetmiş deniz, bir öfke mi, yoksa
bir sevinç mi gösteriyordu bilemedi adam!

Sadece buruk bir el salladı artık kaygan olmayan
kuru insan bedeniyle denize.
Teşekkür etti bunca yıl bağrına basıp, sularında
onu sakladı diye.

Yaşlı adamın tepeye çıktığı yerde bur uğultu, bir
ses cümbüşü yaşandı. Ardı ardına kuş sürüleri
havalandı göğe doğru. Ve bir daire çizdiler,
yaşlı adam ile ışığın sevdalı buluşması adına.

Kuşların dairesi, karanfil, yasemin, beyaz laden
ve biberiye çiçekleriyle donatıldı,
bir rüya gösterisi gibi...
Önce incir, sonra çam ve çınar ağacı…

Önce ışığa, sonra da yaşlı adama “hoş geldin” der
gibi yeşil yapraklı orman; hafif yelin dokunuşları
ile salladı ele benzeyen dallarını.

Işık, kadına, yaşlı adam yenilenmiş bir bedene
dönüştü evrenin sonsuz zamansızlığı adına…
Güven

15 Eylül 2010 Çarşamba

BEKLEYİŞ

Kamera; Güven   Beyoğlu -İstanbul
Ayia Triada Rum Ortadoks Kilisesi
Bu güzel mimari, duruş da kendi inancını
vereceği insanlarını sessice,nazikçe bekliyor...


Kamera; Güven      Aşiyan-İstanbul
Ulvi ağaçlar  ile sarılmış tepenin sükûta
davetini kabul etmiş bir ev ve bir de
sukût dolu köşede bekleyin bir
mezar var. Tevfik Fikret'in edebî
kişiliğinin bedeni yok olsa da, o temiz
ruhun estirdiği yeli bedeninzde hissedebilir,
bir an için ürpere bilirsiniz...


BEKLEYİŞ


Lise yıllarında Ahmet Selçuk İlkan’dan dinlerdik Sofia şiirini. Belki de bu şiiri bu kadar içten okuyacak şair çok az bulunurdu. Öyle bir iç çeker, öyle bir hüzünle, özlemle, kırgınlıkla dile gelirdi ki mısraları, o anı yaşar gibi olurdum. Ve içimden bekleyen şaire destek verir, sempati duyarken, onu yıllarca bekleten ve yıllar sonra gelip de tanımayan Sofia’ya karşı kırgınlığım oluşmuştu.

Şair arka planda müziğin hüzünlü tınılarında şiire başlar;

Her tren gelişinde istasyona “gel” demiştin;
Trenlerden önce geldim Sofia
Kar yağmur demedim yetiştim
Bir aşk için bunlar çekilir mi ya?

Her zaman aynı yerde demirliyorum
İnenleri binenleri sayıyorum birer birer
Emin ol senden güzelleri de vardı
Ama bu kadar bekletilir mi ya?

Makas başlarında her gece fenerler yanardı
Gözlerini hatırladım Sofia
Günde beş yolcu treni geçerdi bu istasyondan
Gözlerim pencerelerde seni aradı
Birinde gelmedin, bari birinde gelseydin ya.

Şair büyük bir sevginin büyük bekleyişini, sıra dışı inanmışlığını yaşamıştır bu şiirde. Sevgili uğruna sevgilinin her tren gelişinde istasyona “gel” deyişinde gelmiş ve bir daha gitmemiştir. Yıllar birbirini kovalamış, üst-baş solmuş-yırtılmış… Sevgiliyi bekleyen şair, artık yaşamak için dilenci olmuş… İş işten geçtikten sonra beden perişan bir vaziyet alıp tanınmayacak hale geldikten sonra gelmiş Sofia. Ama tanımamış dilenci kılığındaki sevgiliyi, özlem ile yılları feda eden adamı; tanımamış…

İnsan, yaşamın üst üste bindirdiği zorluklar, kabalıklar, bencillikler karşısında bu kadar da olur mu diye sorgulamadan edemiyor. Böyle bir sevgili olur mu? Hayatını ortaya koyup, sevgiliyi bir teren garında kendi ebediyetine kadar bekleyecek bir sevgili çıkar mı?

Dostlarım, ülkemizdeki yaşanan krizleri, yaşam kavgasını, işsizlik boğuşmalarını ve hıza çöken karanlığı sonsuz bir kabulleniş içinde düşünüp içinizdeki romantizmi öldürmeyin sakın! Yapabileceğiniz birçok şey vardır kendi mutluluğunuz için! Bazen, bir şiir, birkaç ekmek yerine geçer, bazen bir hikâye, belki de bir yaşamın kaderini belirler. O yüzden, edebi hislerden, sıyrılıp sadece yaşamın kabalığına, aldatmacalarına kapılıp da bedeninizi perişan eylemeyin…

Ben şiirle pek meşgul olmasam da şiire, mısralara de pek yakın duran bir insan da değilldim. O yüzden, kırk yılda bir dökülen mısraları da, merhamet duygusunu yitirmiş, sevgiliye olan vefasını gösterememiş Sofia şiirinden sonra kendi kalemim ile kendi mısralarımı da sizlerle paylaşmak istedim.

BEKLEYİŞ

Bir çınar ağacının koyu gölgesiydi,
çeşmenin musluğunu serinleten!
Su içenler vardı çeşmeden
birer ikişer…

Bir bekleyiştir kadına getirecek adamı.
Ve o gün, zamansız yağmur
yağmayacak, rüzgâr esmeyecektir…

O gün, bedenlerin alışıldık buluşması
değil, ruhların sınandığı gün olacaktır,
çınarlı çeşmeli yaşlı şehirde…

Evet, dostlar yıllardır içime oturan Sofia’nın merhametsizliği, vefasızlığı belki de bu dizelerde ve kendi vicdanımda manen kabul ettiğim şaire bir teşekkür, bir minnet borcunun ödenmesidir diye düşündüm. Bu düşünüş, bu kalemden, bu dizeleri çıkardı ortaya…
Güven