Kamera; Güven Eski Liman-Tekirdağ
Şeftali Ağacı;nasıl da alımlı...
SIRTIMIZDA ZIRHIMIZLA ÖLELİM
Horold Bloom Batı Kanonu eserinde çağlar ötesine uzanan iki
değeri karşılaştırıyor. Shakespeare ve Freud. Bu karşılaştırma içinde sona
yaklaşıldığında yaz meyvesi olgunlaşıyor;
“ Freud gerçekten de zırhı ile öldü. Son ana kadar düşünmeyi
ve yazmayı bırakmadı.” Tespitinde bulunuyor Bloom. Sırtındaki zırh ise
Shakespeare’nin bir şiirinden yankılanıyor, onu önemseyen, yolculuğa çıkmış
nice yoldaşa;
Güneşte yorulmaya başladım
Dünyanın düzeni şimdi bozulsun istiyorum
Alarm zilleri çalsın! Rüzgâr essin indirsin üstümüze,
En azından sırtımızdaki zırhlarımızla ölelim
Shakespeare bu yüzden
ölümsüzler kervanına katılmış; bu yüzden zamanın o muazzam dişlileri onu
öldüremez. Her daim bir kale, bir itenek, sevda olarak belirir içimizde. Dayanağımız,
yârimiz, yaşam felsefemiz olur da farkına varmayız…
Freud sırtındaki
zırha bürünmek için kim bilir kaç ömür iç içe yaşadı! Hangi mum ışıklarında
diriltti sabahı, ölüm kokan; dinlence fışkıran gecenin içinden bilinmez…
Bloom ince bir oya işçiliği
albenisiyle donattığı irdelemesine devam ediyor;
“ Freud, Shakespeare’nin bıraktığı dalgalarda yol alır. O,
daima Shakespeare’nin kendinden önce var olduğunu keşfetmiştir ve bu aşağılayıcı
hakikatle yüzleşmeyi göze alamamıştır.
Shakespeare, estetik
özgürlüğün ve özgünlüğün ilahlaştırılmasıdır. Freud, Shakespeare hakkında
endişeliydi çünkü endişeyi ondan öğrenmişti, aynen duygu çelişmesini,
narsisizmi ve bencillikteki bölünmeyi ondan öğrendiği gibi. Emerson,
Shakesperae hakkında daha özgür ve daha özgündü çünkü o, Shakespeare’den
vahşiliği ve tuhaflığı öğrenmiştir. O yüzden burada, Freud’un değil de aynı
ölçüde kanonsal olan Emerson’un son sözü söylemesi uygundur;
‘Günümüzde edebiyat, felsefe ve düşünce
Shakesperaeleşmiştir. Onun zihni şu anda ötesini görmediğimiz ufuk çizgisidir’
“
Gördüğünüz gibi
Shakespeare sadece şiir değil! Düşünce, felsefedir aynı zamanda… Her insanın
yaşama bakışı bir parça böyle olması gerekmez mi? Sadece parayı, unvanı,
yoksulluğu, futbolu, müziği, şiiri sevmek yeter mi?
İyi insanın yolculuğu
bu kanonsal yüceliğin dağlarından, ormanlarından, vadilerinden, ovalarından;hatta
karanlık mağaralardan geçer…
Bu düşünceler içinde
yoğrulurken kendi estetik kanonsal arayışını yapmaya çalışan müzisyen Harun
Tekin’in (Mor ve Ötesi Grubu) çalışmasından örnekleri vermeyi insani borç
içinde paylaşıyorum;
“ Yalnız kendimizi kandırmayalım, kibir kimseye mahsus
değil. Zehir gibi zeki, çelik gibi sağlam devrimci, Messi kadar yetenekli
olanlarımız da bazen çok kibirli!
Sanatçıyı aşağı
görmek, onun kıymetini sana yakın olduğu için ölçüde bilmek, sinirini bozan bir
şey yapar. İyi filmin, iyi müziğin, iyi müzisyenin değerini gündeme, şartlara,
onun duruşunun bizimkine olan mesafesine göre tarif etmeye göre eğilimliyiz!
Buna bir son vermemiz gerek!
Kimse bağıra bağıra
İstanbul Türkçesiyle şiir okuyor diye tiyatronun dev ismi olmuyor. Orhan Pamuk
ve Murat Menteş ne yaparlarsa yapsınlar uzaya gönderilecek 10 Türkçe romana
birer kitapları giriyor ki her iki si de göze aldıkları yalnızlıkla
fikirlerinden bağımsız saygıyı hak ediyor.
Büyük şarkı yazarı
Sezen Aksu bir dönem ‘bizce’ çok yanıldı diye asla Fazıl Say’dan değersiz
olmadığı gibi, Atilla ilhan’ın şiirinin derinliği son yıllarda nükleer enerjiyi
destekledi diye yok olmuyor, keşke öyle yapmasaydı, ayrı! Ve Turgut Uyar,
zamanında toplumsal gerçeklikten uzak, bohem, anlaşılmaz olmakla,
eleştirilmişti diye 2013 Haziranını en iyi anlatan şair olma vasfını
kaybetmiyor.”
Velhasıl dostlarım sırtımızda zırhımızla ölmenin erdemini
bilelim; son ana kadar, okumak, düşünmek, yazmak… Büyük gürültülerden esas
olanı, o değerli ayrıntıları ancak öyle arayıp bulabilir insan…