30 Eylül 2026 Çarşamba

O BAKIŞLAR HİÇ YAŞLANMADI

 


Kamera; Güven

Kamera; Güven


                                 O BAKIŞ HİÇ YAŞLANMADI

  Masamın üzerindeki ekranda 1959 yılına ait olma ihtimali çok büyük bir fotoğraf duruyor.

  Genç bir kadın: Refika Ana…

  On yedi yaşında, yeni evlenmiş. Önünde nasıl bir yaşam olduğunu henüz bilmiyor. Fakat yüzünde, yıllar sonra da kaybolmayacak bir şey var:

Hayata açık, doğal ve cesur bir bakış.

  Refika Ana’yı ben o fotoğraftaki gençliğiyle değil, yetmişli yaşlarında tanıdım. Oğlu Yunus Çakır ile gördüğüm o anı unutamadım.

  O an içimden “ Doğal sevgi budur işte!” dedim.

  Yunus, Refika Ana’ya doğmadan önce göbek bağıyla, doğduktan sonra ise yüreğiyle bağlı bir oğuldu. Tabi ki bu bağı anlatırken sadece anne-oğul diyemem. Bazı bağları tarif edecek bir kavram bulunamaz…

  Onları ancak insan görebilir, hissedebilir. Bir bakışta, bir ses tonunda, birbirlerine yaklaşmalarında. Yunus Çakır Refika Ana’yı dolaşmaya gitmeden önce ona hangi yemeği hazırlayacağını planlar, ona göre malzemelerini en lüks yerde yemek yapan bir aşçı gibi, belki de ondan daha büyük bir heyecanla hazırlardı.

 Bir zanaatkârın elindeki işe gösterdiği özen vardır ya; acele etmez, gösteriş yapmaz, yaptığı işi incitmez. Yunus’un annesine olan sevgisinde de bana böyle bir incelik duygusu geçmiştir.

  Bir yüreğin, hatta iki yüreğin, bütün “âmâ”lardan,”fakat”lardan,”lakin”lerden sıyrılıp birbirine kavuşmasıydı onların sevgisi…

  Belki de sevginin en doğal, en duru hali budur. Sonra Refika Ana’nın yaşamını sorguladım. Çocukları küçükken eşini kaybetmişti. Bir anneni, çocukları daha küçükken hayatın yükünü karşılaması kolay bir şey değildir…

  Bilirsiniz, hayat denen o mucize şey, çoğu zaman insanlara ne yapacağını sormaz; sormuyor da. Önüne ne koyarsa onunla yürüyor insan. Refika Ana da böyle yürümüş. Çocukları büyütmüş, yoklukları, acıları, sevinçleri görmüş.

  Sonra, yıllar sonra bir evladını, Hasan’ı Yeniköy Mezarlığı’nda toprağa verdi. Ben onu orada gördüm. Bir annenin evladını toprağa verdiği yerde insanın söyleyeceği söz çok azalıyor.

  Fakat Refika Ana’nın duruşunda yine aynı şeyi gördüm. Çaresizlik içinde dahi hayata sırtını dönmemiş bir insan haliyle; dimdik duruyordu. Acı denen şeyi öfkenin kılıcıyla değil, merhametin kucağıyla def ediyordu; sarılarak…

  Duruşunda; metanet, merhamet, asalet vardı. Fakat bütün bunların dışında yaşamı kabullenmenin, teslim olmak olmadığını anlatan bir hal…

  Bu duruşu özellikle önemsiyorum. Çünkü Refika Ana’yı bir kahramana dönüştürmek istemiyorum. O kahraman olmak için değil kendi hayatını yaşadı. Acılarını omuzlayarak taşıdı ve çocuklarını büyüttü. Ölümün karşısında durup yaşama seçti.

  Belki kadınların yaşamında en az gördüğümüz, ama en çok var olan şeylerden biri de budur: Sessizce yaşamak…

  Refika Ana’ın 1959’daki fotoğrafına tekrar tekrar baktığımda beni asıl şaşırtan şey gençliği değil.

Bakışı…

  Çünkü yetmişli yaşlar içinde gördüğüm Refika Ana’nın bakışıyla on yedi yaşındaki bakış birbirine çok benziyordu.

  Tamam, yüz değişmiş, yıllar geçmiş, hayat kendi izlerini işlemiş ama o ışık, o dirayet sanki yerli yerinde kalmış…

  Refika Ana benim için böyle bir insan.2022 yılında aramızdan ayrıldı. Şimdi masamdaki ekranda gençlik fotoğrafı duruyor.

Bir anne… Bir eş… Bir kadın… Bir hayat…

  Belki de her insanın dünyaya bırakabileceği en güzel izlerden biriside budur:

Sevdiği insanların yanında, olur olmaz yerde, ezber sözcüklerle sevgisini açıklamadan yaşamak…

   Bazı insanlar aramızdan ayrılsa bile yaşama biçimleri, yaşama tutunuşları aramızda kalır.

   Bazı sevgiler anlatılamaz; görülür. Bazı bakışlar ise:

 Hiç yaşlanmaz…

Güven SERİN 






28 Eylül 2026 Pazartesi

YERALTINDA AKAN IŞIK

 


Fotoğraf; Yeraltı nehirleri fotoğrafçısı;
Philiphe Crochet'e ait

                            YERALTINDA AKAN IŞIK

  Yazarlar… Şairler… Ressamlar, besteciler, heykeltıraşlar… İnsan ruhunun o görünmeyen tarafını taşıyan o yalnız insanlar…

  Onları yeraltı sularına benzetiyorum. Sessizce akan, görünmeyen ama asla yok olmayan o büyük, tatlı, yaşamın kaynağı olan sulara…

   Bazıları yüzlerce, hatta binlerce yıl toprağın, kayaların altında yol alır. Kimse onları görmez ve seslerini duymaz. Ama zamanı geldiğinde bir bakmışsın bir kayanın çatlağından çıkar, küçük bir pınara dönüşürler. Sonra bir nehir olur, akarlar insanlığın içlerine doğru. Susamış ruhlara, canlara su taşırlar.

  Gerçek sanatı da bu akışa, bu dönüşüme benzetiyorum. Göstererek değil, derinleşerek, görülmeyerek büyür…

  Su nasıl dünyanın ve insan bedeninin büyük bir kısmını oluşturuyorsa; sanat da insan ruhunun görünmeyen büyük kısmını oluşturduğunu düşünüyorum. İnsanı sadece etten ve kemikten yapılmış bir canlı olarak düşünemeyiz. Hatıralardan, acılardan, kayıplardan ve umutlardan da yapılmıştır insan.

  Sanatçılar ise bu gerçek yükü, sessizce taşıyan insanlardır. Zamana değil, zamansızlığa adanmış insanlar…

   Onların içinde hiç sönmeyen bir “başla” sesi vardır. O ses bazen bir şiire dönüşür, bazen bir romana, bazen de bir resme… Tıpkı yıldızların içindeki ateş gibi… Bir kere yanmıştır artık; kolay kolay sönmez; sönemez…

 Ama ne yazık ki günümüzde birçok insan, sanatı da hız çağına kurban ediyor. Daha yolun başında alkış isteyenler çoğalıyor. Bir an önce görünmek, ünlenmek isteyenler…

  Bilinen en hakiki gerçektir; sanat aceleyle olgunlaşmaz. Derinlik, damıtılma zaman ister. Gerçek manada hiçbir sanatçı yaptığı işe  “kariyer” gibi bakmaz. O işi yaşar ve onun için nefes alır.

  Örneğin Franz Kafka’ya bir bakalım. Hayatı boyunca birkaç kişinin dışında onu kimse tanımadı. Gündüzleri sigorta memurluğu yapıp, geceleri de yazdı. Yazdırdıklarının çoğunu ölümünden önce yaktırmak istedi. Ama bugün insan ruhunun sıkışmışlığını anlatan en büyük yazarlardan birisi olarak kabul ediliyor.

  Ya Vincent van Gogh? Yaşamı boyunca sadece birkaç tablosunu satabildi. Açlıklar, yalnızlıkla, ruhsal çöküşlerle mücadele etti. Bugün ise tablolarının önünde dünyanın dört bir tarafından insanlar sessizce bekliyor.

  Fikret Mualla; Paris sokaklarında çoğu zaman parasız dolaştı. Kahvelerde resim yaptı. Bazen sadece bir yemek karşılığında tablolarını verdi. Ama içindeki renkler hiçbir zaman susmadı.

  Sait Faik Abasıyanık; kalabalıklardan çok kıyıdaki balıkçıları, işsizleri, kahve köşelerindeki unutulmuş insanları anlattı. Çünkü insanı gerçekten seviyordu. Onun hikâyelerinin merkezinde hayat var.

  Orhan Veli Kanık; şiiri süslü salonlardan çıkarıp dışarıya taşıdı. Bir simitçinin, bir memurun, bir vapur yolcusunun da şiirin konusu olabileceğini gösterdi.

  Fyodor Dostoyevski; kurşuna dizilmek üzereyken son anda affedildi. Sürgünler, yoksulluklar yaşadı. Ama insan ruhunun karanlığını ve vicdanını anlatan eserler bıraktı.

   Nazım Hikmet; hapishanede yılları geçti. Memleket hasreti hiç dinmedi. Ama şiirindeki umut duygusu hep yemyeşil, hep yaşam kokuyordu…

   Ludwig Beethoven; işitme yetisini kaybetmesine rağmen müzik üretmeye devam etti. Bir düşünün, sesleri duymayan bir insan; insanlığın en büyük senfonilerini yazdı.

   Ya Yaşar Kemal? Çukurova’nın sıcağını, yoksulluğunu, toprağını ve insanı öyle bir anlattı ki; Anadolu sadece coğrafya olmaktan çıktı, insanlığın ortak kültürüne dönüştü.

   İşte bütün bu insanlar bize bir şeyler anlatıyor:

Sanat, kısa yoldan şöhret olma aracı değildir. Sanat, insanın kendi karanlığından geçip, başkalarına ışık taşıma çabasıdır.

   Bu yüzden gerçek sanatçı biraz yalnızdır. Biraz kırgındır. Biraz yorgundur belki… Ama yine de üretmeye devam eder. Artık o,alkış için değil; içindeki sesi susturamadığı için yazıyordur, çiziyordu, besteliyordur.

   Ve belki de bu yüzden gerçek sanatçılar hiçbir zaman tamamen ölmezler. Tıpkı yeraltı suları gibi…

   Görünmeseler bile, insanlığın derinliklerinde akmayı sürdürürler.

Güven SERİN 


24 Eylül 2026 Perşembe

SELÇUK ŞİRİN'İN MEMLEKET MESELESİ

 


İNTERNET

İNTERNET

İNTERNET

                      SELÇUK ŞİRİN’İN MEMLEKET MESELESİ

  Artık biliyoruz ki bir çocuğun dünyası, okul kapısından içeriye girmeden önce başlıyor.

  Evde açılan kitapta, anne babanın birbiriyle yaptığı konuşmalarda, sofrada çocuğun söylediği bir söze verilen bir cevapta; başlıyor çocuğun dünyası… Bir akşam sinemaya gidilip ertesi gün konuşuluyorsa, tiyatrodan çıkınca çocuğun aklında bir sahne kaldıysa; başlıyor çocuğun dünyası. Çocuk bir soru soruyor; karşısındaki yetişkin hemen susturmak yerine,”Sen ne düşünüyorsun?” diyorsa…

  Eğitim dediğimiz büyük meselenin bir tarafı da burada saklı. Selçuk Şirin’i dinlerken insan, dönüp dolaşıp ister istemez evin içine bakma ihtiyacı duyuyor.

  Ardahan’ın Yiğitkonağı köyünde başlayan eğitim hayatı, onu Amerika’da New York Üniversitesi’ne kadar götürmüş. Bugün çocuk gelişimi ve eğitimi üzerine araştırmalar yapan bir akademisyen. Fakat onun hikâyesi sadece “köyden çıktı da profesör oldu” şeklinde yorumlanamaz. Asıl dikkat çekici tarafı, dünyanın farklı yerlerinde gördüğü eğitim anlayışını, çocuklara verilen değeri ve fırsatları kendi memleketinde de görmek istemesidir.

  Selçuk Şirin’in memleket meselesi de tam burada başlıyor. Dünyayı görmüş ve gören bir insanın, kendi ülkesine bakıp küçümsemesi değildir bu eğitim felsefesi. Tam tersine, Başka toplumlarda başarıya ulaşan bir uygulamayı,”Bunu bizim çocuklar için de yapabiliriz!” diye düşünme sorumluluğudur.

   Son PISA sonuçları üzerine yazdığı yazıda Türkiye’nin üç alanda da puanını arttıran 23 OECD ülkesi arasında yer aldığını hatırlatmasını da önemli buluyorum. Yani mesele sadece eksikleri hatırlatmak değil iyi olanı da görmek, konuşmak.

   PISA, yani Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı, elbette önemlidir. Matematik, okuma ve fen alanlarında çocuklarımızın dünyadaki yerini görmemizi sağlıyor.

  Ama bir çocuğun dünyasını sadece üç sınav sonucuna sıkıştırabilir miyiz? Pek sanmıyorum ve bu fikre katılmıyorum.

  Çocuğun geleceğini sadece okul notları belirlemiyor. Evde gördüğü yaşam da belirliyor. Anne babası kitap okuyor mu? Çocuk herhangi bir konuda itiraz edebiliyor mu? Kendinden farklı düşünen bir insanı dinlemeyi biliyor mu? Bir müzeye, tiyatroya, sinemaya gidebiliyor mu? Gitmek için çaba harcıyor mu?

  Doğayla, sanatla, kitapla arkadaşlık, bir bağ kurabiliyor mu? Yoksa boş zamanlarını ekran mı dolduruyor?

  Selçuk Şirin’in yaz aylarında çocukların yaşadığı fırsat eşitsizliği üzerine yazdığı yazı bu açıdan düşündürücüdür. Bazı çocuklar tatili sportif, sanatsal ve kültürel deneyimlerle geçirirlerken, bazıları da bütün yaz ekran karşısında geçiriyor.

  Burada, eğitim meselemiz sadece Milli Eğitim Bakanlığı’nın, öğretmenin ya da okulun meselesi olmaktan çıkıyor.

  Ev de bir okuldur. Anne babasının kitap okuduğunu gören çocukla, kendisine sürekli “kitap oku” denen çocuklar arasında bir fark var oluşuyor.

  Çoğu zaman çocuk, söyleneni değil gördüğünü yapıyor. Yani çocuğun öğrenimi söylenenden çok gördükleriyle zenginleşiyor.

  Demokrasi de böyle!

  Çocuğa demokrasiyi uzun uzun anlatmak yerine, evde onun düşüncelerini dinlemek belki de daha öğreticidir. Yanlış söylediğinde alay etmemek, itiraz ettiğinde kızmamak, kendi kararının küçük de olsa bir karşılığının olduğunu hissetmesi…

  Bu şekilde yetişen bir çocuk büyüdüğünde sadece sınav soruları çözmez. Soru da sorar. İtiraz da eder. Araştırır. Yanlış yaptığı zaman yeniden ve yeniden değerlendirir ve günceller kendisini.

 Selçuk Şirin’in 1 Milyon Kitap Projesi, bu yüzden çocuklara sadece kitap dağıtmak” diye görmüyorum. Proje, özellikle ilk 36 ayda ebeveyn ile çocuğun birlikte kitap okumasını merkeze alan bir anlayış, bir felsefeyle hazırlanmıştır. Bir milyondan fazla bebeğe kitap ulaştırılmışı da çok değerlidir. Ama asıl değerli kısmı, çocuğun ebeveyn ile kurmuş olduğu ilişkidir.

  Biz çocuklarımıza nasıl bir Türkiye istiyoruz? Sadece yüksek alan, iyi bir üniversiteye giren, iyi bir meslek sahibi olan mı? Bütün bunların tamamı çok değerlidir. Ama bu saydıklarımın yanına bir şey daha koyabilirsek:

 Düşünebilen insan…

Güven SERİN 

 

 






21 Eylül 2026 Pazartesi

TOLKİEN'İN DÜNYASI

 


      TOLKİEN’İN DÜNYASI: BİR FİLMİ DEĞİL, İNSANI İZLEMEK

  Filmleri zaman öldürmek için izlersek hemen biter ve zihnimizde tükenme yolculuğuna çıkarlar. Yok, onları bir okul, bir dost, bir bilge gibi izler, dinler anlamaya çalışırsak; tam olarak bittikleri anda yeniden zihnimizde yaşamaya başlıyorlar.

  Hobbit üçlemesini yeniden izlerken bende doğan, kökleşen duygu da tam olarak böyle bir şey. Ekranda neler yoktu ki; ejderhalar, cüceler, elfler ve ordular… Görsellik ise korkuyla karışık büyük bir imrenme içine davet ediyordu. Bütün bunların dışında arka planda tam olarak bir okul var. İnsanı insan olmaya davet eden ve hatırlatan bir okul…

  Thorin Meşekalkan’ın son sözleri saatlerce izlenen, dinlenen, irdelenen okulun özeti gibiydi. Bir ömür boyunca uğruna mücadele ettiği o büyük, ihtişam hazine, ölüm döşeğinde anlamını yitirdi. O büyük ışıltılı görkem, hırs birden insan olmayı seçti. Bir dostluk çıktı ortaya. Bir özür, bir yanılmışlığın en temiz en saf halinin gündoğumu gibi…

  Bu eserlerin yazarı Tolkien’in belki de güçlü ve merkezde olan felsefesi de budur: Servet, insanı zengin yapabilir; ama dostluk olmadan onu büyük yapamaz.

  Filmin sonuna doğru duyulan o uzun bronz borunun sesi hâla kulaklarımda. Ve hemen ardından yükselen koronun sesi… O an sadece bir kral uğurlanmıyor, sanki zamanın kendisi dile geliyordu. O ses, bir yenilgiyi değil; onurlu bir hayatın ardından geriye kalan saygıyı, yerleşen kültürü anlatıyor ve aktarıyordu.

  İyi ve derin sanatın bir özelliği de seyirciye ne düşüneceğini söylemez; onu düş gücüne, zihin gücüne; düşünmeye davet ediyor. Tolkien eserinde de tam olarak bunu yapmış. Sadece kahramanları, başarıyı göstermiyor; onların hırsını da, açgözlülüğüne de, sadakatini de, cesaretini de, merhametini de insan ruhunda ki yerini gösteriyor. Bunlar olmadan insanın bir iç olacağını adeta kazıyor, insan yolculuğundaki insanın zihnine…

  Bugün, yani 21.yüzyılın ikinci çeyreği yaşanıyorken; çocuklarımızın, gençlerimizin sadece bilgiye değil, sağlam karakter örneklerine de ihtiyacı var. Hep olacak da. Sanıyorum Tolkien’in eserleri de bu yüzden hep güncel kalacak. Kısacası her çağın gençliğine okulunun sınıflarını açmaya devam edecek…

  Dikkat ederseniz insanlık tarihi boyunca, özellikle son yüz yılda inanılmaz teknolojiler girdi insanın yaşamına. Bundan sonra da durmadan gireceği bellidir. Ama değişmeyen şeyler hep aynı: Dostluk, dürüstlük, fedakârlık ve vicdan…

  Tolkien’in eserinden yola çıkarak yapılan bu filmleri sadece görsel bir şölen olarak da izlemem mümkündür. İzlenmeli de… Ama ikinci yol daha da değerli; okul ve eğitim yolu…

  Belki de gerçek hazine, Erebor’un alıntıları değil; bir insanın dostunun elini son ana kadar bırakmamasıdır…

  Bir insan yanlış yaptığında gerçekten, gönülden özür dileyebiliyorsa, arkasında servetten daha çok güzel hatıralar bırakmışsa; gerçek zenginlik budur. Yüzyıllardır anlatılan, okunan öyküler, masallar, dokunuşlar gibi…

  Tolkien’in dünyası sır dışı masalları, öyküleri anlatıyor gibi görünse de, gerçeğin böyle olmadığını ikinciye ve ağır ağır izlediğimde bunu anlayabildim. İnsan olmanın, insan kalmanın ve bütün bunların her çağda tekrar öğrenilmesi gereken insan karakterine çok iyi gelecek davranışlar, hissiyatlar olduğunu gördüm…

  Merak edenler, birkaç günü burada değerlendirmek isteyenler; hangi yaşta, hangi mertebede olursa olsunlar; Tolkien’in dünyasından alacakları bir zenginlik olacağına da yürekten inanıyorum.

 Güven SERİN 


 

 

 

  





12 Eylül 2026 Cumartesi

SERHAT KILIÇ'I GEÇ TANIDIK

 

İNTERNET


                                  SERHAT KILIÇ’I GEÇ TANIDIK

   “Önce insan olmak gerek.”

  Serhat Kılıç’ı yıllar önce Seksenler dizisinde tanıdım. Ergun Plak’tı. Öyle sevmiştim ki…

  Diziden ayrıldığında, Seksenler’e bir daha eskisi gibi bakamadım. Oysa yardımcı oyuncuydu. Bir diziye bir oyuncunun gelmesiyle olduğu gibi, gitmesiyle de dizinin hayatı devam etmesi gerekirdi. Yeni biri gelir, o boşlu kapanır zannedersiniz!

  Olmadı; benim için o boşluk hiçbir zaman kapanmadı. Görünen o ki bazı insanlar-SANATÇILAR; Serhat Kılıç gibi kendilerine verilen küçük bir rolü kendi yetenekleriyle büyütürler. Hem de ne büyüme; destansı…

  Serhat Kılıç da öyle yaptı…

 Sonra ne yaptığını, nerelerde olduğunu, hangi filmlerde, hangi dizilerde pek merak etmedim doğrusu. Hepimizin yaptığı gibi kendi hayatımıza döndük veya gömüldük… Ergun Plak’ı bir yerde belleğimizin eski raflarından birine kaldırdım.

  Ta ki ölüm haberini duyana kadar…

  Şimdi bakıyorum da her yerde Serhat Kılıç’ın fotoğrafları, videoları, konuşmaları ve arkadaşlarının anlattıkları; ne çok şey…

  Sıradan sohbetleri bile tekrar tekrar dinlenecek bir felsefe, sanatçı duyarlılığı, birikimi taşıyor. Birçok insanın belki sorduğu veya sormayı düşündüğü o soruyu dillendirmek istiyorum:

  Biz bu adamı, bu sanatçıyı neden daha önce böyle görmedik?

  Belki de sanatçıların gizemli veya garip yazgısıdır bu! Bazı insanlar yaşarken seyredilir ve öldükten sonra da anlaşılır.

  Serhat Kılıç’ın Seksenler setinden ayrılırken arkadaşlarına yaptığı konuşmayı dinledim.”Veda etmiyorum” diyor.

  Ne kadar sade… Ne kadar zengin ve büyük bir cümle… Kırgın değilim, diyor sanki. Kapıyı kapatmıyor. İnsanları hayatından çıkarmıyor. Görüşmek isteyen, görüşür diyor.

  Sonra, karşımıza bir başka Serhat Kılıç çıkıyor. Oyuncudan önce insan… Zaten kendi sözleriyle de söylüyor:

“Önce insan olmak gerek.”

  Bu yazının özü, hissiyatı da burada! Sanatçıyı büyük yapan sadece oynadığı karakter değildir. Sahneye çıktığında, kamera karşısına geçtiğinde, arkadaşlarınla konuştuğunda taşıdığı felsefe de sanatının bir parçası; hatta özüdür.

  Serhat Kılıç’ın ardından anlatılanlara bakınca bunu daha iyi anlıyorum. Onu tanıyanlar sadece “iyi oyuncuydu” demiyor. İnsanlığından söz ediyorlar.

  Çalışkanlığından, mesleğe bağlılığından, müziğinden, arkadaşlığından, gülüşünden…

  Geride bir oyuncudan çok daha fazla şey bırakmış. İşte bu yüzden ölümünden sonra bu kadar çok konuşuluyor. Birçok insanın kendinde görmek istediği kabiliyeti, üstün insanı onda gördüğü için; bu kadar büyük hüzün ve kayıp ağıtı…

  Kendi hayatımızdan bir parçayı da uğurladık. Bir şarkı, bir hoşça kal sözü gibi. Ama tuhaf olan şey:

Bazı insanlar ölümle gitmiyor; yok olmuyor.

  Tam tersine Serhat Kılıç gibi insanlar, ölümle yeniden görünür oluyor.

Fotoğraflarda, filmlerde, bir arkadaşın anlattığı küçük bir hatırada, bir karakterin yüzünde, bir kahkahada; beden yeniden yolculuğa çıkıyor sanki…

  Serhat Kılıç’tan geriye çok şey kaldı:

Eser, ses, duruş ve insan…

 Serhat Kılıç çok daha büyük rollerle karşılaşsaydı belki Türk sinemasında, insanların hafızasında onlarca unutulmaz karakter bırakacaktı. Bunu artık bilip öğrenemeyeceğiz. Ama bildiğim bir şey var.

  Ergun Plak’ı oynayan adam, o karakterden çok daha büyük bir hayat taşımış. Ben ise onu çok geç tanıdım. Belki de şimdi; en zor zamanda tanıyorum. Ölümünden sonra…

  Sanatçıların garip ve belki de gizemli yazgısı; kıymetleri yaşarken değil öldükten sonra anlaşılıyor.

Ne kadar acı…

Ne kadar insanca…

  Serhat Kılıç’ın bize bıraktığı o büyük unutulmaz cümle de bunu anlatıyor:

 Önce insan olmak gerek.

   Gerisi; rol, perde, ışık ve zaman… Zaman ise iyi sanatçılara kıyamaz. İşte böyle; bazı insanlar ölümüyle yaşamaya başlıyor…

Güven SERİN 

 

 




2 Eylül 2026 Çarşamba

AĞAÇLAR GİDER BİZ BAKAR KALIRIZ

 

Kamera; Güven

Kamera; Güven

                           AĞAÇLAR DA GİDER, BİZ BAKAR KALIRIZ

  Ne zaman bu tarafa doğru (Atatürk Bulvarı ) yürüyüşe çıksam, ona bakmadan geçemiyorum. Yürüyüş yolunun kenarında öylesine duruyor. Birkaç yıl önce herkesin gözleri önünde kurudu.

  Bir zamanlar koskocaman ve güçlü bir ağaçtı. Gölgesi, yeşilliği, kuşları, böcekleri vardı… Sıklıkla altında bulunan bankta dinlenen insanlar da vardı. O insanlardan birisi de bendim…

  Şimdi üst dalları kesilmiş ve geriye sadece kuru bir gövde kalmış. Ama öyle sıradan bir gövde değil geriye kalan! Yakından bakınca yılların izi üzerinde duruyor. Çatlak kabuklar, yaralar, budaklar; zaman ne bırakmışsa hepsi üzerinde…

  İşte ben, ne zaman onun yanından geçsem, bir an duruyorum. Onun gölgesinde çok oturdum. Bazen hiçbir şey düşünmeden; sadece yoldan gelip geçen araçların akışını, boşluğa bakar gibi bakıp izledim.

  Şimdi ne gölgesi, ne de yeşili var! Her ikisi de çokta terk etmiş cennetini. Ama gövde halen orada; dimdik… Sanki bir şey anlatacak da, biz dinlemiyoruz. Ağaçlar da insanlar gibi yaşlanır. Doğar, büyür, güçlenir ve yaşlanır. Sonra da günü gelince gider; yaşamın değişmez kuralıdır bu.

 Burada aklımdan hiç çıkmayan düşünceleri de sormak zorundayım.

Bu ağaç gerçekten zamanı geldiği için mi gitti? Yoksa birçok Tekirdağ ağacı gibi hastalandı da kimsenin haberi mi olmadı? Susuz mu kaldı? Köklerinde bir sorun mu vardı? Bir hastalığa yakalandı da geç mi kalındı? Benim zihnimde kopan fırtınanın sualleri bunlar.

  Ağacın bin bir türlü yararını, faydasını bilmeyen de yok, duymayan da hepsini yazacak, tekrar tekrar pişirecek değilim. Ama bilinen bir gerçek var; ülkesini, şehrini seven herkes; ağacın toprağın dostu ve bir nefes olduğunu bilir…

  Ne hazindir ki bu zenginlikleri çoğu kaybettikten sonra anlıyoruz. Her yer asfalt yapan yöneticiler asfalt ve betonla övünüyorlar ama her yeri yeşille, ağaçla; toprağın ve insanın dostlarıyla donattık diye övünen yöneticiler görmekte zorlanıyoruz…

  Kuru ve gölgesiz, artık kuşları olmayan ağacın yanından geçip gittim. Biraz ileride ise bambaşka bir manzara var. Şaraphane duvarına asılmış sarmaşıklar ve yeşillikleri duvarın üzerinden taşıyor…

  Hayat denen o muhteşem iksir, her yerde kendine bir yol buluyor. Duvarların üzerinden taşıyor ve taşa tutunuyor. Bir tarafta kurumuş bir ağaç ve diğer tarafından duvarın üzerinden taşan yeşillikler…

  Sadece bu manzara bile doğanın cömertliğini, yaşama sunduğu o büyük katkıyı anlatmaya yetiyor. Biraz ötede geri çekilen bir yaşam, diğer tarafta taşıyor adeta…

  Ne kadarını fark ediyoruz? Doğa kapımıza dayanıp hesap sormuyor. Sadece yavaşça geri çekiliyor.

  Efendim; bu şehirde üniversitemiz var. Belediyelerimiz var. Okullar var. Çevreyle ilgili kurum ve kuruluşlar var. Bilim insanlarımız var. Çok fazla da iyi niyetli insanlarımız var.

   Ama neden yaşlı ağaçlarımız için daha büyük, daha sürekli, istikrarlı bir çalışma yapmıyoruz? Hangilerinin ömrü doldu, hangileri hasta; niçin onları tek tek tanımıyor, tanıtmıyoruz?

  Bütün bunları bilmek, bugünün teknolojisinde çok zor olmamalı! Üniversitemizin bilgisi ve belediyelerimizin imkânı, halkın ilgisiyle buluşur, işin içine çocuklarımızı da katmalıyız.

  Bütün bunları bir araya getirmek ne müthiş bir şey olurdu. Her okul birkaç yaşlı ağacı sahiplense, çocuklar o ağaçları tanısa, hangi tür olduğunu öğrense, yaşını merak edip hangi mevsimde nasıl değiştiklerini görüp anlamaya çalışsa ne büyük mucize olur. Çünkü o zaman tanıdığı ağacın hastalandığını uzmanlarından dinleyerek; sahip çıkacak gölgesine, kuşuna, böceğine ve nefesine; çocuk…

   Bilinen en hakiki bir gerçektir; insan sevdiği şeyi gözden, kolay kolay çıkarmıyor. Hele söz konusu bu sevginin arkasında çocuklarımız varsa; zamansız yaşlı ağaç ölümlerimiz de çok az olacaktır.

   Yaşlı ağaçlar biraz da yaşlı insanlar gibidirler. Çok şey görüp geçirmişlerdir. Kara kışlar, tuhaf mevsimler atlatmışlardır. Onlar konuşmazlar ama hikâyeleri vardır.

   O yaşlı ve kuru gövdesi olan yaşlı ağacın yanından her geçişimde bakıyorum ona. Benim için hâla orada ve bir şeyler söylüyor. Bir bilge gibi, sessiz ve biraz kırgın…

   Çoğu zaman bizi biz yapan hazinelerimize bakıp kalıyoruz. Çoğu zaman anladığımızda; çok geç oluyor; çok geç…

 Güven SERİN