29 Kasım 2016 Salı

PİRAYE ve NAZIM






PİRAYE ve NAZIM
-------------------

  Küçük; belki minicik bir kadındır Piraye. Nazım ile sevgisi, edebi dünyaya sunduğu buket; bir orman kadar büyük; geniş ve derindir…

  Bazı safdiller sanatçının rahattan, huzurdan, insanı insan yapan duygulardan arınmanın besleyeceğini sanırlar. Hâlbuki insanın yolculuğunda yaşamın eksiksiz olan bütünlüğüdür fayda, huzur, devamlılık sağlayan şey…

  Sanatçı ne kadar çok toplumdan, toplumu biçimlendiren eksiklerden, aksamalardan kaçarsa, o kadar sanatından uzaklaşır. Nazım’da kendi sevdalarından kaçmayarak, yüzleşmeyi tercih eden; bu tercihlerin zorlukları, yürek acıları onu dağlarken, o şiir dünyasına usta bir mimar gibi dize taşıyarak, yangınını; yangınları sündürüp, kendi kulübesini inşa etti.

 Piraye Nazım’ın döşeğinden, yanından eksik oldu olmasına; yüreğinden ise hiç eksik olmadı… Piraye’ye yazdığı ilk dönem şiirlerinden birisi, bunun en etkili kanıtı, anlatımıdır;

Abe şair,
Bizim de bir sözümüz var
“aşka dair.”
O meretten bizde çakarız biraz…
(…)
Deli çığlıklar atıp avaz avaz
Burnumun dibinde geçti de yaz,
Ben, bir demet mor menekşe olsun
Getiremedim
Sana!
Ne halt ettik,
Dostların karnı açtı
Kıydık menekşe parasına!


Güven Serin 

22 Kasım 2016 Salı

35.TÜYAP-ULUSLARARASI KİTAP,SANAT FUARI


Kamera; Güven  




Kamera; Güven   İoanna Kucuradi

Kavramları hatırlattı. Beynimizde ki olayların,nesnelerin
karşılığı olan kavramları...


Kamera; Güven Nurhan Atasoy

Kara Memi dedi,başka bir şey demedi;illa
onun sanatı;haklıydı,bilmediğimiz bir okyonus
Kara Memi


Kamera Güven- Onur Öymen

Tarihin;koynuna yaslanmış olayların istatiksel ve
sosyolojik karşılığını hatırlattı. Ortaya çıkan
görüntü;ürkütücü...

                       35.TÜYAP-ULUSLAR ARASI İSTANBUL KİTAP,SANAT FUARI


  9 Gün; dünya kendi etrafında dokuz gün dönerken; güneşin etrafında ise aldığı yol; yaklaşık olarak 26–27 milyon kilometre… Ne çok şey oluyor; bir saat, bir günde dahi…


  Onur konuğu ülke Almanya ve bu ülkeden katılan 28 yayınevi; ülkemizden ise 800 yayın evini buldu. Gerçek manasıyla bir dereni, gölün, denize dönüşmesi; belki de birkaç yıl sonra bir okyanusa dönüşecek etkinlik…

  Böyle bir etkinliğin; uluslar arası bir cıvıltının, seçenekler cenneti sunumlarının Tekirdağ’da yaşanmıyor olması üzüyor beni. Oysa Tekirdağ bu işler için seçkin bir coğrafyaya sahip…

  9 günün ardından ve 9 günün saatlerine sığan 300 etkinlik; panel, söyleyişi, şiir, dinletiler ve çocuk etkinlikleri…

  35.TÜYAP Fuarının ardından aklımda kalacaklardan birisi de gençliğin zaferi oldu… Bütün stantlar genç insanlarla; erkek, kız, çocuk, yetişkin; hiç kimse birbirine dokunan solukları, bedenleri adına rahatsızlık duymuyor; bir başka olayın devinimi, büyüsü gerçekleşiyor burada.

  Koca mekân; bu mekânı insansız görmek istemez kimse! Olmuyor, insanın ayak sesleri, gevezelikleri, durgun halleri, hüzünlü bakışları ve şımarık duruşları olmadan hiçbir şey tamam olmuyor; bütün kavramları yine insan akıla uygun hale getiriyor.

  Almanya’nın Basın Bildirisinde Hareketli Zamanlarda “ Sözcüklerin Etkisi” diye başlayan bir anlatım… İnsanın içi titriyor; hareketli zamanların büyüsü olan sözcükleri ve etkilerini düşününce ve ne kadar çok zahmet gerektiğini anlıyorum; etkili bir sözcüğün büyülü zamanına dokunma şansını bulmak…

  35 yaşına giren Uluslar Arası İstanbul Kitap Fuarı 100 Binleri ağırlamaya başladı. Bu yılki onur yazarı ise bizden birisi ama bütün dünyaya ait bir yazar, düşünür; İoanna Kuçuradi. Yaşı 80 ama bir seksen yıl daha olsa yine bu yıl ki fuar sloganı söylemi gibi; “ İnatla ve Değerler Peşinde İoanna Kucuradi”

  83 yaşında ki Nurhan Atasoy aynı felsefenin yolcusu. Matrakçı Nasuh derken Kara Memi’nin zenginliğini keşfetmiş, adeta onunla bütün bir ruh, beden olmuş; çalışmalarına doyamadığı gibi, belki kendince bir arpa boyu yol almanın acısını taşıyor.

  Atasoy ısrarla ricada bulunuyor biz katılımcılara; “ Sizler bana borçlusunuz!  Evet, borçlusunuz; benim yapamadıklarımı; Matrakçı Nasuh, Kara Memi, benim ortaya çıkartamadıklarımı sizler takip edin! Sizler keşfedin!”

  İoanna Kuçuradi seksen yaşının yorgunluğunu bitmeyen bir felsefe anlayışı, yaşama bırakacağı bir “hatırlatma” , “uyarı” ve fark ediş “kavramı” için,adeta insanlık mücadelesi veriyor.

  Kucuradi’nin küçülmüş bedeni, devasa felsefesiyle tezatlık oluştursa da ortaya oldukça anlamlı bir tablo çıkıyor.

  Onur Öymen Büyükada Salonda “Arka Plan” isimli konuşması, matematiğin istatistik dalını da tarihsel süreçlerle birleştirip altın tepside sunar gibi… Dünyada halen uygarlığını sürdüren milletlerin, devletlerin ülke olma yolundaki yolculukları ve karıştıkları vahşet; insanın aklının almayacağı kadar ürkütücü…

 Örneğin; ABD… Amerika Kıtası Kristof Kolomb ile başlayan keşfi, daha sonra ki yerli vahşeti; Onur Öymen’in verdiği rakamlar insan aklını zorluyor. Keşfedildiği zaman Amerika Kıtasında ki yerli nüfusu 5–6 milyon olarak tahmin ediliyor. 1900 yıllar da ise 200–300 bin insana kadar düşüyor.

  TÜYAP’DA işlenen konulardan birisi de Felsefe ve İnsan… Çocuk ve gençlere yönelik “Eğitim Hakkı”, “ Farklılıklar”, “ Eleştirel Okuma ve Düşünme.” 300 etkinlik…

  Sanırım, anne ve babalara, öğretmenlere ve sanatını geliştirmek isteyen sanatçılara TÜYAP gibi etkinlikler; Yüksek Lisans veya Doktora gibi etkinlik seviyesi kadar derin, yüksek ve genişlik kazanıyor; resmi, heykeli, seminerleri, şiirsel dinletileri gibi…

  Bernard Shaw “ Hareket halindeki cehaletten korkarım.” Demesi ayrıcalığını koruyorken, aynı zamanda Almanya’nın basın bildirisinde Hareketli Zamanlarda “ Sözcüklerin Etkisi” işlendi.

 Sözcükler, her alanda kendi seçkisin oluşturur; yani kavramlara verdiğimiz değer, ruhumuz ile bedenimiz arasında ki o yüksek algı, denge ve imbiğin ürünü olan öncelik sahiplenmesi; büyülü bir yaşamın peşinde koşar; bitmeyen, bitmeyecek bir koşudur…

  Her yıl gezen, gören kişi sayısı artıyor. Bu yıl 621 Bin katılımcı… Büyük rakam… Almanya da ki fuarda 2 Bine yakın yayın evi katılımcı 400 Bini geçmez iken, bizde ki bu artış; gençlik çığlıkları sevindirici mi; düşündürücü mü?

  Tam olarak karşılığı nedir bu 621 Bin insanın? Sosyal, kültürel, toplumsal veya kişisel olarak; neler değişti bu insanlarda? Yoksa buda bir popülerlik mi?


 Güven Serin 
 



 

  




21 Kasım 2016 Pazartesi

UMULMADIK TOPRAKLAR'A


Kamera; Güven TÜYAP



Kamera; Güven  TÜYAP


Kamera; Güven  TÜYAP


Kamera; Güven  TÜYAP

UMULMADIK TOPRAKLAR
--------------------

  35. TÜYAP Uluslar arası İstanbul Kitap Fuarı resim ve heykel salonlarında, hepimizin maruz kaldığı göçmenlik üzerine düşünmeye davet ediyor. Bir çalışma, bir etkinlik, insanın sanatı, zanaati ve çabalarıyla çok değerli bir kavram üzerine oturuyor; anlama ve anlaşılma sanatını, sanatçıların resim, heykel veya hikâyelerinde bulabiliyoruz…


  Sanatçı Gülsün Karamustafa ise toplumsal sorumluluk projesi dâhilinde “ Bu İşin Sorumlusu Kim?” diye sormaktan geri kalmıyor. Kimdir sahi? Şudur, budur demeden öte, bu oluşumların kırılma anlarını, sosyolojik yansıma ve geçişlerini de anlama, bilme içtenliğine erişerek bir cevap verebilir miyiz?


Güven Serin 




7 Kasım 2016 Pazartesi

MASALIMSI GERÇEK


Kamera; Güven--- Akdeniz...



Kamera; Güven -Akdeniz ve Toroslar;
ayrıca mitoloji;...
                                                 MASALIMSI GERÇEK


Bir şiir, gökyüzüne yayılan sözcük demetleri…
Moliere’nin huysuzu! Yoksa Tarık Buğra’nın rüyası mı?
Bildik Buğra ve İbiş… Bir rüya; belki masal veya
Gerçeğin ta kendisi…
Sıcak mı sıcak Akdeniz… Palmiyeler ve biraz
Ötede falezler…
Çitlembik daha şen ve yeşil…
Gitar çalan adam;
Terbiyeli; yani oldukça deneyimli;
Gam ve neşe; velhasıl insana işliyor melodisi.
Bilirimsiniz;
Bir de Engin Alkan’ın Molier’in Huysuzu var.
Huysuz mu huysuz; biraz da aksi, cimri…
Soracak olursanız rüyayı; İbişin rüyasını;
Derim ki; Semra mı? Hatice mi?
Sadece bana güldü, beni sevdi takıntıları,
Gerçeğin rüyasıdır belki…
Yayılıyor ezgi, melodi ve sözler.
Yaşamı; insan yaşamını yorumluyor.
Oysa bir kadın; insan değiliz biz, diyor.
İnsan örneğimiz, bizden önce başka insanlığın;
Olmadığını bilmiyor…
Dökülüyor vahşilik; cehaletin merakları;
Deniz ve kumlar gibi…
Türküevi, Rumeli; biri gitarı,
Diğeri udu, kanunu öne çıkarıyor.
Gülümsüyor uçkuru düşünmeyen kadın.
İçe, dışa; dosta ve düşmana…
Kahve teninden, incecik;bir şeyler sızıyor;
İnsana, değişime, yürüyüşe,
Masalımsı gerçeğe dair…

Güven Serin 




3 Kasım 2016 Perşembe

RÜYA ÖLÜM GİBİ SİYAHTIR




RÜYA ÖLÜM GİBİ SİYAHTIR
----------------------------


  Theodor Adorno bir kitabında bu cümleyle başlar insan yolculuğuna. Tıpkı, herkes gibi ben de ölüme inanırken, sıranın bana gelmeyeceğinin kurnaz gülümsemesini yapıyorum çoğu zaman.

  Sanat dünyası, özellikle tiyatrocular bu rüyayı daha bir yaşarlar. Onlar sahnelerler hakikatin yalan, yalanın hakikat olduğunu… Bütün bu hakikatler içinde, çok kısa bir rüya gibi geçer ömürler…

 Yaşama ebedi bir düş gibi, her türlü insan algısıyla sarılmayanların meşhur sözüdür; “ Hiçbir şey anlamadım ben bu hayattan!”

 Hâlbuki Bülent Somay bir seslenişinde başka bir şey anlatır yaşama dair;

“Ben sana aşığım” aşkı yaşarken rüyaların en pembesi, yeşili, kırmızı, sarı, mavisi görünür insana. Ne büyük lütuftur insanın ilerleme destanına katkı adına. Bülent Somay böyle der demesine ama Özcan Erdoğan da “ Ben sana aşığım” cümlesini aklın matematiği, sosyolojisi ve felsefesiyle yorumlar;

“ Ben sana aşığım, dediğim andan itibaren ötekinin benim üzerimde iktidar ediyorum, çünkü iktidar emretmek, istemek ve rica etmek parametreleri üzerine kuruludur. Hatta rica etmeyi yalvarmaya kadar götürebiliriz. Egemenlik ilişkisi demek, iktidarın kalıcılaşması, kurumsallaşması demek...”

  Erkeklerin ölümcül rüyasıdır kadınlar. Dalga dalga gelir yokluğun en amansız anında. Sanatçı, Bertolt Brecht için de böyle bir rüya tüm yaşamı boyunca devam etmiş. Onun için; Bütün kadın çalışma arkadaşları onunla en az bir kere yatmıştır inancı hâkimdir edebi dünyada.

  Bu kadar çok kadınla birlikte olması, belki bir parça Nazım Hikmet’i hatırlatır. Ama Brecht Nazım’dan çok öte… Bu çirkin, ama sanatında üretim çılgınlığı yaşayan adam için kadınlar hep vardır. Hatta ona sığınmış, onsuz yapamayan Helene, Margarette ve Ruth…

 Brecht’in rüya gibi yaşamını Elias Cennetti belki en doğru yorumluyor;

“ Brecht arabasına gösterdiği şefkati başka hiç kimseye göstermez.”

 Bu rüyanın içinde var edeceğimiz en pahalı şeylerden birisi de kendi şefkatimiz olacak sanırım… İşte bu yüzden, Tasavvufu felsefesinin, İbnü’l Arabî’nin Füsusu içinde yer alan;

Âlem Hayal İçinde Hayaldir, açılımı, anlatısı anlaşılmaya çalışılmalı…

 Güven Serin  

ZİHİN BERRAKLIĞI





                                              ZİHİN BERRAKLIĞI


  Çoğu zaman yitik hissederiz kendimizi. Yaşamın anlamsızlığı, ruh halimizin amaçsızlığı, zorla kabul ettirilen toplumsal kalıpların can sıkıcılığı; beden yataklarını taşırır durur…

  Bilirsiniz; taşan nehirler bereket; mil taşırken ovalara, aynı zamanda zarara-ziyana da yol açarlar; ilmi; mühendislik çalışmalar eksik ve yetersizse…

  Öyleyse, bize sunulan bütün yardımları sırasıyla kabul etmek oldukça akıllıca… Bir doktora görünmek mecburiyet olmaktan çıkmalı; bu kültüre; kendisini seven, ruhsal ve bedensel sağlığa inanmış insanın vazifesidir.

  Her daim doktor ve ilaçlar yeterli olmayacağı zamanlar, kendi motorlarımızı, kalkanlarımızı fark etmek; milyarlarca hücrenin yaşam için nasıl da her gün bedenimizin içinde yaşamı kovaladıklarını insan biyolojisine bir parça eğilmek…

  Biraz kulak kabarttığımda etrafa; ikili ilişkiler ister karşılıklı, ister telefonla olsun; bataklık kokularının acı duyumsamasını yok saymam mümkün değil. Sosyal hayatımızı belirleyici olan tek şey; maddiyat olmuş. Hani, sıkça satıp, savdığımız, gururlu bir çalım için sürekli borçlanıp, etrafımıza farklı görünmeye çalışırken sıfırı tükettiğimiz konu; mesele…

 Yitik, terkedilmiş bir toplum olma yolunda ilerliyoruz gibi geliyorsa size; öğretmenin, imamın, avukatın; yani bize öncülük yapacak bütün insanların da kendi girdabına kapıldığını görüp, kendi şifamızı, yine kendimizden yola çıkarak insanlarda aramanın ter akıtarak çalışmanın, yorulup yoğrulmanın vakti geçiyor gibi…

 Az okumanın yanında, doğru gezmemenin, güncellenmemenin, şarj ve deşarj ilmi zorunluluğun karşısında saygı duymamamızın ağır yükü zavallı bedenimizi iki büklüm yapmaya başladı.

 Yaptığımız tek şey; sıfırı tüketince maddi olarak; zaten olmayan sosyal, felsefi düşünceler sayesinde bir yerlere saklanıp kuytularda dolaşıyoruz. Böyle mi olmalı bu güzel canlının dünya yaşamı?

  Bizler, dünyaya sınırsız yükleri taşımak için gelmedik. Evrimin yüce becerisi 5 milyar yaşında olan dünyanın yaşama olan gebeliği; yaratıcının seçiciliği her birimiz için başlı başına mucizevî bir etken olmuştur.

 Öyleyse; bizler niçin varken yok olmak, kendimizi zalimce bitirip, ondan, bundan kaçmak zorunda kalalım? Neyin yarışıdır bu yarış? Zihnimiz berrak olmazsa; ne sinemadan, ne müzikten, sevgi ve sevdadan da hiçbir şey anlamadan acı dediğimiz; intikamın, nefretin, kabalığın esiri olmaktan başka bir çare göremeyiz.

  Çocuklarımıza eğitim vereceğiz diye bütün varlığımızı adayıp, onların birkaç üniversite bitirip işsiz kalmasını bir türlü azmedemiyoruz. Oysa aynı şeyi herkes düşünüyor. Herkes eğitimin basamaklarına kurban törenlerine gider gibi kendini kurban ediyor; sunak taşları; insan ruhlarının hiçlik kokan kanlarıyla dolmuş, taşmış durumda.

  Yaşamın biricik olduğunu kabul edip, sadece mezarlıklarda sukunet ve tarafsızlık duygusunu bir kenara bırakıp; hatta pilav yemeden, ayran bile içmeden, orada bulunan çam, toprak kokan, kuş melodilerini dinlerken, yaşamın istikrara muhtaç olduğunu; istikrarın tutuculuk değil, yaşama atılacak; son ana kadar hareket sağlanacak enerji, irade üretmek olduğunu hatırlatmak ister; sizlerden rica ederek;

 Farklı mekânlara gidip, bazen bir yudum şarap, bazen bira, bazen rakı veya bir kahve içip, ara sıra da olsa kahvenizi, Marmara’yı tepeden gören bir mekândan; rüzgâr koridoru alan; kuzey rüzgârının efendilik yaptığı yerlerden geçip, uğrak ve sığınak olarak görmenizi diliyorum.

 Yaşam değerlidir; yaşama göz açmış bütün canlılar da öyle… En çirkini, en güzele muazzam bir destek olurken; en yetmezi, yeterliliğe sanatsal, sosyal ve manevi bir destek olduğunu unutmasak iyi ederiz.

 En erdemli; en yüce uyarı; insanın, gezerek, görerek, okuyarak ve taptaze güncellik kokan beceri ve irade davranışlarının nazik emridir. Dengenin, adil ve nazik olmanın sırrını öğrenmiştir; tıpkı yoksulluğun parasızlık değil, yaşama katkı sağlamamam olduğunu, berrak bir zihin yapısına sahip olmadığını öğrenmesi gibi…

 
 Güven Serin 
 

 

 


  

2 Kasım 2016 Çarşamba

AHMET SELÇUK ÖZBEK KIZILIŞIK


Kamera; Güven

Sanatçının ağzından çıkacak her sözcük;saygı,merak
ve yaşama dair bir açlıkla bekleniyor.



Kamera; Güven


Kamera; Güven 
Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık

                                       AHMET SELÇUK ÖZBEK KIZILIŞIK



Tam olarak böyle; yiğit nasıl lakabıyla bilinirse, sanatçı da ismi, soy ismi; felsefesi, sanat anlayışıyla anılmak ister.

  Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık; sevgili ağabeyim ve dostum; sanat ve tarihsel yolun yoldaşı arkadaşım nihayet kendi atölyesine kavuştu.

 İstanbul, o büyük orman; devasa okyanus kendi içerisinden var ettiği insanı; sanata adanmış sanatçıyı yine kendi içerisinde bu kez Asya tarafında onurlandırma ödülünü verdi.

  Sanatçının çocukluğu Sultanahmet, Fener ve ön önemli kısmı Küçük Ayasofya bölgesinde, denizin kara ile hemen buluştuğu yerde şekillendi; mistik, tarihsel, mimari, sosyolojik birçok olgu burada ekildi, tohum halinden filize doğru ilerledi.

  Güneşle ilk kez burada; tıpkı denizle buluştuğu gibi; kâgir bir evin, Bizans surlarına uzanan balkonu, denizin bir atlayış; dalış mesafesinde; Asya kıtasının tam karşısında bu yer; Küçük Ayasofya bölgesi aynı zamanda İbrahim Çallı’dan Bedri Rahmi’ye; Bedri Rahmi’den Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık’a kadar uzanacak bir sanatın buluşmasını yaşatacak çocuğun evidir.

 Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık Bedri Rahmi’nin öğrencisidir. Hani şu dizeleri yazan; ressam şair Eyüboğlu;

Karadutum, çatal karam, çingenem,
Nar tanem, nur tanem, bir tanem

  Hani şu dizeleri de gökyüzüne, aziz ülkeme; ülkemin bitirilen köylerine bugünü görmüş gibi armağan eden şairin, ressamın öğrencisi;

Yerliyim yerli olmasına
İlmik ilmik, damar damar
Yerliyim.

Şairim,
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım.

  Bedri Rahmi Eyüpoğlu kokusu neredeyse tüm öğrencilerine sinmiştir. Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık, geçmişinden, Avrupa’ya ulaşmış, Asya kültürünün mahcup, derin ve özgün bonkörlüğünden de beslenir.

  Kadırga, Çapa İlkokulları derken Gedikpaşa Ortaokulu ve Pertevniyal Lisesine ve oradan Mimar Sinan Üniversitesine giden yolculuk; daha baştan karar vermiş sanatçının yolculuğudur da…

  Uzun yıllar Kadıköy Saint Joseph Fransız Lisesi Görsel Sanatlar ve Tarih Öğretmenliği yapan Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık şimdi yeni; yepyeni bir döneme; geride bıraktığı yılların tecrübe, deneyimi ve sanatçının özünde saklı kalan ama bir türlü gerçekleştirme zamanı bulamadığı eserleri üzerine yoğunlaşma zamanı başladı.

 Saint Joseph Fransız Lisesinden emekli olur olmaz, hiçbir sanatçının yapmadığı gibi kenara, köşeye çekilme gibi bir lütuf kabul etmeden kendi atölyesini açtı.

 Nadir bulunan türler uygar ülke insanları,kurumları tarafından koruma;kollama altına alınırlar. Gerçek sanatçılar da oldukça nadirdir. Tıpkı Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık gibi…

 Sevgili ağabeyim-dostum; insanlık yolunda yoldaşım; atölyen, yeni hayatın, yeni başlangıcın kabul ettiğimiz aslında sanatçının dönemlerinden başka bir şey olmayan bu dönem; hayırlı ve kutlu olsun…

  Atölye açılışına Tekirdağ’ı; bizleri; Habertrak kalemini de dâhil etmen; incelik, hassasiyet şölenine her daim görgü, insaniyet taşıyan kimliğinin yüz akı olmuş halinden başka bir hal değildir.

  Sartre aydının işlevini anlatırken; hiç kimse tarafından görevlendirilmemiş ve statüsünü hiçbir otoriteye borçlu olmayandan söz eder. Sanatçı da böyle birisidir; canavarlaşmış toplumun büyük kargaşasına rağmen; ısrarla yok sayılır, öldürülmeye çalışılırken; o evrenin yaratıcısından, onu oluşturan bütün elementlerden, kemiğinin içinde ki iliklerden ve nöronlarına baskı yapan dürtü, sezgi ve akıldan beslenen insan…

 Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık; Tekirdağ Habertrak ailesi olarak sana yolun yolculuğunda, katıldığın yaşam töreninde her daim sanatla, halkla, edebiyat, tarih ile sarmaş dolaş olmuş zamanlar diliyoruz…

 
 Güven Serin 


  



1 Kasım 2016 Salı

İLLA Kİ ADALET





İLLA Kİ ADALET!
------------------

 
  Siyasetin milletin kaderini etkilediği bilinen bir gerçektir. Halkın siyasi kararları da siyasetçiyi… Hal böyle olunca, yetki güce dönüşürse; bugünün olduğu gibi; güç, önüne geleni süpürmeye başlar.

  Nasıl ki, iğne batınca çok canım yandı diye avazımız çıkıyorsa, çuvaldız batanları, uzuvları kopanları, canları gidenleri, yuvaları dağılanları da adalet ile teskin edeceğiz. Sadece teselli mi?

Hayır! Yüz bin kere hayır? Adalet ile duygulandırıp, onurlandıracağız. Böyle yapmak zorundayız! Çünkü bıçağın kemiğe dayandığı an; canlıların topyekûn ve sıra dışı davranışları çıkar ortaya.

 İlerici, adil siyaset yapmak için, çok iyi konuşma yeteneği, siyaset bilgisi yetmiyor. Tıpkı adil olmak; adalet dağıtmak için sadece hukuk bilgisinin yetmediği gibi… Tarihsel bilgiler, edebiyat, felsefe; en az diğer bilimler kadar gerekli ve bilinmesi gerekiyor.

 Bir örnek vermek istiyorum; Rabelaıs’ın kahramanından; Düşmanı köşeye sıkıştırmışlar, alabildiğine yok ederken, kahramanlardan birisi seslenir;

Devam edelim mi? İşin başında ki komutan seslenir; Hiç gerekli değil! Gerçek askerlik sanatı gereğince düşmanı umutsuzluğa düşürmeliyiz, bıçak kemiğe dayandı mı, düşman yıpranıp tükenmekte olan gücünü ve yüreğini yeniden toparlayıverir.

  Hiçbir kurtuluş umudu kalmaması, bitmiş tükenmiş insanları diriltip kurtaracak olan ilaçların en iyisidir. Nice zaferler, yenenlerin elinden kaçıp yenilenlerin eline geçmiştir, çünkü yenenler hak ettikleri kadarıyla yetinmeyip her şeyi çiğneyip yok etmeye çalışmıştır.”

 Bu edebi, felsefi ve askeri görüş karşısında kim “ret” hakkını kullanabilir? Ahmaklar mı? Gözü, kin, nefretten görmez olanlar mı? İçlerinde ki kuşkuları hiçbir zaman akılla, ilimle desteklemeyenler mi? Yoksa bu yazılanlara gülüp geçenler mi?

 O zaman, gülmeyi seçin derim! Nasıl olsa, düşünmemiz, mantıktan çok hissiyatların, kalıplar halinde ki tekrarlarıysa; gülün! Zaden yazar da bunu ekleyiveriyor şiirinin sonuna;

Gülen kitap yeğdir ağlayan kitaptan
Gülmektir çünkü insanı insan eden…

  Edebiyat bazen güldürür, bazen kafa karıştırır. Kimi zaman ise düşündürür; tıpkı düşsel bir tekkenin büyük kapısı üzerinde ki yazıt; yani kitabede yazılmışlar gibi;


“ Girmeyin buraya, ikiyüzlüler, yobazlar, kartlaşmış maymunlar, kalleşler, yağ tulumları…

  Yampiri çarpık boyunlular, odun kafalılar, hödükler, sahte çilekeşler, takunyalı kara böcekler, kürklü dilenciler, sefa pezevenkleri, kayış suratlı, şiş göbekli fitne tellalları, gidin başka yerde satın dolaplarınızı.

  İğrenç dolaplarınız, kötülüklere boğar çayır çimeni, yalan dolanlarıyla türkülerimizi bozar iğrenç dolaplarınız.

  Girmeyin buraya, doymak bilmez hukukçular."

Güven Serin  

28 Ekim 2016 Cuma

EN BÜYÜK BAYRAM 29 EKİM


Efendiler;bu Cumhuriyet tesadüf eseri değildir!
Efendiler;gar dolabınız için kılı kırk yararken,
bu ülke için de biraz daha "yeterli" olmayın
deneyin...Ülkesini sevmek,evrensel düşünmeyi,
iyi,ilerici olmayı engellemez;tam aksine
besler..



                                   EN BÜYÜK BAYRAM; 29 EKİM



29 Ekim 1933’te Mustafa Kemal Cumhuriyet’in 10. Yılın Kutlama mesajında böyle başlar;


“ Cumhuriyetimizin 10. Yılını doldurduğu ‘En Büyük Bayram’dır. Kutlu Olsun!” Böyle başlar konuşmaya; ruhu ve bedeniyle tam bir bütünlük içinde; inanmışlığın en hakiki sesiyle…

  Ne oldu da bu yüce bayram; en büyük sayılan, nice deneme, yanılma yüzyıllarından sonra insana yakışan en iyi idare yönetimi, demokrasiye en yakın ve halkın kendini duyurabilme, anlatma, eşit, adil bir yaşam; yaşama biçimi olan Cumhuriyet bu kadar sessiz kutlanır hale geldi?

 Bu yozlaşma, sessizlik, kimsesizlik niçin? Cumhuriyetin bütün nimetlerinden, olanaklarından faydalanan kesim; niçin gereken saygıyı vermekte çekingendir? Bunu anlamalıyız… Anlamak zorundayız…

 Artık bir başka rejimi kabul edemiz bir yaşam anlayışımız oldu. Bu millet, en muhafazakârı bile Cumhuriyetin faydasını, etkinliğini içine sindirip yaşam biçimi kabul etmiştir. Elinden alındığında, varını yoğunu verip çıldırasıya karşılık verecek oluşunu düşünmek yerine, var olan güzellikleri, yine bize verilmiş en kutsal şeylerden birisi; yaşam; yaşamımız içinde huzurlu, coşkulu bir şekilde kutlamalıyız…

  Bu sesleniş büyük Türk Milletine diye devam eder… Aslında Büyük Türkiye’yi anlatır; bütün bölgeleri, farklı kimlikleriyle, bu diyarda bir araya gelmiş; bir olmuş; Anadolu’nun, Trakya’nın, Rumeli’nin, Asya’nın bağrından kopun gelen; büyük felaketleri, coşkuları yaşayıp, genetiğine; ruhuna kazıyan milletten söz eder; seslenişi Büyük Türkiye’dir…

  Mustafa Kemal; “ Yurttaşlarım” diyerek sarılın halkına. Az zamanda büyük işler yapmış olmanın kıvancıyla. Yıkılışı, yok oluşu kaç kişi var oluşa dönüştüre bilir? Biraz tarihi sevgisiyle, ne büyük felaketin kıyısından döndüğümüzü, bugünün darbe zamanının ne kadar ufak kaldığını anlamamız için yeterlidir.

 İşgal altında yaşamanın, esaret zincirleriyle hiçbir zaman gerçek huzura kavuşamayacak olmanın özgür anlayışı bizi biz yapan her şeyin içindedir. Bunu gören Atatürk; bu inançla rütbesini, ona sağlanan bütün olanakları reddederek her şeyi göze almayı; büyük bir insanlık borcu; Türk Milletine; Türkiye’ye asırlardır aç kalan bir tutkuyu, destansı bir güzellikle mühürlemiş; müjdelemiştir.

  Cumhuriyet Yönetimi, Roma Uygarlığı içerisinde de yer bulmuştur. Birçok yönetim biçimini, deneyerek, yaşayarak ve binlerce tecrübeden; adeta bir köpeğin kemikten iliği emmek için uğraş verdiği yüzyıllar gibi uğraş vermiş insanların ortak buluşudur Cumhuriyet…

 En iyisini bulmadığımız sürece, en iyiye yakın olanın değeri, yine insanın; insanımızın değerli sahiplenmesiyle gün ışığına çıkalı çok olmuştur.

  Cumhuriyetimizin kuruluşu 100. yıla yaklaşmaktadır. Kutlamalar ise 100. yıla yaklaşan bu büyük milletin, büyük rüyasına, rüyalarına hiçbir şekilde yakışmıyor…

 Birçok etmen sayabilirsiniz mazeret olarak… İktidarı, muhalefeti gösterip, kendinize vazife morali de…

 Asıl soruyu sormaktan korkmamalıyız… Niçin bu uyuşukluk? Miras yediler gibi, bütün servet bittikten sonra ki pişmanlığı görmenizi isterim! Komşu ülkelere, orada işlenen cinayetlere, büyük kargaşa ve büyük göçe bakmanızı isterim.

 Bir de Cumhuriyet rejiminin daha adil, ilerici; bütün ülkeyi bir sayan; bütün anlayışları, kültürleri el üstünde tutan bir anlayışa ilerlemesi için atılacak en küçük adım bizimkisiyse; onu atmaktan korkmamayı insanın son nefesinde ki istek gibi; istemeyi borç görüyorum.

 Bu büyük millete, bu büyük bayram; Cumhuriyet yakışıyor. Bu yakışmanın büyük uygarlık projesine dönüşmesi ise gecikiyor… Oysa Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal; çok önemli bir şeye dikkat çeker; “ Daha Çok Çalışmak” …

 Uygar ülkelerin, dünyaya öncülük yapıp, şımarık kafa tutanların en iyi yaptığı şey; daha çok çalışmak; daha çok ilim ve daha çok araştırma…

 Millet olmayı bilmiş, asırlardır devletten devlete yol almış; hüküm sürmüş bu milletin; Türkiye Cumhuriyeti Halkının gideceği yer yoktur. Bu yer; bu diyar; vatan bizim son toplanma yerimizdir.

 Vatanımızın onlarca uygarlık üzerine kurulu olması ise diğer uygarlıkların tarihi, kültürü ve asil ruhlarının da yanı başımızda oluşunu bilmek, bu bilgiyi Cumhuriyetin önünde, öncülüğünde genişletmek, ilerletmek de karakteri yüksek olan bu milletin yaşam-yaşama iteneğidir.

 Büyük Bayramımız Kutlu Olsun…



 Güven Serin  

25 Ekim 2016 Salı

İNSANLAR UYKUDADIR


SALVADOR DALİ



İNSANLAR UYKUDADIR
----------------------

  Hz. Peygamber; (Muhammed) , “ İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar.” Demiştir. İbnü’l –Arabî’nin Fusüsu’l –Hikem eserinde de sözü geçen uyku hali;

“ Uyku halinde görülen her şey rüya, gelen her şey ‘hayal âlemi’ denilen şeydir. Hz. Peygamber’e vahiy geldiğinde alışık olunan duyulur şeylerden çekip alınır, yanında bulunanlardan habersiz kalır ve onların farkında olmazdı. Vahiy bittiğinde ise geri dönülürdü.”

  Hz. Peygambere ve diğer kutsal kitaplara, onların peygamberlerine inanmış olan dindar insanlar yeterince bilmediklerinden mi yoksa insanın evrimsel mülkiyet aşkına kapıldıkları için midir bu kadar bağlı olmaları; paraya, pula, kavgaya?

 Her şey bir uyku haliyse; esas diriliş ölümle gelecekse? Niçin bunca ölüm ve paylaşım kavgaları?

  Bilim dünyası baş döndürücü buluşlarına devam ediyor. Yakın gelecekte insan ömrü uzatılacağı da ortadadır. Ne kadar uzun olursa olsun; yine yetmeyecek; yetinmeyi bilmeyen insana. Her daim başa dönecek; başlangıcı bulma; yolu yordamı bilmeme hevesiyle unutacak, bolca af dileyecek; kendince…

  Hayal içinde hayalse bu yaşananlar; Yanık Divan kitabından bir şair de bu hayale şiir söyler;

Ârafta yaşıyor olmamı ölesiye yorucu,
Yıldırımların en ağırı saymanızı da ben
Anlamakta güçlük çektim, genç dostum;
Her şeyi kendi açınızdan değerlendirmekten
Vagzgeçmeli, ters açı okumalarına yönelmeyi
Öğrenmelisiniz artık; Bir ayağım alevlerin
Ortasında, öbürü kristal suyun içinde,
Tutuşmuş ve dingin, geçip gidiyor günlerim
Burada. Bir başka hayatımdaydı, Ponte
Vecchio üstündeki evlerin birinde, iki
Kıyıya birden teğet yaşadığımı söylemiştim.
Irmak kalın sessiz akar geceleri, Vergilius
Görünür İnferno’sunda kömür kesmiş,
Karşıda Alieghieri,Paradiso’dan ışıklar
Dolusu geçer; Tahterevallimde bir oraya
Bir buraya, sarhoş zamanımın başı dönmüş.


 Güven Serin 



22 Ekim 2016 Cumartesi

YANIK DİVAN



"Onca düş tek bir yatağa sığamazdı"

  Enis Batur


"Siren
Ses-Kadın
Adadan kopmuş
Bir kayanın..."

YANIK DİVAN
----------------

  Bir şiir kitabı daha girdi yayın hayatına. Bildik isimden; bilgeliğe ant içmiş olabileceğini düşündüğüm yazar ve şairden; Enis Batur’dan…

  İlk şiiri Karar ile başlıyor beyaz sayfanın alımlı sözcüklerine;

“Yalnız Ölmek İstiyorum” Diye devam eden şiir;

Yalnız ölmek istiyorum/Diyordu/ Ardında bıraktığı mektupta/ Sanki yalnız yaşamamış gibi/ Ufak bir odası olurdu taşınılan her evde/ Kapanırdı dört duvar arasına saatlarca/ Çıkıp karıştığında ortak düzene/ Dertop bir kirpi/ Kerpetenle söküp almak gerekirdi kelimelerini/ Artık yeni odalar bekliyor onu/Diye geçiriyor içinden ötekisi; Sinsi bir koridora kapısı açılan beyaz duvarlı hücresinde/ Kimya ve ışın/ Kusmak için gideceği karanlık bir banyo/ Ara sıra ateşini yoklamaya gelecek nobran yüzlü bir hemşire/ Gecelere çökecek derin ve kanlı sessizliği bakalım sevecek mi?

  Toprak rengi kitabı tam olarak tarif etmek gerekirse; nektar rengi olmalı… Belki sükûneti, disiplini,dinginilği; belki de ölümsüzlüğü anlatan; tanrıların içeceği olan nektarı…

 Bana soracak olursanız; edebiyatın sınırsızlığını, yaşamın çeşitliliğinin ve tercihlerin bin bir çeşidini ve bizim duruşumuzu; bu duruşa karşı, nektar renkli kitabının 99. sayfasında Boşluk isimli şiirinde anlattığını da anlatıyor olabilir;

Boşluk

Onca düş tek bir yatağa sığamazdı/ Hayatım, sayısını unuttum, odalara saçıldı/ Dönüp toparlamaya çalışsam, gövdem sonsuz bir çarşafın kıvrımlarına dağılmış, gecelerim hep kısa kalmış/ Zaman ağır adımlarla geçip gitmiş içimden, o kadar ki; Kafamın dibinde bir delik.

 Güven Serin 


19 Ekim 2016 Çarşamba

ULİS'İN ÇAĞRISI


Theo Angelopoulos alışılmışın dışına çıkar;
suskunun perdesini kaldırmak ister;
her zamanki gibi...



Theo;sanata adanmış sanatçı...


                                             ULİS’İN ÇAĞRISI


  Yunan yönetmen Theo Angelopoulos’un önemli bir filmi; Ulis’in Bakışı… Film hakkında ilk öne çıkan şey; Yunan Mitolojisinden haberdar olmak…

  Truva deyince herkes bilir; Çanakkale’de bir yer olduğunu… Truva Savaşını duymayan; Truva filmini pek çok insan seyretmiştir de.

 Bu savaşta birçok kahraman öne çıkar; güzel Helen’i kaçıran Paris ve onun ağabeyi Hektor; teke tek savaşta bir başka kahraman Akhileus tarafından yani Aşil tarafından öldürülün; ölümü, bütün kahramanlara duyulan özlemin aşkına herkes tarafından gözyaşıyla onurlandırılan Hektor…

 Angelopoulos Ulis’in Bakışıyla derinliklere dalıyor dalmasına ama, insanın yüzeydeki çırpınışını, sinema sanatıyla anlayıp anlatmak ve bu çırpınışa son vermek istiyor.

 Bu yüzden Ulis; yani Odiseus; bir başka Truva kahramanı seçiliyor. Truva Savaşına katılmadan önce İthake kralı seçilen Ulis… Aynı zamanda tahta at projesini yapan Ulis…

  On yıl süren savaş herkes için bitmiştir; ölenler ve kurtulanlar; yanan, yağmalanan Truva şehri ve esir düşenler… Bir kişi için daha bitmemişti; o da Adisseus yani Ulis’tir. On yıl süren Truva Savaşından sonra, ülkesine dönememiştir. Lanetlidir… On yılını da denizlerde savaşarak geçirir. Yani yirmi yıl sürecek bir yaşam dalgalanması…

 Film tam da burada giriyor beyaz perdeden uzun yolculuğumuzun durağı olan ölümlü dünyamıza.

  Yolculuk bitmedi henüz… Henüz; bitmedi yolculuk; tekrarı yapılıyor sanatın sanatçısı ve Eleni Karaindrou tarafından yapılan müzik eşliğinde; yeniden demlenmeye, mayalanmaya; yepyeni bir oluşuma;

“ Kaç sınır geçmesi gerekin insanın evine ulaşması için?” filmi, filmin insandan insana akan duygusallığı, tücrübeyi, deneyimi; belki de yaşam iksiri sayılacak olayları anlamamızı istiyor. Çünkü savaşın; savaşların insana, insanın evine, özlemine, sevgisine gitmesi için büyük bir engel olduğunu da vurgulamak istiyor.

 Ulis, yani Odisseus bu yüzden seçilmiştir; evinden uzakta 20 yıl geçiren; on yılını Truva Savaşı, on yılını da lanetlendiği için denizde boğuşarak, başka başka sorunlardan canını kurtarma, evine ulaşma çabaları içinde; ne büyük insanlık kaybı ve kazançlarının yaşandığı çıkıyor ortaya; üstelik bir destan, bir film, bir antik kent;

Bütün bunlara şahitlik yapıyor; hepimizin gözleri önünde; yerin yedi kat altından çıkan Truva şehri gibi…

“ Sanki benim ilk bakışımdı; uzun yıllar önce yitirdiğim… Yolculuk henüz bitmedi… Kaç sınır geçmesi gerekir insanın evine ulaşması için?”

  “ Ağlıyorsun!

Evet ağlıyorum. Çünkü sevemiyorum…”

  Ulis’in Bakışı; bir çağrıya; Ulis’in çağrısına dönüşüyor; sinemayı; mitolojiyi; destanları, tarihi önemeseli! Diyor; onları ortaya çıkartan, bize taşıyan kitapları… Sinemayı… Sinema yönetmenini… Oyuncularını… Müzisyenleri…

Güven Serin 




18 Ekim 2016 Salı

21 YAŞINDA BİR GENÇ


ALİ


                                        21 YAŞINDA BİR GENÇ





  Ülkemizin en batı ucunda bir köyde; Kumdere Köyü… Yerel basının verdiği haber; Kumdere Köyünde bir genç ölü bulundu…

  Haberin detaylarını merak edip okumaya başladım. Askerden geleli 6 ay olmuş. Uyuşturucu kullandığı yazıyor haberin altında. Ailesinden ayrı yaşadığı, gencin ölü bedenini komşularının bulduğunu da ekliyor.

 Komşular; komşuluklar,21 yaşında ki gencin ölü bedenini görünce ne yaptı acaba? Bir oh mu çektiler? Bilirsiniz; kimsesizler, uyuşturucuya bulaşmış olanlar; yetmeyen, yetemeyen kurumların çabalarına, uğraşlarına rağmen; yetmezlik içinde ödüllendirir kimsesizliği…


  Raporlara; uyuşturucu yüzünden öldü, diye geçti 21 yaşında ki genç… Üstüne üstelik askerde de bu yüzden ceza aldığı, ölümü kutsayanların yüreklerine bir o kadar su serpti…

  Ailesi suçlanacaktır bazı suç arayıcılar içinde. Göz kulak olmadığı, belki de kurtuldu, başımıza bela olmadı; şimdi asıl huzuru buldu diye avunacak; konu-komşu ve ahlakçı adalet dağıtıcıları…

  21 yaşında ölü bulunan Ali’nin bir de fotoğrafı paylaşılmış; ölmemiş zamana ait güya! Ölü bakışları çoktan yansıtmış; çıplak bedenini sergilerken bile uyuşuk, uyuşmuş ve bıkkın bakıyor yaşama…

 Muhtemelen yaşamın ne işe yaradığını anlamamış olmanın şaşkınlığı… Peki, ama kim anlattı ona? Kim uğraştı uyuşturucuya bulaşmış 21 yaşında ki gence?

 Fotoğrafa uzun uzun baktım. Varlığımızın var oluşumuzun şiirsel anlamını, felsefi derinliğini yakın hissederek;60 yıl sonra herkesin aynı yaşta olacağını öğrenmiş bir kalem olarak…

  21 yaşında ki Ali’nin kırmızı, ucuz bir şapka var başında. Yakın zamanda yıkanmamış saçları, boynunda boncuktan bir kolye ve buğulu siyaha yakın kahve gözlerinde bu gibi bir anlam; evrenin büyük boşlukları gibi boşluk yüklü…

 Ali için ağıt yakacak birisi yok gibi… Üstelik uyuşturucu da kullanıyor… Kim bilir kaç kez bela sayıldı köyünün, yörenin emniyet teşkilatı için… Ölüm, nasıl da temizlik, sessizlik ve sükûnet sayılmıştır…

  Çıplak bedeninde iki dövme çizilmiş. Sağ kolunda erkeliğini gösteren pazısının üzerinde bir melek… Belki de Ali’nin sığındığı dünya dışı; ölümü yenmiş bir tanrıça; kanatlarıyla sarmalıyor; kimsesizliğine büyülü bir anlam yükleyen meleğin dövmesi…

 Sırtında, sağ omzu; kürek kemiğinin üzerinde Anadolu Parsına benzeyen bir çizim-dövme… Oğuz inancına göre Gök Tanrının temsilcisi; belki de Anadolu’nun derin zenginliğine sığınıyor kaşlarında ki karanın, gözlerine vurmuş, sessiz sedasız ölümlülere kavuşmuş Ali

  Ağıt yakıcılar nerede? Nerede kanun yapıcılar? Niçin tüyü bitmemiş yetimin hesabı soylu kılınırken, kimsesizlik içinde kimse olan bu gençler, ciddi raporlar, çözümler, dönüşümler sayesinde insanlık kazanımına ciddi bir buluş, devrim gibi kazandırılmıyor?

 Büyük şehirlerde o kadar çok ve kayıtların, sorumlulukların ötesinde ki kimsesizlik, neredeyse bir yaşam kültürü haline geldi.

  Cellâtları yok saydığımız gibi, kimsezileri yok mu sayacağız? Onların mezarları da isimsiz, ağıtsız mı olacak?

  Ali’nin çıplak bedeni üzerinde ki malı-mülkü; kırmızı bir şapka, boncuktan bir kolye ve kol ile sırtına kazınmış iki dövme, meleğin koruyuculuğuna, parsın ebedi gücüne sığınmış bir Ali; uyuşturucudan ölmüş; yaşıyorken yapayalnız; bir oh çekmiştir konu-komşu; bilmiyorlar hepimiz Ali gibi yapayalnızız; sadece sırayı, süreyi ve sancıyı uzatıyoruz…

 
 Güven Serin 
 

  

17 Ekim 2016 Pazartesi

GANOSLAR DOLUNAY ŞENLİĞİ


Kamera; Güven   Ganoslar


Kamera; Güven  Ganoslar
Yunus Usta görev başında;denizi,adaları ve tepeleri
izliyor.


Kamera; Güven 

Yunus Usta ve Bülent;ustanın eserine son eklemeyi
yapıyorlar


Kamera; Güven  
Ustanın kendi yapımı şarabı; bu yılın ürünü.
Aramosu, keskinliği,lezzeti;tam kıvamında

                                          GANOSLAR DOLUNAY ŞENLİĞİ



15 Ekimi 16 Ekime bağlayan günün gecesi; yine ve yeniden Ganoslar Kamp Zamanı… Aramıza katılan kamp arkadaşımız Bülent Yorulmaz; Ganos Dağlarının gecesinde bir kampçı olarak ilk kez bulunuyor.

 Geriye dönüp baktığımızda 10 yıl önce başlayan Ganoslar Kamp tutkumuz; hiç aksamadan devam ediyor. Yunus Usta, sadece zanaatı ile değil istikrarıyla da değerli bir kamp arkadaşı…

  Bülent Yorulmaz, en genç kamçımız. Yeniliğin ve artık zamanı gelmişliğin başlangıcını yaptı. Nasıl ki tenis tutkusu bir zamanlar; kıyısından başladıysa; doğada olmanın, doğayı anlamak için öncü bir adım olan kamp ve yürüyüş arzusu; insanın iliklerine işleyen bir yücelik…

  Türk Sanat, Türk Halk veya caz, blues, rock severler iyi bilir; nasıl bir tutku, ritim, coşkuysa dinlediğiniz, izlediğiniz; doğada olmak; Ganoslar Dağlarında olmak da öyle bir şeydir…

  Ganoslar Dağlarına; Kumbağ, Yeniköy, Uçmakdere,Gaziköy diyarlarına çıkıyorsanız heybenizde bulunacak en önemli şeyler; koşulsuzluk,doğaya saygı,doğa dinleme ve izleme sancınız da tutmuş olması gerekir.

 Kamp için seçtiğimiz yer Kumbağ ile Yeniköy arası daha önce yürüyüş yapmış olduğumuz eski; terkedilmiş bir bağın 50 metre güneyinde; bize ceviz yemişleriyle merhaba; hoş geldin yapan ceviz ağacının, ardıç, meşelerin hemen yakınında.

 Bir de şair konuğumuz var yanımızda. Kampımızın olmazsa olmazları her kamp bir şairi davet ediyoruz. Cahit Sıtkı Tarancı; mademki bir sanatçı ölmezse; her daim yaşıyorsa, biz de öyle davet ettik kendisini; yaşama dair bir şeyler fısıldasın diye…

 Cahit Sıtkı Tarancı da çoktan hazırmış; başladı şiirsel türküsüne;

Haydi, Abbas vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam,
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.

  Doğa sevdalısı Yunus Usta, doğaya yakışır bir masa hazırladı. Direkleri, kirişleri, kaidesi doğadan; kurumuş meşe dallarından… Ateş için odun toplamak; gece serinine, kuzey rüzgârına hazırlık yapmak; eski insanların kışlık hazırlaması kadar anlamlı…

 Taşın bol olduğu her yerde olduğu gibi; Yunus Usta, gecenin ve sabahın tenha zamanında antik zamanlardan kalmış bir kule inşa etti. Nice, acemi defineciyi şaşırtacak güzellikte bir şey…

  Cahit’e söz verdik ya o bizden heyecanlı. Durun; ne telaş ediyorsunuz diyerek uyardı sıkça… Odunsa odun, ateşse ateş, masaysa masa; bir de Edip Cansever’in dizelerinden birkaç dize haykırdı; gece çökerken Ganosların üzerine;

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarları koydu
Biranın dökülüşünü, uykusunu koydu.

Masa da masaymış ha…
Banamasın demedi bu kadar yüke.

 Dolunay yükseldi Ganos tepelerinde. Elbet deniz de dolunay ile birlikte. Sanki gündüz; şafak söküyor; ardıçlar, meşeler, çamlar diyarında. Mitolojinin kahramanları Cahit Sıtkı ile şiir yarışına girmiş;

Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye.
Göster hükmettiğini mesafeye

  Ganoslar, gölgelerin izdüşümleri, şiirlerin dolunay seçkileri, kamp ateşinin kadim çıtırtıları, terk edilmiş bağların ruhları; doğayı anlamayan insanlığın bıraktığı çöp yığınları; insanı ezmek için yarışan kaideler, ticari oyunlar; hepsi kamp ateşinde, Edip Cansever’in masasında, Cahit’in rakı deminde; tekrar toprağa dönecek küllerle birlikte…

  Gecenin anlamını belirten saat; 01:00,dolunay tam da yukarıda; bütün şavkıyla, dağlara, çataklara, tepelere, biraz ötede ki denize, adalara sihirli bir gölge; antik zamanların şairleri, Cahit’e hadi bir tane daha derken; Bülent seslendi bize;

 Size birkaç şarkı dinletmek istiyorum. Mini Cooper’in bütün kapılarını açtı. İlk önce Barış Manço sahneye çıktı. Sonra diğer sanatçılar… Gece, çoktan güne yol alıyor; Ganoslar açıhava konseri ve dolunay; buranın ne kadar sihirli, değerli ve vazgeçilmez olduğunu anlatıyor.


 Güven Serin