GECEYE YAZILMIŞ BİR SORU
Gece yorganını üzerine çekti, düşüncesi
içinde yeni bir söz yakalamış. Belki de yaratmış olmanın heyecanı içinde
yastığa başımı koyar koymaz düşünmeye başladı…
Bu cümlede tuhaf bir sükûnet var. Geceyi bir
varlık gibi düşünüyoruz; üşüyen, dinlenen, susan… Belki de insanlığın en eski
alışkanlığıdır bu: Anlayamadığını kendine benzetmek. Korktuğunda söze,
bilinmeyenle karşılaştığında düşe tutunmak. Çünkü insan, çıplak akılla uzun
süre ayakta kalmaya zorlanıyor.
İlk ateşin başında anlatılan hikâyeyi
düşündüm: Neydi? Ateşin etrafına toplanan insanlar, çocuklar ne hissetti?
Dışarıda karanlık ve bilinmezlik, içeride titrek bir ışık. O ışığın çevresinde
toplanan insanlar; hayvan neden saldırıyor, gök neden gürlüyor, ölüm nereye
gidiyor bilmiyordu. Ama susmak mümkün görünmüyordu. Bilgi yoksa söz vardı. Sez
yetmezse düş. Belki de asıl böyle başladı: Bilinmeyene katlanabilmek için…
Masal, çocuğun dünyası sayıldı çoğu zaman.
Oysa masal, insanlığın ilk zihinsel sıçramasıydı. Korkuya rağmen devam
edebilmenin diliydi, besiniydi. “Bir varmış bir yokmuş” diye başlayan her cümle,
aslında şunu anlatıyordu: Hayat belirsiz ama izah edilebilinir ve anlatılabilinir.
Ancak, anlatılabiliniyorsa, katlanılabilinir.
Zaman geçti, masal destana dönüştü. İnsan
çoğaldıkça korkular da büyüdü. Artık sadece doğa değil, insan da insana
karanlık hale geldi. Destanlar bu yüzden gür sesle anlatıldı. Kahramanlar
yenilmez oldukları için değil, yenilmeye rağmen yürüdükleri ve iyi kaldıkları
için vardı.
Gelin birlikte Gılgamış’ı düşünelim?
Ölümsüzlüğü ararken dostunu kaybeden o ilk büyük kahramanı. Gılgamış destanı,
insana şunu anlatıyordu: Sonsuzluk mümkün değil ama anlamak mümkün. İnsan,
ölümlü olduğunu kabul ettiği anda büyüyor.
İlyada’da Akhilleus’un öfkesi vardı; ama o
öfkenin içinde bile kaderle yüzleşen bir kahraman duruyordu. Dede Korkut’ta
kahramanlık kadar ağıt vardı; çünkü Türk’ün destanı, acıyı saklayamazdı.
Yiğitlik, gözyaşıyla yan yana durmayı öğrenmişti.
Destanlar, insanı buraya taşıdı: Güçlü
olmaktan öte dayanıklı olmaya. Sonra ağıtlar geldi. Belki de en dürüst, en
içten sözler onlardı. Masal umut verdi, destan direnmeyi öğretti; ağıt ise
kaybı öğrenmeyi. Bir ana, bir evlat, bir yurt için yakılan ağıtlar… İnsanlığın
“Devam ediyorum ama unutmadım” deme biçimiydi bu ağıtlar. Ya ağıtlar olmasaydı?
O acılar içimize çöker miydi? Elbette çöker ve hiçbir zaman temizlenemeyecek
tortular bırakırdı. Söze dökülen acı insanı ileriye taşır; çünkü insan, yasını tutabildiği,
inceltebildiği sürece yol alabilir.
Kahramanlar çoktan yoruldu, sesler kısıldı,
cevaplar yetmez oldu. Tam da o noktada felsefe söze karıştı. Ne bağırdı ne de
öğüt verdi. Sadece sordu. “Nedir insan?” dedi. “Neden varız?” , “İyi nedir,
kötü nedir?” Felsefe, masalın düşünden, destanın cesaretinden ve ağıtların
acısından kalan külleri avucuna aldı; üfleyerek anlam aradı. Artık mesele
karanlığı yenmek değil, karanlıkla yaşamayı öğrenmekti.
Sonra edebiyat geldi. Ne tam masal, ne tam destan,
ne de sadece felsefe… Hepsini bilen ama hiçbirine teslim olmayan bir alan.
Edebiyat, insanın içini dışarıya nazikçe taşıdı. Bir roman çağın yükünü sırtlandı,
bir şiir bir insanın içini açtı. Okuyan kendini bulsun diye değil; çoğu zaman
kaybolsun diye yazıldı. Çünkü insan, kendini en çok kaybolduğunda tanıyor. O yüzden,
edebi yolcular, hep yollarda olmak ister; kaybolmak ve tekrar tekrar bulmak…
Sanat böyle kucakladı bizi. Resim, müzik,
tiyatro… Hepsi aynı arayışın başka bir yüzü ve özü oldu. Söylenemeyeni sezdirme,
anlatma çabası. Akıl yetmediğinde, zihin boğulmak üzereyken duyguya, söz
tükendiğinde sese sağınma hali. Bir ezgide gözlerimizin dolması, bir tablo
karşısında susmamız bundandır.
Başımı yastıktan yastığa çevirdim. Gece halen
yorganını üzerimize çekmişti. Dışarıda hazır cevaplar yoktu ama sorular vardı.
Düşündüm: İnsanlığı bugüne getiren şey, doğru cevaplar değil, aynı soruyu
farklı biçimlerde sormayı sürdürmesiydi.
Belki de bizi ayakta tutan tam olarak bu:
Anlam aramaktan vazgeçmeyişimiz. Geceyi örtü bilen, söze tutunan, düşle direnen
o eski insan halen içimizde. Ve her gece, yorganı biraz daha çekip kendimize
aynı sözcükleri söylüyoruz:
“Bilmiyorum ama arıyorum…”
Güven SERİN