31 Ocak 2026 Cumartesi

BİRİLERİ YAZMAK ZORUNDA

 


                                BİRİLERİ YAZMAK ZORUNDA

  Değerli ve pek saygın toplumumuzun merakı, dillere destandır. Bilirsiniz, birisi bir iş yapıyorsa, mülkiyet sayısında bir değişim oluyor veya olmuyorsa hemen sorarız; “ Ne iş yapıyorsun? Ne kadar kazanıyorsun?” Yapılan işin; kişisel ve toplumsal faydasını düşünen varsa da, azınlıkta belki de sanatın o sonsuz adanmış soluklarında gizliler…

  Yazımızın başlığı ne diyor: -Birileri yazmak zorunda! Orhan Veli’nin ekonomik durumu hep yerlerdeydi. Ama o yazıyordu. Kendine özgü ve Orhan Veli ismini en üst, saygın bir yere taşıyan bir markayı, birileri yaz, çiz dediği için değil, o ilahi neşe, mizah, hiciv ve edebi sanat için; tereddütsüz yerine getirdi.

  İstanbul’u ne Orhan Veli’siz, Sait Faik’siz, Haldun Taner’siz, ne de Attila İlhan’sız bir İSTANBUL düşünemeyiz. Onlar o kadim şehrin puslu havalarından da, pırıl pırıl esin perilerinin gelip dans ettiği zamanlardan da beslendiler.

  Orhan Veli’nin bir şiiri, sadece sevgiliye seslenmez; kendi olgun sürecine basamak yapan, sözcüklerin o eşsiz değerini bilen herkese bir şey fısıldar;

“ Bekliyorum

   Öyle bir havada gel ki,

   Vazgeçmek mümkün olmasın.”

  Sözcüklerin gücünü, doğallığını, içtenliğini tartışacak değilim; her şey, olduğu gibi tam da o havanın zamanıymış gibi gülümsüyor, gülmeyi unutan, düşünmeden uzaklaşan yüreklere…

  Ya kendisiyle dalga geçen, sonradan bestelenip şarkılara taht kuran o mısralar;

“ Cep delik, cepken delik

   Kol delik, mintan delik,

   Yen delik, kaftan delik,

   Kevgir misin be kardeşlik!”

   Birileri yazmak zorunda olmasaydı; bu dizeler, kendi tahtına kurulup, bütün zamanlara, zaman kavramını bile geride bırakarak ulaşır mıydı hiç?

  Sait Faik Abasıyanık kendi eşsiz ve tarifsiz izlerini sadece Burgazada’ya değil, İstanbul’a, Türkiye’ye, her yere bırakmayı, edebi, felsefi ve insani bir borç içinde yapmıştır. İspatı mı? Onun, O ve Ben şiirine bir bakmak isterim;

“ Sana koşuyorum bir vapurun içinde.

   Ölmemek, delirmemek için.

   Yaşamak; bütün adetlerden uzak

   Yaşamak…”

   Belki de sevişme denen eylemi sadece düşlerinde yaşayan, her okuyana tat bırakan; Şimdi Sevişme Vakti şiiri, gerçek ile düşün muhteşem rekabetini, edebi düşlerin gerçeğin de önüne geçtiğinin kanıtı gibidir;

 “ Çıplak heykeller yapmalıyım

   Çırılçıplak heykeller

   Nefis rüyalarımız için

   Ey önümden geçen aksakalı kasketli

   Yırtık mintanından adaleleri gözüken

   Dilenci,

   Sana önce

   Şiirlerin tadını

   Aşkların tadını

   Resimlerden duyurmalıyım,

   Resimlerden.”

   Attila İlhan, belki de en üretken yazar ve şairlerimizin en başında geliyordu. İzmir ile İstanbul arasında mayalanan, durmadan üreten bir koca şair;

 “ Gözlerin gözlerime değince

   Felaketim olurdu ağlardım

   Beni sevmiyordun bilirdim

   Bir sevdiğin vardı duyardım

   Çöp gibi bir oğlan, ipince

   Hayırsızın biriydi fikrimce

   Ne vakit karşımda görsem

   Öldüreceğimden korkardım

   Felaketim olurdu ağlardım.”

   Velhasıl dostlarım; birileri yazmak zorunda; zor olan ve zorlukları bitmeyip, insanlığı, insan icatlarının tüketeceği bu günlerde, daha da yazmak, okumak zorunda; BİRİLERİ…

Güven SERİN 

 

 

 

 



30 Ocak 2026 Cuma

BİR ACI,BİR SEFALET ve YALNIZLIK EVRENİ

 


                        BİR ACI, SEFALET ve YALNIZLIK EVRENİ

   Biraz karamsar bir yazı başlığı görünse de pekâlâ irdeleyerek Britanyalı filozof ve matematikçi Bertrand Russell’a ait bu düşüncenin ne kadar gerçek veya gerçekdışı olduğunu görebiliriz. Soru sormaktan korkmayan, filozofun ısrarla üzerinde durmuş olduğu felsefedeki gibi her daim insanlığa bir şeyler söylemek istediğini, sizlerle birlikte bende yeniden yorumlamak istiyorum…

  İnsanlığın koşusu öyle bir hızlandı ki sonunda yazımızın başlığındaki yalnızlık evrenine doğru gitmenin yazgısı içinde çırpınıp duruyoruz. Bir taraftan en ahlaki sözleri söylerken, diğer taraftan, kendi bencil huzurlarımızı, soylu konfor alanlarımızı korumak için deliler gibi çabalayıp duruyoruz. Hatta didiniyoruz…

  Bertrand Russell bir konuşmasına şu felsefeyi gündeme taşır:

—İki şey söylemek isterim. Biri entelektüel diğeri ahlaki! Entelektüel açıdan şunu söylemek istiyorum. Herhangi bir konuyu öğrenirken veya herhangi bir felsefeyi incelerken, kendinize sadece şunu sorun; Gerçekler nedir ve gerçeklerin ortaya koyduğu doğru nedir?

   Asla başka yola sapmayın, başka bir şeye inanmak istersiniz… Veya başka bir inancın sosyal etkisinin daha iyi olacağını düşünseniz bile! Sadece ve sadece gerçeklerin ne olduğu ile ilgilenin. Entelektüel açıdan söylemek istediğim budur.

   Ahlaki olarak söylemek istediğim şudur:

—Sevgi bilgecedir, nefret ise aptalcadır. Gittikçe birbirine daha fazla bağlanan bu dünyada… Birbirimizi hoş görmeyi öğrenmek zorundayız. Bazı insanların dile getirdiği hoşlanmadığımız gerçeklere katlanmayı öğrenmek zorundayız.

  Aslında filozof hayatını tam olarak şöyle izah ediyor:

—Hayatımı üç basit ama karşı konulamaz tutku yönlendirdi: Sevgi ihtiyacı, bilgiye susamışlık, insanlığın çilesi karşısında hissettiklerim. Bu tutkular güçlü rüzgârlar gibi, bazen kendimi umutsuzluğun kıyısında bulduğum bir endişe okyanusunda beni hep oradan oraya sürüklemiştir.

  Deneyim sahibi olmuş, kadim kültürlerini nesilden nesle aktarmış insanların söyledikleri de aynı felsefeden başka bir şey değildir. Öğretileri o günün ihtiyaçlarına göre, çıraklıktan kalfalığa ve ustalığa taşıyarak, önce aç olanı doyurmayı bilgece başararak bu zamanlara ulaştılar.

  Ya şimdi? Şimdinin tam olarak ne olduğunu kim izah edebilir? Nesilden nesle aktarılamayan kültürleri bir yana bırakın, evler, bahçeler, tarlalar ve anılar bile aktarılamayacak kadar yalnızız…

  Modern yaşamın en önemli baskılarından birisi de göçler… Hep daha iyi yaşamak umudu gibi düşünülse de, öyle olmadığını üzülerek görebiliyoruz…

  Bilgiye susamışlık yerine, kurnazlığı, hilebazlığı tercih ediyor görünüyoruz. Sevginin yerini ise hiç tanımadığımız insanların beğenisini sosyal dünyadan almışsak, kendi sunumlarımızı-paylaşımlarımızı o gün iyi pazarlamışsak, sanki yepyeni icatlarda da bulunmuş gibi yapay sevinçlerin çok çabuk kederlere dönüşmesi kimsenin umurunda bile değil.

  Ya İnsanlığın çilesi karşısında hissedilenler? Böyle bir çile mi var ki? Cevabını, siyasi düşüncelerin, sosyolojik gururun altına gizleyerek ne çok çaba harcayıp zaman tüketiyoruz; ne çok…

 Hiç kimsenin kurtulamayacağı ACI gerçek bellidir; filozofun arayışındaki saf gerçekte bir yıldız gibi parlıyor ve bize tebessüm içinde el sallıyor:

 —Bir acı, sefalet ve yalnızlık evreni! Fısıltılarını sonsuz umutların, kavramların üzerileri, göz kamaştırıcı ışığıyla çakıp duruyor…

 Güven SERİN 


 

 

 

  


28 Ocak 2026 Çarşamba

VAN GOGH

 


                            BEN, BİR HİÇİM: VİNCENT VAN GOGH

  Bir dahi, bir ressam düşünün; fırçayı eline aldığında yaşı 28’di!Öldüğünde ise 37 yaşında. Sadece sekiz yıllık ressamlık yolculuğunda 800’den fazla yağlı boya çalışması,2000’den fazla da resim ve çizim eserleri yaptı.

  Resim sanatına hiç ilgisi olmayan bile Van Gogh’un isminin geçtiği yerde bulanıklaşan bir anı, korku ve sahiplenme duygusuna sarılır. Bu gezegenin sırlarından birisi de saflığı, sanatı; dâhilikle birleştirenleri, insanlık; vicdanları ve yürekleriyle farklı bir yere taşıyor. Yaşarken görmediği o muhteşem sevgiyi, zenginliği, saygınlığı ölümüyle birlikte başka bir gezegenin alkış tufanına taşıyormuş gibi yeniden yaratılıyor…

   Van Gogh’un tabloları, çoğumuzun aklının almayacağı milyon dolarlara ulaşmış durumda. Kendi sınırlarını zorlayıp duruyor. Onun kısacık yaşamının öyküsü de öyle…

  Dünya, bu ressamı “Hayat kadını sevgilisi için kulağını kesen dahi ressam” belki de bazı yüzeysel bakışlar; “ Deli ressam “ olarak tanıdı. Öyle veya böyle dünyada girmediği ülke, şehir yoktur. Eserleriyle birlikte, öyküsü, çalışmalarından süzülen anlar-anılar veya gündemdeki haberlerden ötürü…

  Dâhilerin işi oldukça zordur. Üretmek, çılgınlar gibi üretmek, bildik insan sınırlarını zorladığı gibi, onların tercihleri, bildik davranış kalıplarının çok üstüne çıkıyor.

  Vincent Van Gogh’un ilk sergisiyle tam olarak nerede tanıştım hatırlamasam da büyük ihtimalle İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde oldu. Etkilendiğimi, özellikle resim sanatından çok, orada satın aldığım bir kitap, Van Gogh’u sanat çevrelerine göre bir dâhiyi, kumsala yazı yazanlara göre bir deliyi ölümünden çok uzun zaman sonra sevmemi sağladı.

  Kitabın konusu, Van Gogh neredeyse her gün, kardeşine yazdığı mektuplardan oluşuyordu. Aynı zamanda kardeşi Theo’nun kendisine cevap verdiği mektuplar…

  Resimle iç içe yaşayan, bütün hücrelerine işleyen resim sanatı için adeta çıldıran, büyük coşku duyan bir insanın zihninden çıkan sözcükler, sanki o kitapta tazeliğini koruyordu. Dün yazılmışlar gibiydiler. Bir taraftan da sanat eserleri, çok büyük salonlarda sergilenip öyküleri anlatılmıştı.

  Oradan ayrıldığımda sarhoş gibiydim dersem yanlış olmaz. Amatörce başlayıp ustalık sanatıyla ölümüne, son ana kadar resim çalışması yapan ve mektup yazan bir dahi sanatçı…

  Onu anlatmak için 100’den fazla ressam bir araya geldiler. Ve şu felsefeyle yola çıktılar; “ Bizler, sadece tablolarımızla konuşabiliriz!” diyerek kendi çizimleriyle, büyük emekler harcayarak Vincent Van Gogh’un yaşamını anlatan filmi yaptılar.

  Van Gogh’a yakışan bir film… Yaşadığı sürece boya, tuval almak için sürekli kardeşine, ürettiği resimleri yollayıp para bekleyen, ruhu hep buz gibi üşüyen, yaşamına sanatın dehasında, çığlıklarından başka hiçbir şey katmayan katıksız ressam…

 Onu anlatan çok daha önemli mektupların ikisini, çalışmamın sonuna sakladım. Van Gogh’un resim sanatına gönül verdiği ilk günlerde kardeşi Theo’ya yazdığı bir mektup;

 “ Çoğu insanın gözünde kimim? Hiç kimse… Bir hiçlik, sevimsiz bir insan… Kendini, toplumda yer bulamamış, asla da yer bulamayacak da… Kısacası aşağılın da aşağısında… Bunların hepsi tamamen doğruysa bile, o zaman bir gün, bu hiç kimsenin, bu hiçliğin kalbinde ne taşıdığını eserlerimle göstereceğim.”

   İsterseniz insanlıkla bir ödeşme veya dâhinin bir gösterisi olarak görün bu mektubun dahi zihin mutafından çıkmış mektubu. Bu gösteri o ölür ölmez; 135 yıl önce başladı. Sadece eserlerinin birer servet etmesi konuşulmuyor; kendi yaşam felsefesi, biçimi de yolun yolcusu olmak isteyenlerin uğrayacağı edebi, felsefi limanların en başında geliyor…

   “ Bir ressamın hayatındaki en zor şey, belki de ölüm değildir! Bana gelince, bu konuda bir fikrim olmadığını itiraf ediyorum. Ama yıldızlara bakmak, beni hep hayallere daldırıyor. Neden diye soruyorum kendime. Gökteki ışıltılar bizim için ulaşılmaz. Belki, yıldızlara ulaşmak için ölmek gerekiyordur. Yaşlanıp huzur içinde ölmek, yıldızlara yürüyerek gitmek gibi olmalı. Şimdilik yatmaya gideceğim, çünkü geç oldu. Sana iyi geceler ve bol şans diliyorum. Saygılarımla, seni seven Vincent Van Gogh”

   Hoşça kal ve Hoş geldin VİNCENT…

 Güven SERİN 


 

 


24 Ocak 2026 Cumartesi

NAZMİ AKGÜL

 


Kamera; Güven


Kamera; Güven -
Baba Teğmen

                                            NAZMİ AKGÜL

    Bol olan şeyin kıymeti olmadığı gibi, insanlığın toplandığı, bir yerde büyük yığınlara dönüştüğü şehirlerde de en hakiki öyküleri olan insanlar, sanki hiç yaşamamış gibi geçip gidiyorlar…

  Birileri yazmasa, şehirlerin kimliklerine büyük katkı yapan öyküler de ya yarım kalacak, ya da çok kısa zamanda unutulup gidecektir…

   Nazmi Akgül de böyle insanlarımızdan birisidir… Tekirdağ Marmaraerğelisi Yeniçiftlik’in, belki de en sessiz insanlarından görünse de, sanat ve sosyoloji için önemli insanlarımızın başında gelebilirdi: -Eğer ki öyküsü daha iyi anlaşılsa, insanlarımız bu kadar bol görünüp, ucuza yaşamasaydı…

  Nazmi Akgül’ün kimsenin bilmediği, askerlik anılarını dinlerken öğrendiğim bir de lakabı vardı. Askerliğini Teğmen olarak yaptığı ve orada da birliğinin muhasebesi içinde istikrarlı ve şefkatli davranışlar içinde bulunduğundan dolayı arkadaşları “ Baba Teğmen” lakabıyla onurlandırmışlar kendisini…

   Atölyeme geldiği yıl 2017 veya 2018 olabilir. Okumaya meraklı olduğu için Habertrak gazetesi köşesinden yazılarımı takip ediyormuş. Bir yerde beni tanıyan biriymiş gibi geldi. Kendine özgü duruşu ve mütevazılığın kim bilir kaç tonu-rengi olan gülümsemesi içinde sıklıkla gelmiş olduğu Süleymanpaşa zamanlarında bana da uğrardı.

   En fazla bir çay içer, bir saat kadar konuştuktan sonra geldiği gibi sessizce yaşadığı yere, yola çıkıyordu. Sadece dinlenmekten başka bir ricası olmayan, vakit zaman geldiğinde bile hiç evlenmemiş, hayat boyu bekâr ve yalnız yaşamış bir insanın öyküsüydü Nazım Akgül…

   Bütün günü dışarıda geçirme sebebi belki de bu yüzdendi! Dışarıdaki kıpırtılar, enerji dönüşümler onun ilgisini çektiği için, belki de dışarısı onun bir yerde ailesi gibiydi!

  Baba Teğmen, ölümünden birkaç ay önce bir kızı sevdiğini ve ailesinin o kızla evlenmeye izin vermediği için bir ömrü bekâr geçirdiğini anlattı.

—Sevdiğin kız ne oldu?

—O da benim gibi hiç evlenmedi, cevabını iç çekerek verdi.

  Aramızda geçen bu konuşmalardan sonra akrabalarıyla olan miras sorunlarından söz ederdi. Miras olayları çözüldükten sonra eline büyük miktarda para geçeceğini ve bir ömür hayalini kurduğu bahçeli evi alacağını, sadece diliyle değil gözleriyle de söylerdi.

  Artık yolun sonuna geldiği görmüş olduğu tedavilerden dolayı belli oluyordu. O da bilse bile bunu, bir ömür beklemiş olduğu bahçeli ev düşü ise, sevdiği ve kendisi gibi hiç evlenmeyen şimdi başka bir şehirde yaşayan meçhul kadınla evlenmekti…

  Görüyorsunuz değil mi; görünüşü çok sade, yaşamı çok sıradan görünen insanların nasıl, başka dünyalar olduğu anlaşılıyor. Önemsenip azcık fırsat verilmiş olsa toplumumuzun kültürel yaşamın zenginliğine kim bilir ne değerler katacak böyle insanlar…

  Tüketmeye, bir yerde üzülerek yazıyorum; yok etmeye o kadar alışmışız ki, böyle sıradan görünen insanların öyküsü hiç kimseye zevk vermezmiş gibi görünüyor.

  Her şeye burun kıvıran toplumların öyküleri de değerlenmiyor. Büyük popülerlik ve zenginlik içinde yaşayan insanlar bile ilgisizliğin kurbanı oluyorlar. O kadar da çırpınıp, çığlık atıp kendilerini göstermeye çalışsalar bile, Baba Teğmen lakaplı Nazmi Akgül’ün en azından öyküsünü anlatan bir insan bile onların öykülerini anlatacak tadı-tuzu ve doğallığı göremiyor…

   Baba Teğmen’e bir sıcak çay borcum var. Hiç ödenmedi; ödenemeyecek…

   Her geldiğinde bir çayımı içse de, ölümünden birkaç gün önce geldiği gün, çay ikramımı ilk önce geri çevirmişti. Sonra bir yere yetişeceğimden, çabuk gideceğimden dolayı, yeterince oturamayacağını anlayınca üzülmüştü…

  Meğer son bir görüşme ve kendi sessiz, doğal diliyle vedasal bir tören için gelmiş, içeceği çay veya başka şey, işin bahanesiydi; sadece biraz oturmak, belki de son bir kez dertleşmekti niyeti…

  Birkaç gün sonra Marmaraereğlisi’nden bir tanıdığa rastladığımda, Nazmi Akgül’ü sorduğumda ölmüş olduğunu öğrendim…

   Baba Teğmen için bir dua-anma ve hatırlama duygularımın en saf haliyle bu yazıyı kaleme alıyorum. Belki de biz, sonlu insancıkların sonsuz zamanında yazı dilinin doğaya, evrene salınışı, seslenişi O’na ve yaşadıkları zamanlara tat-tuz katan bütün güzel insanlara kadar ulaşır; kim bilir…

Güven SERİN 

 

 

 

 





19 Ocak 2026 Pazartesi

GECE

 



                                   GECEYE YAZILMIŞ BİR SORU

   Gece yorganını üzerine çekti, düşüncesi içinde yeni bir söz yakalamış. Belki de yaratmış olmanın heyecanı içinde yastığa başımı koyar koymaz düşünmeye başladı…

   Bu cümlede tuhaf bir sükûnet var. Geceyi bir varlık gibi düşünüyoruz; üşüyen, dinlenen, susan… Belki de insanlığın en eski alışkanlığıdır bu: Anlayamadığını kendine benzetmek. Korktuğunda söze, bilinmeyenle karşılaştığında düşe tutunmak. Çünkü insan, çıplak akılla uzun süre ayakta kalmaya zorlanıyor.

   İlk ateşin başında anlatılan hikâyeyi düşündüm: Neydi? Ateşin etrafına toplanan insanlar, çocuklar ne hissetti? Dışarıda karanlık ve bilinmezlik, içeride titrek bir ışık. O ışığın çevresinde toplanan insanlar; hayvan neden saldırıyor, gök neden gürlüyor, ölüm nereye gidiyor bilmiyordu. Ama susmak mümkün görünmüyordu. Bilgi yoksa söz vardı. Sez yetmezse düş. Belki de asıl böyle başladı: Bilinmeyene katlanabilmek için…

   Masal, çocuğun dünyası sayıldı çoğu zaman. Oysa masal, insanlığın ilk zihinsel sıçramasıydı. Korkuya rağmen devam edebilmenin diliydi, besiniydi. “Bir varmış bir yokmuş” diye başlayan her cümle, aslında şunu anlatıyordu: Hayat belirsiz ama izah edilebilinir ve anlatılabilinir. Ancak, anlatılabiliniyorsa, katlanılabilinir.

   Zaman geçti, masal destana dönüştü. İnsan çoğaldıkça korkular da büyüdü. Artık sadece doğa değil, insan da insana karanlık hale geldi. Destanlar bu yüzden gür sesle anlatıldı. Kahramanlar yenilmez oldukları için değil, yenilmeye rağmen yürüdükleri ve iyi kaldıkları için vardı.

   Gelin birlikte Gılgamış’ı düşünelim? Ölümsüzlüğü ararken dostunu kaybeden o ilk büyük kahramanı. Gılgamış destanı, insana şunu anlatıyordu: Sonsuzluk mümkün değil ama anlamak mümkün. İnsan, ölümlü olduğunu kabul ettiği anda büyüyor.

   İlyada’da Akhilleus’un öfkesi vardı; ama o öfkenin içinde bile kaderle yüzleşen bir kahraman duruyordu. Dede Korkut’ta kahramanlık kadar ağıt vardı; çünkü Türk’ün destanı, acıyı saklayamazdı. Yiğitlik, gözyaşıyla yan yana durmayı öğrenmişti.

   Destanlar, insanı buraya taşıdı: Güçlü olmaktan öte dayanıklı olmaya. Sonra ağıtlar geldi. Belki de en dürüst, en içten sözler onlardı. Masal umut verdi, destan direnmeyi öğretti; ağıt ise kaybı öğrenmeyi. Bir ana, bir evlat, bir yurt için yakılan ağıtlar… İnsanlığın “Devam ediyorum ama unutmadım” deme biçimiydi bu ağıtlar. Ya ağıtlar olmasaydı? O acılar içimize çöker miydi? Elbette çöker ve hiçbir zaman temizlenemeyecek tortular bırakırdı. Söze dökülen acı insanı ileriye taşır; çünkü insan, yasını tutabildiği, inceltebildiği sürece yol alabilir.

   Kahramanlar çoktan yoruldu, sesler kısıldı, cevaplar yetmez oldu. Tam da o noktada felsefe söze karıştı. Ne bağırdı ne de öğüt verdi. Sadece sordu. “Nedir insan?” dedi. “Neden varız?” , “İyi nedir, kötü nedir?” Felsefe, masalın düşünden, destanın cesaretinden ve ağıtların acısından kalan külleri avucuna aldı; üfleyerek anlam aradı. Artık mesele karanlığı yenmek değil, karanlıkla yaşamayı öğrenmekti.

   Sonra edebiyat geldi. Ne tam masal, ne tam destan, ne de sadece felsefe… Hepsini bilen ama hiçbirine teslim olmayan bir alan. Edebiyat, insanın içini dışarıya nazikçe taşıdı. Bir roman çağın yükünü sırtlandı, bir şiir bir insanın içini açtı. Okuyan kendini bulsun diye değil; çoğu zaman kaybolsun diye yazıldı. Çünkü insan, kendini en çok kaybolduğunda tanıyor. O yüzden, edebi yolcular, hep yollarda olmak ister; kaybolmak ve tekrar tekrar bulmak…

   Sanat böyle kucakladı bizi. Resim, müzik, tiyatro… Hepsi aynı arayışın başka bir yüzü ve özü oldu. Söylenemeyeni sezdirme, anlatma çabası. Akıl yetmediğinde, zihin boğulmak üzereyken duyguya, söz tükendiğinde sese sağınma hali. Bir ezgide gözlerimizin dolması, bir tablo karşısında susmamız bundandır.

  Başımı yastıktan yastığa çevirdim. Gece halen yorganını üzerimize çekmişti. Dışarıda hazır cevaplar yoktu ama sorular vardı. Düşündüm: İnsanlığı bugüne getiren şey, doğru cevaplar değil, aynı soruyu farklı biçimlerde sormayı sürdürmesiydi.

   Belki de bizi ayakta tutan tam olarak bu: Anlam aramaktan vazgeçmeyişimiz. Geceyi örtü bilen, söze tutunan, düşle direnen o eski insan halen içimizde. Ve her gece, yorganı biraz daha çekip kendimize aynı sözcükleri söylüyoruz:

“Bilmiyorum ama arıyorum…”

Güven SERİN 


17 Ocak 2026 Cumartesi

ÖKSEL DEMİR

 


Kamera; Güven


Kamera; Güven SERİN

                      FRİŞKANIN TAŞIDIĞI SES: ÖKSEL DEMİR

   Kimi insanlar, yaşadıkları kentlere sadece ayak izlerini değil, seslerini bırakırlar. Sokaklarda yürürken duymazsınız belki; ama rüzgâr bir an yön değiştirince, bir dizenin içinden geçip gelir o ses… Öksel Demir’in sesi böyleydi; insanın içine doğru konuşan bir şairin sesi.

   Uzun zaman dışarılara çıkmıyordu. Bedeni daralan bir dünyadaydı belki ama zihni ve yüreği, bir kentin ufku kadar genişti. Her ay uğradığı zamanlar, atölyenin kapısından içeriye girerken getirdiği ağırbaşlı selam, ardından yazılara eğilen bakışlar… Sanki bir metni değil de, bir insanı dinler gibi okurdu satırları. Eleştirisi bile öğretmenceydi; incitmeden, kırmadan, ama eğilip bükmeden.

  Bizi bir araya getiren şey sadece edebiyat değildi; bir kente aynı yerden bakmaktı: Hora Feneri… Yazılarımda sıkça andığım, rüzgârına, yalnızlığına, ışığına yaslandığım o uç nokta… Meğer o,benden çok önce Hora Feneri’yle edebi bir bağ kurmuştu. Şiirlerine, öykülerine taşımıştı.O kayalığın,o ışığın,o yalnız bekleyişin şiirini çoktan içine almıştı.Ganos Dağları’yla kurduğu dostluk da öyleydi; doğayı seyretmek için değil,onunla konuşmak için çıkanlardandı.

  Yaşadığımız kente sımsıkı bağlı oluşumuz, belki de dostluğumuzun en sağlam harcıydı. Aynı rüzgâra yüz vermek, aynı denizi aynı hüzünle, aynı umutla sevmek… Bizim ortak toprağımız buydu: Tekirdağ’ın toprağı, Ganos’un sessizliği, Hora’nın ışığı.

  Bir gün Ahmet Say’la Yelken Kulüp’te şarap içme düşü… Telefon dostluklarını ete kemiğe bürüneceği o masa… Ertelendi. Bazı hayaller, bu dünyaya sığmaz; başka bir zamana, belki de en güzel zamana kalır. İnsanın bazı dostlukları, rüzgârın öte yakasında tamamlanır.

  Öksel Demir, kentine âşık ama kör bir aşkla değil; sevenin cesaretiyle seven bir şairdi. Onun dizelerinde Tekirdağ bir kartpostal güzelliğiyle değil, bütün çıplaklığıyla durur:

 “Kaç kez gitmek istedim bu kentten/Sıkıldım/Kırıldım/Kaç kez terk ettim/Ama sonunda yine döndüm/Neydi beni çağıran? Deniz mi?/Doğası mı? Durmadan kıyıları deven poyrazı mı?/ Yağmuru mu, çiçeği mi?/Denizi sürgün etmişliği mi, bakımsızlığı mı?”

   Bu dizelerde hem sevdanın çağrısı, hem küskünlüğün sızısı var. Hem güzelliğe teslimiyet, hem ihmale isyan. Bir kenti böyle anlatmak, ancak ona gerçekten ait olanların harcıdır. Ne romantik bir kaçış ne de hamasi bir övgü… Dürüst, yalın ve tok…

   Tekirdağ’ı anlatırken denizin tuzunu değil, ruhunun tuzunu tattırırdı. Frişka gibi bir neşe vardı onda; annesinden öğrenilmiş, Anadolu’nun sesinden, sofrasından, sabrından süzülmüş bir neşe… Gürültüsüz, ama derin, sakin ama dirençli.

  Şairdi, öğretmendi, sanayiciydi; ama hepsinden önce “insan” dı. İnsanı merkeze alan, kentti insandan ayırmayan, doğayı da, yoksunluğu da, rüzgârı da aynı vicdan terazisinde tartan bir insan.

  Bugün aramızda değil. Bazı insanlar ölmez; edebiyatın içine karışır. Kimi sesler susmaz, rüzgârın içine karışır.

  Öksel Demir şimdi Ganoslar’ın sırtında, Hora Feneri’nin ışığında, Tekirdağ’ın poyrazında konuşuyor.

  Ve biz her frişka estiğinde, bir yazının kenarında, bir dizenin ortasında, bilmeden de olsa onu dinliyoruz.

Güven SERİN 

 

  





16 Ocak 2026 Cuma

AHMET CEMAL

 



Ahmet Cemal'in izini sürdüğüm bir 
günün anısı; Moda Oyun Atölyesi

Haluk Bilginer'in tiyatro mekanı,Ahmet Cemal
bazı çevirilerini burada yapardı.

                         AHMET CEMAL: KIRK YILIN SESSİZLİĞİ

  Bir kitabın kapısında kırk yıl beklemek… Bu, Ahmet Cemal’in sadece çeviri anlayışı değil, hayata bakışının da özetidir. Genç yaşında Hermann Broch’un Vergilius’un Ölümüne yaklaştığında, metnin yoğunluğu onu hem büyülemiş hem de geri itmiştir.”Dilimin bu yükü taşıyamayacağını fark ettim” diye yazar kitabın girişinde. O geri çekiliş, eksiklikten değil; fazlalıktan doğan bir bilinçtir. Çünkü mazı metinler çevirmeni hemen kabul etmez.

  Ahmet Cemal’in bir röportajında söylediği şu cümle, kırk yılın denen gerekli olduğunu açıklar niteliktedir:

“Bazı kitapların kapısını açmak için önce kendi iç sesinizi susturmanız gerekir.”

  Kendi sesini susturmak… Bunu herkes yapamaz. Çevirmenler de çoğu zaman yapmaz. Ama Ahmet Cemal’in en belirgin fazileti buydu: Kendini geri çekme cesareti.

  Bir başka söyleyişsisinde,”Çevirmen görünmeyendir,” der. “Görünmek isteyen çevirmen, metnin hakkını eksiltir.”Hakkını eksiltmemek, kırk yıllık bekleyişin tek amacıdır.

  Alberto Manguel,”Her çeviri bir ağıttır” dediğinde, belki de tam bu kaybı kasteder:

Metni bir dilden ötekine taşırken, metne dokunan her parmak izinde bir eksilme olur. Bu yüzden çevirmen, metne dokunurken nefesini tutmak zorundadır. Ahmet Cemal’in Broch’un kapısında yıllarca durması, işte bu nefes tutma halidir.

  Onun bir başka sözünü de burada hatırlamak gerekir:

“Dil, insanın kendisine karşı duyduğu sorumluluğun aynasıdır.”

İnsanın kendisine karşı sorumluluğu… Sözcükleri eğip bükmemek, aceleye getirmemek, duyguyu kabartmamak! Ahmet Cemal’in ruhu, bir kelimeyi yerine oturtmadan önce uzun uzun onu yoklayan bir sabırdan oluşur.

  Kimi öğrencileri onun derslerinden çıkınca şöyle derlerdi:

“Hocanın konuşması yavaş değil, sadece düşünceleri hızlandırmıyor.” Çünkü o,düşüncenin aceleyle kirleneceğini inanırdı. Bu yüzden çeviri onun için yalnızca teknik bir eylem değil; bir karakter sınavıydı.

  Manguel’in ağıt benzetmesi ile Ahmet Cemal’in kırk yıllık bekleyişi birleşince ortaya şöyle bir hakikat çıkıyor:

Çeviri, metnin yalnızlığını üstlenme biçimidir.

   Moda sokaklarında yürümeyi seven biri için-ki o semtin sakinliğine en yakışan ruhlardan birisiydi. Bir başka röportajında şöyle diyor:

“İyi bir çeviri, okurken çevirmenin nefesini duyurmamalıdır.”

Nefesini duyurmamak…

Bu yalnızca ustaların başarabileceği bir görünmezliktir.

  Bugün Broch’un kitabını elimize aldığımızda sayfaların arasında dolaşan sadece büyük bir metin değil, Ahmet Cemal’in nefesini tutmuş kırk yıllık sabrında gölgesidir. O gölge, gürültüsüz bir vicdanın ta kendisidir…

  Belki de bu yüzden Ahmet Cemal’in bıraktığı her eser, bir tür sığınak hissi verir. Günümüzün hızlı ve hoyrat dünyasında, hâla emekle, sessizlikle, düşünebileceğini hatırlatan bir sığınak…

  İnsan ister istemez şunu düşünüyor:

Bazı çeviriler metni yüceltir; bazıları çevirmeni. Ama çok azı insanın içindeki sessizliğe dokunur.

Ahmet Cemal’in çevirileri bu küçük azınlığın içindedir.

Güven SERİN 

 

 

 





12 Ocak 2026 Pazartesi

AĞAÇLAR

 

Kamera; Güven
ATLI KÖŞK BAHÇESİ,burada her ağacın,her
çiçeğin adı var ve yazılı...

Kamera; Güven

Kamera; Güven 
Karaalioğlu Parkı Antalya
Çitlembik Ağacı

                       AĞAÇLARIN DİLİYLE TEKİRDAĞ

Ağaçlar…

  Tekirdağ’ın kıyıcığında yaşayanlardan birisiyim. Sabah rüzgârı estiğinde tuzu, akşamüstü ise aynı rüzgâr estiğinde ormandan toprak ve reçine kokuları taşır. Bu kadim şehir, iki nefes arasında durur; dalga ile yaprak arasında.

  Bir yer, adını bildiği ağaç kadar hatırlanır. Adı ve öyküsü bilinmeyen ağaç, hafızadan da, kalpten de düşer. Çoğumuz, yanından her gün geçtiğimiz ağaçların adını ya bilmeyiz ya da yanlış biliriz.”Çam ağacı işte”, “kavak”, “bir ağaç”…Bu kadar. Hâlbuki mitolojide, masallarda, şiirde ağaçlar ve çiçekler birer süs değildir; birer tanıktır. Sessiz görünürler ama olan biteni unutmayanlardandır.

  Şehir içine sonradan ekilen nice ağaç ve bitki var. Hepsi misafir değil; çoğu artık ev sahibi. Fakat hikâyesi olmayan ev sahibi olur mu? Olsa olsa sessiz bir yabancı olur. Belli noktalarda küçük tabelalar olsa… Buyurgan olmayan, nutuk atmayan; sadece tanıtan, fısıldayan. İnsanlar durur okur. Bir süre sonra herkesin bir bağı olur: “Benim ağacım” der, “şu çiçek.” Kültür dediğimiz şey biraz da böyle beslenir ve tutar.

  Bu basit ama çok önemli zahmetten neden kaçınıldığını anlamak zor! Çünkü kayıp basit gibi, sessiz gibi görünse de çok derindir.

  Yıllar önce Çanakkale Gelibolu’daki anma törenlerinde, Avustralya ve Yeni Zelandaların hazırladığı bir kitapçık geçti elime. Bu topraklara düşen atalarını anlatıyorlardı ama savaşla değil; bitkilerle, çiçeklerle… Beyaz çiçekli laden, Gelibolu biberiyesi… Öyküleriyle, mitolojik anlamlarıyla. Hâla saklarım o küçük kitapçığı. Düşmanın torunları bile bu toprağın çiçeğine eğilmişken, bizim suskunluğumuz ağır gelmiyor mu?

  Antalya Karaalioğlu Parkı’ndaki çitlembik ağacından daha önce çok söz ettim. Onu seven belki bir şair, belki bir yazar veya sadece orada doğup büyümüş bir adam çitlembik ağacına duyduğu bağı metal bir panoya yazmış. İnsanlar geliyor, okuyor; çitlembik ağacıyla bağ kuruyor, belki de ayrı bir iletişimle konuşmaya başlıyorlar. Gün batarken Akdeniz’in, Toroslar’ın üstüne… Ağaç konuşmaz sanırız; oysa biz dinlemeyi unuttuk.

  Sabancı Müzesi Atlı Köşk bahçesinde her ağacın, her çiçeğin adı var. Küçük tabelalar… Ne bağırır, ne buyurur; sadece “ben buyum” der.

  Gelelim Tekirdağ’a. Bu toprağın öz evlatları var: Meşeler. Yüzlerce yıl buradalar. Rüzgârı tanırlar, sert kışları ve toprağı bilirler. Baltayı da gördüler, yangını da. Ama onları tanıtan, gençlere gösteren, öykülerini anlatan tek bir tabela, kitapçık yok. Neden bu vurdumduymazlık?

  Bir de çınarlar… Bu coğrafyada çınar sadece ağaç değil; meydandır, beklemedir, tanıklıktır. Altında nikâh beklenmiş, pazarlık yapılmış, askere giden uğurlanmış, küslükler barışa dönüşmüş. Çınar, gölgesini eşit serer. Tekirdağ’ın çınarları da böyledir. Kimi tuzlu rüzgâra alışık, kimi sert kuzey rüzgârıyla sertleşmiş. Gövdelerindeki yarıklar yaş çizgisi olmaktan öte her biri bir hikâyedir.

  Burada açık ve net olarak sesleniyorum:

Bu satırlar, başta Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi olmak üzere ilçe belediyelerine, kültür müdürlüklerine ve park ve bahçeler birimlerine açık bir çağrıdır. Büyük bütçeler, dev projeler gerekmez. Birkaç iyi metin, doğru yerlere konmuş küçük tabelalar ve biraz şehir ahlakı yeter.

  Tekirdağ, meşelerini, çınarlarını, ıhlamur ağaçlarını, erguvanlarını, ılgın ağaçlarını susturarak büyüyemez! Tam tersi, onların hikâyelerini anlatarak, aktararak daha da büyür, daha da güzelleşir.

Güven SERİN 

 

  








10 Ocak 2026 Cumartesi

BEN,YAZMA EĞİLİMLİYİM

 


Kamera; Güven


                                BEN, YAZMA EĞİLİMLİYİM

    Hani şairin dizelerindeki gibi; karanfil eğilimli, karanfil sevdalısı olan sevgilisine bir karanfil uzatması misali, bir yazarın aşkı da yazmaktır; yazma eğilimlidir; her vakit…

   Almış olduğum davetlerde, katılmış olduğum etkinliklerde neredeyse herkes fotoğraf çekmemi istiyor. Daha çok ve daha çok çekilen milyarlarca fotoğraf; ne yazık ki esin ve huzur kaynağı olmamış gibi anlaşılıyor; bu kadim millete…

  Oysa yüzlerce fotoğraf yerine birkaç fotoğraf ve onları anlatacak birkaç değerli an ve bu anların yazı sanatına dönüşmesi; kıymetlerin, dönüşümlerin, mirasların da en değerlisi değil midir?

  Birkaç kuşak öteden veya yakın zamanlardan bize yazılmış olan bir mektup, birkaç satır karşımıza çıkmış olsa; sözcüklerin içinde yüzmeye, onlarla birlikte sarmaş dolaş olup dolaşmaya kalkmayız mı?

  Sözün ve yazının erdemi, insan denen canlının uçsuz bucaksız evrende, yaşam ve gizem dolu bu gezegende kaybolmaması için her daim yakınında olması gerekmez mi?

   Davetli gittiğim resim sergisinde, sergiye katılan hanımefendilerin yakınlarıyla birlikte açılış, kurdele kesmek adına bir araya gelen topluluğu takip eden bir tek gazeteci ve bir tek gazete yazarı vardı. Gazete yazarı ben oluyorum. Gazete sahibi fotoğraf eğilimli insanlarımızın isteklerini bildiği için artık; ona her bakan ve gülümseyenin fotoğrafını çekiyor. Açılışı görüntülemek için, topluluğun karşısındaki yerini almış. Buraya kadar her şey normal! Fakat benim topluluğun içinde olmama içerlemiş olan hanımefendiler, büyük topluluğun parçası olan kadın kursiyerler;

“ Sende o tarafa geç! Sende fotoğraf çek!”

   Sözlerinin ardı arkası kesilmeyeceğini anlamış olmalıyım ki ağzımdan Edip Cansever tarzı yarı şiirsel, yarı kurtulma çabaları içinde bir söz çıktı;

 “ Ben yazma eğilimli yazarım. Fotoğraf çekmek için değil, sizlerin başarı öykünüzü dinlemek, anlamak, yazmak için geldim” ifadelerim karşısında o büyük seslenişin kadın korosu, birden sustu sanki her yer sütliman oldu…

   Bu büyük telaşımız karşısında, özellikle her halimizi, her anımızı fotoğraflayıp paylaşma aşkımızı derin derin yorumlayacak haddi kendimde görmüyorum. Sadece bir yazar, bir izleyici, bu zamanın şahidi olan bir insan olarak dikkatle izliyor ve takip ediyorum. Bu kadar telaş, emek, binlerce, on binlerce fotoğraf paylaşımı yapan insanların neşesi ve huzuru aynı anda artmıyor. Hep bir beğenilme, hep bir takdir, hep bir gösterme çabası yorucu olsa da, onlar yorulmuyor ise, bu; bir askerin ordusuna inanıp, görevini son nefese kadar yapma aşkına dönüşmüşse ne demeliyiz? Sadece susarak alkışlarım…

   Diğer taraftan, sade yaşamın peşinde koşanlara da kendi düşüncelerimi paylaşmak isterim. Evrim;  eleği sallıyor, sallıyor ve sallıyor…

   Dönüşüm için teknoloji ve hızla doğadan, kırlardan, doğallıktan kaçan insanları adına kent dedikleri, eğri büğrü beton kalelerin içine sıkıştırmış, hatta hapsetmiş durumda…

  Bu sallantıda ezilenler, kırılanlar, eriyenler evrimin, bu yaşlı gezegenin umurunda bile değil. Sanıyorum en karlı çıkacak olanlar, bilim insanlarının da inandığı, tespit ettiği canlılar olacak; “En iyi uyum sağlayanlar…” En iyi uyum sağlayanların yanında, en az masrafla en sade yaşayanlar…

   Bazen bir ıslık, bir mırıltı bile binlerce elin sınırlı ve koşullu alkışından, seslenişinden çok daha yüce, kalıcı ve sıcaktır…

 Güven SERİN 

  





7 Ocak 2026 Çarşamba

TAMER KAPTAN

 


                                     TAMER KAPTAN ve GİTME CESARETİ

Tamer PALA…

   Yakın dostlarının ona neden Tamer Kaptan dediğini bilmek için denizci olmaya gerek yok. Bazı insanlar karaya ait değildir; ayakları toprağa basar ama ruhları hep açıktaki bir maviliğe bakar. Tamer de onlardan birisidir. Serüvenlerini planlardan çok iç sesine, korkusuzluğundan çok kararlığına borçlu olanlardan.

  Ağrı Dağı yolculuğu da öyleydi. Birlikte konuşulmuştu belki ama o,zirveyle tek başına konuşmayı seçti. Mücadelesini yalnız verdi, anılar denizine bir Ağrı Dağı’nı ekledi. Kimi zirveler kalabalık kaldırmaz; insan, kendisiyle baş başa kalmak ister.

   Bir süredir görüşemiyorduk. Telefonlar vardı, sesler vardı ama göz yoktu. Atölyeye uğramış, kapalı bulmuş, görememiş… Merak etmiş, üzülmüş. Ve aradı. Sonra, birkaç gün önce, tamamen tesadüfen, atölyede karşılaştık. Tesadüf dediğime bakmayın; bazı karşılaşmaların bahanesi olur sadece.

Yüzünde bir telaş vardı.

  O tanıdık pırıltı… Yeni bir şey söyleyecek, belki bir haber, belki bir müjde… Daha muhabbetin başında “Senin de fikrini almak istiyorum” derken, kendi fikrini çoktan vermiş. Uçak biletlerini almış bile. O geliş, biraz veda gibiydi. Adını koyamadığım duygular bıraktı ortada.

  Uzaklara gitmek istediğini açık ve net olarak anlattı.Ama asıl cümle…

   İnsanın dostunun kalbine ağır gelen o sözcükler:

“Burada ölmek istemiyorum arkadaşım. Öleceksem gideceğim yerde öleyim.”

  Bu bir kaçış değil, bir itiraftı.

  Yaşadığı şehre kızgındı.Yüzlerce anının olduğu yerlere…Kendi gibi dobra olmayanlara,riske giremeyenlere,serüvenlerini başka ömürlere erteleyenlere,iç sesini susturmayı olgunluk sananlara kırgındı.

  Onun yaptığı, yeni değil aslında. Ondan önce de yapanlar oldu. Kimi insanlar, kalmak yerine gitmeyi tercih ederler.

  Cevat Şakir, Bodrum’da kendine yeniden bir isim ve deniz kurdu. Jack London, kuzeyin soğuğunda kendi ateşini aradı. Gauguin, resmini Polinezya ışığında tamamladı. Nazım Hikmet, yurdundan uzakta kalbinin coğrafyasını yazdı. Hepsinin ortak noktası vardı: Haritayı değil, iç sesini dinlemek.

  Şimdi Tamer Kaptan da Kaf Dağları’nın çok ardında bir yerde yaşam arayacak. Onun yaptığı, ressamların, şairlerin, yazarların yüzyıllardır yaptığıyla aynı: Yeniden doğmayı göze almak…

  Polinezya’da,Şeyseller’de,Fransa’nın kıyısında,İsveç’in sesszliğinde…Halikarnas Balıkçısı’nın yaptığı gibi; sürgünü kader değil,liman saymak.

  Tamer Kaptan birkaç hafta içinde belki de hayatının en büyük kararına doğru yola çıkacak.

Geri dönüşü olur mu, olmaz mı bilinmez. Ama bildiğim bir şey var:

Kimi insanlar gitmezse ölür. Bazıları kalırsa…

   Bu yazıyı yazarken içimde tarifsiz bir hüzün var. Ama bu, kaybetme hüznü değil. Bu cesarete duyulan saygının ağırlığı. Gitmek kolay bir şey değil. Asıl zor olan, insanın “ben burada tamamlanmıyorum” diyebilmesi.

   Tamer Kaptan’a yolun açık olsu demeyeceğim. Yolu zaten açık. Rüzgârı bol olsun demeyeceğim; o rüzgârı kendi yaratıyor.

   Sadece şu notu düşmek istiyorum:

 Bu şehir, içindeki kaptanları tutamıyorsa; limanı veya limanları olmakla övünmemeli…

 Güven SERİN 

  


3 Ocak 2026 Cumartesi

SESSİZLİĞİN BÜYÜTTÜĞÜ BİR HİKAYE

 

     


         
     SESSİZLİĞİN BÜYÜTTÜĞÜ BİR HİKAYE

   Bir zamanlar Çetin Altan’ı iştahla okurdum. Onun yazdıkları bir köşe yazısından öte, toplumun göğsüne basıp “uyan artık” diyen bir tokat gibiydi. Sertti ama bir o kadar da öğreticiydi. Türkiye’nin nabzını tutan, acıyan ve aksayan yönünü gösteren bir entelektüeldi.

   Bugün aynı soyadı etrafında hissettiklerim bambaşka…

   Sebebi, yıllardır tam kapanmayan dosya gibi masanın ucunda duran bir hikâye:

 Defne Joy Foster’ın ölümü…

   Ardından geçen onca yıl bu olayı unutturmadı. Unutturamadı… Çünkü Türkiye’de bazı ölümler, sadece adli makamların önüne gelen dosyalar değildir. Toplumun vicdanına da bir soru kâğıdı olarak düşer.

 Defne Joy Foster’ın ölümü böyle bir soruydu.

   Olayın detayları, zaman çizelgeleri, resmi raporlar arşivde duruyor. Ama toplumun zihni, bu belgelerden çok daha güçlü kayıt tutar. Ve o kayıtta en çok görünen şey, bir sessizliktir.

  Bu sessizliğin adresi ise, olayın gerçekleştiği evin sahibinin soyadıyla birlikte düşünülüyor: Altan ailesi.

   Türkiye’de yıllarca entelektüel ağırlığa sahip olmuş, siyasete yön veren, yazdıklarıyla tartışma yaratmış bir aileden söz ediyoruz.

   Dolayısıyla toplumun onlardan beklediği sıradan değil, sıradan yurttaştan daha yüksek.

Bir genç kadın hayatını kaybediyor…

Olayın etrafı sorularla çevrili…

Toplumsal hafıza çözüm bekliyor…

   Bu noktada Altan ailesinden gelen neredeyse mutlak sessizlik, doğal olarak insanlarda bir tür kırgınlık yaratıyor.

Benim kırgınlığım da tam burada başlıyor.

   Yıllarca toplumun gözüne bakarak eleştiri yapan, siyasi iktidara meydan okuyan, özgürlük ve adalet üzerine ders verircesine yazan bir ailenin; kendi kapısının önüne gelmiş acı karşısında bu kadar mesafeli, bu kadar sessiz kalması, açıkçası içime sinmedi.

   İyi bir okuru olduğum Çetin Altan’ın, bu olayla ilgili güçlü bir insani refleks göstermemesi de o sessizliği daha görünür kıldı.

   Beklenti belki büyük oldu, belki haksız bir yük bindirdik. Ama kamuoyuna yön vermesi iddiası olan entelektüeller için bu beklenti kaçınılmazdır.

   Bu sessizliğin üzerine, dönemin en ağır taşlarından biri de Hıncal Uluç tarafından atıldı. Uluç’un kaleme aldığı, empatiyi-duygudaşlığı yok sayan, adeta hayatını kaybeden genç kadını suçlayan yazısı; olayın üzerini örtmek bir yana, toplumun adalet duygusunu daha da incitti.

   Böyle bir yazı karşısında Altan ailesinden gelen hiçbir tepki olmaması, sessizliğin ve dramın ağırlığını iki katına çıkardı.

   Türkiye’de unutulmaya karşı en dirençli duygu sessizliktir. İnsan unutamaz. Toplum hiç unutmaz. Toplum unuttu sananlar, aldanmaya ve aldatılmaya mahkûmdur…

   Bugün geriye dönüp baktığımda Altan ailesine duyduğum uzaklık bir önyargıdan değil; toplumsal hafızanın taşıdığı bir hissiyattan kaynaklanıyor. Bir aileyi değil, bir duruşu sorguluyorum…

   Edebiyatıyla, fikirleriyle iz bırakmış bir soyadının, kritik bir anda toplumun beklediği duyarlılığı göstermemesini…

   Ve belki de asıl mesele şu:

Eğer bir aile yıllarca “sözün gücüyle” var olduysa, en çok sessizlikleriyle yargılanır.

  Defne Joy Foster’in ölümü kapanmış bir hikâye değil. Belki dosya kapandı ama toplumun zihninde o kapı aralık duruyor. Ne abartıyorum, ne de görmezden geliyorum. Sadece kayda geçiriyorum.

Çünkü insanlık biraz da budur: Toplumun unutmayı tercih ettiği sessizlikleri yeniden görünür kılmak.

Güven SERİN 

2 Ocak 2026 Cuma

BAYKOCA DESTANI

 



             BAYKOCA’NIN RÜZGÂRI ve BARIŞ MANÇO

   Yabancılaşmanın tavan yaptığı bir çağdayız. İnsanlar birbirine “çok yakın” duruyor ama birbirini hiç duymuyor. Sesler çoğalıyor, anlamlar azalıyor, insanın kendi içine bile yabancılaştığı bir modernlik ağı örülüyor. Tam da bu yüzden, bir zamanlar gencecik bir müzisyenin Anadolu rüzgârını içine çekerek yazmaya niyetlendiği Baykoca Destanı, bugün bize yeniden bakıyor. Sanki hiç tamamlanmamış bir eser değil de, bu çağ için bırakılmış özel bir işaret, şifre gibi…

   Barış Manço genç yaşında Anadolu’yu dolaşırken sadece türkü toplamıyordu; toprağın sesini de dinliyordu. Kırların rüzgârını, insanların konuşmadığı dertleri, masal ile gerçeğin iç içe geçtiği o sonsuz Anadolu halayını…

 İnsan kökünü unuttuğuna yalnızlaşır.

Toplum destanını unuttuğunda ruhunu kaybeder.

   Baykoca işte bu sezginin ürünüdür. Tamamlanmamış bir destan, ama tamamlanmış bir felsefe… Baykoca bir kahraman değil; bir felsefedir. Kimliğini arayan gencin umutla, tedirginlikle ve cesaretle yürüdüğü o ince yol. Toplumun derinlerinde bir yerlerinde unutulmuş değerlerin yeniden su yüzeyine çıkmayı beklediği o an.

   Barış Manço,Baykoca’nın güzünde aslında hepimizi anlatıyordu:

 Bir yandan gürleyen çağın karmaşası, diğer yandan bize seslenen kadim bir hafıza…

   Destan dediğimiz şey sadece bir kahramanlık öyküsü değildir; bir toplumun kendini görme biçimidir. Yüzyıllar boyunca dilden dile aktarılan bu anlatılar bir milletin hafızasını da taşır. Çünkü her destanda bir değer saklıdır: İyilik, cesaret, adalet, dayanışma, direniş, umut… Bunlar insanı insan yapan temel taşlardır. Antik zamanlardan bugüne taşınan miras, iyi işlendiğinde modern zamanla çatışmaz; tam tersine modern insanın yitirdiği ruhu yerine koyar.

   Bugünün toplumları teknolojik olarak ileride ama ruh olarak eksildi. Hız arttı ama öykü azaldı. Bu noktada destanların gücü ortaya çıkar. Onlar bize nereden geldiğimizi, nasıl ayakta kaldığımızı, hangi değerleri savunarak bugüne ulaştığımızı hatırlatır.

“Kim olduğumuzu” unuttuğumuzda modern çağın bütün parıltısı bir anda anlamsızlaşır.

   Barış Manço işte bunu genç yaşta sezmişti. Baykoca Destanı’nı kurgularken sadece bir kahraman yaratmak istemedi; bir toplum aynası yapmak istedi. Antik zamanın modern zamana aktarımını müzikle, masalla, Anadolu’nun kokusuyla birleştirdi.

   Onun sanatındaki yenilik, geleneği reddetmekte değil; geleneği çağın diline çevirmekte saklıydı. Bu yüzden Baykoca modern bir figürdür; çünkü kökü geçmişte olsa da yüzü geleceğe dönüktür.

   Geçmişle gelecek arasında bir çatışma yaratmak yerine, onların arasında köprü kurmak… Barış Manço’nun yaşamı boyunca yaptığı tam olarak buydu. Bir yanıyla Oğuz Kağan’ın, Dede Korkut’un, Köroğlu’nun hikmetlerinden beslenir; diğer yanıyla dünyayı dolaşıp çağın insanına seslenirdi.

   O yüzden onun sesi hâla diri. Şarkıları hâla yol gösteriyor. Çünkü Barış Manço bize şunu hatırlattı:

 “Köksüz bir ağacın gölgesi olmaz.”

   Bugün Baykoca’nın rüzgârını yeniden duyuyorsak, demek ki bu toprakların ruhu hâla canlı. Yeter ki kulağımız toprağa, gönlümüzü birbirimize çevirelim. Belki o zaman, bu yabancılaşmış çağın içinden, hep birlikte yeni bir DESTAN çıkarabiliriz.

Güven SERİN  



1 Ocak 2026 Perşembe

YIL DEĞİŞTİ,BİT PAZARINA NUR YAĞDI

 


                       YIL DEĞİŞTİ, BİTPAZARINA NUR YAĞDI

  Her zaman yeni yıl gelirken takvim de değişiyor, ama insan çoğu zaman yerinde kalıyor. Bir gecede veya 365 günde eskiyen yıl, bir gecede yenilenen umut fikri; kulağa çok hoş, ruha ise çok ağır geliyor. Biliyoruz ki hayat, o kadar hızlı karar değiştirmiyor. Zaman hep koşuyor; insan ise çoğu zaman ardında bıraktıklarını toparlamakla meşgul…

  Bu yüzden “iyi yıllar” , “ mutlu yıllar” denince, insan bir an duruyor. İyi olan nedir, mutlu kime denir, pek düşünülmeyen kavramlar değil midir? Çoğu zaman olduğu gibi, söz ağızdan çıkınca, kalp ise arkadan yetişmeye çalışıyor.

  Oysa halk bilir aslını:

İyi yıl; borcun az, uykunun derin ve huzurlu olduğu yıldır.

Mutlu Yıl; sofra başında yüzlerin eksilmediği, sokaktaki insanın gülümsediği yıldır.

   Bugünün dünyası bir yandan “yenilen” der, öte yandan “biriktir” diye uyarır durur. Evler büyür, odalar tıka basa dolar, dolaplar taşar. Balkonlar bile bu kültürden payını alırlar. Anne-baba bir ömür boyunca “lazım olur” diyerek saklar; sandıklar, vitrinler, çekmeceler sessizce dolup taşar. O eşyalar ile birlikte hatıralar da yerleşir eve.

  Ya sonra? Zaman kimseye sormadan, danışmadan kendi işini yapar; her daim yaptığı gibi! Gözler yumulunca, evler ve odalara, dolaplara, vitrinlere kurulmuş eşyalar savrulur… Kısacası, evler susar.

  Uzaklarda yaşayan çocuklar gelir; suçlu değiller, aceleleri vardır. Yaşam onları başka diyarlara savurmuştur. Ne saklananın hikâyesini bilirler, ne suskunluğun dilini… Ev boşaltılır. Bir ömrün ağırlığı, kasalara sığdırılır.

  Ve işte tam da o noktada, kimsenin adını koymadığı bir şey gerçekleşir:

 Bitpazarına nur yağar.

  Bu nur; ne alaycıdır, ne de acıklı. Burası, biriktirmenin vardığı yerdir. Ama eşyaların son durağı değil; hayatların el değiştirdiği bir eşiktir.

  Bir zamanlar başköşede duran masa, şimdi başka bir evde çay, kahve sunar. Anılarla dolu bir yastık, başka bir omuza yaslanır. Bir çerçeve, tanımadığı yabancı bir duvara asılır. Eşyalar utançla değil, sessiz bir kaderle yol alır.

   İnsanlık bugün uzay çağının yamacında duruyor. Yıldızlara bakıyor, gezegen hesaplıyor; ama hâla birbirine “iyi yıllar” dilerken neyi dilediğini sanki tam bilmiyor. Belki de bu yüzden daha muhteşem hayallerden çok, daha gerçek ve doğal günlere ihtiyacımız var.

   Yeni yıl, tek bir gecede vaat edebilir mi? Etmemeli… İnsan yılda bir değil; ocakta, martta, temmuzda, kasımda da yenilenebilir. Bir ayı daha sabırla geçirebilir. Bir ayı daha az eşya, daha çok hatırayla kapatabilir. Hatta insan, isterse anıları öldürmeden, bulunduğu ana her daim başka tohumlar ekebilecek zihinsel zenginliğe sahip tek canlıdır.

   İşte bu bakış, kadim zamanlardan beri bize yabancı değil. Barış Manço’nun dünyaya hem memleketten hem insanlıktan bakan o şarkısında olduğu gibi; yerini, kimliğini, yolunu soran ama kavga etmeyen bir ses vardır.

  Ne sadece eskiye sığınır, ne de yeniyi kutsar. İnsanı insan olduğu yerden çağırır. Yeni yıl, tam da burada düşünmek istiyor. Daha çok almak değil, daha çok bırakmak üzerine…

  Takvim değişirken insan da şunu da sorabilir kendine:

“Benden sonra ne kalacak?”

   Eşya mı, yoksa eşyanın başına gelen; sonsuza, evrensele yazgılı bir hikâye mi? Belki de iyi yıllar dilemek; çok şey istemek değil, az şeye razı olmayı bilmektir!

   Belki de bitpazarına yağan nur, şunu fısıldıyor:

 İnsan gider. Eşya kalır. Ama asıl kalan nasıl yaşandığıdır…

 Güven SERİN