12 Ocak 2026 Pazartesi

AĞAÇLAR

 

Kamera; Güven
ATLI KÖŞK BAHÇESİ,burada her ağacın,her
çiçeğin adı var ve yazılı...

Kamera; Güven

Kamera; Güven 
Karaalioğlu Parkı Antalya
Çitlembik Ağacı

                       AĞAÇLARIN DİLİYLE TEKİRDAĞ

Ağaçlar…

  Tekirdağ’ın kıyıcığında yaşayanlardan birisiyim. Sabah rüzgârı estiğinde tuzu, akşamüstü ise aynı rüzgâr estiğinde ormandan toprak ve reçine kokuları taşır. Bu kadim şehir, iki nefes arasında durur; dalga ile yaprak arasında.

  Bir yer, adını bildiği ağaç kadar hatırlanır. Adı ve öyküsü bilinmeyen ağaç, hafızadan da, kalpten de düşer. Çoğumuz, yanından her gün geçtiğimiz ağaçların adını ya bilmeyiz ya da yanlış biliriz.”Çam ağacı işte”, “kavak”, “bir ağaç”…Bu kadar. Hâlbuki mitolojide, masallarda, şiirde ağaçlar ve çiçekler birer süs değildir; birer tanıktır. Sessiz görünürler ama olan biteni unutmayanlardandır.

  Şehir içine sonradan ekilen nice ağaç ve bitki var. Hepsi misafir değil; çoğu artık ev sahibi. Fakat hikâyesi olmayan ev sahibi olur mu? Olsa olsa sessiz bir yabancı olur. Belli noktalarda küçük tabelalar olsa… Buyurgan olmayan, nutuk atmayan; sadece tanıtan, fısıldayan. İnsanlar durur okur. Bir süre sonra herkesin bir bağı olur: “Benim ağacım” der, “şu çiçek.” Kültür dediğimiz şey biraz da böyle beslenir ve tutar.

  Bu basit ama çok önemli zahmetten neden kaçınıldığını anlamak zor! Çünkü kayıp basit gibi, sessiz gibi görünse de çok derindir.

  Yıllar önce Çanakkale Gelibolu’daki anma törenlerinde, Avustralya ve Yeni Zelandaların hazırladığı bir kitapçık geçti elime. Bu topraklara düşen atalarını anlatıyorlardı ama savaşla değil; bitkilerle, çiçeklerle… Beyaz çiçekli laden, Gelibolu biberiyesi… Öyküleriyle, mitolojik anlamlarıyla. Hâla saklarım o küçük kitapçığı. Düşmanın torunları bile bu toprağın çiçeğine eğilmişken, bizim suskunluğumuz ağır gelmiyor mu?

  Antalya Karaalioğlu Parkı’ndaki çitlembik ağacından daha önce çok söz ettim. Onu seven belki bir şair, belki bir yazar veya sadece orada doğup büyümüş bir adam çitlembik ağacına duyduğu bağı metal bir panoya yazmış. İnsanlar geliyor, okuyor; çitlembik ağacıyla bağ kuruyor, belki de ayrı bir iletişimle konuşmaya başlıyorlar. Gün batarken Akdeniz’in, Toroslar’ın üstüne… Ağaç konuşmaz sanırız; oysa biz dinlemeyi unuttuk.

  Sabancı Müzesi Atlı Köşk bahçesinde her ağacın, her çiçeğin adı var. Küçük tabelalar… Ne bağırır, ne buyurur; sadece “ben buyum” der.

  Gelelim Tekirdağ’a. Bu toprağın öz evlatları var: Meşeler. Yüzlerce yıl buradalar. Rüzgârı tanırlar, sert kışları ve toprağı bilirler. Baltayı da gördüler, yangını da. Ama onları tanıtan, gençlere gösteren, öykülerini anlatan tek bir tabela, kitapçık yok. Neden bu vurdumduymazlık?

  Bir de çınarlar… Bu coğrafyada çınar sadece ağaç değil; meydandır, beklemedir, tanıklıktır. Altında nikâh beklenmiş, pazarlık yapılmış, askere giden uğurlanmış, küslükler barışa dönüşmüş. Çınar, gölgesini eşit serer. Tekirdağ’ın çınarları da böyledir. Kimi tuzlu rüzgâra alışık, kimi sert kuzey rüzgârıyla sertleşmiş. Gövdelerindeki yarıklar yaş çizgisi olmaktan öte her biri bir hikâyedir.

  Burada açık ve net olarak sesleniyorum:

Bu satırlar, başta Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi olmak üzere ilçe belediyelerine, kültür müdürlüklerine ve park ve bahçeler birimlerine açık bir çağrıdır. Büyük bütçeler, dev projeler gerekmez. Birkaç iyi metin, doğru yerlere konmuş küçük tabelalar ve biraz şehir ahlakı yeter.

  Tekirdağ, meşelerini, çınarlarını, ıhlamur ağaçlarını, erguvanlarını, ılgın ağaçlarını susturarak büyüyemez! Tam tersi, onların hikâyelerini anlatarak, aktararak daha da büyür, daha da güzelleşir.

Güven SERİN 

 

  








10 Ocak 2026 Cumartesi

BEN,YAZMA EĞİLİMLİYİM

 


Kamera; Güven


                                BEN, YAZMA EĞİLİMLİYİM

    Hani şairin dizelerindeki gibi; karanfil eğilimli, karanfil sevdalısı olan sevgilisine bir karanfil uzatması misali, bir yazarın aşkı da yazmaktır; yazma eğilimlidir; her vakit…

   Almış olduğum davetlerde, katılmış olduğum etkinliklerde neredeyse herkes fotoğraf çekmemi istiyor. Daha çok ve daha çok çekilen milyarlarca fotoğraf; ne yazık ki esin ve huzur kaynağı olmamış gibi anlaşılıyor; bu kadim millete…

  Oysa yüzlerce fotoğraf yerine birkaç fotoğraf ve onları anlatacak birkaç değerli an ve bu anların yazı sanatına dönüşmesi; kıymetlerin, dönüşümlerin, mirasların da en değerlisi değil midir?

  Birkaç kuşak öteden veya yakın zamanlardan bize yazılmış olan bir mektup, birkaç satır karşımıza çıkmış olsa; sözcüklerin içinde yüzmeye, onlarla birlikte sarmaş dolaş olup dolaşmaya kalkmayız mı?

  Sözün ve yazının erdemi, insan denen canlının uçsuz bucaksız evrende, yaşam ve gizem dolu bu gezegende kaybolmaması için her daim yakınında olması gerekmez mi?

   Davetli gittiğim resim sergisinde, sergiye katılan hanımefendilerin yakınlarıyla birlikte açılış, kurdele kesmek adına bir araya gelen topluluğu takip eden bir tek gazeteci ve bir tek gazete yazarı vardı. Gazete yazarı ben oluyorum. Gazete sahibi fotoğraf eğilimli insanlarımızın isteklerini bildiği için artık; ona her bakan ve gülümseyenin fotoğrafını çekiyor. Açılışı görüntülemek için, topluluğun karşısındaki yerini almış. Buraya kadar her şey normal! Fakat benim topluluğun içinde olmama içerlemiş olan hanımefendiler, büyük topluluğun parçası olan kadın kursiyerler;

“ Sende o tarafa geç! Sende fotoğraf çek!”

   Sözlerinin ardı arkası kesilmeyeceğini anlamış olmalıyım ki ağzımdan Edip Cansever tarzı yarı şiirsel, yarı kurtulma çabaları içinde bir söz çıktı;

 “ Ben yazma eğilimli yazarım. Fotoğraf çekmek için değil, sizlerin başarı öykünüzü dinlemek, anlamak, yazmak için geldim” ifadelerim karşısında o büyük seslenişin kadın korosu, birden sustu sanki her yer sütliman oldu…

   Bu büyük telaşımız karşısında, özellikle her halimizi, her anımızı fotoğraflayıp paylaşma aşkımızı derin derin yorumlayacak haddi kendimde görmüyorum. Sadece bir yazar, bir izleyici, bu zamanın şahidi olan bir insan olarak dikkatle izliyor ve takip ediyorum. Bu kadar telaş, emek, binlerce, on binlerce fotoğraf paylaşımı yapan insanların neşesi ve huzuru aynı anda artmıyor. Hep bir beğenilme, hep bir takdir, hep bir gösterme çabası yorucu olsa da, onlar yorulmuyor ise, bu; bir askerin ordusuna inanıp, görevini son nefese kadar yapma aşkına dönüşmüşse ne demeliyiz? Sadece susarak alkışlarım…

   Diğer taraftan, sade yaşamın peşinde koşanlara da kendi düşüncelerimi paylaşmak isterim. Evrim;  eleği sallıyor, sallıyor ve sallıyor…

   Dönüşüm için teknoloji ve hızla doğadan, kırlardan, doğallıktan kaçan insanları adına kent dedikleri, eğri büğrü beton kalelerin içine sıkıştırmış, hatta hapsetmiş durumda…

  Bu sallantıda ezilenler, kırılanlar, eriyenler evrimin, bu yaşlı gezegenin umurunda bile değil. Sanıyorum en karlı çıkacak olanlar, bilim insanlarının da inandığı, tespit ettiği canlılar olacak; “En iyi uyum sağlayanlar…” En iyi uyum sağlayanların yanında, en az masrafla en sade yaşayanlar…

   Bazen bir ıslık, bir mırıltı bile binlerce elin sınırlı ve koşullu alkışından, seslenişinden çok daha yüce, kalıcı ve sıcaktır…

 Güven SERİN 

  





7 Ocak 2026 Çarşamba

TAMER KAPTAN

 


                                     TAMER KAPTAN ve GİTME CESARETİ

Tamer PALA…

   Yakın dostlarının ona neden Tamer Kaptan dediğini bilmek için denizci olmaya gerek yok. Bazı insanlar karaya ait değildir; ayakları toprağa basar ama ruhları hep açıktaki bir maviliğe bakar. Tamer de onlardan birisidir. Serüvenlerini planlardan çok iç sesine, korkusuzluğundan çok kararlığına borçlu olanlardan.

  Ağrı Dağı yolculuğu da öyleydi. Birlikte konuşulmuştu belki ama o,zirveyle tek başına konuşmayı seçti. Mücadelesini yalnız verdi, anılar denizine bir Ağrı Dağı’nı ekledi. Kimi zirveler kalabalık kaldırmaz; insan, kendisiyle baş başa kalmak ister.

   Bir süredir görüşemiyorduk. Telefonlar vardı, sesler vardı ama göz yoktu. Atölyeye uğramış, kapalı bulmuş, görememiş… Merak etmiş, üzülmüş. Ve aradı. Sonra, birkaç gün önce, tamamen tesadüfen, atölyede karşılaştık. Tesadüf dediğime bakmayın; bazı karşılaşmaların bahanesi olur sadece.

Yüzünde bir telaş vardı.

  O tanıdık pırıltı… Yeni bir şey söyleyecek, belki bir haber, belki bir müjde… Daha muhabbetin başında “Senin de fikrini almak istiyorum” derken, kendi fikrini çoktan vermiş. Uçak biletlerini almış bile. O geliş, biraz veda gibiydi. Adını koyamadığım duygular bıraktı ortada.

  Uzaklara gitmek istediğini açık ve net olarak anlattı.Ama asıl cümle…

   İnsanın dostunun kalbine ağır gelen o sözcükler:

“Burada ölmek istemiyorum arkadaşım. Öleceksem gideceğim yerde öleyim.”

  Bu bir kaçış değil, bir itiraftı.

  Yaşadığı şehre kızgındı.Yüzlerce anının olduğu yerlere…Kendi gibi dobra olmayanlara,riske giremeyenlere,serüvenlerini başka ömürlere erteleyenlere,iç sesini susturmayı olgunluk sananlara kırgındı.

  Onun yaptığı, yeni değil aslında. Ondan önce de yapanlar oldu. Kimi insanlar, kalmak yerine gitmeyi tercih ederler.

  Cevat Şakir, Bodrum’da kendine yeniden bir isim ve deniz kurdu. Jack London, kuzeyin soğuğunda kendi ateşini aradı. Gauguin, resmini Polinezya ışığında tamamladı. Nazım Hikmet, yurdundan uzakta kalbinin coğrafyasını yazdı. Hepsinin ortak noktası vardı: Haritayı değil, iç sesini dinlemek.

  Şimdi Tamer Kaptan da Kaf Dağları’nın çok ardında bir yerde yaşam arayacak. Onun yaptığı, ressamların, şairlerin, yazarların yüzyıllardır yaptığıyla aynı: Yeniden doğmayı göze almak…

  Polinezya’da,Şeyseller’de,Fransa’nın kıyısında,İsveç’in sesszliğinde…Halikarnas Balıkçısı’nın yaptığı gibi; sürgünü kader değil,liman saymak.

  Tamer Kaptan birkaç hafta içinde belki de hayatının en büyük kararına doğru yola çıkacak.

Geri dönüşü olur mu, olmaz mı bilinmez. Ama bildiğim bir şey var:

Kimi insanlar gitmezse ölür. Bazıları kalırsa…

   Bu yazıyı yazarken içimde tarifsiz bir hüzün var. Ama bu, kaybetme hüznü değil. Bu cesarete duyulan saygının ağırlığı. Gitmek kolay bir şey değil. Asıl zor olan, insanın “ben burada tamamlanmıyorum” diyebilmesi.

   Tamer Kaptan’a yolun açık olsu demeyeceğim. Yolu zaten açık. Rüzgârı bol olsun demeyeceğim; o rüzgârı kendi yaratıyor.

   Sadece şu notu düşmek istiyorum:

 Bu şehir, içindeki kaptanları tutamıyorsa; limanı veya limanları olmakla övünmemeli…

 Güven SERİN 

  


3 Ocak 2026 Cumartesi

SESSİZLİĞİN BÜYÜTTÜĞÜ BİR HİKAYE

 

     


         
     SESSİZLİĞİN BÜYÜTTÜĞÜ BİR HİKAYE

   Bir zamanlar Çetin Altan’ı iştahla okurdum. Onun yazdıkları bir köşe yazısından öte, toplumun göğsüne basıp “uyan artık” diyen bir tokat gibiydi. Sertti ama bir o kadar da öğreticiydi. Türkiye’nin nabzını tutan, acıyan ve aksayan yönünü gösteren bir entelektüeldi.

   Bugün aynı soyadı etrafında hissettiklerim bambaşka…

   Sebebi, yıllardır tam kapanmayan dosya gibi masanın ucunda duran bir hikâye:

 Defne Joy Foster’ın ölümü…

   Ardından geçen onca yıl bu olayı unutturmadı. Unutturamadı… Çünkü Türkiye’de bazı ölümler, sadece adli makamların önüne gelen dosyalar değildir. Toplumun vicdanına da bir soru kâğıdı olarak düşer.

 Defne Joy Foster’ın ölümü böyle bir soruydu.

   Olayın detayları, zaman çizelgeleri, resmi raporlar arşivde duruyor. Ama toplumun zihni, bu belgelerden çok daha güçlü kayıt tutar. Ve o kayıtta en çok görünen şey, bir sessizliktir.

  Bu sessizliğin adresi ise, olayın gerçekleştiği evin sahibinin soyadıyla birlikte düşünülüyor: Altan ailesi.

   Türkiye’de yıllarca entelektüel ağırlığa sahip olmuş, siyasete yön veren, yazdıklarıyla tartışma yaratmış bir aileden söz ediyoruz.

   Dolayısıyla toplumun onlardan beklediği sıradan değil, sıradan yurttaştan daha yüksek.

Bir genç kadın hayatını kaybediyor…

Olayın etrafı sorularla çevrili…

Toplumsal hafıza çözüm bekliyor…

   Bu noktada Altan ailesinden gelen neredeyse mutlak sessizlik, doğal olarak insanlarda bir tür kırgınlık yaratıyor.

Benim kırgınlığım da tam burada başlıyor.

   Yıllarca toplumun gözüne bakarak eleştiri yapan, siyasi iktidara meydan okuyan, özgürlük ve adalet üzerine ders verircesine yazan bir ailenin; kendi kapısının önüne gelmiş acı karşısında bu kadar mesafeli, bu kadar sessiz kalması, açıkçası içime sinmedi.

   İyi bir okuru olduğum Çetin Altan’ın, bu olayla ilgili güçlü bir insani refleks göstermemesi de o sessizliği daha görünür kıldı.

   Beklenti belki büyük oldu, belki haksız bir yük bindirdik. Ama kamuoyuna yön vermesi iddiası olan entelektüeller için bu beklenti kaçınılmazdır.

   Bu sessizliğin üzerine, dönemin en ağır taşlarından biri de Hıncal Uluç tarafından atıldı. Uluç’un kaleme aldığı, empatiyi-duygudaşlığı yok sayan, adeta hayatını kaybeden genç kadını suçlayan yazısı; olayın üzerini örtmek bir yana, toplumun adalet duygusunu daha da incitti.

   Böyle bir yazı karşısında Altan ailesinden gelen hiçbir tepki olmaması, sessizliğin ve dramın ağırlığını iki katına çıkardı.

   Türkiye’de unutulmaya karşı en dirençli duygu sessizliktir. İnsan unutamaz. Toplum hiç unutmaz. Toplum unuttu sananlar, aldanmaya ve aldatılmaya mahkûmdur…

   Bugün geriye dönüp baktığımda Altan ailesine duyduğum uzaklık bir önyargıdan değil; toplumsal hafızanın taşıdığı bir hissiyattan kaynaklanıyor. Bir aileyi değil, bir duruşu sorguluyorum…

   Edebiyatıyla, fikirleriyle iz bırakmış bir soyadının, kritik bir anda toplumun beklediği duyarlılığı göstermemesini…

   Ve belki de asıl mesele şu:

Eğer bir aile yıllarca “sözün gücüyle” var olduysa, en çok sessizlikleriyle yargılanır.

  Defne Joy Foster’in ölümü kapanmış bir hikâye değil. Belki dosya kapandı ama toplumun zihninde o kapı aralık duruyor. Ne abartıyorum, ne de görmezden geliyorum. Sadece kayda geçiriyorum.

Çünkü insanlık biraz da budur: Toplumun unutmayı tercih ettiği sessizlikleri yeniden görünür kılmak.

Güven SERİN 

2 Ocak 2026 Cuma

BAYKOCA DESTANI

 



             BAYKOCA’NIN RÜZGÂRI ve BARIŞ MANÇO

   Yabancılaşmanın tavan yaptığı bir çağdayız. İnsanlar birbirine “çok yakın” duruyor ama birbirini hiç duymuyor. Sesler çoğalıyor, anlamlar azalıyor, insanın kendi içine bile yabancılaştığı bir modernlik ağı örülüyor. Tam da bu yüzden, bir zamanlar gencecik bir müzisyenin Anadolu rüzgârını içine çekerek yazmaya niyetlendiği Baykoca Destanı, bugün bize yeniden bakıyor. Sanki hiç tamamlanmamış bir eser değil de, bu çağ için bırakılmış özel bir işaret, şifre gibi…

   Barış Manço genç yaşında Anadolu’yu dolaşırken sadece türkü toplamıyordu; toprağın sesini de dinliyordu. Kırların rüzgârını, insanların konuşmadığı dertleri, masal ile gerçeğin iç içe geçtiği o sonsuz Anadolu halayını…

 İnsan kökünü unuttuğuna yalnızlaşır.

Toplum destanını unuttuğunda ruhunu kaybeder.

   Baykoca işte bu sezginin ürünüdür. Tamamlanmamış bir destan, ama tamamlanmış bir felsefe… Baykoca bir kahraman değil; bir felsefedir. Kimliğini arayan gencin umutla, tedirginlikle ve cesaretle yürüdüğü o ince yol. Toplumun derinlerinde bir yerlerinde unutulmuş değerlerin yeniden su yüzeyine çıkmayı beklediği o an.

   Barış Manço,Baykoca’nın güzünde aslında hepimizi anlatıyordu:

 Bir yandan gürleyen çağın karmaşası, diğer yandan bize seslenen kadim bir hafıza…

   Destan dediğimiz şey sadece bir kahramanlık öyküsü değildir; bir toplumun kendini görme biçimidir. Yüzyıllar boyunca dilden dile aktarılan bu anlatılar bir milletin hafızasını da taşır. Çünkü her destanda bir değer saklıdır: İyilik, cesaret, adalet, dayanışma, direniş, umut… Bunlar insanı insan yapan temel taşlardır. Antik zamanlardan bugüne taşınan miras, iyi işlendiğinde modern zamanla çatışmaz; tam tersine modern insanın yitirdiği ruhu yerine koyar.

   Bugünün toplumları teknolojik olarak ileride ama ruh olarak eksildi. Hız arttı ama öykü azaldı. Bu noktada destanların gücü ortaya çıkar. Onlar bize nereden geldiğimizi, nasıl ayakta kaldığımızı, hangi değerleri savunarak bugüne ulaştığımızı hatırlatır.

“Kim olduğumuzu” unuttuğumuzda modern çağın bütün parıltısı bir anda anlamsızlaşır.

   Barış Manço işte bunu genç yaşta sezmişti. Baykoca Destanı’nı kurgularken sadece bir kahraman yaratmak istemedi; bir toplum aynası yapmak istedi. Antik zamanın modern zamana aktarımını müzikle, masalla, Anadolu’nun kokusuyla birleştirdi.

   Onun sanatındaki yenilik, geleneği reddetmekte değil; geleneği çağın diline çevirmekte saklıydı. Bu yüzden Baykoca modern bir figürdür; çünkü kökü geçmişte olsa da yüzü geleceğe dönüktür.

   Geçmişle gelecek arasında bir çatışma yaratmak yerine, onların arasında köprü kurmak… Barış Manço’nun yaşamı boyunca yaptığı tam olarak buydu. Bir yanıyla Oğuz Kağan’ın, Dede Korkut’un, Köroğlu’nun hikmetlerinden beslenir; diğer yanıyla dünyayı dolaşıp çağın insanına seslenirdi.

   O yüzden onun sesi hâla diri. Şarkıları hâla yol gösteriyor. Çünkü Barış Manço bize şunu hatırlattı:

 “Köksüz bir ağacın gölgesi olmaz.”

   Bugün Baykoca’nın rüzgârını yeniden duyuyorsak, demek ki bu toprakların ruhu hâla canlı. Yeter ki kulağımız toprağa, gönlümüzü birbirimize çevirelim. Belki o zaman, bu yabancılaşmış çağın içinden, hep birlikte yeni bir DESTAN çıkarabiliriz.

Güven SERİN  



1 Ocak 2026 Perşembe

YIL DEĞİŞTİ,BİT PAZARINA NUR YAĞDI

 


                       YIL DEĞİŞTİ, BİTPAZARINA NUR YAĞDI

  Her zaman yeni yıl gelirken takvim de değişiyor, ama insan çoğu zaman yerinde kalıyor. Bir gecede veya 365 günde eskiyen yıl, bir gecede yenilenen umut fikri; kulağa çok hoş, ruha ise çok ağır geliyor. Biliyoruz ki hayat, o kadar hızlı karar değiştirmiyor. Zaman hep koşuyor; insan ise çoğu zaman ardında bıraktıklarını toparlamakla meşgul…

  Bu yüzden “iyi yıllar” , “ mutlu yıllar” denince, insan bir an duruyor. İyi olan nedir, mutlu kime denir, pek düşünülmeyen kavramlar değil midir? Çoğu zaman olduğu gibi, söz ağızdan çıkınca, kalp ise arkadan yetişmeye çalışıyor.

  Oysa halk bilir aslını:

İyi yıl; borcun az, uykunun derin ve huzurlu olduğu yıldır.

Mutlu Yıl; sofra başında yüzlerin eksilmediği, sokaktaki insanın gülümsediği yıldır.

   Bugünün dünyası bir yandan “yenilen” der, öte yandan “biriktir” diye uyarır durur. Evler büyür, odalar tıka basa dolar, dolaplar taşar. Balkonlar bile bu kültürden payını alırlar. Anne-baba bir ömür boyunca “lazım olur” diyerek saklar; sandıklar, vitrinler, çekmeceler sessizce dolup taşar. O eşyalar ile birlikte hatıralar da yerleşir eve.

  Ya sonra? Zaman kimseye sormadan, danışmadan kendi işini yapar; her daim yaptığı gibi! Gözler yumulunca, evler ve odalara, dolaplara, vitrinlere kurulmuş eşyalar savrulur… Kısacası, evler susar.

  Uzaklarda yaşayan çocuklar gelir; suçlu değiller, aceleleri vardır. Yaşam onları başka diyarlara savurmuştur. Ne saklananın hikâyesini bilirler, ne suskunluğun dilini… Ev boşaltılır. Bir ömrün ağırlığı, kasalara sığdırılır.

  Ve işte tam da o noktada, kimsenin adını koymadığı bir şey gerçekleşir:

 Bitpazarına nur yağar.

  Bu nur; ne alaycıdır, ne de acıklı. Burası, biriktirmenin vardığı yerdir. Ama eşyaların son durağı değil; hayatların el değiştirdiği bir eşiktir.

  Bir zamanlar başköşede duran masa, şimdi başka bir evde çay, kahve sunar. Anılarla dolu bir yastık, başka bir omuza yaslanır. Bir çerçeve, tanımadığı yabancı bir duvara asılır. Eşyalar utançla değil, sessiz bir kaderle yol alır.

   İnsanlık bugün uzay çağının yamacında duruyor. Yıldızlara bakıyor, gezegen hesaplıyor; ama hâla birbirine “iyi yıllar” dilerken neyi dilediğini sanki tam bilmiyor. Belki de bu yüzden daha muhteşem hayallerden çok, daha gerçek ve doğal günlere ihtiyacımız var.

   Yeni yıl, tek bir gecede vaat edebilir mi? Etmemeli… İnsan yılda bir değil; ocakta, martta, temmuzda, kasımda da yenilenebilir. Bir ayı daha sabırla geçirebilir. Bir ayı daha az eşya, daha çok hatırayla kapatabilir. Hatta insan, isterse anıları öldürmeden, bulunduğu ana her daim başka tohumlar ekebilecek zihinsel zenginliğe sahip tek canlıdır.

   İşte bu bakış, kadim zamanlardan beri bize yabancı değil. Barış Manço’nun dünyaya hem memleketten hem insanlıktan bakan o şarkısında olduğu gibi; yerini, kimliğini, yolunu soran ama kavga etmeyen bir ses vardır.

  Ne sadece eskiye sığınır, ne de yeniyi kutsar. İnsanı insan olduğu yerden çağırır. Yeni yıl, tam da burada düşünmek istiyor. Daha çok almak değil, daha çok bırakmak üzerine…

  Takvim değişirken insan da şunu da sorabilir kendine:

“Benden sonra ne kalacak?”

   Eşya mı, yoksa eşyanın başına gelen; sonsuza, evrensele yazgılı bir hikâye mi? Belki de iyi yıllar dilemek; çok şey istemek değil, az şeye razı olmayı bilmektir!

   Belki de bitpazarına yağan nur, şunu fısıldıyor:

 İnsan gider. Eşya kalır. Ama asıl kalan nasıl yaşandığıdır…

 Güven SERİN 


 

  





30 Aralık 2025 Salı

YAN YANA

 

              BÜYÜLÜ BEYAZ PERDEYE İKİ AYRI DOKUNUŞ

  Beyaz perde, özellikle son gitmiş olduğum Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi veya Yan Yana filmi, çocuklukta kurulan bir dostluğun çağrısıydı. Çocukluk derken, çok az çocuğun doğduğu yerde haftada iki kez film gösterildiği yıllara, o hatıralara dokunma şansı vardır. Bu hatıraların en yakın tanığı Mehmet Amcam ( Mehmet Serin ) dir. İzlediğimiz filmler belki sanat yönünden zayıfta zayıf olmasına ama sinema kültürümün emekleme zamanlarıyla birlikte ilk inşaatının başladığı yıllardı.

  Kimi filmler; hikâyesinden çok insana bakışıyla hatırlanıyor. Can Dostum da böyle bir filmdi. Fransız orijinali, seyircisini zorlamadan, parmak sallamadan, “bak böyle olmalı” demeden anlatıyordu. Samimiydi… Sessizdi… Yer yer güldürüyor ama asla gürültü yapmıyordu. En önemlisi de insanı, olduğu haliyle kabul ediyordu.

  Haluk Bilginer’in rol aldığı uyarlamayı izlerken ise şunu düşündüm:

Bu filmde çok ciddi emek var, ama o emek zaman zaman hikâyenin önüne geçiyor. Filmin hakkını da teslim etmeliyim; Haluk Bilginer rolüne çok iyi çalışmış, yaşamış ve rolünü iyice sindirmiş.

Feyyaz Yiğit, alıştığımız komedi kalıplarının dışına çıkarak ciddi bir yükün altına girmiş.

Hatice Aslan ve Bilge Önal da rollerini büyük bir disiplinle taşımış. Oyunculuklar zayıf değil; aksine çok güçlüydü.

  O büyülü beyaz perde, yani sinema sadece iyi oyunculukla ayakta kalmıyor, zihinlerin derinine inemiyor.

  Fransız orijinalinde hayat, olduğu gibi akıyor. Bilge Önal’ın canlandırdığı Figen karakterinin cinsel yönelimi saklanmıyor, fısıldanmıyor, utanılacak bir şey gibi köşeye itilmiyor. Kız arkadaşıyla bir anlığına görülmesi bile “normal” in tanımı olarak duruyor ortada. Çünkü film seyircisine “alış” demiyor; zaten alışıkmış gibi davranıyor.

  Uyarlamada ise aynı durum kulağa fısıldanıyor. Fısıltı, sinemada çoğu zaman cesaretin değil, çekingenliğin işareti sayılıyor. Ama beyaz perde, tam aksine çekingenliği değil, cesareti sever.

  Bir diğer mesele de dil…

  Orijinal filmde argo yerli yerinde, ölçülü ve hikâyeye hizmet ediyor. Uyarlamada ise argo, gereğinden fazla ve çoğu yerde hikâyenin önüne geçen bir gürültüye dönüşüyor. Ne yazık ki, oyuncuların bütün emeği, bazı sahnelerde bu emeği kurtarmaya yetmiyor.

  Küçük ama önemli bir detay:

Fransız filminde “acil” hastaneye yetişmeye telaşı, evrensel bir kaygı olarak duruyor. Bizde ise hastane adı veriliyor ve sahneye ticaretin kurnaz kokusu siniyor. O an, film sanki tökezliyor. Sanmayın ki bunu seyirci fark etmiyor! Beyaz perdenin şöyle bir yanı vardır; samimiyetsizliği hemen ele verir.

  Şunu açıkça söylemek isterim:

 Bu uyarlama asla kötü bir film değil. Ama orijinal filmin kalpten gelen sadeliğini tam olarak yakalayamıyor.

Yine de; oyuncuların emeğine saygı duyuyorum. Haluk Bilginer’in yüzündeki o büyük yorgunluk, Feyyaz Yiğit’in doğallığı, Hatice Aslan’ın bakışı… Bunlar sıradan ve kolay şeyler değil. Belli ki herkes elinden geleni yapmış.

  Belki de mesele ne uyarlamada, ne oyunculukta, ne de teknik detaylarda. Mesele, hikâyeye ne kadar güvendiğimizde gizli. Can Dostum, seyircisine güveniyordu; susarak anlatıyor, abartmadan dokunuyordu. Bizim uyarlamada ise anlatmak yetmemiş, altı çizilmiş, ses yükselmiş.

   Beyaz perde kendisine güvenen hikâyeleri ödüllendirir; fazlasını söyleyenleri ise sessizce eleyip geçer.

   Uzun zamandır uzak kaldığım beyaz perdeyle yeniden buluşurken, güne yalnızca bir film değil, geçmişi de ekledim. Huzurlu koltukta otururken Hüseyin Ağabey’in sert ahşap sandalyelerine, sık sık kopan filmin yeniden başlamasını yarı uykulu beklediğimiz yıllara uğradım. Zaman, sinema perdesinin önünde beni sessizce bir geçmişe, bir bugüne çağırdı

 Güven SERİN 

 

   



29 Aralık 2025 Pazartesi

HASAN AKARSU YENİ YIL

 


               YILI TAKVİMDEN DEĞİL, VİCDANDAN BAŞLATANLAR

  Yıl değişir ama herkesin içi değişmez. Takvim yaprakları düşer, yenileri asılır; fakat insanın içindeki yük, sevinç, eksiklik ve umut çoğu zaman yerli yerinde durur.

   İşte tam bu eşikte, Tekirdağ’da sessizce yapılan küçük ama içten bir çalışma, bize yılın sadece bir zaman meselesi olmadığını hatırlatıyor.

   Öğretmen kökenli yazar ve şair Hasan Akarsu, yeni yılı yüksek sesle karşılamayı değil, insana eğilerek selamlamayı seçenlerden.

  Onun yılsonu-yılbaşı arasında gelenek haline getirdiği bu çalışma, bir kutlama metni olmanın çok ötesinde, bir vicdan yoklamasıdır. Kimleri anıyoruz, kimleri unuttuk, neyi yaşadık, neyi hep erteledik… Bunları bağırmadan, gösterişe kaçmadan soruyor.

  Bedrettin Aykın’a, Osman Bozkurt’a yazılmış “Anı Şiir”ler, ölümü soğuk bir gerçek olarak değil de insanı tanımlayan bir hatıra olarak ele alıyor. Ne bir ağıt, ne bir süslü söz. Emek var, dostluk var, öğretmen sabrı var. İnsan, öleni anarken aslında kendi sorumluluğuyla yüzleşir.

  Ardından gelen “Daha Çok Yaşamak” şiiri ise sadece edebi değil, açıkçası sosyolojik bir metindir.

  Kış denizine girmeyen insan, sudan kaçan kedi, daldan dala ürkek uçan kuş… Bu imgelerin hepsi şunu söylüyor:

Hayata mesafeli duran, hayatı da eksik yaşar.

  Hasan Akarsu’nun dili tam da burada önem kazanır. İnsanı anlatırken onu yüceltmek yerine, ayağını yere bastırır. Çünkü bilir ki insan, doğadan ve çevresinden koptukça kendi içinden de uzaklaşır.

  Ve yazının sonuna gelen o sade cümle…

“ 2026 yılınız barış, sağlık, mutluluk getirmesi dileğiyle.”

Bu bir nezaket cümlesi değildir sadece.

Bir öğretmenin, bir şairin,

İnsandan vazgeçmeyen bir

 Kalemin ısrarıdır.

  Tekirdağ’ın böyle insanlara çok ihtiyacı var. Yüksek sesle konuşanlara değil; derin sesle, seslerle düşünenlere.

Yılı takvimden önce vicdanla başlatanlara…

  Yeni yıl kapıdaysa, belki de mesele daha çok konuşmak değil;

Daha çok yaşamak, daha çok anlamak, daha çok insan kalabilmek…

  Eski yıl gider, yenisi gelir; fakat insan birbirini hatırlamıyorsa, ne giden tam gitmiştir, ne gelen gerçekten yenidir.

  Eski yılın yükünü sırtından atmadan yeni yıla giren toplumlar bilirler ki, gerçek yenilenme takvimde değil; insanın insana yeniden bakabildiği yerde başlar.

 Kutlu Olsun; üstünden atılmış yüklerin yeni yılı…

 Güven SERİN 

  

 

 

 

 

  


27 Aralık 2025 Cumartesi

ANKARA RESİM ve HEYKEL MÜZESİ

 

Kamera; Güven


Kamera; Güven


Mehmet Yücetürk
Sanatçıya Saygı


Nazlı Ecevit
Yelpazeli Kadın

Tahir Burak


Saip Tuna


İbrahim Balaban

      ANKARA RESİM ve HEYKEL MÜZESİ; KONUŞUYOR SANKİ

   Kış aylarıydı. Bugünkü gibi. Ankara’nın insanın yüzünü değil, hafızasını yokluyordu. Ulus’ta yürürken, soğuğa rağmen Namazgâh Tepesi’ olarak bilinen yerde-tepede, insanın içini ısıtan o yapı karşıma çıktı:

 Ankara Resim ve Heykel Müzesi. İçeri adım attığım anda anlıyor insan; burası sadece eserlerin sergilendiği bir bina değil, Cumhuriyet’in kendine bakmak için durduğu bir aynadır.

   1927–1930 yılları arasında, mimar Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından inşa edilen bu yapı, Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın en bilinçli örneklerinden kabul ediliyor. Ne süs meraklısı, ne de soğuk bir resmiyet taşıyan bir yapı. Betonarmenin mühendislik aklıyla ulusal mimarlığın vicdanını burada aynı anlatımda buluşuyor. Bu bine bir yerde,”Nasıl görünmeliyiz?” sorusundan çok,”Nasıl durmalıyız?” sorusuna bir yerde cevap sunar.

  Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’u Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden okurken, Ankara Resim ve Heykel Müzesi gibi mekânlar Cumhuriyet’in büyük tarafının sanat cephesini inşa ediyordu. Biri sözle tarihe not düşerken, diğeri renk, biçim ve hacimle Cumhuriyet’in estetik hafızasını kuruyordu. Bu bina, Nutuk’un sözcüklerle anlattığını sanat yoluyla görünür kılan mekânlardan biridir.

   Müzenin salonlarında dolaşırken sadece eserlerle değil, sanatçıların bu mekâna yüklediği anlamla da karşılaşırsınız. İbrahim Çallı,”Resim bir memleket meselesidir” derken, sanatın bireysel bir heves değil, toplumsal bir sorumluluk olduğunu hatırlatıyor. Onun eserlerini bu binada yer alması, bu cümlenin güçlü bir karşılığıdır.

  Bedri Rahmi Eyüboğlu ise başından beri sanatın halkla buluşmasını önemser ve şunu söyler:

“Bir resmin halka karışması, ressam için en büyük sınavdır.”

     İşte bu yüzden Ankara Resim ve Heykel Müzesi, sanattan uzak oldukları düşünenleri bile içeri davet eder. Buradaki sanat kibirli değildir. Bağırmaz ama susmaz da. Tanıklık eder. Bir ülkenin kendini kurarken sanatı nereye koyduğunu gösterir.

  Cumhuriyet bu binada anlatılmakla birlikte hissediliyor da. Duvarlardaki ölçü, salonlardaki denge, boşluklarda ise başka bir mimari bilinç saklıdır. Bu mekân bize şunu öğretir:

 Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi değil; bir estetik ahlaktır.

   Ve insan bu müzeden çıktığında, Ankara’nın ayazı halen yüzünüze vururken, içinden şu sözcükler geçiyor:

 Bu ülke, sanatı sonradan eklemedi; temeline koydu…

Güven SERİN 
















24 Aralık 2025 Çarşamba

AY BULUTTA SAKLANIR: GANOSLAR DİYARI

 


KAMERA; GÜVEN



                 AY BULUTTA SAKLANIR: GANOSLAR DİYARI

  Yeniköy, Ganoslar Dağları’ın yüksek bir tepesinde kuruludur. Derin Manastır Vadisi’ne Kuzeyden ve Kuzeybatıdan bakan bu eski yerleşim, sadece bir köy değil; yüzyıllardır sessizliğin, rüzgârın, marifetin ve bekleyişin biriktirdiği bir hafızadır. Eski bir Rum köyü oluşu, taşlarına, taş duvarlarına ve patikalarına halen bir fısıltı bırakır. Geceleri ise bu fısıltılar, insanın iç sesine karışır, adeta süzülür…

  O gece, tam da bu yükseklikte, yıldızlara yakın ama bulutlara teslim bir gecede kamp kurduk. Ay, buluta saklanmıştı. Gökyüzü cömert değildi; yalnızca bir anlığına kuzey yıldızları göründü, o kadar. Ama bazen insan için bir an, bir ömürlük suskunluğu açmaya yeter.

  Kamp ateşi…

  Sadece doğru yerde, çevreye zarar vermeyecek bir şekilde, kontrol altında yakılan bir ateş. Ne doğaya meydan okuyan ne de onu tüketen bir ateş. Sadece ısınmak için değil; durmak, bakmak ve dinlenmek için…

   O gecenin en büyük emeği, yörenin çocuğu Yunus Usta’ya aitti. Yunus Çakır…

   El marifetiyle, sakinliğiyle, geceyle kurduğu o sessiz anlaşmayla. Taşlara sevgiyle dokunur, ateşi aceleye getirmez. Sanki kamp ateşiyle değil, ateş onunla konuşur. Böyle insanlar vardır; bulundukları yerde gürültü, şamata artmaz, aksine dünya yavaşlar.

  Bizimle her zaman olmasa da zaman zaman bu halka içine dâhil olan Bülent Yorulmaz’ı da anmadan geçemeyiz! Fazla söze gerek duymaz; varlığıyla alan açar, farklılığıyla tebessüm ettirir. İşte bu yüzden, geceyi paylaşanlar arasında adı sessizce ama onurla durur.

   Ve yaşlı meşe…

   Kurumuş dallarıyla, gövdesiyle, ateşte bize verdiği son ısıyla. Ona bir kayacak olarak değil, bir emanet gibi yaklaştık. Isındık ama eğildik de. Minnetle…

  Gecenin koynunda, kamp ateşi etrafında sohbet sürerken bir an geldi…

Eylülzede çaldı.

“Ay bulutta saklanır/Eylül gözlerine doğduğu gece…”

   Sözler ateşten yükseldi, dallara takıldı, gökyüzünde kayboldu. O an, hepimiz sanki geceyle birlikte başka bir eşiğe geçtik. Yaşlı meşe, sözcükler ve nağmeler arasında; zamanın aceleciliği geride kaldı. Kimse konuşmadı. Zaman bile akmadı. Çünkü bazı anlar, anlatılamaz; sadece kavramalın bile sessiz kaldığı, tükendiği bir aralıkta; sadece yaşanır…

  Sabah kamptan ayrılmadan önce…

  Ateşin külleri halen sıcakken, sade bir kamp kahvaltısına oturduk. Tam o sırada, dağların yamaçlarından köpek sesleri gelmeye başladı. Avcıların domuz avı için saldığı köpekler, bu kez yaşlı ve çok büyük bir tavşanın peşindeydi.

  Köpeklerin sesi yaklaştı. Taşların arasından, otların, ağaçların içinden…

  Derken o tavşan, bütün yorgunluğuyla kamp alanımıza kadar geldi. Bir an durdu. Büyük, yaşlı gözleriyle bize baktı. O bakışta ne kaçış vardı ne öfke; sadece tükenmişlik.

Göz göze geldik.

Kimse konuşmadı.

O an, dağ sustu.

  Beş on dakika sonra üç el silah sesi duyuldu. Kovalamaca bitti. Tavşan da…

   İçimizde bir hüzün kaldı. Derin, ağır ve kolay geçmeyecek bir hüzün. Çünkü bu sadece bir hayvanın ölümü değildi; doğayla kurduğumuz ilişkinin ne kadar kırılgan olduğunu yeniden hatırlatan bir andı.

   İşte tam da bu yüzden… Ganoslar-Işıklar Bölgesi’nin, gecikmeden milli park sorumluluğu içinde ele alınması gerekiyor. Bitki örtüsünün, hayvan çeşitliliğinin, yaban hayatının; daha ciddi, daha bilimsel ve daha vicdanlı bir koruma altına alınması şart. Bu dağlar sadece manzara değil; canlı, nefes alan bir bütün…

 Yazdığım, sadece bir kamp yazısı değildir. Bir kültür, bir duruş, bir yavaşlama bir sorumluluk çağrısı…

   Ganoslar’da ay görünmedi o gece.

  Ama insan,kendini biraz daha net gördü.

Güven SERİN 

 

 






23 Aralık 2025 Salı

GENÇLİK

 



SÜMER’DEN BUGÜNE: GENÇLİK HEP SUÇLANDI

   Sahilde bir kafeteryada…

   Masalar dolu, deniz kendi sessizliğinde. Yan masaya iki genç geldi; bir kadın, bir erkek. Sesleri yüksek ama hoyrat değil; daha çok içte birikenin taşması gibi. İnsan, istemese bile kulak misafiri oluyor.

   Sanıyorum bir sağlık kuruluşunda çalışıyorlar. Erkek sesiyle ustaca oynuyor; bazen kadınsı bir neşe, bazen buyurgan bir memur ciddiyeti… Karşısındaki genç kadın gülüyor. Bu gülüş hafif değil; bastırılmış bir yorgunluğu saklamıyor, ele veriyor.

   Sohbetin tam da orta yerinde, erkek bir cümle bırakıyor masaya:

 “Böyle bir şey olmak isterdim…

Kamburu çıkmış, masa başı bir çalışan.”

   Tam da orada sohbet sıradanlığı kaybediyor. Çünkü gençlik artık yükselmeyi değil, sabitleşmeyi hayal ediyor. Geleceği fethetmeyi değil; çevresi belli bir hayatı.

   Erkek devam ediyor, önceden gözlemlediği memurları taklit ediyor:

 —Evet, sıradaki gelsin!

   Taklit başarılı. Kadın başını sallıyor; belli ki o da aynı duygunun içinde erkeğe destek oluyor. İstedikleri şey yaşlanmak değil aslında; belirsizlikten kurtulmak. Gençliklerinin yok olması değil; omuzlarındaki görünmez yüklerinin adının konması.

  Çünkü kambur, çoğu zaman yaşlılığın bedensel arızası değil; toplumun, kendi taşıyamadığı yükü gençlerin sırtına erken koymasının görünür halidir. Bugünün genci kamburu bu yüzden hayal eder: En azından ne taşıdığını bilmek için.

   İlk bakışta bu sohbet tuhaf gelebiliyor insana ama değil. Bu çağın gençliğinin itirafıdır.

   Bugünün gençleri sadece çalışmıyor; sürekli tutunmaya çalışıyor. Ekonomik olarak sıkışmış, psikolojik olarak gerilemiş, sosyolojik olarak da “bir şey olma” baskısıyla kuşatılmış durumda. Masa başı memuriyet burada kariyer hedefi değil; hayatın nereye kadar gideceğinin belli olduğu durak, belirsizliğin biteceği bir eşik.

   Bir filozof, değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu söyler. Doğru ama tarih bize başka bir gerçeği anlatır: Şikâyet de hiç değişmez.

   Bugün gençler çok konuşuluyor, çok eleştiriliyor. Oysa bundan dört bin yıl önce, Sümer tabletlerinde yaşlılar gençlerden yakınıyordu.”Saygısızlar” ,”tembeller”, “eskisi gibi değiller” diyerek, seslenişlerini kil tabletlere kazıyorlardı. Demek ki kuşak çatışması yeni değil; sadece biçim değiştiriyor.

   Fakat bir fark var. O günün gençleri dünyayı bozmakla suçlanıyordu. Bugünün gençleri ise dünyanın altında kalıyor.

   O kafedeki kahkahaları ne umursamazlık, ne de hafiflik. Onlar, dayanma sınırına yaklaşmış bir kuşağın kendini ayakta tutma biçimi gibi geliyor bana.

   Belki de bu yüzden, gençliğe söylenecek son söz sert bir hüküm değil; berrak bir çağrı olmalı. Aytekin Karaçoban’ın dizeleri gibi… Taş kesilmiş bir suskunluk yerine, akışkan bir bilinç önermeli bu ülkeye…

 “Taş gibi durgun ve suskun başlamak yerine,

Su gibi akışkan, konuşkan başla,” der şair.

“Uyansın bilincim,

Sesi sis içinde yitiren o ülkeye…”

   Yeni bir öz ister, yeni bir biçim, yeni bir kimlik… Bakışı özellikle ışıklı olmasını ister. Üstüne açık bir gök yerleştirir; bilir ki göğün coğrafyası konukseverdir, sınırı yoktur ve aynı dil konuşulur her köşesinde.

 Belki de gençlik kamburu değil, işte bu açık göğü hayal ediyordur.

 Güven SERİN 

  


20 Aralık 2025 Cumartesi

YAVUZ SAL

 



                GÜCÜN DEĞİL, DİSİPLİNİN HİKÂYESİ: YAVUZ SAL

   Parmak hesabı yapsam, Yavuz Sal’ı kırk iki, belki kırk üç yıldır tanıyorum. Aynı lisede, üç yıl boyunca aynı sınıfı paylaştık. Zaman bazı insanları sadece yaşlandırır; bazılarını ise olgunlaştırır, derinleştirir. Yavuz Sal, o ikinci gruptandır.

   “Yavuz Sal kimdir?” deseler, hiç düşünmeden şu cümleyi kurarım:

 “ Disiplinli bir sporcu, bir insandır.”

   Lise yıllarında karate sporuna merak sarmıştı. Ama bu, gelip geçici bir heves değildi. Okul biter bitmez, adeta koşarcasına antrenmana gider, sporun hakkını vermeye çalışırdı. Ardından tekvandoya gönül verdi. O gün bugündür bu yolculuk, sıradan bir spor serüveni olmaktan çoktan çıktı.

   Yavuz Sal bugün sadece bir sporcu değil; yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, öğrencilerinin bir kısmı hoca olarak yaşama kazandırılmış,”hocalar hocası” unvanını çoktan hak etmiş bir emek insanıdır.

   Okul yıllarından aklımda kalan en önemli özelliklerinden biri şuydu: Karateyle uğraştığı dönemlerde bile sporu asla bir gösteri aracı olarak görmedi. Gücünü sergilemek, insan korkutmak ya da üstünlük kurmak için kullanmadı. Onun için spor; önce ruhu eğitmek, sonra da bedeni güçlendirmekti.

   Tekvando ile birlikte, belki de atalarımızın yüzyıllar boyunca yoğurduğu o yüksek disiplin anlayışını hayatının merkezine koydu. Kendisi için de öğrencileri için de temel ilke hep aynı oldu:

 “Bu spor, önce disiplindir.”

   Yıllardır Yavuz’la baş başa, uzun bir sohbet etmenin özlemini çekiyordum. Ta ki güneşli bir Tekirdağ gününün şanslı bir anına kadar…

   Onu, lise yıllarında okula gidip geldiğimiz Hükümet Caddesi üzerinde gördüm. Dayanamadım, bir Nasreddin Hoca fıkrasını sahiplenerek seslendim:

 “Yavuz, senin için çok geziyor diyorlar! Ben de onlara ‘gezseydi bana da atölyeye uğrardı’ dedim.”

Gülümsedi.

Buluşmak üzere sözleştik.

   Ben yoluma devam ettim. Önce Halil Sever Usta’ya uğradım. Kısa ama bir o kadar değerli bir sohbetli birlikte ısmarladığı Türk kahvesini içtim. Ardından da Eski Sanayi dükkânlarında atölyesi olan Sedat Dursun Usta’ya uğradım. Tavlada bir güzel yenildikten sonra sahilin yolunu tuttum. Yavuz, sahilde bir bankta oturuyordu. Vagon Kafe’de olacağımı söyledim.

 Yarım saat sonra geldi.

   Ve iki arkadaş; geçmişle geleceğin tam ortasında, şimdiki zamanda buluştuk. Sohbetimiz ilerledikçe anladım ki tekvando, dışarıdan bakıldığında sadece tekme ve savunma sporu gibi görünse de özünde çok daha derin felsefe barındırıyor. Selam vermekle başlıyor her şey. Rakibe değil, önce kendine saygı öğretiyor. Sabırsızlığı törpülüyor, öfkeyi dizginliyor; bedeni güçlendirirken zihni de terbiye ediyor.

   Yavuz Sal’ın öğrencilerine ilk öğrettiği şey sadece teknikle olmadı. Ne yüksek tekmeler, ne hızlı hamleler… Önce duruşu anlattı. Salona girişteki selamı, hocaya ve arkadaşına gösterilen saygıyı, kaybedince susmayı, kazanınca kibirlenmemeyi… Çünkü tekvando, insanı ringde değil, hayatta ayakta tutmayı amaçlar.

   Bugün Yavuz Sal hâla spor hocalığı yapıyor. Tekvandonun verdiği o sağlam disiplinle; hem öğrenmeye hem de öğretmeye devam ediyor.

   Bu yazı, bir dostluğu anmak için yazıldı. Bir spor insanını onurlandırmak için yazıldı. Ama en çok da; gücün değil, disiplinin bir hayatı nasıl şekillendirdiğini hatırlatmak için…

 İyi ki varsın Yavuz SAL.

İyi ki aynı sınıfı, aynı yılları ve aynı dostluğu paylaşmışız.

Güven SERİN