EŞİKLERDE
BEKLEYEN ŞEHİR
(
Paşaköy ve Tekirdağ )
Sabahın ilk saatleriydi. Çok sakin bir Tekirdağ günün başlamıştı. Rüzgâr yok gibiydi. Bir sükûnet sarmıştı kadim şehrin caddesini. Ben de yürüyordum bu sükûnetin içinde. Sanki caddenin ortasında değil de iki zamanın ortasında gibi…
Önce onu gördüm. Kuyumcu dükkânının eşiğinde duran genç kızı. Sigarasının son dumanlarını savurmuş ama dumanı henüz bırakmamış gibiydi. Elinde bir sigara görünmüyordu ama ağzında hâla o küçük geciktirme… Eşikten ayrılmamak için zamanı uzatan bir çaba içindeydi. Beyaz kazağı ile beyaz teninin uyumuna kapı camını ayna gibi kullanarak bakıyordu. Uzun boylu değildi. Hafif kiloluydu. Ama yüzünde, büyümeye direnen bir çocuk saflığı vardı. Bazı yüzlerde masumiyeti saklı görürüz; onun ki saklı değildi, açıktı.
Tam o anda bir şey dürttü beni. Başımı kaldırıp caddenin karşısına baktım. Aynı hizaya, aynı eşik mesafesine. Orada da bir genç duruyor. O da bir kuyumcu dükkânı eşiğinde. Neredeyse kızın boyunda, kızın kilosunda. Yüzünde aynı çocuk masumiyeti. Bacaklarını çapraz yapmış; nasıl durduğunun bile farkında değil. Elindeki sigarayı yudum yudum içiyor ama içtiğini bilmeden. Yüzündeki heyecanın kızıllığı karşıdan bile okunuyor. Bakışları neredeyse yalvarır gibi: “Beni gör.” Diyordu.
İşte o an birkaç adım daha yürüyüp kaldırımın kenarında durdum. Birini bekliyormuş gibi. Oysa beklediğim geçmişti. Ve geçmişi çağırınca; geldi.
İpsala Paşaköy’ün Kocayolu’na uzandım birden. O büyük yol, adını hak eden tek “Koca” yol. Çeşmesi olan. Çeşme başında kızların su doldururken ağırlaştığı, oğlanların oradan geçmek için sebepler icat ettiği yol. Akşamüstü gezmelerinin, bakışmaların, kalbin yerinden çıkacakmış gibi atmasının yolu.
Orada da eşikler vardı aslında. Ama dükkân eşiği değil; zamanın eşiği. Bakışmak vardı. Dokunmadan sevmek vardı. Günlerce tek bir gülüş için beklemek vardı. Bir mendil düşse anlam yüklemek, bir baş selamını aylarca hafızada taşımak vardı. Ulaşılmazlık bir duvar değil, heyecanın mayasıydı. Tüketilmeyen duygu kendi masumiyetini üretirdi.
Şimdi Tekirdağ’ın bu caddesinde, iki kuyumcu eşiğinde duran iki gençte aynı heyecanın rengini gördüm. Farklı çağ, aynı kalp çarpıntısı. Farklı vitrin, aynı bekleyiş.
Genç adamın bakışı, karşı caddeye çevrilmişti. Kız belki fark etmişti, belki etmemişti. Henüz bir gülüş, bir tebessüm yoktu. Henüz bir işaret yoktu. Ama umut vardı. Küçük, kırılgan ama diri bur umut…
Ve düşündüm… Bugün her şey çok hızlı akıyor. Mesajlar bir saniyede gidiyor. Görmek, konuşmak, tüketmek çok kolay. Heyecan, beklemeye tahammül edemiyor artık. O sabah gördüğüm manzara bana şunu hatırlattı: Saflık hâla yaşıyor. Yavaşlık hâla mümkün. Sabırla kurulan bir bakış, aceleyle kurulmuş yüz, belki de bin cümleden daha kıymetli.
Geçmişi sadece nostalji-özlem vitrini yaparak, onu öldürürüz. Ama bugünün içine karıştırırsak, nazikçe davet edersek, o zaman yaşar; soluk alıp verir. O sabah, Paşaköy’ün Kocayol’u Tekirdağ çarşısına geldi. Çeşme başındaki bakış, kuyumcu eşiğine taşındı. Ama en önemlisi; dün ile bugün aynı kaldırımda yürüdü…
Hepimizin bildiği gibi şehir sadece binalardan ibaret değildir. Şehir, eşiklerde bekleyen gençlerin kalp atışıdır da. Şehir, sabırdır. Şehir,”beni gör” diye yalvaran ama bağırmayan bakışlardır.
Ve üzerine basa basa söylemek isterim ki: Hızla tüketilen her duygu anlamını kaybeder. Sabırla beklenen bir bakış, insanın ömrüne yerleşir. Bizim gençliğimiz çeşme başında bekledi. Bugünün gençliği vitrin camında kendine bakarken bekliyor. Mekân değişti ama kapı aynı.
Bu yazıları okuyan büyük çoğunluk; “ Böyle bakışlar, böyle gençler nerede kaldı?” deseler bile, evrimin ve insanın, şaşmaz derece kural ve kanunları arasında, her türlü duygunun çok çabuk yıprandığı, yok edildiği zamanlarda bile, nesli tükenmemiş bakışlar, duygular vardır ve hep var olacak…
Tekirdağ hâla bakışmayı biliyor. Yeter ki biz, o bakışın değerini unutturmayalım.
Güven SERİN













