YERALTINDA AKAN
IŞIK
Yazarlar… Şairler… Ressamlar, besteciler, heykeltıraşlar… İnsan ruhunun o görünmeyen tarafını taşıyan o yalnız insanlar…
Onları yeraltı sularına benzetiyorum. Sessizce akan, görünmeyen ama asla yok olmayan o büyük, tatlı, yaşamın kaynağı olan sulara…
Bazıları yüzlerce, hatta binlerce yıl toprağın, kayaların altında yol alır. Kimse onları görmez ve seslerini duymaz. Ama zamanı geldiğinde bir bakmışsın bir kayanın çatlağından çıkar, küçük bir pınara dönüşürler. Sonra bir nehir olur, akarlar insanlığın içlerine doğru. Susamış ruhlara, canlara su taşırlar.
Gerçek sanatı da bu akışa, bu dönüşüme benzetiyorum. Göstererek değil, derinleşerek, görülmeyerek büyür…
Su nasıl dünyanın ve insan bedeninin büyük bir kısmını oluşturuyorsa; sanat da insan ruhunun görünmeyen büyük kısmını oluşturduğunu düşünüyorum. İnsanı sadece etten ve kemikten yapılmış bir canlı olarak düşünemeyiz. Hatıralardan, acılardan, kayıplardan ve umutlardan da yapılmıştır insan.
Sanatçılar ise bu gerçek yükü, sessizce taşıyan insanlardır. Zamana değil, zamansızlığa adanmış insanlar…
Onların içinde hiç sönmeyen bir “başla” sesi vardır. O ses bazen bir şiire dönüşür, bazen bir romana, bazen de bir resme… Tıpkı yıldızların içindeki ateş gibi… Bir kere yanmıştır artık; kolay kolay sönmez; sönemez…
Ama ne yazık ki günümüzde birçok insan, sanatı da hız çağına kurban ediyor. Daha yolun başında alkış isteyenler çoğalıyor. Bir an önce görünmek, ünlenmek isteyenler…
Bilinen en hakiki gerçektir; sanat aceleyle olgunlaşmaz. Derinlik, damıtılma zaman ister. Gerçek manada hiçbir sanatçı yaptığı işe “kariyer” gibi bakmaz. O işi yaşar ve onun için nefes alır.
Örneğin Franz Kafka’ya bir bakalım. Hayatı boyunca birkaç kişinin dışında onu kimse tanımadı. Gündüzleri sigorta memurluğu yapıp, geceleri de yazdı. Yazdırdıklarının çoğunu ölümünden önce yaktırmak istedi. Ama bugün insan ruhunun sıkışmışlığını anlatan en büyük yazarlardan birisi olarak kabul ediliyor.
Ya Vincent van Gogh? Yaşamı boyunca sadece birkaç tablosunu satabildi. Açlıklar, yalnızlıkla, ruhsal çöküşlerle mücadele etti. Bugün ise tablolarının önünde dünyanın dört bir tarafından insanlar sessizce bekliyor.
Fikret Mualla; Paris sokaklarında çoğu zaman parasız dolaştı. Kahvelerde resim yaptı. Bazen sadece bir yemek karşılığında tablolarını verdi. Ama içindeki renkler hiçbir zaman susmadı.
Sait Faik Abasıyanık; kalabalıklardan çok kıyıdaki balıkçıları, işsizleri, kahve köşelerindeki unutulmuş insanları anlattı. Çünkü insanı gerçekten seviyordu. Onun hikâyelerinin merkezinde hayat var.
Orhan Veli Kanık; şiiri süslü salonlardan çıkarıp dışarıya taşıdı. Bir simitçinin, bir memurun, bir vapur yolcusunun da şiirin konusu olabileceğini gösterdi.
Fyodor Dostoyevski; kurşuna dizilmek üzereyken son anda affedildi. Sürgünler, yoksulluklar yaşadı. Ama insan ruhunun karanlığını ve vicdanını anlatan eserler bıraktı.
Nazım Hikmet; hapishanede yılları geçti. Memleket hasreti hiç dinmedi. Ama şiirindeki umut duygusu hep yemyeşil, hep yaşam kokuyordu…
Ludwig Beethoven; işitme yetisini kaybetmesine rağmen müzik üretmeye devam etti. Bir düşünün, sesleri duymayan bir insan; insanlığın en büyük senfonilerini yazdı.
Ya Yaşar Kemal? Çukurova’nın sıcağını, yoksulluğunu, toprağını ve insanı öyle bir anlattı ki; Anadolu sadece coğrafya olmaktan çıktı, insanlığın ortak kültürüne dönüştü.
İşte bütün bu insanlar bize bir şeyler anlatıyor:
Sanat, kısa yoldan şöhret
olma aracı değildir. Sanat, insanın kendi karanlığından geçip, başkalarına ışık
taşıma çabasıdır.
Bu yüzden gerçek sanatçı biraz yalnızdır. Biraz kırgındır. Biraz yorgundur belki… Ama yine de üretmeye devam eder. Artık o,alkış için değil; içindeki sesi susturamadığı için yazıyordur, çiziyordu, besteliyordur.
Ve belki de bu yüzden gerçek sanatçılar hiçbir zaman tamamen ölmezler. Tıpkı yeraltı suları gibi…
Görünmeseler bile, insanlığın
derinliklerinde akmayı sürdürürler.
Güven SERİN

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder