SELÇUK ŞİRİN’İN MEMLEKET MESELESİ
Artık biliyoruz ki bir çocuğun dünyası, okul kapısından içeriye girmeden önce başlıyor.
Evde açılan kitapta, anne babanın birbiriyle yaptığı konuşmalarda, sofrada çocuğun söylediği bir söze verilen bir cevapta; başlıyor çocuğun dünyası… Bir akşam sinemaya gidilip ertesi gün konuşuluyorsa, tiyatrodan çıkınca çocuğun aklında bir sahne kaldıysa; başlıyor çocuğun dünyası. Çocuk bir soru soruyor; karşısındaki yetişkin hemen susturmak yerine,”Sen ne düşünüyorsun?” diyorsa…
Eğitim dediğimiz büyük meselenin bir tarafı da burada saklı. Selçuk Şirin’i dinlerken insan, dönüp dolaşıp ister istemez evin içine bakma ihtiyacı duyuyor.
Ardahan’ın Yiğitkonağı köyünde başlayan eğitim hayatı, onu Amerika’da New York Üniversitesi’ne kadar götürmüş. Bugün çocuk gelişimi ve eğitimi üzerine araştırmalar yapan bir akademisyen. Fakat onun hikâyesi sadece “köyden çıktı da profesör oldu” şeklinde yorumlanamaz. Asıl dikkat çekici tarafı, dünyanın farklı yerlerinde gördüğü eğitim anlayışını, çocuklara verilen değeri ve fırsatları kendi memleketinde de görmek istemesidir.
Selçuk Şirin’in memleket meselesi de tam burada başlıyor. Dünyayı görmüş ve gören bir insanın, kendi ülkesine bakıp küçümsemesi değildir bu eğitim felsefesi. Tam tersine, Başka toplumlarda başarıya ulaşan bir uygulamayı,”Bunu bizim çocuklar için de yapabiliriz!” diye düşünme sorumluluğudur.
Son PISA sonuçları üzerine yazdığı yazıda Türkiye’nin üç alanda da puanını arttıran 23 OECD ülkesi arasında yer aldığını hatırlatmasını da önemli buluyorum. Yani mesele sadece eksikleri hatırlatmak değil iyi olanı da görmek, konuşmak.
PISA, yani Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı, elbette önemlidir. Matematik, okuma ve fen alanlarında çocuklarımızın dünyadaki yerini görmemizi sağlıyor.
Ama bir çocuğun dünyasını sadece üç sınav sonucuna sıkıştırabilir miyiz? Pek sanmıyorum ve bu fikre katılmıyorum.
Çocuğun geleceğini sadece okul notları belirlemiyor. Evde gördüğü yaşam da belirliyor. Anne babası kitap okuyor mu? Çocuk herhangi bir konuda itiraz edebiliyor mu? Kendinden farklı düşünen bir insanı dinlemeyi biliyor mu? Bir müzeye, tiyatroya, sinemaya gidebiliyor mu? Gitmek için çaba harcıyor mu?
Doğayla, sanatla, kitapla arkadaşlık, bir bağ kurabiliyor mu? Yoksa boş zamanlarını ekran mı dolduruyor?
Selçuk Şirin’in yaz aylarında çocukların yaşadığı fırsat eşitsizliği üzerine yazdığı yazı bu açıdan düşündürücüdür. Bazı çocuklar tatili sportif, sanatsal ve kültürel deneyimlerle geçirirlerken, bazıları da bütün yaz ekran karşısında geçiriyor.
Burada, eğitim meselemiz sadece Milli Eğitim Bakanlığı’nın, öğretmenin ya da okulun meselesi olmaktan çıkıyor.
Ev de bir okuldur. Anne babasının kitap okuduğunu gören çocukla, kendisine sürekli “kitap oku” denen çocuklar arasında bir fark var oluşuyor.
Çoğu zaman çocuk, söyleneni değil gördüğünü yapıyor. Yani çocuğun öğrenimi söylenenden çok gördükleriyle zenginleşiyor.
Demokrasi de böyle!
Çocuğa demokrasiyi uzun uzun anlatmak yerine, evde onun düşüncelerini dinlemek belki de daha öğreticidir. Yanlış söylediğinde alay etmemek, itiraz ettiğinde kızmamak, kendi kararının küçük de olsa bir karşılığının olduğunu hissetmesi…
Bu şekilde yetişen bir çocuk büyüdüğünde sadece sınav soruları çözmez. Soru da sorar. İtiraz da eder. Araştırır. Yanlış yaptığı zaman yeniden ve yeniden değerlendirir ve günceller kendisini.
Selçuk Şirin’in 1 Milyon Kitap Projesi, bu yüzden çocuklara sadece kitap dağıtmak” diye görmüyorum. Proje, özellikle ilk 36 ayda ebeveyn ile çocuğun birlikte kitap okumasını merkeze alan bir anlayış, bir felsefeyle hazırlanmıştır. Bir milyondan fazla bebeğe kitap ulaştırılmışı da çok değerlidir. Ama asıl değerli kısmı, çocuğun ebeveyn ile kurmuş olduğu ilişkidir.
Biz çocuklarımıza nasıl bir Türkiye istiyoruz? Sadece yüksek alan, iyi bir üniversiteye giren, iyi bir meslek sahibi olan mı? Bütün bunların tamamı çok değerlidir. Ama bu saydıklarımın yanına bir şey daha koyabilirsek:
Düşünebilen insan…
Güven SERİN



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder