O BAKIŞ HİÇ
YAŞLANMADI
Masamın üzerindeki ekranda 1959 yılına ait olma ihtimali çok büyük bir fotoğraf duruyor.
Genç bir kadın: Refika Ana…
On yedi yaşında, yeni evlenmiş. Önünde nasıl bir yaşam olduğunu henüz bilmiyor. Fakat yüzünde, yıllar sonra da kaybolmayacak bir şey var:
Hayata açık, doğal ve cesur bir bakış.
Refika Ana’yı ben o fotoğraftaki gençliğiyle değil, yetmişli yaşlarında tanıdım. Oğlu Yunus Çakır ile gördüğüm o anı unutamadım.
O an içimden “ Doğal sevgi budur işte!” dedim.
Yunus, Refika Ana’ya doğmadan önce göbek bağıyla, doğduktan sonra ise yüreğiyle bağlı bir oğuldu. Tabi ki bu bağı anlatırken sadece anne-oğul diyemem. Bazı bağları tarif edecek bir kavram bulunamaz…
Onları ancak insan görebilir, hissedebilir. Bir bakışta, bir ses tonunda, birbirlerine yaklaşmalarında. Yunus Çakır Refika Ana’yı dolaşmaya gitmeden önce ona hangi yemeği hazırlayacağını planlar, ona göre malzemelerini en lüks yerde yemek yapan bir aşçı gibi, belki de ondan daha büyük bir heyecanla hazırlardı.
Bir zanaatkârın elindeki işe gösterdiği özen vardır ya; acele etmez, gösteriş yapmaz, yaptığı işi incitmez. Yunus’un annesine olan sevgisinde de bana böyle bir incelik duygusu geçmiştir.
Bir yüreğin, hatta iki yüreğin, bütün “âmâ”lardan,”fakat”lardan,”lakin”lerden sıyrılıp birbirine kavuşmasıydı onların sevgisi…
Belki de sevginin en doğal, en duru hali budur. Sonra Refika Ana’nın yaşamını sorguladım. Çocukları küçükken eşini kaybetmişti. Bir anneni, çocukları daha küçükken hayatın yükünü karşılaması kolay bir şey değildir…
Bilirsiniz, hayat denen o mucize şey, çoğu zaman insanlara ne yapacağını sormaz; sormuyor da. Önüne ne koyarsa onunla yürüyor insan. Refika Ana da böyle yürümüş. Çocukları büyütmüş, yoklukları, acıları, sevinçleri görmüş.
Sonra, yıllar sonra bir evladını, Hasan’ı Yeniköy Mezarlığı’nda toprağa verdi. Ben onu orada gördüm. Bir annenin evladını toprağa verdiği yerde insanın söyleyeceği söz çok azalıyor.
Fakat Refika Ana’nın duruşunda yine aynı şeyi gördüm. Çaresizlik içinde dahi hayata sırtını dönmemiş bir insan haliyle; dimdik duruyordu. Acı denen şeyi öfkenin kılıcıyla değil, merhametin kucağıyla def ediyordu; sarılarak…
Duruşunda; metanet, merhamet, asalet vardı. Fakat bütün bunların dışında yaşamı kabullenmenin, teslim olmak olmadığını anlatan bir hal…
Bu duruşu özellikle önemsiyorum. Çünkü Refika Ana’yı bir kahramana dönüştürmek istemiyorum. O kahraman olmak için değil kendi hayatını yaşadı. Acılarını omuzlayarak taşıdı ve çocuklarını büyüttü. Ölümün karşısında durup yaşama seçti.
Belki kadınların yaşamında en az gördüğümüz, ama en çok var olan şeylerden biri de budur: Sessizce yaşamak…
Refika Ana’ın 1959’daki fotoğrafına tekrar tekrar baktığımda beni asıl şaşırtan şey gençliği değil.
Bakışı…
Çünkü yetmişli yaşlar içinde gördüğüm Refika Ana’nın bakışıyla on yedi yaşındaki bakış birbirine çok benziyordu.
Tamam, yüz değişmiş, yıllar geçmiş, hayat kendi izlerini işlemiş ama o ışık, o dirayet sanki yerli yerinde kalmış…
Refika Ana benim için böyle bir insan.2022 yılında aramızdan ayrıldı. Şimdi masamdaki ekranda gençlik fotoğrafı duruyor.
Bir anne… Bir eş… Bir kadın…
Bir hayat…
Belki de her insanın dünyaya bırakabileceği en güzel izlerden biriside budur:
Sevdiği insanların yanında,
olur olmaz yerde, ezber sözcüklerle sevgisini açıklamadan yaşamak…
Bazı insanlar aramızdan ayrılsa bile yaşama biçimleri, yaşama tutunuşları aramızda kalır.
Bazı sevgiler anlatılamaz; görülür. Bazı bakışlar ise:
Hiç yaşlanmaz…
Güven SERİN

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder