GÖKYÜZÜNE KAZINMIŞ CÜMLE
Dün gece uykum kaçtı. Televizyonu açtığımda ekranda Monte Kristo Kontu’nun o karanlık, tuz kokulu, eski zamanlara ait dünyası akıyordu. Filmi bilirsiniz; ihanetin, intikamın, adaletin iç içe geçtiği bir hikâye. Beni gecenin ilerleyen saatlerine kadar ekrana bağlayan şey, hareketli sahneler ve heyecandan öte başka bir şeydi!
Asıl çarpan, etkileyen şey, hapishanedeki taş bir duvara yine bir taşla kazınmış bir cümleydi:
“Tanrı adaleti sağlayacak.”
Bir mahkûmun parmaklarının ucunda titreye titreye yazdığı bir dua, bir sığınak, bir fısıltı… İnsan, en dipteyken bile başını yukarı kaldırmak ister ya, işte o cümlenin kökünde tam da bu vardır.
O an düşünmeye başladım:
Bu cümlenin geçmişi bir filmdeki hapishane duvarından çok daha eski olmalı. İnsan adalet kavramını Tanrı’ya ne zaman devretti? Ne zaman göğe bakıp “Beni gören biri var” dedi?
Peygamberler gelmeden önceki o uzun, sessiz çağlarda… Kutsal kitaplar yazılmadıkları yıllarda… İnsan henüz tanrıları keşfetmemişti; ama gökyüzünü keşfetmişti.
Bir çobanı düşünün. Milattan önce bir zamanın soğuk bir akşamı. Sürüsü çevresine toplanmış, ateş cılız bir ışık yayıyor. Gecenin zifiri karanlığı onu bir örtü gibi sararken, o başını kaldırıp yıldızlara bakıyor. Daha hiçbir peygamber gelmemiş, hiçbir öğreti ortada yok; ama gökyüzü çoktan bir kitap gibi açılmış önünde.
Yıldızların düzeni, ayın evreleri, rüzgârın yönü… her biri ona görünmez bir elin varlığını düşündürüyor. Belki o anda içinden geçen cümle, Monte Kristo’nun duvarına kazınan cümlenin ilkel haliydi:
“Bir güç olmalı.”
“Bir düzen var.”
“Biri beni görüyor.”
O çoban, belki de tanrıyı daha hiç bilmiyor ve inanmıyordu. Ama adalete ihtiyaç duyuyordu; yalnızlığından daha büyük bir güce. İnsan, evren karşısında o gün de bugünkü kadar küçüktü. Arayışı da bugünkü kadar büyüktü.
Sonra zaman aktı. İnsanlar kavramlar yarattı. Tanrılar çoğaldı, sonra birleşti. Gökyüzü hep yukarıda durdu, ama insandaki anlam sürekli değişti. Bugün halen haksızlığa uğradığımızda konuştuğumuz ilk cümle değişmedi:
“Adalet yerini bulur.”
“Allah büyüktür.”
“Haksızlık yanımıza kalmaz.”
İşte insan, binlerce yıldır aynı cümleyi farklı sözcüklerle söylüyor. Monte Kristo’nun soğuk ve sefil zindanında duvara kazınan o cümle bana şunu düşündürdü:
Tanrı fikri bazen bir inancın
öğretisi değildir; bazen bir insanın çaresizliğinin haykırışıdır. Bir hücrenin
dört taş duvarına sıkışmış bir adamın nefesindeki titremedir. Uçsuz bucaksız
gökyüzüne bakan bir insanın içgüdüsüdür.
Ve belki de adalet dediğimiz şey, önce gökyüzüne, sonra insanın iç sesine kazınmıştır. Çünkü adalet, insana her çağda olan yüce bir tesellidir.
Kimi zaman bir mahkûmun duvarında, kimi zaman bir çobanın gecesinde, kimi zaman bir kadının dua ederken kaldırdığı avuç içlerinde… Hep aynı cümle:
“Bir yerlerde bir denge var.”
“Bir şey beni duyuyor.”
“Tanrı adaleti sağlayacak.”
İnsan, ne kadar yaralı olursa olsun, adaleti gökyüzüne emanet eder.
Belki de insan, evrende kendine bir yer bulmak için önce yukarıya bakmak zorunda. Çünkü gökyüzü, bir yanıyla sonsuzluğu; bir yanıyla da içimizdeki adalet arayışın hiç sönmeyen ateşini taşıyor.
Güven SERİN
