AĞAÇLAR DA GİDER,
BİZ BAKAR KALIRIZ
Ne zaman bu tarafa doğru (Atatürk Bulvarı ) yürüyüşe çıksam, ona bakmadan geçemiyorum. Yürüyüş yolunun kenarında öylesine duruyor. Birkaç yıl önce herkesin gözleri önünde kurudu.
Bir zamanlar koskocaman ve güçlü bir ağaçtı. Gölgesi, yeşilliği, kuşları, böcekleri vardı… Sıklıkla altında bulunan bankta dinlenen insanlar da vardı. O insanlardan birisi de bendim…
Şimdi üst dalları kesilmiş ve geriye sadece kuru bir gövde kalmış. Ama öyle sıradan bir gövde değil geriye kalan! Yakından bakınca yılların izi üzerinde duruyor. Çatlak kabuklar, yaralar, budaklar; zaman ne bırakmışsa hepsi üzerinde…
İşte ben, ne zaman onun yanından geçsem, bir an duruyorum. Onun gölgesinde çok oturdum. Bazen hiçbir şey düşünmeden; sadece yoldan gelip geçen araçların akışını, boşluğa bakar gibi bakıp izledim.
Şimdi ne gölgesi, ne de yeşili var! Her ikisi de çokta terk etmiş cennetini. Ama gövde halen orada; dimdik… Sanki bir şey anlatacak da, biz dinlemiyoruz. Ağaçlar da insanlar gibi yaşlanır. Doğar, büyür, güçlenir ve yaşlanır. Sonra da günü gelince gider; yaşamın değişmez kuralıdır bu.
Burada aklımdan hiç çıkmayan düşünceleri de sormak zorundayım.
Bu ağaç gerçekten zamanı geldiği için mi gitti? Yoksa birçok Tekirdağ ağacı gibi hastalandı da kimsenin haberi mi olmadı? Susuz mu kaldı? Köklerinde bir sorun mu vardı? Bir hastalığa yakalandı da geç mi kalındı? Benim zihnimde kopan fırtınanın sualleri bunlar.
Ağacın bin bir türlü yararını, faydasını bilmeyen de yok, duymayan da hepsini yazacak, tekrar tekrar pişirecek değilim. Ama bilinen bir gerçek var; ülkesini, şehrini seven herkes; ağacın toprağın dostu ve bir nefes olduğunu bilir…
Ne hazindir ki bu zenginlikleri çoğu kaybettikten sonra anlıyoruz. Her yer asfalt yapan yöneticiler asfalt ve betonla övünüyorlar ama her yeri yeşille, ağaçla; toprağın ve insanın dostlarıyla donattık diye övünen yöneticiler görmekte zorlanıyoruz…
Kuru ve gölgesiz, artık kuşları olmayan ağacın yanından geçip gittim. Biraz ileride ise bambaşka bir manzara var. Şaraphane duvarına asılmış sarmaşıklar ve yeşillikleri duvarın üzerinden taşıyor…
Hayat denen o muhteşem iksir, her yerde kendine bir yol buluyor. Duvarların üzerinden taşıyor ve taşa tutunuyor. Bir tarafta kurumuş bir ağaç ve diğer tarafından duvarın üzerinden taşan yeşillikler…
Sadece bu manzara bile doğanın cömertliğini, yaşama sunduğu o büyük katkıyı anlatmaya yetiyor. Biraz ötede geri çekilen bir yaşam, diğer tarafta taşıyor adeta…
Ne kadarını fark ediyoruz? Doğa kapımıza dayanıp hesap sormuyor. Sadece yavaşça geri çekiliyor.
Efendim; bu şehirde üniversitemiz var. Belediyelerimiz var. Okullar var. Çevreyle ilgili kurum ve kuruluşlar var. Bilim insanlarımız var. Çok fazla da iyi niyetli insanlarımız var.
Ama neden yaşlı ağaçlarımız için daha büyük, daha sürekli, istikrarlı bir çalışma yapmıyoruz? Hangilerinin ömrü doldu, hangileri hasta; niçin onları tek tek tanımıyor, tanıtmıyoruz?
Bütün bunları bilmek, bugünün teknolojisinde çok zor olmamalı! Üniversitemizin bilgisi ve belediyelerimizin imkânı, halkın ilgisiyle buluşur, işin içine çocuklarımızı da katmalıyız.
Bütün bunları bir araya getirmek ne müthiş bir şey olurdu. Her okul birkaç yaşlı ağacı sahiplense, çocuklar o ağaçları tanısa, hangi tür olduğunu öğrense, yaşını merak edip hangi mevsimde nasıl değiştiklerini görüp anlamaya çalışsa ne büyük mucize olur. Çünkü o zaman tanıdığı ağacın hastalandığını uzmanlarından dinleyerek; sahip çıkacak gölgesine, kuşuna, böceğine ve nefesine; çocuk…
Bilinen en hakiki bir gerçektir; insan sevdiği şeyi gözden, kolay kolay çıkarmıyor. Hele söz konusu bu sevginin arkasında çocuklarımız varsa; zamansız yaşlı ağaç ölümlerimiz de çok az olacaktır.
Yaşlı ağaçlar biraz da yaşlı insanlar gibidirler. Çok şey görüp geçirmişlerdir. Kara kışlar, tuhaf mevsimler atlatmışlardır. Onlar konuşmazlar ama hikâyeleri vardır.
O yaşlı ve kuru gövdesi olan yaşlı ağacın yanından her geçişimde bakıyorum ona. Benim için hâla orada ve bir şeyler söylüyor. Bir bilge gibi, sessiz ve biraz kırgın…
Çoğu zaman bizi biz yapan hazinelerimize bakıp kalıyoruz. Çoğu zaman anladığımızda; çok geç oluyor; çok geç…
Güven SERİN


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder