25 Haziran 2026 Perşembe

ANLATICIYI DİNLEYİCİ,YAZARI OKUYUCU YAŞATIR

 

Kamera; Güven

            ANLATICIYI DİNLEYİCİ, YAZARI OKUYUCU YAŞATIR

  Yazar, yazar da kime yazar? Anlatıcı anlatır da kim duyar?

  Söz, karşısını bulamadı mı eksik kalıyor. Bu meselenin sosyolojisi de burada başlıyor. İnsan tek başına üretir sanır; her üretim görünmeyen bir topluluğun zihinlerine ulaşınca anlam kazanıyor. Dinleyen yoksa anlatı eksik, okuyan yoksa metin yarım kalıyor. Parçalar bir türlü bütüne ulaşamıyor.

  Örneğin, Yaşar Kemal’i ele alalım. O Çukurova’yı anlattı durdu. Sadece bir toprak parçasını mı; asla! Sadece toprak parçasını değil de oradaki insanı da anlattığı için; onu, işçi de, köylü de, kentli de okudu. Eğer o insanlar o eserleri sahiplenmeseydi, İnce Mehmet bir karakter değil, unutulmuş, hatta yok olmuş bir müsvedde olurdu.

  Anlatıcılar, eski zamanlarda köy odasında, kahvede, bir ateş başında anlatırlardı zihinlerinde taşıp duran öyküleri. Söz uçar derler ya; aslında uçmaz. Dinleyen varsa bir yere muhakkak konar. Sokrat’ın yazılı bir tek eseri yoktur. Sözü, dinleyicileri, öğrencileri sayesinde bir yere konmuş; ulaşmıştır. Dinleyen yoksa söz yetim kalır…

  Âşık Veysel’i analım. Bir sazı, bir de sözü vardı. Onu ölümsüz yapan, o türküleri kulaktan kulağa taşıyan insanlardı. Her dinleyen biraz değiştirir, biraz ekler, biraz kendinden katar. Böylece anlatı bireysel olmaktan çıkar, toplumsal hafızaya; kültüre dönüşür. Adeta; mayalanır…

  Burada edebiyat, sosyolojiye yaslanır. Bir yerde kendini teslim eder. Biliyoruz ki hiçbir metin tek başına yaşamaz; yaşayamaz. Her metin-her eser, bir toplumun damarlarında dolaşır.

  Konuyu biraz genişletecek olursak; derin yaşamak felsefesine sokulalım biraz. Sadece yazmak da, okumak da yetmez. Yetmiyor. Yaşamadan yazılan metin, öykü kuru kalıyor. Yaşamadan okunan metin ise su gibi akıp gider.

  Franz Kafka’yı tekrar analım. Ölene kadar yazdı ama yaşarken onu çok az kişi okudu. Sanki boşluğa konuşur, boşluğa anlatır gibi; sanki kimse duymayacak gibi…

  Sonra ne oldu? Okur geç geldi ama çok derinden geldi. Onun yalnızlığını sahiplendi. Zihniyle, kalbiyle kucakladı. Onun sıkışmışlığını kendi hayatına tercüme etti. Bazen yazar, kendi zamanına değil; geleceğin okuyucusuna yazar.

   Fyodor Dostoyevski’yi hatırlayalım. Onun karakterleri neden bu kadar derin ve canlıdır? Çünkü yazdığı acıyı yaşamıştır. Sürgün görmüş, yoksulluk tatmış, insanın en karanlık haline dokunmuştur. Okur da bunu hisseder. Çünkü gerçeğin kendini ele vermesi kaçınılmazdır. İyi okur, en iyi gerçeğin kokusunu alır.

  Sözümüzü toparlarsak: Yazar yaşar, yazar. Okur yaşar, anlar. Dinleyici yaşar, hisseder. Ve hepsi birlikte bir anlam kurar. İşte insanın zenginliği, uçsuz bucaksız hali de burada başlar.

   Bugün kalabalıklar içindeyiz ama dinlemiyoruz. Çok yazılıyor ama çok az okunuyor. Anlatan çok ama duyan az… Bu yüzden anlatılar eksik, yazılar yarım, hayat ise biraz sönük.

   Küçük bir dokunuş yeter: Bir metni gerçekten okumak… Bir insanı gerçekten dinlemek… Bir cümleyi gerçekten anlamak…

   Bütün bunlar, hem yazarı hem anlatıcıyı yeniden var eder. İnsan insana değdiği kadar vardır. Yazar, okura ulaştığı kadar… Anlatıcı, dinleyene geçtiği kadar.

   Ve hayat: Ancak paylaşıldığı kadar yaşanır.

 Güven SERİN 

 

  



Hiç yorum yok: