11 Haziran 2026 Perşembe

ROMAN SANATÇILAR

 

                                                  ROMAN SANATÇILAR

  Romanlara ne kadar dokunsak, o kadar ah işitiriz sanki… Kim bilir kaç Roman kardeşimiz bugün mahpus damlarında yatıyor. İnsan irdelemeden edemiyor; suçlu olmak bu kadar kolay da, insanı suçtan uzak tutmak neden bu kadar zor?

   Oysa Romanlar, sanat ve zanaat denince bu topraklarda akla ilk gelmesi gereken insanlardan biridir bana göre. Bu düşüncemi daha iyi anlatmak için eski büyük panayırlara bakmanız yeterlidir. Tekirdağ’daki büyük o eğlence alanlarına, Keşan’a, İpsala panayırlarına…

  Kurulan çadırlara, dönme dolaplara, uçan sandalyelere dönüp bir kez daha bakmanızı isterim. Hepsi, deneyimin, marifetin, çıraklıktan pişip ustalığa tırmanan insanların eseriydi… Gece yarısından sonra başlayan tamirler, sabaha kadar çalışan ustalar vardı o görünmez eğlencelerin ardında…

  Bu saydığım organizasyonların ismine sadece eğlence dememiz mümkün değildir. Bu işler için önce; çıraklık ister, kalfalık ister ve sonra da ustalık ister. Daha da önemlisi; insan yönetmeyi, kalabalığı taşımayı, hayatı ayakta tutmayı ister…

   Panayırlara göre bugün birçok fuar, festival daha düzenlidir belki. Ama eski panayırların içtenliğini bu festivallerde bulmak mümkün görünmüyor. Biraz tozluydu ama daha canlıydı…

  Roman kardeşlerimizi sadece düğünlerde müzisyenlik yapan insanlar olarak görmek büyük eksiklik olur. Onlar aynı zamanda hayatın içinde olan büyük doğaçlamacılardır. Bir bakışta insanı güldürürler, bir sözle düşündürürler ve beden diliyle güven verirler. Hayatın en sert tarafını bile bazen küçük bir oyuna dönüştürürler.

  Yakın zamanda yaşadığım bir kiraz öyküsünü sırf bu yüzden anlatmak istiyorum sizlere. Kirazlar parlak; Manisa’dan gelmişler. Manisa’nın insanları tarafından üretilmişler. Fiyatı uygun ve müşteri kalabalıktı…

  Sayar satıcıya yakın bir esnaf geldi. Hal ve hareketlerine bakınca, birbirini tanıdıklarını ve kiraz seçmek istediğini anladım. Herkes bilir; kiraz çok ellemeye gelmeyen bir meyvedir. Bir kişi bakarak dokunur, diğeri sıkar ve derken meyve hemen zedelenir.

  Tam o sırada Roman satıcı bir hamlede komşu esnafın elindeki poşeti kavradı. Kiraz doldurmaya başladı. Ama bunun adı sadece kiraz doldurmak değil. Karşımda adeta küçük bir tiyatro sahnesi kurulmuştu. Dükkânı yakınlarında kurmuş olduğu tezgâhın komşusunu onurlandırma sahnesi gibiydi…

  “Ben sana en güzellerini veririm komşum…” der gibiydi bedeniyle. Bir avuç sağ kasadan aldı. Bir avuç soldan, bir avuç derken en az üç dört kasadan kiraz aldı. Alırken de bedenini öyle bir halden hale sokuyordu ki, sanırsınız kiraz değil, mücevher seçiyor…

  Görünüşe göre bütün kasalar aynı gibiydi. Belki de verdiği kirazların arasında hiçbir fark da yoktu. Ama o an sadece kiraz alan esnaf değil, benim gibi izleyenler de en iyi kirazların seçildiğine inandı.

  İşte, bazen sanat bu şekilde de sahnelenir. Karşındaki, yanındaki insana güven hissini verebilmek… Hayatı hemen her yerde küçük bir gösteriye dönüştürebilmek…

  Zihnim bu küçük sahne karşısında kendi ışığını hemen yaktı. Roman kardeşlerimizin sanat yakınlığı sadece müzikte değil; gündelik hayatın içinde de her an yaşanıyor, sahneleniyordu…

  Bu yüzden “Time of the Gypsies” filmi hâla hafızalarda taptaze duruyor. Emir Kusturica o filmde sadece yoksulluğu değil: Romanların hayal gücünü, kırılmışlığını, mizahını ve yaşama direncini de gösterdi dünyaya.

  Filmdeki yaşlı kadın karakterini hiç unutamadım. Unutmam da mümkün görünmüyor. O role hayat veren Ljubica Adzovic, sanki yalnız bir oyuncu değil; koskoca bir halkın geçmişi ve bugünü gibiydi…

  Eğer bugün yaşasaydı, mezarının bulunduğu Montenegro-Karadağ topraklarına gidip, belki sadece elini öpmek; onun zamanın içine, zamansızlığa gülümsemesini yakından görmek isterdim.

  Sadece bir oyuncuyu değil; bir halkın emeğini, sanatını ve yaşanmışlığını selamlamak için gitmek isterdim…

  Romanları sadece suç haberleriyle anmak, eksik kalıyor. Daha çok sanat atölyeleri, daha çok çıraklıklar ve zanaat imkânları sağlamak zorundayız… Belki de onlar için daha çok sahne…

   Bu insanlar, yaşamda düz yürümek değil ritimle yürümek istediğini her fırsatta, her şartlarda kurdukları sahnede, iyi bakan herkese; eğlenceli ve düşündürücü bir ders veriyorlar adeta…

  Romanlar, biraz da böyledir işte…

Güven SERİN 

 

 

 

 

  



Hiç yorum yok: