SESSİZCE KURULAN MERHAMET
Bir insanın hangi acıyla ayakta kaldığını çoğu zaman bilemeyiz… Ahmet’i önce koşarken tanıdım. Sonra anladım; onun hareketi sadece spor değil, hayata karşı kurulmuş sessiz bir dirençmiş…
Sahildeki Koşucu isimli yazımızı geçtiğimiz yıllarda kaleme almıştım. Epey ilgi görmüştü. Ahmet için de ayrı bir dönüşüm başlamıştı sanki o yazıdan sonra. İnsanlar sadece koşan bir adam değil, yaşamaya tutunmaya çalışan bir adamı görmeye başlamışlardı.
Eşini genç yaşta kaybettikten sonra kendini spora adamıştı Ahmet.
Yaşama spor yaparak tutundum. Dayanıklılığımı sporla, hareketle arttırdım.” Diyordu.
Bu sözcükleri ilk duyduğumda sıradan bir spor tutkusu gibi gelmişti bana. Daha çok insanın kendi içine düşmesini engelleyen bir tutamağa benziyordu. Bazı insanlar acıyı konuşarak değil, hareket ederek taşıyor. Yürüyerek… Koşarak… Yorularak…
Sahildeki özellikle Vagon Kafe civarında çok izledim onu uzaktan. Artık o sahilin doğal parçası olmuş gibi…
Önce koşuyor ve sonrasında yüzüyor. Sonra kimseleri rahatsız etmeden, kendine ayırdığı tenha köşelerde farklı beden hareketleri yapıyor. Bazen onun spor yaptığından çok içindeki ağırlığı atmaya çalıştığını düşünmeden edemiyorum…
Zamanla başka şey daha dikkatimi çekmeye başladı. Motoruyla geliyor Ahmet. Çantasından birkaç paket yiyecek çıkarıyor. Çoğu zaman ciğer ve bazen de kafeteryadan aldığı patatesler…
Nedense tam da o zaman sahilin başka sakinleri beliriyor. Kediler… Martılar… Kargalar… Sanki hepsi onun geliş saatini öğrenmiş gibi.
Önce kedilere bırakıyor yiyecekleri yakın mesafeye. Sonra da biraz ötede bekleyen martılara… Daha uzakta olanlara bile mutlaka sıra geliyor. Hatta araya girmeye çekinen kargalara bile…
En çok bu görüntüler karşısında düşündüm. Ahmet, sadece hayvan beslemiyor, kendince sessiz bir paylaşım düzeni de kurmuştu. İlginç olan ise, sanki hayvanlar bile bu adaletli düzeni öğrenmiş gibi…
Telaş yok, çılgın bir kapışma yok… Sanki hepsi “Nasıl olsa sıra bize de gelecek.” Düşüncesiyle bekliyordu.
Bu bekleyişlerde bir derviş sabrı vardı. İster istemez zihnim sorular sormaya başladı: Adalet dediğimiz şey, sadece insanlara mı lazım? Yoksa bütün canlılar, haklarının yenmeyeceklerini hissettikleri yerde sakinleşmeyi mi öğreniyor?
Ahmet’in sahilde yaptığı şey ilk bakışta küçük bir alışkanlık gibi görülebilinir. Şehirlerin ruhu da böyle küçük tekrarla oluşmuyor mu? Aynı saatte koşan insanlar, aynı bankta oturan emekliler, aynı martıları besleyen eller…
Modern hayatın en büyük yorgunluğu belki de budur artık; insanların birbirinin hayatına dokunmadan yaşaması. Ahmet ise tam tersini yapıyor. Hareket ederek yaşamın içinde kalıyor. Paylaşarak eksilmiyor; besledikçe daha çok çoğalıyor sanki!
Bir insan; Ahmet, acısını sporla terbiye etmiş. İçindeki yalnızlığı paylaşmayla dengeye getirmiş. Şehrin kıyısında sessizce kendi ahlakını kurmuş…
Belki de toplum dediğimiz şey tam olarak böyle ayakta kalıyor. Birbirine daha çok sokuluyor ve daha çok fark ediyor… Büyük nutuklarla değil, küçük merhamet alışkanlıklarıyla…
Güven SERİN


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder