16 Ocak 2026 Cuma

AHMET CEMAL

 



Ahmet Cemal'in izini sürdüğüm bir 
günün anısı; Moda Oyun Atölyesi

Haluk Bilginer'in tiyatro mekanı,Ahmet Cemal
bazı çevirilerini burada yapardı.

                         AHMET CEMAL: KIRK YILIN SESSİZLİĞİ

  Bir kitabın kapısında kırk yıl beklemek… Bu, Ahmet Cemal’in sadece çeviri anlayışı değil, hayata bakışının da özetidir. Genç yaşında Hermann Broch’un Vergilius’un Ölümüne yaklaştığında, metnin yoğunluğu onu hem büyülemiş hem de geri itmiştir.”Dilimin bu yükü taşıyamayacağını fark ettim” diye yazar kitabın girişinde. O geri çekiliş, eksiklikten değil; fazlalıktan doğan bir bilinçtir. Çünkü mazı metinler çevirmeni hemen kabul etmez.

  Ahmet Cemal’in bir röportajında söylediği şu cümle, kırk yılın denen gerekli olduğunu açıklar niteliktedir:

“Bazı kitapların kapısını açmak için önce kendi iç sesinizi susturmanız gerekir.”

  Kendi sesini susturmak… Bunu herkes yapamaz. Çevirmenler de çoğu zaman yapmaz. Ama Ahmet Cemal’in en belirgin fazileti buydu: Kendini geri çekme cesareti.

  Bir başka söyleyişsisinde,”Çevirmen görünmeyendir,” der. “Görünmek isteyen çevirmen, metnin hakkını eksiltir.”Hakkını eksiltmemek, kırk yıllık bekleyişin tek amacıdır.

  Alberto Manguel,”Her çeviri bir ağıttır” dediğinde, belki de tam bu kaybı kasteder:

Metni bir dilden ötekine taşırken, metne dokunan her parmak izinde bir eksilme olur. Bu yüzden çevirmen, metne dokunurken nefesini tutmak zorundadır. Ahmet Cemal’in Broch’un kapısında yıllarca durması, işte bu nefes tutma halidir.

  Onun bir başka sözünü de burada hatırlamak gerekir:

“Dil, insanın kendisine karşı duyduğu sorumluluğun aynasıdır.”

İnsanın kendisine karşı sorumluluğu… Sözcükleri eğip bükmemek, aceleye getirmemek, duyguyu kabartmamak! Ahmet Cemal’in ruhu, bir kelimeyi yerine oturtmadan önce uzun uzun onu yoklayan bir sabırdan oluşur.

  Kimi öğrencileri onun derslerinden çıkınca şöyle derlerdi:

“Hocanın konuşması yavaş değil, sadece düşünceleri hızlandırmıyor.” Çünkü o,düşüncenin aceleyle kirleneceğini inanırdı. Bu yüzden çeviri onun için yalnızca teknik bir eylem değil; bir karakter sınavıydı.

  Manguel’in ağıt benzetmesi ile Ahmet Cemal’in kırk yıllık bekleyişi birleşince ortaya şöyle bir hakikat çıkıyor:

Çeviri, metnin yalnızlığını üstlenme biçimidir.

   Moda sokaklarında yürümeyi seven biri için-ki o semtin sakinliğine en yakışan ruhlardan birisiydi. Bir başka röportajında şöyle diyor:

“İyi bir çeviri, okurken çevirmenin nefesini duyurmamalıdır.”

Nefesini duyurmamak…

Bu yalnızca ustaların başarabileceği bir görünmezliktir.

  Bugün Broch’un kitabını elimize aldığımızda sayfaların arasında dolaşan sadece büyük bir metin değil, Ahmet Cemal’in nefesini tutmuş kırk yıllık sabrında gölgesidir. O gölge, gürültüsüz bir vicdanın ta kendisidir…

  Belki de bu yüzden Ahmet Cemal’in bıraktığı her eser, bir tür sığınak hissi verir. Günümüzün hızlı ve hoyrat dünyasında, hâla emekle, sessizlikle, düşünebileceğini hatırlatan bir sığınak…

  İnsan ister istemez şunu düşünüyor:

Bazı çeviriler metni yüceltir; bazıları çevirmeni. Ama çok azı insanın içindeki sessizliğe dokunur.

Ahmet Cemal’in çevirileri bu küçük azınlığın içindedir.

Güven SERİN 

 

 

 





Hiç yorum yok: