3 Ocak 2026 Cumartesi

SESSİZLİĞİN BÜYÜTTÜĞÜ BİR HİKAYE

 

     


         
     SESSİZLİĞİN BÜYÜTTÜĞÜ BİR HİKAYE

   Bir zamanlar Çetin Altan’ı iştahla okurdum. Onun yazdıkları bir köşe yazısından öte, toplumun göğsüne basıp “uyan artık” diyen bir tokat gibiydi. Sertti ama bir o kadar da öğreticiydi. Türkiye’nin nabzını tutan, acıyan ve aksayan yönünü gösteren bir entelektüeldi.

   Bugün aynı soyadı etrafında hissettiklerim bambaşka…

   Sebebi, yıllardır tam kapanmayan dosya gibi masanın ucunda duran bir hikâye:

 Defne Joy Foster’ın ölümü…

   Ardından geçen onca yıl bu olayı unutturmadı. Unutturamadı… Çünkü Türkiye’de bazı ölümler, sadece adli makamların önüne gelen dosyalar değildir. Toplumun vicdanına da bir soru kâğıdı olarak düşer.

 Defne Joy Foster’ın ölümü böyle bir soruydu.

   Olayın detayları, zaman çizelgeleri, resmi raporlar arşivde duruyor. Ama toplumun zihni, bu belgelerden çok daha güçlü kayıt tutar. Ve o kayıtta en çok görünen şey, bir sessizliktir.

  Bu sessizliğin adresi ise, olayın gerçekleştiği evin sahibinin soyadıyla birlikte düşünülüyor: Altan ailesi.

   Türkiye’de yıllarca entelektüel ağırlığa sahip olmuş, siyasete yön veren, yazdıklarıyla tartışma yaratmış bir aileden söz ediyoruz.

   Dolayısıyla toplumun onlardan beklediği sıradan değil, sıradan yurttaştan daha yüksek.

Bir genç kadın hayatını kaybediyor…

Olayın etrafı sorularla çevrili…

Toplumsal hafıza çözüm bekliyor…

   Bu noktada Altan ailesinden gelen neredeyse mutlak sessizlik, doğal olarak insanlarda bir tür kırgınlık yaratıyor.

Benim kırgınlığım da tam burada başlıyor.

   Yıllarca toplumun gözüne bakarak eleştiri yapan, siyasi iktidara meydan okuyan, özgürlük ve adalet üzerine ders verircesine yazan bir ailenin; kendi kapısının önüne gelmiş acı karşısında bu kadar mesafeli, bu kadar sessiz kalması, açıkçası içime sinmedi.

   İyi bir okuru olduğum Çetin Altan’ın, bu olayla ilgili güçlü bir insani refleks göstermemesi de o sessizliği daha görünür kıldı.

   Beklenti belki büyük oldu, belki haksız bir yük bindirdik. Ama kamuoyuna yön vermesi iddiası olan entelektüeller için bu beklenti kaçınılmazdır.

   Bu sessizliğin üzerine, dönemin en ağır taşlarından biri de Hıncal Uluç tarafından atıldı. Uluç’un kaleme aldığı, empatiyi-duygudaşlığı yok sayan, adeta hayatını kaybeden genç kadını suçlayan yazısı; olayın üzerini örtmek bir yana, toplumun adalet duygusunu daha da incitti.

   Böyle bir yazı karşısında Altan ailesinden gelen hiçbir tepki olmaması, sessizliğin ve dramın ağırlığını iki katına çıkardı.

   Türkiye’de unutulmaya karşı en dirençli duygu sessizliktir. İnsan unutamaz. Toplum hiç unutmaz. Toplum unuttu sananlar, aldanmaya ve aldatılmaya mahkûmdur…

   Bugün geriye dönüp baktığımda Altan ailesine duyduğum uzaklık bir önyargıdan değil; toplumsal hafızanın taşıdığı bir hissiyattan kaynaklanıyor. Bir aileyi değil, bir duruşu sorguluyorum…

   Edebiyatıyla, fikirleriyle iz bırakmış bir soyadının, kritik bir anda toplumun beklediği duyarlılığı göstermemesini…

   Ve belki de asıl mesele şu:

Eğer bir aile yıllarca “sözün gücüyle” var olduysa, en çok sessizlikleriyle yargılanır.

  Defne Joy Foster’in ölümü kapanmış bir hikâye değil. Belki dosya kapandı ama toplumun zihninde o kapı aralık duruyor. Ne abartıyorum, ne de görmezden geliyorum. Sadece kayda geçiriyorum.

Çünkü insanlık biraz da budur: Toplumun unutmayı tercih ettiği sessizlikleri yeniden görünür kılmak.

Güven SERİN 

Hiç yorum yok: