7 Ocak 2026 Çarşamba

TAMER KAPTAN

 


                                     TAMER KAPTAN ve GİTME CESARETİ

Tamer PALA…

   Yakın dostlarının ona neden Tamer Kaptan dediğini bilmek için denizci olmaya gerek yok. Bazı insanlar karaya ait değildir; ayakları toprağa basar ama ruhları hep açıktaki bir maviliğe bakar. Tamer de onlardan birisidir. Serüvenlerini planlardan çok iç sesine, korkusuzluğundan çok kararlığına borçlu olanlardan.

  Ağrı Dağı yolculuğu da öyleydi. Birlikte konuşulmuştu belki ama o,zirveyle tek başına konuşmayı seçti. Mücadelesini yalnız verdi, anılar denizine bir Ağrı Dağı’nı ekledi. Kimi zirveler kalabalık kaldırmaz; insan, kendisiyle baş başa kalmak ister.

   Bir süredir görüşemiyorduk. Telefonlar vardı, sesler vardı ama göz yoktu. Atölyeye uğramış, kapalı bulmuş, görememiş… Merak etmiş, üzülmüş. Ve aradı. Sonra, birkaç gün önce, tamamen tesadüfen, atölyede karşılaştık. Tesadüf dediğime bakmayın; bazı karşılaşmaların bahanesi olur sadece.

Yüzünde bir telaş vardı.

  O tanıdık pırıltı… Yeni bir şey söyleyecek, belki bir haber, belki bir müjde… Daha muhabbetin başında “Senin de fikrini almak istiyorum” derken, kendi fikrini çoktan vermiş. Uçak biletlerini almış bile. O geliş, biraz veda gibiydi. Adını koyamadığım duygular bıraktı ortada.

  Uzaklara gitmek istediğini açık ve net olarak anlattı.Ama asıl cümle…

   İnsanın dostunun kalbine ağır gelen o sözcükler:

“Burada ölmek istemiyorum arkadaşım. Öleceksem gideceğim yerde öleyim.”

  Bu bir kaçış değil, bir itiraftı.

  Yaşadığı şehre kızgındı.Yüzlerce anının olduğu yerlere…Kendi gibi dobra olmayanlara,riske giremeyenlere,serüvenlerini başka ömürlere erteleyenlere,iç sesini susturmayı olgunluk sananlara kırgındı.

  Onun yaptığı, yeni değil aslında. Ondan önce de yapanlar oldu. Kimi insanlar, kalmak yerine gitmeyi tercih ederler.

  Cevat Şakir, Bodrum’da kendine yeniden bir isim ve deniz kurdu. Jack London, kuzeyin soğuğunda kendi ateşini aradı. Gauguin, resmini Polinezya ışığında tamamladı. Nazım Hikmet, yurdundan uzakta kalbinin coğrafyasını yazdı. Hepsinin ortak noktası vardı: Haritayı değil, iç sesini dinlemek.

  Şimdi Tamer Kaptan da Kaf Dağları’nın çok ardında bir yerde yaşam arayacak. Onun yaptığı, ressamların, şairlerin, yazarların yüzyıllardır yaptığıyla aynı: Yeniden doğmayı göze almak…

  Polinezya’da,Şeyseller’de,Fransa’nın kıyısında,İsveç’in sesszliğinde…Halikarnas Balıkçısı’nın yaptığı gibi; sürgünü kader değil,liman saymak.

  Tamer Kaptan birkaç hafta içinde belki de hayatının en büyük kararına doğru yola çıkacak.

Geri dönüşü olur mu, olmaz mı bilinmez. Ama bildiğim bir şey var:

Kimi insanlar gitmezse ölür. Bazıları kalırsa…

   Bu yazıyı yazarken içimde tarifsiz bir hüzün var. Ama bu, kaybetme hüznü değil. Bu cesarete duyulan saygının ağırlığı. Gitmek kolay bir şey değil. Asıl zor olan, insanın “ben burada tamamlanmıyorum” diyebilmesi.

   Tamer Kaptan’a yolun açık olsu demeyeceğim. Yolu zaten açık. Rüzgârı bol olsun demeyeceğim; o rüzgârı kendi yaratıyor.

   Sadece şu notu düşmek istiyorum:

 Bu şehir, içindeki kaptanları tutamıyorsa; limanı veya limanları olmakla övünmemeli…

 Güven SERİN 

  


Hiç yorum yok: