2 Ocak 2026 Cuma

BAYKOCA DESTANI

 



             BAYKOCA’NIN RÜZGÂRI ve BARIŞ MANÇO

   Yabancılaşmanın tavan yaptığı bir çağdayız. İnsanlar birbirine “çok yakın” duruyor ama birbirini hiç duymuyor. Sesler çoğalıyor, anlamlar azalıyor, insanın kendi içine bile yabancılaştığı bir modernlik ağı örülüyor. Tam da bu yüzden, bir zamanlar gencecik bir müzisyenin Anadolu rüzgârını içine çekerek yazmaya niyetlendiği Baykoca Destanı, bugün bize yeniden bakıyor. Sanki hiç tamamlanmamış bir eser değil de, bu çağ için bırakılmış özel bir işaret, şifre gibi…

   Barış Manço genç yaşında Anadolu’yu dolaşırken sadece türkü toplamıyordu; toprağın sesini de dinliyordu. Kırların rüzgârını, insanların konuşmadığı dertleri, masal ile gerçeğin iç içe geçtiği o sonsuz Anadolu halayını…

 İnsan kökünü unuttuğuna yalnızlaşır.

Toplum destanını unuttuğunda ruhunu kaybeder.

   Baykoca işte bu sezginin ürünüdür. Tamamlanmamış bir destan, ama tamamlanmış bir felsefe… Baykoca bir kahraman değil; bir felsefedir. Kimliğini arayan gencin umutla, tedirginlikle ve cesaretle yürüdüğü o ince yol. Toplumun derinlerinde bir yerlerinde unutulmuş değerlerin yeniden su yüzeyine çıkmayı beklediği o an.

   Barış Manço,Baykoca’nın güzünde aslında hepimizi anlatıyordu:

 Bir yandan gürleyen çağın karmaşası, diğer yandan bize seslenen kadim bir hafıza…

   Destan dediğimiz şey sadece bir kahramanlık öyküsü değildir; bir toplumun kendini görme biçimidir. Yüzyıllar boyunca dilden dile aktarılan bu anlatılar bir milletin hafızasını da taşır. Çünkü her destanda bir değer saklıdır: İyilik, cesaret, adalet, dayanışma, direniş, umut… Bunlar insanı insan yapan temel taşlardır. Antik zamanlardan bugüne taşınan miras, iyi işlendiğinde modern zamanla çatışmaz; tam tersine modern insanın yitirdiği ruhu yerine koyar.

   Bugünün toplumları teknolojik olarak ileride ama ruh olarak eksildi. Hız arttı ama öykü azaldı. Bu noktada destanların gücü ortaya çıkar. Onlar bize nereden geldiğimizi, nasıl ayakta kaldığımızı, hangi değerleri savunarak bugüne ulaştığımızı hatırlatır.

“Kim olduğumuzu” unuttuğumuzda modern çağın bütün parıltısı bir anda anlamsızlaşır.

   Barış Manço işte bunu genç yaşta sezmişti. Baykoca Destanı’nı kurgularken sadece bir kahraman yaratmak istemedi; bir toplum aynası yapmak istedi. Antik zamanın modern zamana aktarımını müzikle, masalla, Anadolu’nun kokusuyla birleştirdi.

   Onun sanatındaki yenilik, geleneği reddetmekte değil; geleneği çağın diline çevirmekte saklıydı. Bu yüzden Baykoca modern bir figürdür; çünkü kökü geçmişte olsa da yüzü geleceğe dönüktür.

   Geçmişle gelecek arasında bir çatışma yaratmak yerine, onların arasında köprü kurmak… Barış Manço’nun yaşamı boyunca yaptığı tam olarak buydu. Bir yanıyla Oğuz Kağan’ın, Dede Korkut’un, Köroğlu’nun hikmetlerinden beslenir; diğer yanıyla dünyayı dolaşıp çağın insanına seslenirdi.

   O yüzden onun sesi hâla diri. Şarkıları hâla yol gösteriyor. Çünkü Barış Manço bize şunu hatırlattı:

 “Köksüz bir ağacın gölgesi olmaz.”

   Bugün Baykoca’nın rüzgârını yeniden duyuyorsak, demek ki bu toprakların ruhu hâla canlı. Yeter ki kulağımız toprağa, gönlümüzü birbirimize çevirelim. Belki o zaman, bu yabancılaşmış çağın içinden, hep birlikte yeni bir DESTAN çıkarabiliriz.

Güven SERİN  



Hiç yorum yok: