BAYKOCA’NIN RÜZGÂRI ve BARIŞ MANÇO
Yabancılaşmanın tavan yaptığı bir çağdayız.
İnsanlar birbirine “çok yakın” duruyor ama birbirini hiç duymuyor. Sesler çoğalıyor,
anlamlar azalıyor, insanın kendi içine bile yabancılaştığı bir modernlik ağı örülüyor.
Tam da bu yüzden, bir zamanlar gencecik bir müzisyenin Anadolu rüzgârını içine
çekerek yazmaya niyetlendiği Baykoca Destanı, bugün bize yeniden bakıyor. Sanki
hiç tamamlanmamış bir eser değil de, bu çağ için bırakılmış özel bir işaret,
şifre gibi…
Barış Manço genç yaşında Anadolu’yu
dolaşırken sadece türkü toplamıyordu; toprağın sesini de dinliyordu. Kırların rüzgârını,
insanların konuşmadığı dertleri, masal ile gerçeğin iç içe geçtiği o sonsuz
Anadolu halayını…
İnsan kökünü unuttuğuna yalnızlaşır.
Toplum destanını unuttuğunda
ruhunu kaybeder.
Baykoca işte bu sezginin ürünüdür.
Tamamlanmamış bir destan, ama tamamlanmış bir felsefe… Baykoca bir kahraman
değil; bir felsefedir. Kimliğini arayan gencin umutla, tedirginlikle ve
cesaretle yürüdüğü o ince yol. Toplumun derinlerinde bir yerlerinde unutulmuş
değerlerin yeniden su yüzeyine çıkmayı beklediği o an.
Barış Manço,Baykoca’nın güzünde aslında
hepimizi anlatıyordu:
Bir yandan gürleyen çağın karmaşası,
diğer yandan bize seslenen kadim bir hafıza…
Destan dediğimiz şey sadece bir kahramanlık
öyküsü değildir; bir toplumun kendini görme biçimidir. Yüzyıllar boyunca dilden
dile aktarılan bu anlatılar bir milletin hafızasını da taşır. Çünkü her
destanda bir değer saklıdır: İyilik, cesaret, adalet, dayanışma, direniş, umut…
Bunlar insanı insan yapan temel taşlardır. Antik zamanlardan bugüne taşınan miras,
iyi işlendiğinde modern zamanla çatışmaz; tam tersine modern insanın yitirdiği
ruhu yerine koyar.
Bugünün toplumları teknolojik olarak ileride
ama ruh olarak eksildi. Hız arttı ama öykü azaldı. Bu noktada destanların gücü
ortaya çıkar. Onlar bize nereden geldiğimizi, nasıl ayakta kaldığımızı, hangi
değerleri savunarak bugüne ulaştığımızı hatırlatır.
“Kim olduğumuzu”
unuttuğumuzda modern çağın bütün parıltısı bir anda anlamsızlaşır.
Barış Manço işte bunu genç yaşta sezmişti.
Baykoca Destanı’nı kurgularken sadece bir kahraman yaratmak istemedi; bir
toplum aynası yapmak istedi. Antik zamanın modern zamana aktarımını müzikle,
masalla, Anadolu’nun kokusuyla birleştirdi.
Onun sanatındaki yenilik, geleneği
reddetmekte değil; geleneği çağın diline çevirmekte saklıydı. Bu yüzden Baykoca
modern bir figürdür; çünkü kökü geçmişte olsa da yüzü geleceğe dönüktür.
Geçmişle gelecek arasında bir çatışma
yaratmak yerine, onların arasında köprü kurmak… Barış Manço’nun yaşamı boyunca
yaptığı tam olarak buydu. Bir yanıyla Oğuz Kağan’ın, Dede Korkut’un,
Köroğlu’nun hikmetlerinden beslenir; diğer yanıyla dünyayı dolaşıp çağın
insanına seslenirdi.
O yüzden onun sesi hâla diri. Şarkıları hâla
yol gösteriyor. Çünkü Barış Manço bize şunu hatırlattı:
“Köksüz bir ağacın gölgesi
olmaz.”
Bugün Baykoca’nın rüzgârını yeniden duyuyorsak,
demek ki bu toprakların ruhu hâla canlı. Yeter ki kulağımız toprağa, gönlümüzü
birbirimize çevirelim. Belki o zaman, bu yabancılaşmış çağın içinden, hep
birlikte yeni bir DESTAN çıkarabiliriz.
Güven SERİN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder