26 Ağustos 2026 Çarşamba

SÜLEYMAN DİYE SESLENMEK

 

İnternet

                                   SÜLEYMAN DİYE SESLENMEK

  Şehir otogarlarını oldum olası seviyorum. Oralarda sadece otobüs beklenmiyor. Hayatın ta kendisi bekleniyor; kavuşmalar, ayrılıklar, umutlar, pişmanlıklar… Her bankta, koltukta başka bir öykü oturuyor. Her peron da başka bir yolcuya hazırlanır.

  Otogarın banklarından birine oturmuş, gelecek otobüslerle birlikte gelen giden insanları izliyordum.

  Bir süre sonra yanıma yaşları yetmişi bulmuş iki Muratlılı hemşerimiz oturdu. Belli ki eski dostlar. Konuşmalarını dinlemek gibi bir niyetim yoktu. Fakat bazı sesler, acılar daha konuşmadan duyulan cinsten…

   İçlerinden birisi yürümekte zorlanıyordu. Belli ki bacaklarında bir sorun vardı. Ayağa kalkınca yalpalayarak ama yine de birinin yardımını almadan yürüyebiliyordu. Bir ara konuşma duyarlı bir insanın ruhunu titretecek bir yere geldi. Sakallı ve ayaklarında sorun olan arkadaşına dönüp:

  Süleyman… İki yüz metrekareden fazla paslanmaz çelikten sera yaptırdım. Beş yüzden fazla fidan diktim. Hanım gelmedi… Çocuklar başka şehirlerde… Yalnız olmuyor! Ben de kızdım; on tane keçi aldım, saldım fidanların içine. Hiçbir şey kalmadı. Camları bile yiyeceklerdi…”

  Etrafa yayılan bu sözler, sanki içinde yıllardır bekleyen bir kör düğümün çözülmesi gibi bir yankı yaptı. Öfke var gibi görünse de öfkeden çok kırgınlık vardı. Sitem de vardı ama sitemden çok yalnızlık kasırgaları esiyor gibiydi.

  Yanında bekleyen ince uzun ve yazlık şapkasını ters takmış Süleyman ise arkadaşının sözünü hiç kesmedi. Teselli etmeye de çalışmadı. Sanki ona seslenilmemiş, ona anlatılmamış gibi kendi anlatacaklarını konuşmaya başladı:

“ Hanım öldükten sonra benim hisseme yüzde yirmi beş düşüyormuş… Çocuklar hemen kendi hisselerini alıp sattılar; bitirdiler bile…”

   Yan yana duran iki hayat, iki ayrı sözcükle bir ömrün özeti gibi… Fakat aynı ortak duygular içinde boğuşuyorlardı:

Yalnızlık…

   Bekledikleri otobüs perona yanaştı. Sessizce bindiler; sakallı adam eğri büğrü yürümesine rağmen acele ediyordu. İnce uzun Süleyman ise bütün aceleleri bitirmiş gibi onun ardından otobüse ilerledi.

  Ben oturduğum yerde kalmaya devam ettim. Otobüs usulca hareket edip gitti. Ama her şey gitmedi. Durakta kalan birisi vardı:

 Süleyman… İşte o ses, halen yukarıda asılı sallanıyordu.”

  Bütün yazının odağında duran şey budur. O ses, sadece arkadaşına seslenen bir adamın sesi değildi. Belki yaşlılığın, belki yalnızlığın, belki de güçten düşüşün sesiydi…

  Gençlikte insan üretmek istiyor. Evler yapıyor, bahçeler kurup fidanlar dikiyor. Toprak büyüyor, seralar inşa ediyor. Mal varlığı da büyüyor.

  Ama insanın iç dünyası da aynı hızla büyüyor mu? Sanıyorum asıl eksiklik, çaresizlik de burada başlıyor. Hayat, çevre, sürekli hesap kitap vermekle meşgul olduğumuz toplum, sürekli bir şeyler kazanmamızı istiyor.

  Daha çok çalışmayı, daha çok üretmeyi ve daha çok kazanmayı… Tabi ki daha çok sahip olmayı da… Galiba bir öğreti eksik kalıyor: Bir gün bırakmayı da öğreten bir hayat olması gerekmiyor mu?

  İnsan denen mucizevî canlı, sadece toprağı ekip biçmekle birlikte, zihni de ekip biçmeyi öğrenmek zorunda.

  Okumak… Gezmek… Yeni insanlar tanımak… Sanatla, müzikle, dostlukla, merakla beslenmek…

  Bütün bunlar insanın görünmeyen bahçesidir. Yaş ilerledikçe beden yavaşlar ama ruhun yürüyüşü devam edebilir. Hatta bazen en güzel yolculuklar, insanın iç dünyasında başlar. Belki de bu yüzden araştıran, gezen insanların yaşlılığı daha sakindir.

   Onlar, mal biriktirmenin yanında; anı, dostluk, kültür ve anlam da biriktirmişlerdir. Otogarda duyduğum o ses, o çaresizlik; paslanmaz çelikten yaptırılan seraların yıllarca kalabileceğini, ama insanın içindeki umut ilgi görmezse, çok çabuk paslanacağını, yorulacağını düşündüm.

   Otobüs çoktan gözden kayboldu. Fakat hâla o seslenişi duyuyorum: “ Süleyman…” Bazı sesler çok çabuk silinse de, bu gün otogarda bana kalan ses, belli ki uzun süre vicdanımda yaşayacak…

Güven SERİN 

 

  



Hiç yorum yok: