SAİT FAİK’İN ADASI, FİKRET’İN AŞİYANI, VELİ’NİN BOĞAZI
Bir şehir, sadece yollardan, binalardan, taşlardan oluşur zannederiz ama değildir; bazen bir dize, kimi zaman bir öykü ve bazen de bir kahve, bir çay kokusuna karışmış bir hatıradır.
Bir sanatçı yaşadığı yere ruhuyla,
kalbiyle dokunuyorsa, kaleminden çıkanlar da o şehrin bir parçası, öncü kültürü
olur. O şehir, o andan itibaren sadece coğrafik bir yer değil, edebiyatın mekânı
da olur.
İstanbul’un bu konuda eşi var mıdır bilinmez ama soracak olursak: Yoktur, diyenler çok olur. Her sokağı bir romana, her yokuşu bir şiire dönüşmüştür.
Burgazada’nın çam kokulu rüzgârında
hâla Sait Faik Abasıyanık’ın sesi dolaşır. O ses olmasaydı orada, muhtemelen
hiç uğramayacaktım Burgazada’ya. O ses, balıkçıların arasına karışır,
yalnızlığını denizle, martılarla paylaşır.”Hişt hişt” diye seslenirken aslında
insanın diğer insana olan ihtiyacını da anlatır. Hatta edebiyatın diliyle
yüreklere kazır. O ada, onunla birlikte bir öykü gezegenine dönüşür.
Boğazın kıyısındaki Aşiyan’da Tevfik Fikret, denize bakıyor gibidir. Dalgaların sesiyle birlikte düşüncenin, fikirlerin özgürlüğünü savunur, vicdanın en sessiz haykırışını taşır. Onun Aşiyan’ı çok güzel bir ev olmakla birlikte, fikrin yurdu, sözcüklerin mabedidir.
Karaköy’den Eminönü’ne yürürken, taşların arasına iyi bakarsanız; Orhan Veli’nin ayak izlerine, efkârına, gökyüzüyle sarmaş dolaş olmasına da bakarsınız.”İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” diye seslenirken, şehrin iç sesiyle birlikte, insanın iç sesini dinletmiştir bize. Onun İstanbul’u; vapurdumanında, simit kokusunda, akşam serinliğinde bir bardak çayın deminde, buğusundadır.
Ama İstanbul sadece üç şairin değil, bütün zamanların korosunun sesidir.
Kocamustafapaşa’nın arka
sokaklarından sanki bir tiyatro afişi sarkar gibi görünür; orası Haldun
Taner’in sahnesidir.”Keşanlı Ali Destanı”nın kahramanları, donmuş bir zamanın
içinde yaşar gibidir. O mahallelerde mizah, hümanizm ve halkın dili bir araya
gelir; tiyatro, gerçek hayatla birleşir.
Cibali, Unkapanı, Beyoğlu hattında ise Orhan Kemal dolaşır.
Fabrika bacalarının,
dumanlarının gölgesinde, yoksul insanların onurlu öykülerini yazar. Oraları,
Orhan Kemal ile birlikte gezilecekse, yine o sesleri, o yüzleri görmek ve
bulmak mümkündür.
Biraz ileride, Beşiktaş’ta denize bakan bir bankta Yahya Kemal,”Sana dün bu tepeden baktım aziz İstanbul” derken, zamanları birleştirir ve yaşadığımız anı zenginleştirir.
Üsküdar’ın cami avlularında
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zamanı donmuş, o tazeliği korur gibidir. Romanın
sayfalarından çıkıp, o semtin sokaklarında gezinmeye başlarsınız.
Galata’da ise Attila İlhan’ın
ağır ve tok adımları duyulur. Bir sokak lambasının altında,”Ben sana mecburum”
diyen bir gölge belirir. Belki düş gücümüzün, belki zihnimizin kalbimizle kol
kola girip, yepyeni bir sonsuzluk iksiri bulduğunu hissedebilirsiniz.
İstanbul’un dışına taştığımızda ise başka bir büyü vardır:
Bursa’da Ahmet Hamdi’nin çocukluk sessizliği, Ankara’da Behçet Necatigil’in kırık mısraları, Paris’te Hemingway’ın kederli sabahları, Moskova’da Nazım Hikmet’in hasreti, Prag’ta Kafka’nın karanlık penceresi…
Hepsi kendi şehirlerine ruh vermişlerdir.
Eminönü, Kabataş veya Kadıköy’den bir vapura binip Burgazada’ya gitmek, sonra Aşiyan’a uğrayıp o yokuşu çıkmak, Karaköy’de bir kahve içmek… Bütün bunlar bir seyahat olmaktan çıkar bir okuma, öğrenme, hissetme biçimine dönüşür.
Bilirsiniz, şehirler okunursa,anlaşılır
ve dokunulursa lezzeti çoğalır; sokaklar ise sözcüklerin arasında saklambaç
oynamaya başlar.
Güven SERİN



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder