AKDAĞ’IN ETEKLERİNDEKİ ANTİK ŞEHİR, GÖLLERİN KIYISINDAKİ HAYAT
Burdur’a girerken önce göller karşılar insanı. Bir yandan mavinin beyaza dönüştüğü, gökyüzüyle yeryüzünün birbirine karıştığı Salda Gölü… Bir yanda günün her saatinde başka bir renge bürünen Burdur Gölü… Dağlar vardır göllerin görüntüleriyle birlikte ufukta. Akdağ’ın heybeti, Eşeler Dağları’nın çizgi gibi uzanan duruşları, Torosların ufka yayılan silueti…
Daha şehre varmadan anlamaya başladık ki; bu coğrafya sıradan bir coğrafya değildir. Akdeniz ile Ege arasında uzanan, göllerle dağların birbirine omuz verdiği bu topraklar binlerce yıldır insanları kendine çekmiştir. Medeniyetler sadece verimli ovalara kurulmaz. İnsanlık bazen güzel korunaklı dağlara da yerleşir. Sagalassos tam manasıyla etrafı dağlarla çevrilen, dağların zirvesinde suların aktığı ve en önemlisi insanı kendine çağıran bir antik şehir…
Akdağ’ın eteklerinde, yaklaşık bin beş yüz metre yükseklikte kurulmuş bu antik kent, sadece Pisidya’nın ya da Roma’nın değil, insanlık tarihinin en etkileyici yerlerinden birisidir. Bugün, bu kente gelen ziyaretçiler, iki bin yıl önce Sagalossoslular burada hangi manzaraları görmüşse onu görmeye devam ediyorlar. Antik kentin teraslarından bakınca dağların birbiriyle iç içe geçtiğini, sayısız vadilerin yaşımı gizlediğini görebilirsiniz.
Bende teraslardan uzaklara ve yakınlara bakarken tarihin içinde, tarihe yaslanmış olmaktan çok öte iç ferahlatan duygular eşliğinde gezindim; ulaşamadığım ve ışığın her saati değişen dağ siluetlerine…
Sagalassos’u bir arkeolog gezse başka şey anlatır, bir sanatçı gezse başka şey anlatır… Bir mimar, bir mühendis, bir şehir plancısı için bambaşka bir yerdir Sagalassos…
Sanıyorum herkesin buluşacağı ortak nokta şu olur:
“ Bu kadar yüksekte bir medeniyet kurmak ve bu
medeniyeti yücelten insanlara duyulan hayranlıkta…”
Antik kenti gezerken birçok yerde oturdum. Tiyatrosunda, çeşme başlarında ve taşlarının çıkarıldığı taş ocaklarının olduğu dağ tepelerinde. İster istemez bu taşlara yön veren usta ve işçileri düşünüp, zaman kavramını yok etmeye çalışan bir hissiyat ve insanın ruhuna iyi gelen dağlarla birleşen bir rüya ve düş âlemi…
Yüzlerce, binlerce yıl önce yaşamış ustaların, işçilerin ellerinden ve alın terlerinden çıkan o taşlar… Büyük bir ahenk içinde dizilişleri ve insan denen büyük medeniyete sadece bir barınak değil; sanat merkezi, binlerce yıl akacak bir çeşme, bir yol, bir hamama dönüşmesi; modern yaşamın içindeki büyük kulelerden çok başka kültürleri özlediğimi hissettirdi…
Zaten, antik yolculuklarda gönüllülük yoksa usta ve işçilerin hallerinden anlamaktan uzaksa oraya gelmiş yolcu, bir türlü açamaz antik kentin kapısını. Bolca fotoğraf çektirse de, kısa süre sonra zihni, unutulmuşlar mezarlığına, telefonu de taşan fotoğraflar yığınına döner.
Bu antik kentler, özellikle Sagalassos gibi zorlu kentler kolay kolay kapılarını açıp, öykülerine anlatmaz dağ tepelerine laf olsun diye gelen günübirlik yolculara. Kavram kargaşasından sığınan, zamanlar ile kavga etmeyen, ayrıştırıcı değil birleştirici insanı beklerler. Öyle çok hikâyeleri vardır ki birden sır olmaktan çıkıp, kendi sıkıcı yaşamınıza bir dem, bir derman oluverirler.
Sagalassos, binlerce yıl olduğu gibi, daha binlerce yıl Akdağ’ın eteklerinden kendi öykülerini fısıldamaya devam edecektir. Ne suyu bitecek, ne de öyküsü…
Burdur’da beni etkileyen sadece gölleri ve Sagalossos Antik Kenti olmadı. Şehrin eski mahallesinde dolaşırken zamanın başka katmanına daha rastladım.
Bu katmanda; dar sokaklar, iki katlı cumbalı evler, taş ve yığma kâgir evler gördüm. Onlarla göz göze, bazılarınla gönül gönle geldim. Bazılarında hayat vardı. Bazıları ise sessizce bakıyordu.
Bir zamanlar çocuk sesleriyle, komşu sohbetleriyle, bayram telaşlarıyla dolu olan bu evler şimdi modern şehrin içerisinde sessiz bir hatıra gibi duruyorlar. Belki de insanı; duyarlı olan zihin zenginliğine vakıf insanı bekliyorlardır; kim bilir…
Bu sokaklarda yürürken yaşadığım şehrim Tekirdağ’ı da düşünmeden edemedim. Türk ve Yahudi evlerinin önünde de aynı duygu kırılmalarını, iç sızılarını defalarca yaşamış, hissetmiştim. Ahşap işçiliğinin, taş ustalığının ve insan emeğinin oluşturduğu mahalle kültürü yavaş yavaş geri çekilirken; yerine daha yüksek, daha yüksek, daha gösterişli yapılar yer alıyor.
İnsan eski mahallelerde gezip eski evlerin önünde durunca şunu fark ediyor:
Onlar bize, insana daha
yakın; uzatsanız elinizi tutacak, konuşsanız sesinizi duyacak gibi…
Belki de sırf bu yüzden Sagalassos ile Burdur’un eski sokakları arasında görünmeyen bir bağ kurdum. İkisinin de temelinde aynı şey yatıyor:
Ustalık… Zanaat… İnsan emeği…
Ve yaşanabilir bir dünya kurma çabası… İşte bu yüzden Burdur ve burdur insanı
sadece görülecek bir yer değil, aynı zamanda anlaşılması gereken bir yerdir…
Sagalassos da öyle; gezilecek değil, dinlenecek bir hikâyedir…
Güven SERİN






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder