IŞIĞA ÖZLEM:
HATIRLAMANIN ve İNSAN KALMANIN KİTABI
16 Şubat 2026; hafif bir yağmurun, insanın iç sesini biraz daha belirgin kıldığı, insanın biraz daha kendine sokulduğu o öğleden sonra, atölyeye değerli bir konuk geldi. İçeriye giren sadece bir konuk değil; yılların biriktirdiği zarafet, düşünce ve insanlık duygusuyla yoğrulmuş bir ruh girdi: Hamdiye Özer Okudan.
Zamanın yüzüne çizgiler hediye ettiği ama ruhuna dokunmadığı bir insanı konuk etmenin onuru; yaşamayanlar için büyük bir kayıp… Yüzündeki tebessümde, bakışındaki sükûnet ve derinlikte kırk yıl öncesinin izlerini gördüm. İşte o an, insan zihninin garip bir özelliği gün yüzüne çıkıyor: Geçmiş, bir hatıra olmaktan çıkıp bugüne, günün içine nazikçe süzülüyor. Sözcükler kendiliğinden dökülmeye başladı. Cümleler için özel bir çaba gerekmedi. Samimiyet ile örülmüş bir saygı, en iyi yazarı bile susturacak kadar güçlü bir anlatıcıdır.
Sohbetimiz ilerledikçe zaman çözülmeye başladı. Mesafeler, mekân anlamını yetirmeye başladı. Uzun, çok uzun yılların ardından kurulan bu buluşma, bir karşılaşmadan çok bir “geri dönüş” hissi taşıyordu. Sanki kaldığımız yerden devam ediliyordu hayata. O an, bir sohbet değil; berrak bir pınarın başında oturmuş, suyun sesini dinleyen, dingin bir esintiyi hisseden iki insan halindeydik.
Sonra çantasından iki kitap çıkardı. Sessizce, abartısız, olması gerektiği gibi. Biri “Işığa Özlem”,diğeri ise şiirlerinin bir araya geldiği “Mevsimlerim”
Her iki eseri de imzalayarak bana uzattı. O an fark edemediğim bir şey; aslında bana verilen sadece kitap değildi. Bir ömür birikmiş duygular, gözlemler, susuşlar ve konuşmaların toplamıydı bu iki eser.
Kitaplar masamın ucunda haftalarca bekledi. Bilinçli bir bekleyişin fısıltıları içinde, ben de kitaplar gibi bekledim. Hemen okumak istemedim. Biliyorum, öteden beri bazı eserler okunmaz; çağrılır. Okuru kendi zamanına davet eder. İşte ben de o daveti bekledim.
Ve bir gün, o sessiz çağrıyı duydum.”Işığa Özlem” i elime aldığımda, kendimi bir tünelin içinde buldum. Karanlık bir tünel değildi. Sarmaşıklarla, çiçeklerle sarılmış; geçmişin izleriyle bezenmiş bir geçidin içinde… Ve tünelin sonunda çocuklar vardı. Kız çocukları…
Bazılarının babası yoktu. Askere gitmiş, dönmemiş ya da hiç tanımamıştı… Bazıları annelerinin yanında, ıslak elleri hamur kokan bir hayatın içinde büyüyordu. Yoksulluk vardı ama yalnızlık en ağırın olanıydı. Eksiklik vardı ama asıl eksiklik; anlaşılmamış olmak…
Kitabın 95.sayfasında bir anıdan söz ediliyordu. Aynı sözcükleri tekrar tekrar dönerek okudum. Ve, kayıp zamanın içine girdiğimi hissettim. Yazarın arkadaşı Fatma Yüksel ile ve o dünyayı anlatırken paylaştığı bir cümle, kitabın belki en güçlü anahtarıydı:
“İyi anlaşıyorduk, ikimizin
de zengin iç dünyalarımız vardı. Çoğu zaman orada yaşardık.”
Bu cümle, sadece iki arkadaşın iç dünyasını anlatmıyor. Aynı zamanda yazmanın, düşünmenin, düş kurmanın ve üretmenin kaderini de açık eder. Çünkü insan, zihninde böyle bir derinlik kurmuşsa, artık sıradan bir hayat yaşayamaz. O,ya yazacak, ya düşünecek, ya da susarak anlatacaktır…
Hamdiye Özer Okudan’ın satırlarında bu yazgıyı gördüm. Okudukça, onun kaderle ve şansla nasıl dans ettiğini fark ediyor insan. Hayatın en ağır, en zalim ağırlığını yaşadığı vakitlerde bile inceliği elden bırakmayan bir ruhun izlerini sürebilirsiniz.
Kitabın ilerleyen sayfalarında karşıma çıkan Lili Marleen anıları ise bambaşka kapı araladı. Bir şarkının, bir melodinin nasıl olup da savaşın ortasında umut taşıdığını hissetmek; insan denen canlının çok farklı bir özelliği olmalı… Siperlerde bekleyen askerlerin, belki de hayatta kalmak için değil; hatırlanmak için sımsıkı tutunduğu bir ezgi…
O an anlaşılıyor ki tarih, sadece büyük olaylarla değil; küçük ve samimi duygularla yazılır. Bir türkü, bir anı, bir bekleyiş; hepsi insanlığın ortak hafızasında yer eder.
Kızpınarı’ndan söz edilen bölümlerde ise kitabın yerle kurulan güçlü bağlarından söz etmesi, hepimizin çok derinlere inmiş köklerini hatırlatmaya yetiyor. Küçülen, yok olan köylerin içinde halen yaşayan hatıralar. Bir zamanlar çocuk sesleriyle dolu sokaklar, şimdi sadece anıların ruhlarıyla sessizliğin ağıtını söylüyor. Ama yazar, o sesleri yeniden duyurmayı başarıyor.
Kitabın sonlarına doğru yer alan “Akşama Doğru” ise adeta bir iç çekiştir. Bir öyküden çok bir yaşam hali… Bir kucaklaşma, bir suskunluk, bir kabulleniş… Hayatın gürültüsünden sıyrılıp insanın kendi içine döndüğü o anlardan biri.
İşte o yüzden, Işığa Özlem; bir yüzleşme, bir hatırlayış ve bir vicdan çağrısıdır… Yanı başımda duran “Mevsimlerim” ise anlatılanın şiirle tamamlanan halidir. Duygunun, daha yoğun, daha damıtılmış biçimi… Ama açıkça söylemek isterim ki, bu yazının esas kalbi “Işığa Özlem” dir. Bu eserleri okurken sıklıkla düşündüğüm, gözlemlediğim duyguları tekrarladım:
Köyler o kadar hızlı boşalırken
biz neyi kaybettik? Sadece mekânları mı, yoksa insanı anlama becerimizi mi?
Kız çocuklarını yeterince gördük mü?
Annelerin sessiz çığlıklarını yeterince duyabildik mi? Belki de en büyük
eksikliğimiz buydu: Anlatmaya vakit ayırmamak.
Hamdiye Özer Okudan, işte tam da bu noktada
devreye giriyor. O,unuttuğumuzu hatırlatıyor. Biliyoruz ki, hatırlayan insan kaybolmaz!
Ve ışığa özlem duyanlar, bir gün mutlaka o ışığı bulur…
Güven SERİN


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder