23 Mart 2026 Pazartesi

BEKLEDİĞİN TREN HİÇ GELMEYECEK

 

                             BEKLEDİĞİN TREN HİÇ GELMEYECEK

   Her gün duyduğumuz seslerden çok farklı bir ses duyunca insan, derhal kalemi alıp kâğıda koşar.”Not almalıyım der; kulağımla birlikte, zihnimin odasına düşen bu sesleri.”

  Ben o sesleri bir kitapta değil, bir belgeselin başında duydum. Ekranda bir şehir var; sokaklarında tarih dolaşan bir şehir… Duvarları yıkılmış ama hatıralara ayakta dolaşan bir şehir. Almanya’nın Berlin şehrinden söz ediyorum. Belgesel de öyle.

  Ekranda yürüyen ve duraksayan bir kişi Güven Kıraç. Ama konuşan o değil o anda. Derinden gelen, tok bir anlatıcı sesi var. Belgesellerde böyle seslere çok rastlarız; hani insanın omzuna elini koymuşçasına, bir arkadaşınız gibi konuşan ses…

  Kentler ve Gölgeler belgeselinin başıydı. O ses şöyle dedi:

“Serüvene başlamak için trenler bekliyorsan, güneşini yakalayıp yüzüne yerleştirmek için beyaz yelkenlerin seni gelip almasını bekliyorsan… Yarına inanmak için gün batımına, iyi kalpli görünmek için zayıflığa, güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacın varsa… Demek ki hiçbir şey anlamadın.”

  Bu cümleyi ne zaman duysam, o belgeseli tekrar tekrar izlemeye karar versem, hayata bakış yönüm azcık kayıyor… Çünkü çoğumuzun gizli bir alışkanlığı vardır.

Beklemek…

  Bir gün başlar hayat diye bekleriz. Bir fırsat gelir diye bekleriz. Bir kapı açılır diye bekleriz. Velhasıl dostlarım; durakta bekler gibi bekleriz hayatı.

  Bilirsiniz; hayatın trenleri, bekleyenleri pek sevmez. İşte bunu anlatıyor bu sözler. Bu düşünceyi en keskin bir şekilde söyleyen adamlardan biri Bertolt Brecht idi. Berlin’in o keskin zekâlı yazarı.

  Ama işin ilginç yanı, bu sözler bazen Jacques Brel’e de yakıştırılır. Belki de tesadüf değildir. İkisinin de derdi aynı görünüyor. İnsan… İnsanın tembelliği… İnsanın korkusu… İnsanın “bir gün” diye ertelediği hayat.

  Berlin belgeselini anlarken, gidenlerin duygusuyla dolaşırken insan bunu daha iyi anlıyor. Çünkü o şehir, bir zamanlar ortasından ikiye ayrılmıştı. Büyük ve güçlü bir duvarla… İnsanlar yıllarca bu duvarın gölgesinde yaşadı.

  Ama bir gün; birileri beklemekten vazgeçti.”Bir gün “ demeyi bıraktı birileri. Ve o duvar yıkıldı. Yaşadığımız, içinde bulunduğumuz ve büyük çoğunlukta sıkıldığımız hayatta böyle değil mi? Önümüzde bir sürü görünmeyen duvarlar var.

  Korku duvarı, tembellik duvarı,”Şimdi değil” duvarı. Ama görünen o ki en kalın duvar; “Bir gün” duvarıdır.

   İşte bu yüzden belgeselin başındaki sözler, sadece edebiyatın parçası değildir. Bir uyarıdır o sözler:

 Bir dürtmedir… Burada teşekkür edeceğim insanlar var. Çünkü televizyon denen şeyde nitelikli yayın bulmak gittikçe zorlaşıyor. Gürültüler, kavgalar, ucuz şöhretlerin yer aldığı yayınlar çoğalıyor…

   Ama bazen birileri başka bir şey yapıyor. Birisi kamerayı alır ve dünyanın şehirlerine götürür. Bir oyuncuyu yollar, bir düşünürün izini sürmeye. Bir anlatıcıya o sözleri okutur. Ve milyonlarca insanın zihnine küçük bir kıvılcım sunar.

   Bu belgeselin yapımında görev alan yönetmen Engin Yıldız’ı, yapımcı Emira Yılmaz’ ve o günün TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’i gönülden kutluyorum.

    Serüvene koşmak için trenler bekliyorsan…

Güven SERİN 

 

  



Hiç yorum yok: